Sosyal Bilimler

İnce Zevkler, Olağan Beğeniler: Çağdaş Türkiye’de Kültürel Eşitsizliğin Yansımaları | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

İnce Zevkler, Olağan Beğeniler: Çağdaş Türkiye’de Kültürel Eşitsizliğin Yansımaları

Künye — Özgür Arun, İnce Zevkler, Olağan Beğeniler: Çağdaş Türkiye’de Kültürel Eşitsizliğin Yansımaları, Cogito Dergisi, Sayı 76, 2014, s. 167-191. — arun@akdeniz.edu.tr

Editor Notu — Nikel kübik mobilyalarınız ve yağlı boyalı duvarlarınız varsa Mahler de sizi görecektir Zeki Müren gibi… Böylelikle gündüzleri çaydan çaya koşarken geceleri bir dineye ya da baloya davetlisinizdir. Foxtrot icra eden ayaklarınız dert ve çiftetelli görmesin. Habitus geçilmez, “yüksek kültür” affetmez! Lüküs Hayat’ta Zihni GÖKTAY’ın çocuk zihnime kazıdığı “Şişli’de Bir Apartıman” şarkısı sadece Türk modernleşmesindeki tıkanıklığı gözler önüne sermiyor; sahne sırası Türkiye’de birkaç on yıldır ciddi bir ivme kazanan Bourdieusian perspektife gelince ışıkları ona doğrultuyor seneler öncesinden… Salondaki tüm gözleri kendisine çeviren bu ışık, bir gerçekliği açığa çıkarıyor ve akıllara şu soruyu getiriyor- Bourdieu’nun kültürel tüketimi ekonomik sermaye ile artiküle ettiği methodolojisi niçin Türkiye düzleminde okunduğunda “paran varsa modern sanat galerisi yoksa semt pavyonları”na indirgeniyor? Özgür ARUN’un yıllarca TV kanallarında ana haberin sonuna doğru verilen “köylülere klasik müzik konseri işkencesi” haberlerinden biri ile başlayıp kaleme aldığı “İnce Zevkler – Olağan Beğeniler: Çağdaş Türkiye’de Kültürel Eşitsizliğin Yansımaları” başlıklı yazısını yukarıda bahsettiğim indirgemeci tutumdan uzakta gördüğüm için platformda yayınlanmasını ve daha geniş kitlelere ulaşmasını gönülden istedim.

Ayşe Çandır, Sosyoloji Editörü, a.candir@sosyalbilimler.org

‡‡‡‡‡

Giriş

Bilinen bir hikâyedir, filanca yere klasik müzik konseri verilmek için gidilmiş. İki saatlik performansın ardından, halk dağılırken, bu olayı görüntüleyen muhabir orada bulunan yaşlı bir adama yaklaşmış ve biraz da alaycı bir biçimde sormuş “Amca nasıl buldun konseri?”. Yaşlı adam kaldırmış başını ve şöyle demiş: “Oğlum, Bayburt Bayburt olalı böyle bir zulüm görmedi!”

İş bu hikâyedir ki anlatıldığı duyulmuştur ve hikâyenin onlarca başka çeşidi de mevcuttur. Sadece Bayburt değil, Erzurum, Diyarbakır, Adana, İzmir, Trabzon gibi birçok farklı coğrafyaya mal edilir. O kadar çok benimsenmiştir ki hikâye, farklı coğrafyalarda da olmasında bir sakınca yoktur aslında. Anlatılmak istenilen olayın nerede geçtiğinden ziyade, olayın geçtiği varsayılan yöredeki kültürün, kültürel tüketim pratiğinin ve sergilenen farklı kültürel ürüne karşı duyulan yabancılığın her daim benzerliğidir. Sergilenen kültürel ürün tüketene yabancıdır, o kadar ki tüketilmesi bazen zulüm ve işkence olarak tarif edilir. Hem anlatan hem dinleyen için olayın her seferinde farklı bir ilde cereyan etmesi şaşılacak bir şey değildir bu nedenle. Aksine, genellenebilirdir. Bir klasik müzik konserine, yüksek kültüre ait bir aktiviteye katılmak zorunda bırakılmak ve geçirilen zaman boyunca olan biten durumu acı verici olarak tarif etmek, olayın geçtiği yerin, kültürün ve kültürel pratiklerin benzerliği kadar, olaya ilişkin alınan pozisyonun da benzerliğini ortaya koymaktadır. Oraya bir klasik müzik konseri götürme fikri bizatihi bir meydan okumadır. Gündelik olana ve gündelik olanın tüketim biçimine, yani kitle kültürünün ve onun kültürel tüketim örüntüsüne bir meydan okuma… Zira bu meydan okumanın altında yuvalanan iddia, kültürlenmenin en önemli koşulunun klasik müzik gibi yüksek kültüre ait, ciddi, sanatsal kültürel ürünleri beğenerek tüketmek olduğudur. Evrensel düzeydeki estetik yargı, yüksek kültüre ait ürünün beğenilmesini, beğenilerek tüketilmesini ve böylece sanat sevgisinin oluşmasını öngörür. Öte yandan kitleler için ise bu anlaşılamayan ve sıkıntıyla karşılanan bir durumdur; hem ürünün kendisi, onun üreticisi, hem sergilendiği yahut sunulduğu ortam yabancıdır. Uzaktadır. Kültürel olarak uzaktır.

Sahip olunandan, öz kültürden başka, yabancı bir kültüre ait olan ürünle karşılaştığında izleyici, dinleyici yahut tüketici şaşırıp, ürünün kendisine ve iletildiği kanala karşı yabancılık duyabilir. Onu beğenmeyebilir. Dolayısıyla, kültürel ürünün reddedilmesi, aslında sadece ürünü değil aynı zamanda ürünle alıcı arasındaki ortamın da reddine neden olur. Bu durum, yani hem kültürel ürüne hem de onun aktarıldığı ortama ilişkin farklı beğeni yargısı, sınıfsal pozisyonun da işaretleyicisi olarak önem kazanabilir. Kültürel ürünün tüketim pratiğine aşina olmak, sadece ürüne ait kodun çözümlenebilmesiyle değil, aynı zamanda kodun taşıyıcısı aracın tanınması ve onu kullanım terbiyesinin bilinmesini gerektirebilir.

Kültürel ürüne yakınlık duymak ve dahası ondan hoşlanmak için hem ürünün kendisiyle tekrar tekrar karşılaşmak hem bu karşılaşmalar sırasında ürüne ait anlamları olumlayıp kabul etmek gerekebilir. Bu durumda kültürel ürünün kodunu çözmek asıl meziyettir. Kültürel bir ürünü, örneğin bir şiiri, resmi ya da senfoniyi, beğenerek tüketmek, onu somut hale getiren kültürel kodun, uygun sermaye biçimiyle çözümlenmesini gerektirir ki bu meziyet aynı zamanda kültürel ürüne ilişkin malumata ve tüketim terbiyesine (habitus) sahip olunursa kendini gösterir. Kültürel ürüne ait kodun çözümlenmesine ilişkin böylesi bir malumat ve terbiye, ya aileden miras kalan doğal bir aşinalık sayesinde ya eğitimle elde edilebilir (Wacquant, 2007, s.65), ya da her ikisiyle birden. Bourdieu, bunun, yani estetik yargının, sınıfsal terbiye ve eğitimden kaynaklanan büyük ölçüde toplumsal bir yeti olduğunu (Wacquant, 2007, s. 65) iddia eder –ki böylece, ürünün, içinde barındırdığı kültürel kodun, kültürel sermaye aracılığıyla çözümlenip kabul edilmesi, beğenmenin de temelini oluşturur. Aksi, onun reddine dayanır ve tıpkı hikâyede olduğu gibi kültürel ürünün beğenilmeyerek geri çevrilmesine, hatta tiksintiyle karşılanmasına yol açabilir.

Farklı zevkler, beğeniler, farklı sınıfsal pozisyona sahip bireylerin varlığına işaret edebilir. Sanat, edebiyat, akademi, ekonomi, politika gibi alanlardaki farklı beğeniler, bireyleri mekânda ve zamanda ayırabilir. Gündelik yaşamda farklı durumlarda meseleye dair kendini ele veren ipuçları, acaba tesadüfen gerçekleşmiş bir tekil vakaya mı işaret etmektedir? Yoksa ampirik açıdan, Türkiye’de farklılaşarak dağılan kültürel birikimden ve bu dağılımı gözlemleyebilecek bir düzenlilikten söz edilebilir mi? Gerçekten farklı zevk sahipleri, farklı beğenilere sahip olanlar, farklı kültürel ürünleri farklı yollarla tükettikleri için çatışabilirler mi? Bu bağlamda, beğenileri söz konusu olunca, bireyler arasında ayrımdan, basitçe ekonomik bir farklılıktan değil ama kültürel eşitsizlikten söz edilebilir mi?

Bu çalışma, beğenilerin, Türkiye’de gündelik yaşamda bireyleri birbirlerinden ayıracak düzeyde işlevleri olup olmadığını, dolayısıyla beğenilerin kültürel bir eşitsizliğe neden olup olmadığını analiz etmeye çalışacaktır. O halde, şu soruyla devam etmek mümkündür: Türkiye’de, bir kültürel alanın iklimini ve orada cereyan eden kültürel tüketim pratiklerinin, yani farklı beğenilerin yol açtığı ayrımın doğasını anlamak için genel bir çerçeve oluşturmak mümkün olabilir mi?

Bu tartışmada, Türkiye’de beğenilerin, ayrımı pekiştiren pratikler olarak anlam kazandığı, farklı sınıfsal pozisyonların, sınıfların içindeki farklı katmanların, statülerin, beğenilerin farklılaşmasıyla görünür olabileceği iddiası değerlendirilecektir. Sermaye türlerinin, ama bilhassa kültürel sermayenin şaşmaz biçimde sınıfsal ayrımı organize eden gücü analiz edilecektir. Zira beğenilerin kodunu çözen kültürel sermayenin dağılımının Türkiye’de tesadüfi olmadığı ve eşitsiz dağılımının kuşaklar boyunca aktarıldığı tespiti (Arun, 2012), bu çalışmanın varsayımlarından birini oluşturmaktadır. Türkiye’deki kültürel eşitsizliğin gündelik hayatı hangi biçimlerde organize ettiği, Türkiye’de bireyleri bir diğerinden ayıran ve böylece eşitsizlik yaratan bir kültürel tüketim pratiğinden, farklı zevk ve beğenilerden söz edilebilir mi? sorusuna verilecek yanıtlarla anlaşılabilecektir.

1. Teorik Arkaplan

Bourdieu, araştırmasının bulgularını ilk defa 1979 yılında Fransa’da yayımladığında, sosyal tabakalaşma çalışmalarına mühim bir katkı sunmuştur. Distinction’ın (1984) temel meselesi, toplum içindeki farklı grupları, üst, orta ya da alt sınıfları, birbirinden ayırt ederek tespit etmektir. Yaşam tarzlarına ve bu bağlamda sahip oldukları vasıflarına göre mesleki sınıfları tanımlamaya çalışır. Beğeni kavramı, çalışmanın merkezinde yer alır. Farklılaşan beğenileri ayırt ederek, orta ve üst sınıflar içindeki sınıf fraksiyonunu değerlendirir.

Bourdieu, kültürel alan içindeki analizini çatışma modeliyle ortaya koymayı dener. Çatışma modelinde, kültür, ya sembolik çatışmanın alanı olarak yahut aracılığıyla iktidarın pekiştirildiği, zorun uygulandığı bir araç olarak değerlendirilir. Bourdieu, estetik beğeni ile yargı yetisinin rolünü vurgulayan bir kültür modeli sunar ki bu en iyi biçimde sembolik şiddet yahut tahakküm aracılığıyla anlaşılabilir. Estetik beğeni ve ona ilişkin yargı yetisi, toplumsal gruplar arasındaki çatışma, mücadele ya da onların bir diğeriyle rekabeti sırasında esastan rol oynar ve oynadığı rolüyle anlaşılabilir. Böylece kültür, farklı politik-ekonomik gruplar arasındaki mücadelenin bir aracı, bir nesnesi olarak tarif edilebilir (Berard, 1999, ss.141-2). Kültür, hem efendi olanın varlığını, sahip olduğu gruba dayattığı ve kabul ettirdiği efendi-köle diyalektiğinin yeniden tekerrür etme biçimidir, hem çağdaş kapitalist toplumun yüce yahut hâkim fetişidir (Bourdieu, 1984, ss.250-6; aktaran, Berard, 1999, ss.141-2).

“… sosyal düzen içindeki en temel karşıtlık: toplumsal işbölümü içinde tescil edilen, yöneten ile yönetilen arasındaki karşıtlıktır ve bu karşıtlık derin köklerini tahakkümün yarattığı toplumsal işbölümünde var olan ezen ve ezilen, dünyevi ile batini, bedensel ile düşünsel olan iki temel prensibi, iki gücü arasında saklar.” (Bourdieu, 1984, s. 469).

Bourdieu, farklı kültürel alanlarda statü elde etmek üzere verilen mücadelede, farklı biçimdeki sermaye türleri ve farklı sembollerin rol oynadığına işaret etmektedir (Bourdieu, 1984, 1989). Aynı alanda eyleyen kültürel üreticiler arasındaki statü farklılıkları, sistemin ideolojisi için önemli etkilere sahiptir. Farklılıklar, homojen ideolojilerden ziyade heterojen ideolojilerin gelişimine ve tutarlı, uyumlu olanlardan ziyade çatışan beğenilerin doğuşuna yol açabilir (Anheier ve Gerhards, 1991, s. 811-2). Beğeni, benzer tercihleri olanları birleştirir ve onları farklı beğenileri olanlardan ayırır (Bourdieu, 1984).

Bourdieu, üst sınıfları vasıflandıran ve onlarla özdeşleşen mümtaz beğeniyi tanımlar ve bu sınıflar içindeki farklı yaşam tarzlarının kompozisyonunun farklı beğenileri oluşturduğunu belirtir (Bourdieu, 1984). Örneğin, ortalama bireyin sahip olduğundan daha fazla kültürel sermayesi olan ancak görece daha düşük ekonomik sermayeye sahip bir üniversite profesörünün beğenisi, ortalama bireyin sahip olduğundan daha fazla ekonomik sermayesi olan, ancak görece daha düşük kültürel sermayeye sahip bir işadamının beğenisinden farklıdır. Her iki pozisyondaki birey de, üst sınıfın üyesi olmasına karşın, sahip oldukları sermayenin türü ve hacmi onları birbirinden ayırmaktadır. Böylece, beğeni, ayrımın kılavuzu olarak iş görür ve alanda statü için mücadele veren aktörler bu kılavuzun yardımıyla tüketim pratiğini gerçekleştirir.

Mücadele, belirli kültürel alan içindeki pozisyonlar için verilir, mücade- lenin kaynağı ise biriktirilen sermayenin düzeyi ve çeşididir. Sermaye türü ve hacmi, mücadele sırasında belirleyici unsurdur. Bu mücadele sırasında kültürel ürünler tüketilir, tüketim biçimi ve tüketim nesnesi, sınıfları bir diğerinden ayıracak biçimde işlevselleşir. Biriktirilen sermayenin türü ve hacmi beğeni tüketiminin ön koşuludur. Bu nedenle beğeniler, sermayenin taşıyıcısıdır. Ancak belirli bir alanda paha ederler, o belirli alanda aktörlerin pozisyon almasını sağlarlar. Alan değiştiğinde, sermayenin türü ve hacmi ve onun taşıyıcısı beğenilerin yapısı da değişebilir. İşte bu nedenle beğeni ve sermaye alana özgüdür.

Bourdieu, temel karşıtlıklar, ikilikler öne sürse de, bunların basitçe tanzim edici olmaması, bir sosyal fizik değerlendirmesi yapmaması yahut nesnel koşulları sadece öznel birtakım faktörlere bağlayarak indirgemeci bir model oluşturmaması (Berard, 1999, s.143) nedeniyle, ortaya koymaya çalıştığı model, alan içindeki kültürel tüketim pratiğini en kapsamlı biçimde ve sistematik olarak gözlemleyip değerlendirme imkânı sunar. Bu, beğeniler teorisidir. Beğeniler teorisi, nesnel ve öznel olan arasındaki ilişkiye diyalektik bir bakış açısı getirmeye çalışır. Örneğin, teorinin mühim kavramlarından birisi olan kültürel sermayenin yahut beğeninin, her durumda ve her biçimde tekrarlanan sabit bir tarifi yoktur. Diyalektik bakış açısı, her defasında ve bir kültürel tüketim pratiğinin cereyan ettiği her bir farklı alanda sermayeyi ve beğeniyi yeniden ele alıp değerlendirir. Beğeniler teorisi, diyalektik bakış açısıyla ve kavramsallaştırmasıyla, örneğin alan kavramını devreye sokmak suretiyle, nesnel ve öznel arasındaki çatallaşmaya, kültürü anlamak üzere organize edilen farklı öznelci ve nesnelci yaklaşımlara bir açılım getirmeye çalışır; ikisi arasındaki farkı billurlaştırır, iki yaklaşımı tamamlayıcı biçim- de kullanmayı öngörür. Böylece kültürel tüketim pratiğini sistematik biçim- de anlamak imkânı için zengin mekanizmalar sunar.

2. Yöntem

Bu tartışmanın temel sorusu; Sahip oldukları beğenileri, bir grup insanı diğerlerinden daha yukarıda bir yere taşıyıp, ayırıyorsa aynı zamanda bir eşitsizliğe de yol açmaktadır. Bu durumda, kültürel sermayenin eşitsiz dağılımı, rastlantısal mıdır, kuralsız ve öylesine mi gerçekleşmektedir? Yoksa kültürel sermayenin eşitsiz olarak dağılımını gözlemleyip, ölçebilecek düzenliliklerden söz edilebilir mi? İstatistiki dağılımın ölçülmesi, sonuçlarının analiz edilmesi ve yorumlanması bu çalışmanın temel yaklaşımını ortaya koymaktadır. Sosyal araştırma, basitçe yapılacak analiz için sadece bir araç değildir. O, var olan bilgileri çoğaltacak düzeyde yeni bilgiler üretmelidir. Bu kapsamda, bu tartışma, önceden toplanmış verileri kullanarak, yeni bilgileri inşa edecek biçimde örgütlenecektir.

Araştırma yoluyla üretilecek yeni bilgileri analiz etme, değerlendirme, bir meseleyi çözümleyerek, kendi parçalarına ayırarak anlatma, soyutlama düzeyindeki üç önemli kavramı bünyesinde barındırmaktadır; evrenden seçilen grubun rastgele oluşu, böylece evreni temsil edebilmesi, olasılık teorisiyle tahmin edebilme ve istatistik modellerle meselenin yapısal karakterini anlama ve açıklama…

Bu çalışmada, Türkiye’de insanları bir diğerinden ayıran ve böylece eşitsizlik yaratan bir kültürel tüketim pratiğinden, farklı zevk ve beğenilerden söz edilebilir mi? sorusuna yanıt ararken, istatistiki modellere başvurulacaktır. Nedir bu istatistiki modeller? Gerçekliği doğru olarak, olduğu gibi betimleyebilirler mi, ölçebilirler mi? Sosyal dünya ne ile inşa edilmiştir? Onun kurgusu ne ile oluşturulmuştur? Radikal istatistik, sosyal düzenlemelere meydan okuyacak biçimde istatistiksel ölçmeyi kullanır. Onun önerdiği niceliksel ölçme, sadece değişkenlerden müteşekkildir. Böylece o, istatistiksel ölçümlerin ürünlerinin sosyal karakteriyle ilgilenmez. Öyleyse, değişkeni öldürmelidir! Çünkü sosyal dünya, radikal istatistiğin önerdiği gibi, sadece ve basitçe değişkenlerle değil, insanların eylemleriyle inşa edilmiştir. Aksi takdirde, istatistiki modeller, kaba bir determinizmden öteye geçemeyecektir. Örneğin, toplumsal cinsiyetin ve eğitim düzeyinin birer değişken olarak düşünüldüğünde, birinin diğerini belirlediği ve etkilediği söylenebilir. Dolayısıyla değişkenler arasındaki ilişki deterministik olacak biçimde inşa edilir. Buna göre, insan eylemlerinin hikâyesi, bir model olarak kurgulanan mekanizmalara dayanır. Öyleyse bu noktada değişkeni öldürmek daha da anlam kazanır. Bir kez daha açıkça söylemek gerekir ki bu değişkenler gerçekte yoktur; gerçek ve sahici değildir. Var olan, sahici olan iç içe geçmiş karmaşık sistemlerdir; hem sosyal hem doğal dünyayı kapsarlar ve insan eylemlerinin temelinde değişim gösterirler. Değişkenler, örneklerin, vakaların özelliklerini tanımlar. Ancak gerçek olan, o seçilen örneklerin, vakaların kendisidir. Değişken olarak ölçülen ise onların sadece kalıntıları, arkalarında bıraktıkları izleridir.

O halde istatistiki modellerle ne ölçülmektedir? Ölçülebilen, işte tam da gerçeklikten müteşekkil sistemlerin izleridir, onların kalıntılarıdır. Bir meseleyi analiz ederken, hem sosyal olaylar hem onların mevcudiyetleri ve ilişkileri, vaziyetlerine göre parçalara ayrılır, sonra bu vaziyetler bir nedensellik ilişkisi inşa etmek üzere, tekrar kısımlara ayrılır (Byrne, 2002). Buraya kadar sıkça kullanılan iki kavramın önemi bir kez daha ortaya çıkmaktadır: analiz etme ve yorumlama.

Analiz etme ve yorumlama arasındaki ayrım, sürecin amaçlarında yatmaktadır. Analizin amacı nedensellik inşa etmek olarak görülürken, yorum, anlamın açıklamasını, izahatını göz önünde tutar. Yorumlama sadece sosyal bilimciye has olan bir meleke de değildir. Sosyal dünya, içinde eyleyen aktörler tarafından sürekli olarak yorumlanır. Bunlar, sosyal dünyanın tüm bünyesini destekler. Habituslardan oluşan eylemler haricinde, içinde eylenen dünya yorumlanır. Dolayısıyla hem eylerken yorumlanır hem bu eylemlerin anlamını izah etmek için yorumlanır. Yorumlama, anlamla ama aynı zamanda nedenle de alakalıdır ve her ikisiyle de meşgul olur (Byrne, 2002). Bu tartışma ise kavrayışçı yorumlama sürecine (verstehen) angaje olması gerek- liliğiyle güdülenmiştir.

Bu tartışmada, sadece istatistiki modellerle analiz yapılmayacak ama aynı zamanda anlam incelenecektir. Zira buradaki tartışma, anlamın yapısı- nın sosyal eylem ve sosyal yapıyla nedensellik gösterdiğini iddia etmektedir.

Kültürel çalışmaları, sadece anlamın ve onun yegâne bir yorumu üzerine inşa etmek de yeterli olamaz (Byrne, 2002). Bu yegâne yorum, sosyal dünyanın olmadığını, sadece ondan edinilecek deneyimin sınıflanabileceğini iddia eder. Oysa, bu tartışmanın pozisyonu, sosyal dünyanın var olduğu ve onun malumatına sahip olunabileceği üzerine kuruludur. Malumata sahip olma imkânı, nicel çalışmayla gerçekleşen ama aynı zamanda kavrayışçı yorumlama sürecine angaje olan bir gereklilikten hareket eder. Bu nicel program içindeki ana nokta, veri inşasıdır. Ölçümler önceden verilmiş değildir, ama verinin lafzi anlamıyla üretilmeye çalışılacaktır. Bu üretim, olmayan bir şeyden anlam çıkarmayacak, sahici olarak var olandan, yani hiçlikten değil, bir şeyden üretecektir. Bu tartışma sırasında ortaya konacak yorumlar, sadece ve basitçe şeyleştirme olarak da değerlendirilmemelidir. Anlaşılabilmesi mümkün olan sosyal dünya anlayışının ötesine giden bir kavrayışa özel bir öncelik verilecektir.

Kısacası, bu tartışmada sosyal dünyanın karmaşık nedensellik sürecinin malumatına sahip olma imkânı yoklanacaktır. Bu tartışmanın yapmayı deneyeceği kavrayışçı yorumlamadaki kritik husus, birisi ona vurgu yapsın ya da yapmasın sosyal dünyanın var olduğudur. Bir niceliksel çalışma olarak bu tartışma, önce veriyle birleştirilmiş öncül bir tekst inşa edecek, daha sonra istatistiki sonuçlar biçiminde ikinci bir tekst oluşturacaktır. Dolayısıyla kendi sorunsalını değerlendirme süreci, atomize edilmiş nesnelerle değil karmaşık sistemlerle uğraşacak olmasına dayanacaktır.

Kavrayışçı yorumlama sürecine tutunarak yapılacak değerlendirmeler, tartışmanın esasını teşkil edecektir. Zira kavrayışçı yorumlama, sosyal gerçekliği ele alırken, temelde hem nedenle hem anlamla meşgul olmak ister. Bu meşguliyet, aynı zamanda açık/örtük anlama ve muhtemel nedenlere ilişkin farklı bakış açıları geliştirme imkânı da sunar. Böylece, oluşturulacak istatistiki modeller, bir koordinatlar sistemi içinde konumlandırılan sosyal pozisyonları çözümleyecektir. Bu koordinatlardan üçü, üç boyutlu alanı tanımlayan boyutsal koordinatlar ve sonuncusu ise zaman noktasına karşılık gelir ve sosyal pozisyonun oradaki durumuna işaret eden bir uzamsal noktaya referans verir. Bu çalışma sırasında oluşturulacak istatistiki modeller, karmaşık olan sosyal dünyayı ve onun yapısını tanımlamak için kullanılacaktır. Karmaşık yapıların durumunun tespit ve tayin edilebilmesi, bir parametreler dizisi içinde değerlerin teşhis edilmesiyle olanaklıdır. Bu parametreler illa üç boyutlu uzayı içermeyebilir. Ancak mutlaka sistemin verili olduğu zamanın belirtilmesini gerektirir. Böylece, parametreleri ölçerek, sistemin belirli bir zamandaki dinamiklerini incelemek mümkün olabilir.

Sistemin yolu ve yörüngesi tartışılabilir. Sonuç olarak, teorik düzeydeki iddialar, Türkiye’deki kültürel eşitsizlik meselesinin ana hatları, yukarıda üzerinde durulan temel prensipler ve metodolojik yaklaşım çerçevesinde analiz edilecektir.

2.1. Araştırma teknikleri ve kullanılan veri seti

İstatistik, sosyal dünyaya ait malumatın sayısal olaylar, veriler halinde tertiplenmek suretiyle toplanması olarak tarif edilebilir. Diğer bakımdan istatistik, eldeki verinin bilimsel ve pratik sonuçlara varmak üzere işlenmesi ve kullanılmasına da karşılık gelmektedir (Byrne, 2002). Daha yalın bir ifadeyle, istatistik bir kurgudur, dolayısıyla bu tartışma kapsamında kullanılacak istatistikler de bir kurgudur. Buradaki kritik husus ise bu kurgunun sosyal gerçekliğin kendisinden kaynaklanıyor olmasıdır. Açık ki, istatistik, sosyal çevreyle ilgili veri toplayan pasif bir araç değildir. O, bu bilgilerle eyleyen ve gelecekteki eylemleri için eylediklerinin sonuçlarını yorumlayan bir araçtır (Byrne, 2002). Bu tartışmada istatistiki analizler kültürel sermayeyi basitçe ikilikler oluşturarak değil ama bir yörünge üzerinde ve olası tüm varyasyonunu anlamaya çalışarak ölçmeyi deneyecektir.

2.1.1. Veri Tipolojisi

Postkapitalist toplumlarda, kültürel hiyerarşiler dramatik biçimde görünmez olabileceği için, nesneleştirilmiş kültürel sermaye, sınıfsal sınırların ayrımını ortaya koymak amacına hizmet etmeyebilir. Onlar, bu amaç için göreceli olarak zayıflamış olabilirler. Ancak bu durum, tüketimde, kültürel sermaye farklılıklarının sınıflayıcı gücünün ortadan kalktığı anlamına da gelmez (Holt, 1997: 102-3).

Bu nedenle, bu çalışmada, 2005 yılında, Avrupa’yla eş zamanlı olarak Türkiye’de gerçekleştirilen Avrupa Yaşam Kalitesi Araştırması’na (AYKA’ya) (Wallace vd., 2007; Rose ve Özcan, 2007) ait veri setinin analiziyle, basit- çe ikilikler oluşturarak değil, daha ziyade bir yörüngede konumlandırarak Türkiye’de kültürel tüketim pratikleri anlaşılmaya çalışılacaktır.

AYKA, pozitivist metodolojinin kuralları çerçevesinde toplanan nicel verilerden oluşmaktadır. Bununla birlikte, anahtar kişilerle yapılan mülakat- lar da, bilhassa güvenilirliği ve geçerliliği tesis etmenin yanında, yapılacak alan analizinin temellerini sağlamlaştıracak biçimde işlevsellik sunacaktır.

Kapsam

Avrupa Birliği Yaşam ve Çalışma Şartlarının Geliştirilmesi Fonu, 2003 yılında, yaşam kalitesini ölçmek üzere kendi kapsamlı modelini geliştirerek, 25 Avrupa Birliği üyesi ülke ile birliğe yeni katılan Romanya ve Bulgaristan’da ve aday ülke konumundaki Türkiye’de, Avrupa Yaşam Kalitesi Araştırması (AYKA) adını verdiği araştırmayı uygulamıştır (Wallace vd., 2007, s.1). Avrupa Birliği Yaşam ve Çalışma Şartlarının Geliştirilmesi Fonu, insanların nasıl yaşadıklarını ve yaşamlarını nasıl algıladıklarını anlamak için, daha kapsamlı ve ayrıntılı veriler toplama gereğinden hareketle başlattığı AYKA’yı, böylece toplamda 28 Avrupa ülkesinde gerçekleştirmiştir.

AYKA, geliştirilen standart bir soru kâğıdı temelinde, her bir ülkenin nüfusundan temsili olarak seçilen hanehalklarının yaşam kalitesinin, hangi faktörlerden etkilendiğini analiz etmek amacıyla uygulanmaya başlanmıştır. Böylece AYKA, Avrupa ülkelerindeki yaşam kalitesini ortaya koymak suretiyle, Avrupa’da yaşayan yurttaşlar için daha yaşanabilir bir çevre sağlama amacı gütmektedir.

Veri Toplama Tekniği ve Örneklem

AYKA’nın, Türkiye ayağı, tabakalı örneklem tekniği kullanılarak, ulusal nüfusu temsilen seçilen 165 örneklem noktasında, 14-28 Haziran 2003 tarihleri arasında, toplamda 996 kişiyle yüz yüze görüşülerek gerçekleştirilmiştir (Rose ve Özcan, 2007: 2-3). AYKA soru formu, hem bireylerin nesnel şartlarını hem yaşam kalitesine ilişkin onların kendi öznel değerlendirmelerini içermektedir. AYKA, 2001 ve 2002 yıllarında Wissenschaftszentrum Berlin (WZB) tarafından Türkiye’nin de içinde bulunduğu 9 Avrupa ülke- sinde uygulanan, Euromodule isimli araştırma temel alınarak geliştirilmiş- tir. Euromodule’ün Türkiye ayağı, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde çalışan bir grup sosyolog tarafından, Türkiye’yi temsilen seçi- len 4020 katılımcıyla gerçekleştirilmiştir (Özcan vd., 2003). AYKA’nın uy- guladığı ölçme aracı, Euromodule araştırmasının verileri de dikkate alına- rak, bir dizi geçerlilik ve güvenilirlik kriterinden geçirilerek hazırlanmıştır (Rose ve Özcan, 2007: 2-3).

AYKA soru formu temelde aşağıda belirtilen başlıklardan oluşmaktadır;

  • Yaş, cinsiyet, eğitim durumu, medeni hal ve benzeri kişisel bilgiler,
  • Hanehalkı yapısı ve bilişimi,
  • İş ve istihdam,
  • Gelir,
  • Konut,
  • Sosyal ilişkiler ve sosyal katılım,
  • Yaşam standardı ve sahiplik durumu,
  • Sağlık ve sağlık hizmetleri,
  • Kişisel çevre ve kişisel güvenlik,
  • Kişisel refah göstergeleri,
  • Toplumun niteliği,
  • Dışlama ve entegrasyon

konularına ilişkin soruların yer aldığı AYKA 2004 veriseti, toplamda 232 değişkenden müteşekkildir.

AYKA, Türkiye temsili örnekleme sahiptir. Bu nedenle, ilerleyen bölümlerde yapılacak tüm tartışmalar, verinin toplandığı yılda araştırmanın sınır- larını çizdiği tüm evren, yani Türkiye nüfusu üzerine gerçekleştirilecektir.

İki ana eksende istatistiki analiz teknikleri kullanılacaktır. Bunlardan birisi, daha çok betimsel düzeyde sosyolojik bilgi sunan ve bu eksende tartışma imkânı veren hipotez testleridir. Hipotez testleri (ister parametrik ister para- metrik olmayanlar olsun) kabaca iki değişken arasındaki bağlantıyı, iki sosyal kategori arasındaki farkı ortaya koymak üzere gerçekleştirilir. Bunlar, ne derinlemesine çıkarımlar yapmaya olanak sunar ne de yapısal bir düzlemde cereyan eden oyunu kavrayacak ve bütünsel biçimde sentezler sunacak tartışmalara kapı açar; ancak, iki değişkenden müteşekkil bir istatistiki modelin test edilmesine karşılık gelir. Bu grupta yer alan testler, hipotez testleri, araştırmacıya böylece, daha fazla betimsel düzeyde çıkarımları yapabilecek teknik olanakları sunar.

İkinci grup analiz teknikleri ise ilişki testleridir. İlişki testleri, hipotez testlerinden farklı olarak, ikiden daha fazla değişkenle meşgul olur. Sosyal gerçekliğin sadece iki değişkene indirgenerek açıklanamayacağını, oysa onu etkileyen sayısız değişkenin olabileceğini kabul eder ve bu anlamda çok sayıda değişkenden müteşekkil modeller oluşturmaya çalışır. İstatistiki modeller, örneğin buradaki mütekabiliyet analizi, çok sayıda değişkenle uğraşır. İlişki testleri, dolayısıyla, araştırmacıya sadece ve basitçe iki değişkene bağlı kalarak bir sebep-sonuç ilişkisi sunmaz. Daha ziyade değişkenleri kullanarak bir sosyal gerçekliği anlamayı ve izah edebilmeyi olanaklı kılar.

2.1.2. Teorik Sınırlılıklar

Literatürde, bilhassa Amerikan literatüründe yer alan tartışmalarda, Bourdieu’nün beğeniler teorisi (BT) son 15 yıldan bu yana tartışılmaktadır. Avrupa geleneğinden ve literatüründen farklı olarak Amerikan sosyolojisi, BT’yi oldukça geç tartışmaya başlamış olsa da, orada Avrupa’daki araştırmalardan daha büyük çaplı yoklamalar yapılarak, BT sınanmaya çalışılmıştır. Amerikan geleneği daha çok büyük ölçekli, temsili örneklemli yoklamalar yaparken, Avrupa’da yürütülen çalışmalar ve kısmen Kanada’da yürütülenler, daha fazla nitel araştırmalarla sınırlı olmaktadır. Kuzey Amerika literatüründeki çalışmalar için ve yine kısmen Kanada merkezli olanlar için, temel eleştiri bu ampirik çalışmaların BT’nin hipotetik olarak işlediği sosyal alanları da izole etmede başarısız oldukları yönündedir (Holt, 1997, s. 99). Kültürel sermaye tüm alanlarda işlerken, delil olarak tespit edilen beğeniler ve tüketim pratikleri, tüketim alanlarının bir özelliği olacak biçimde tasarlanmıştır. Bourdieu’nün bu tasarımına göre, tüketim alanları son derece yayılmıştır, öyle ki, sadece belirli bir malı tüketirken ya da belirli bir boş zaman aktivitesine angaje olurken değil; ama aynı zamanda evde, siyasi partilerde, işyerinde, okulda, kilisede ve benzeri yerlerde yapılan görüşmelerin mutat halleri olan bu tip kültürel objelerle ilişki halindeyken tesis edilir. Ancak, örneğin Erickson (1996), beğenilerin sadece iş alanında/işyerinde tertiplendiğinde toplumsal yeniden üretim için önemli olduğunu iddia etmektedir. Erickson’un bu analizi kültürel sermayenin bir ölçümü olarak, tüketim alanlarından ziyade teorik ve ampirik düzeyde sınırları net biçimde çizilmemiş olan iş alanına eklemlenmektedir. Böylece, kültürel sermayenin, iş dergilerinde ve sendika magazinlerinde bulunan özel bir bilgi biçimi olarak ortaya çıkan bulgusu, tesadüfi olabilir ve bu nedenle de şaşırtıcı olmamaktadır (Holt, 1997, s. 99).

Bunun dışında, Amerikan literatüründeki birçok BT çalışması, özellikle anket uygulama verisi kullanan nicel çalışmalar, beğenileri somut biçimde –kültürel nesnelerin hususi kategorileri, tarzları ya da tipleri olan tercihler olarak– kavramsallaştırırlar. Bu çalışmalara örnek olarak DiMaggio (1987, 1991) ve Peterson (1992, 1997) verilebilir. Bunlar, büyük çaplı bir ölçekle anket çalışması yapmışlar, regresyon ve faktör analizi teknikleriyle değerlendirmeler gerçekleştirmişlerdir. Ancak, BT’yi kültürel nesnelerin tercihleri biçiminde kavramsallaştırmak, çalışmayı sürdürdükleri toplum için sorunludur. Postkapitalist toplumlarda, kültürel hiyerarşiler dramatik biçimde görünmez olduğu için, nesneleştirilmiş kültürel sermaye, sınıfsal sınırların ayrımını ortaya koymak amacına hizmet etmeyebilir. Onlar, bu amaç için göreceli olarak zayıflamıştır. Ancak bu durum, tüketimde kültürel sermaye farklılıklarının sınıflayıcı gücünün ortadan kalktığı anlamına da gelmez (Holt, 1997: 102-3).

Bunların dışında Avrupa kaynaklı çalışmalar içinse, Bennet ve diğerlerinin (1999) ortaya attığı kritikler dikkat çekicidir. İlk olarak; “…bir yanda pratiğin akıcı, etkileşimli, stratejik ve akılcı olarak kuramsallaştırılması ve diğer yanda O’nun (Bourdieu’nün), sosyolojik değerlendirmesi içinde, kav- ramsal karşı çıkışlarının statik ve oldukça genel eğilimli yapılandırılması bir tansiyon oluşturmaktadır. Beğeni kültürüyle sosyo-ekonomik gruplar arasındaki uyum analizleri ikiliklere dayandığı” (Bennet vd., 1999, s. 12) için Bourdieu’nün yaklaşımı eleştirilmektedir. Bunlar somutlaştırılmış ikiye bölünmelere dayanan açıklamalardır ki Bourdieu de bunların sıkça tekrarlanmasından kaynaklı olarak endişesini dile getirmektedir. Örneğin, habitus tartışmaları da toplumsal olanla bireysel olan arasındaki ayrıma dayanır ve Bourdieu’nün kendisi de bu kavramın açıklama gücünün tehlikeli biçimde bir totolojiye dönüşmenin eşiğinde olmasından dolayı rahatsızdır (Bourdieu ve Wacquant, 1992, s. 129).

Ancak, Bourdieu her ne kadar sonraki yıllarda bu eleştirilerin üzerinde durup yanıtlarını formüle etmiş olsa da, önemli bir kritik dikkat çekicidir. Bu, BT’nin popüler kültüre oldukça az ilgi göstermekte olduğu gerçeğidir. Distincition’da bilhassa kitle kültürünün hiç üzerinde durulmadığı tartışılmaktadır (Bennett vd., 1999, s. 12-4).

2.2. Operasyonel Tanımlar

Bourdieu’ye göre kültürel sermaye, resmi eğitim düzeyi, kişinin kültürel etkinliklere katılımına olanak veren doğduğu ve yaşadığı yerleşim yerinin büyüklüğü ve bireyin kültürel faaliyetlere katılım sıklığı gibi değişkenlerden bir indeks yaratmak suretiyle ölçülebilir (Bourdieu, 1974, s.327). Başka bir deyişle, resmi eğitim ve habitus, kültürel sermayenin iki önemli bileşeni olarak kavramsallaştırılabilir. Daha önce tartışıldığı biçimde eğitsel zemin (kurumsal bir yapı olarak okulda ve ailede sağlanan eğitim) üstü örtük olarak, potansiyel düzeyde kültürel sermayenin kendisidir. Çünkü Bourdieu’ye göre, sosyokültürel pratiklerin büyük çoğunluğu kişinin kültürel birikiminin atıl tarafı olarak teşkilatlanır (Bourdieu, 1986, s. 243–6). Habitus ise, uygulayıcısına kendi sosyal dünyasını daha kompleks, donanımlı ve detaylı görme kuvveti sunacak biçimde, kültürel üretim ve tüketim pratiğiyle ilişkilidir. Yani o, sosyal saygının ve itibarın kaynağıdır (Böröcz ve Southworth, 1996, s. 799-801).

Dolayısıyla, kültürel sermaye, temelde bu iki bileşenden müteşekkildir. Bu tartışmada kültürel sermaye, hem resmi eğitimle kazanılan hünerleri hem de prestij ve toplumsal saygının kaynağı olarak habitusları bir arada değerlendirerek ölçülmeye çalışılacaktır. Zira, kültürel sermaye, Türkiye’de, hünerler, değerler, alışkanlıklar, eğitsel geçmiş/zemin gibi değişkenlerin bir bütünü olarak anlam kazanmaktadır (Arun, 2012).

Bu bağlamda, kültürel sermayenin Türkiye’de eşitsiz dağılımı, araştırmacılara, ekonomik eşitsizlik kadar önemsenmeyen kültürel eşitsizliğinin hatt-ı harekâtını izleme olanağı sunmaktadır. Türkiye’de eşitsiz dağılan kültürel sermaye, iki ana boyutuyla ölçülmüştür. Bunlardan birisi eğitsel zemine karşılık gelen ve formel eğitim yoluyla elde edilen diplomaların ya da eğitim belgelerinin varlığını sorgular ve böylece yaşam boyunca edinilen eğitimlerin düzeyini somutlaştırır. Diğer boyutu ise bizatihi yaşam tarzını ölçmeye çalışır. Yaşam tarzı, başka bir deyişle içselleştirilmiş kültürel sermaye, kişinin habitusuna karşılık gelir. Habitus, kişinin kendisine yaşamı boyunca yaptığı eğitim yatırımlarıyla pekiştirilebilse de, aslında aileden gelen, kuşaklar boyu aktarılan sınıfsal terbiyenin somutlaştırılmasına dayanır. Böylece, formel eğitim durumunu gösteren kurumsallaşmış kültürel sermaye ve habitus boyutuna karşılık gelen gerçekleşmiş kültürel sermaye boyutları, bireyin toplam kültürel sermayesini ölçme olanağı sunmaktadır (Arun, 212).

3. Türkiye’de Gündelik Hayatta Kültürel Eşitsizliğin Yansımaları

Bu tartışma kapsamında ve AYKA verilerinin analiziyle ölçülen kültürel sermayenin, Türkiye’deki dağılımı eşitsizdir. Oysa başta eğitimle yaygınlaştırılmaya çalışılan ulus devletin temel prensibi, yani herkesi okullu yapma ve alaylıyla arasındaki farkı minimize ederek daha eşitlikçi bir toplum yaratma hayali, Türkiye’de henüz işlevini yerine getirememiştir. Türkiye’de kültürel sermayenin eşitsiz dağılımına atfen vurgulanması gereken, Türkiye’de eşitlikçi bir toplumun varlığının retorik düzeyde olmasıdır. Zira gündelik hayata doğrudan etki eden alanlarda, örneğin günümüzde politika alanında, kültürel eşitsizliğin çatışmaya dönüştüğü izlenmektedir.

Şekil 1: Kültürel eşitsizliğin gündelik hayatta yansımaları (Correspondence analizi)
Şekil 1: Kültürel eşitsizliğin gündelik hayatta yansımaları (Correspondence analizi)

Yukarıdaki sosyal haritada, Türkiye’de kültürel eşitsizliğin farklı alanlardaki yansımalarını görmek mümkündür. Yatay eksen boyunca sağa doğru hareket, kültürel sermayenin daha hacimli hale gelmesine, ekonomik sermayenin artışına, temel gıda ihtiyaçlarının karşılanma düzeyinin kolaylaşmasına, sosyal yaşamdan duyulan memnuniyetin artışına ve bireylerin sahip olduğu hobilerin çoğalmasına ve çeşitlenmesine işaret etmektedir. Bu eksenin tam tersi yönünde hareket ise, kültürel sermaye birikiminin azaldığına, ekonomik sermayenin yetersizliğine, temel gıda ihtiyaçlarının güçlükle karşılandığına, hobi nosyonunun yokluğuna/bilinmezliğine ve sosyal yaşamdan duyulan memnuniyetsizliğe karşılık gelmektedir. Bu anlamda, kültürel sermayenin eşitsiz dağılımıyla, sosyal ve kültürel hayatın tekdüzeleşmesi dikkat çekicidir.

Daha hacimli kültürel sermayeye sahip olanların, sosyal yaşamlarından daha fazla memnuniyet duydukları, kültürel tüketimlerinin arttığı ve hobilerinin de çeşitlendiği izlenebilir. Haritada yatay eksende, soldan sağa doğru bir yörünge izlendiğinde, sınıfsal konum, kültürel tüketime bağlı olacak biçimde değişir ve Türkiye’deki alt sınıflarla üst sınıfları birbirinden ayıran sınırların varlığı keskinleşir. Gündelik yaşam içinde böylece sosyal sınıflar birbirlerinden kabaca gelir düzeylerinin farklılaşmasıyla ayrılmazlar. Kültürel tüketimin gerçekleştiği ve emarelerini sosyal yaşamdan duyulan memnuniyet ve hobi çeşitliliği olarak izlediğimiz bir tayf içinde, politika alanındaki aktivitelerin farklılaşması da sosyal sınıfların birbirinden ayrıldığı sınırları pekiştirir.

Öte yandan, sosyal haritada dikey eksende yukarı doğru bir hareketle, sendika, siyasi parti, miting, imza kampanyasına iştirak gibi, Türkiye’de politika alanına ait kimi aktivitelere katılım düzeyi artmaktadır. Aynı zamanda bu yörüngedeki yukarı doğru hareket, politikacı, milletvekili ya da seçilmiş kamu görevlileriyle olan temasın da arttığı anlamına gelmektedir. Ancak, politika alanında aktivitesi artan ve politik aktörlerle teması mümkün olan bireylerin, oy verme eğilimleri azalmakta ve devletle kurdukları temas farklı bir mecrada seyretmektedir. Öyle ki, bu bireylerin devletin emeklilik sistemine ve devlete ait sosyal yardım kurumlarına karşı duydukları güven azalmaktadır. Bu bireylerin kültürel sermayelerinin daha ha- cimli olduğu da dikkat çekicidir. Hacimli kültürel sermayeye sahip bireyler, Türkiye’de politika alanındaki aktivitelerini, basitçe oy verme ödevini yeri- ne getirmekle sınırlı tutmazlar. Sahip oldukları hacimli kültürel sermaye düzeyini, daha ziyade politika alanındaki kurumlara ve aktörlere ulaşmak üzere seferber ederler. Kültürü diğer bireylerle bağ kurmak üzere işlevselleştiren (Bourdieu, 1986; DiMaggio, 1987, s.442; Lizardo, 2006, s.779) bu ayrıcalıklı bireyler, pratikteki eylemlerini böylece mobilize ederler. Hacimli kültürel ve ekonomik sermayeye sahip olmakla, politika alanına erişimleri kolaylaşır ve politika alanıyla kurdukları temasla orada edindikleri mevzi, onlarda Türkiye’de devletin ağırlıklı söylemsel düzeydeki kurgusunu pekiştirir. Bizatihi bu nedenle, devlete, kurumsal yapılarına ve işleyişine ilişkin olarak güven düzeyleri düşüktür. Bu kesim içinde, sosyal hiyerarşinin en üstünde konumlanan, müreffeh zümreyi (leisure class) oluşturan bireyler yer almaktadır.

Müreffeh zümre, Türkiye’de sayısı itibariyle küçük bir azınlığı oluşturmaktadır (%6,1). Buna mukabil, sosyal yaşamlarına ilişkin hayli yüksek memnuniyet düzeyine sahiptirler. Araştırma sonuçlarına göre, Türkiye’deki bireylerin sosyal yaşamlarından memnuniyet düzeyleri, 10 puan üzerinden ortalama 5,5 olarak tespit edilirken, müreffeh zümrenin sosyal yaşamına ilişkin memnuniyet düzeyi 10 üzerinden ortalama 9 puana karşılık gelmek- tedir. Bu ayrıcalıklı kesim içindeki bireyler, hobilere sahip olmakla kalmaz- lar, onlarda hobi çeşitliliği esastır. Kültürel sermayeleri hacimlidir, sadece eğitimle elde edilmez, kuşaklar boyunca aktarılan sınıfsal terbiye de (habitus), kendilerine, basitçe eğitimle kazanılmayacak düzeyde kültürel sermaye birikimi sağlar.

Oysa dikey eksende aşağı doğru bir hareket, Türkiye’de kültürel eşitsizlikten kaynaklı çaresizliğin gündelik hayattaki temsilini sunar. Bu, Türkiye’de kültürel sermayenin dağılımıyla işlevselleşen eşitsizliğin yalın bir yansıması- dır. Düşük gelirli, temel gıda ihtiyacını karşılayamayan, kültürel tüketimleri basitçe televizyonla sınırlı, sosyal yönden kısıtlı, kültürel sermayesi düşük ve büyük oranı kadın olan bireylerin oluşturduğu bu sınıfsal pozisyonun en altında, sadece ihtiyacın beğenisine (taste of necessity) sahip olanlar barınmaktadır. Türkiye’de, müreffeh zümreden biraz daha yüksek sayıda bir kesimi oluştururlar (%10,4). Kültürel tüketimleri ve eğitim yoluyla edinebilecekleri kültürel sermayeleri oldukça sınırlıdır. Yarısının (%50,6) hobi nosyonu dahi bulunmazken, geri kalanının çok az hobisi vardır. Bu sınıfın, Türkiye’de sosyal yaşamından memnuniyet düzeyi, 10 puan üzerinden sadece 1,8 puan olarak tespit edilmektedir. Türkiye ortalaması (ortalama 5,5) düşünüldüğünde, bu sınıfın, sosyal yaşama ilişkin memnuniyetsizliğinin had safhada olduğu görülmektedir. Dolayısıyla sosyal hayatın beslendiği mühim damarlardan birisi olan kültürel tüketimleri sınırlıdır.

Televizyon, alt sınıfların çoğu zaman yegane kültürel tüketim aktivitesi olarak dikkat çekici olmaktadır. Daha hacimli kültürel sermaye sahibi olan- lara özgü yüksek kültürel ürünleri tüketme imkanından yoksundurlar. Zira bu sınıfı oluşturan hanelerin %74’ü, temel gıda ihtiyaçlarını karşılayamamaktadır. Alt sınıfa mensup bu hanelerin %85,5’inin aylık geliri 750 TL’nin altındadır. Hane gelirleri değerlendirildiğinde, seçkin kültürel ürünleri tüketmeye ya da kültürel sermaye biriktirmeye olanakları olmadığı açıktır. Daha sıradan beğenileri vardır ve çoğu zaman bunlar ihtiyacın beğenisi olarak ortaya çıkmaktadır.

Kültürel sermayenin eşitsiz dağılımından kaynaklı Türkiye’deki kültürel eşitsizliğin bir biçimi olarak, devletle ve politika alanıyla kurdukları ilişki de, bu sınıfın kendini ve eşitsiz konumunu yeniden üretmesinin yolunu açar. Devletin emeklilik sistemine ve devletin sosyal yardım kurumlarına duydukları güven yüksektir. Bu sınıfı oluşturanların %72’si, devletin sunduğu sosyal güvencelere ve emeklilik sistemine ve %41’i, devletin sosyal yardım kurumla- rına yüksek düzeyde güven duymaktadırlar.

Yukarıda sözü edilen alt sınıfların çaresizliği, en yalın ifadesini devletle kurdukları bu tek taraflı ve fantezi düzeyindeki ilişkide kendine yer bulmaktadır. Zira bu gün, Türkiye’de, sosyal yardım kuruluşlarının ve emeklilik/ sosyal sigorta güvencelerinin yaşadığı kriz ve neo-liberal politikalar nedeniyle geçirdiği dönüşüm, devletin gündelik yaşamda retorik tarafını gözler önüne sermektedir. Alt sınıfların, ne ekonomik sermayeleri ne kültürel sermayelerinin düzeyi, gündelik hayatta onlara özel sigorta güvencesi, özel emeklilik gibi başkaca alternatifleri sağlayamaz.

Böylece toplumsal hiyerarşide daha altta yer alan ve kitleyi oluşturan bu kesimlerin devletle kurdukları ilişki de, seçkinlerden, daha hacimli ekonomik ve kültürel sermayeye sahip olanlardan farklıdır. Sınıfsal olarak daha altta yer alanlar, daha sınırlı düzeyde kültürel sermaye sahipleri, politika alanında sadece oy vererek var olabilmektedirler.

Alt sınıfların politika alanındaki temsilleri, ancak verdikleri oylarla mümkün olabilir. Politikacı, milletvekili ya da seçilmiş kamu görevlileriyle temasları ya yoktur ya da olabildiğince kısıtlıdır. Sendika ve/ya siyasi parti üyeliği, gösteri ya da imza kampanyasına iştirak gibi politika alanına ait aktivitelere katılamazlar. Kültürel sermayelerinin noksanlığı, politika alanında aktif yurttaşlar olarak var olmalarını engellemektedir. Politika alanındaki varlıkları ve aktiviteleri basitçe ve zorunluluk taşıyan oy verme hakkını kullanmaktan ibaret olduğu ve örgütlü biçimde kamusal alana çıkmadıkları için, halihazırdaki politik sisteme bir tehdit oluşturmazlar.

Devlet ve kurumları, müreffeh zümre için çoğu zaman sözde varken, yani devletin varlığı toplumsal hiyerarşide daha yukarıda yer alanlar için retorik dahi olsa, en altta yer alanların, ekonomik ve kültürel yoksunlukları, kendi- lerini, diğerine göre retorik düzeyde var olan devletle pozitif biçimde ilişki kurmaya sevk eder. Sokağa çıkarak siyasi hayata, ekonomik yaşama yahut kendi içinde bulundukları yoksunluğa ilişkin taleplerini dile getirecek biçim- de örgütlenmeleri söz konusu değildir. Ne var ki, kitlesel olarak sergiledikleri ortak oy verme davranışı, politika alanında temsilcilerinin söz sahibi olmasını sağlayabilir.

Bununla birlikte, kültürel eşitsizlik bilhassa toplumsal cinsiyet perspektifiyle değerlendirildiğinde önemli bir unsur olarak ayrımı pekiştirmektedir. Kimi araştırmalar kadınların erkeklerden daha fazla seçkin beğenilere meylettikleri yönünde bulguları ortaya koymaktadırlar (Bihagen ve Katz-Gerro, 2000; van Eijck ve van Oosterhout, 2005). Bu bulgu sadece toplumsal cinsiyet perspektifiyle bakıldığında yanıltıcı olabilir. Zira üst sınıflar arasında toplumsal cinsiyet fark yaratan bir unsur olarak ortaya çıkmamaktadır. Toplumsal cinsiyetin fark yaratan bir unsur olarak işlevselleştiği sınıflar alt ve orta sınıflardır. Alt sınıflarda kadınlar kültürel sermayeleri bakımından daha dezavantajlı bir konuma sahiptirler. Orta sınıfların içinde ise kadınlar, alt sınıflardaki kadınlardan daha fazla kültürel sermayeye sahip olsa da, bulundukları sınıfsal konumda yine erkekler lehine bir durum söz konusudur. Bazı araştırmalarda ise, kadınların, görsel sanatlar, müze ziyareti, klasik müzik konseri, bale gösterisi gibi yüksek kültüre ait kimi aktivitelere, erkeklere nazaran daha fazla meylettikleri tespit edilmektedir (DiMaggio, 1982; Bryson, 1996; Katz-Gerro, 1999; Bihagen ve Katz-Gerro, 2000: 327-8; Chan ve Goldthorpe, 2005; Silva, 2006; van Eijck ve van Oosterhout, 2005). Ancak bir çok değişkende olduğu üzere, toplumsal cinsiyet söz konusu olduğunda da, kadınlar yekpare ve türdeş bir birliktelik oluşturmazlar. Temel ayrım noktası sınıfsal pozisyon olarak kendini göstermekte. Daha eşitlikçi toplumlarda üst sınıfa mensup, çalışan kadınların, erkeklerden daha fazla seçkin kültürel tüketim angajmanı olmaktadır. Ancak kadına sosyal hiyerarşide yol verme- yen ataerkil toplumlarda orta sınıf ve alt sınıfa mensup kadınların kültürel tüketimleri sadece televizyonla sınırlı kalmaktadır. Televizyon alanında da kadınların sıradan ya da popüler ürünlere meylettikleri görülmektedir. Bu anlamda, televizyon gibi fragmentasyonu fazla olan bir iletişim aracının da tamamen ulaşılabilir olduğunu söylemek mümkün değildir.

Kültürel tüketim pratiklerindeki toplumsal cinsiyet farklılığı, temelde kadın ve erkek arasındaki güç ilişkilerinden azade tutulamaz. Türkiye’de bireylerin, kültürel tüketim alanlarındaki engellenme biçimlerinden biri de kadın olmalarıdır. Günümüz ataerkil toplumlarının yarattığı eşitsizliklerin en yalın yansıması, toplumsal cinsiyetin inşasında görünür olmaktadır. Türkiye’de, gündelik yaşam içinde çoğu zaman dile getirilmese de, bu eğilim, iki temel şarta bağlıdır. Kıymet verilen kategorilerden ilki çocuğun erkek olması ve diğeri sağlıklı olması şartıdır. Kurumsal anlamda erkek çocuklar aileye ait mülkün sahibidirler, ailenin soy ismini taşırlar ve aile üyeleri için ama bilhassa yaşlılar için gelecekte bir güvencedirler. Bu durumda, çalışma, eğitim, iş-güç sahibi olma hali, bireyin, önce sağlıklı olması sonra erkek olması koşuluyla kıymetlenir. Bu bağlamda, Türkiye’de bireyi engelleme biçimlerinden birisi de, geleneksel yapı içerisinde kıymet verilmeyen bir kategoride yer alıyor olmasına, örneğin kadın olup olmamasına göre belirlenmektedir. Aksi tespitler, yani kadın ve erkeğin angaje oldukları kültürel tüketim pratiğinin erkekler lehine daha seçkinci biçimde gerçekleşmediği vakalar, üst sınıflar içinde ortaya çıkmaktadır.

Kadınların düşük kültürel sermaye sahibi olmaları Türkiye’de engelleyici bir işleve dönüşmektedir. Okuryazar olmama ya da sadece okuryazar olma durumları, bilhassa sanata, seçkin beğenilere ve bu bağlamda gerçekleşen kültürel tüketim aktivitelerine meyletmeyi sınırlayan etkenlerdir. Sanatsal ürünün ve seçkin beğenilerin kodunu çözüp, onları bariyersiz biçimde tüketilebilir hale getiren ana etken, kültürel sermayenin hacimli halidir. Bireyin kültürel sermayesi arttıkça, ürünün içine gömülü anlamları da yerinden söküp çıkarması kolaylaşır. Tüketilen ürüne ya da angaje olunan tüketim pratiğine ilişkin malumatın varlığı ve düzeyi, bireyin sahip olduğu kültürel sermayenin düzeyine sıkı sıkıya bağlıdır. Bu bakımdan, sadece ve basitçe ekonomik sermayenin değil; bilhassa kültürel sermayenin eşitsiz dağılımı, diğer alanlardaki beğenilere ve kültürel aktivitelere ulaşmayı engelleyebilir.

Türkiye’de seçkin beğeniye ya da meşru kültürel tüketim aktivitesine ulaşmayı engelleyen unsur, kültürel sermayenin sınırlı hacmidir. Düşük düzeydeki kültürel sermaye, kültürel bariyerleri inşa edecek biçimde örgütlenir. Bariyeri aşmanın yolu, alan içinde yukarı doğru hareket etmeyi (yanı daha hacimli kültürel sermayeye sahip olmayı) gerektirir. Bu hareket ancak, sermayenin birikimi ve dönüşümüyle sağlanabilecektir. Sermaye biriktirilip, kültürel tüketimin gerçekleştiği bir alanda, makbul, geçerli, hakim olan bir başka sermaye türüne dönüştürüldüğü müddetçe, alan içinde hareketlilik mümkün olabilir. Ancak, alan içindeki olası hareketlilik, o denli kolay değildir. Zira alanda sermaye birikimini ve dönüşümünü sağlayacak kaynaklara ulaşım da kısıtlıdır. Kaynakların kıt ve onlara ulaşımın hakim aktörler tarafından sınırlandırılmış olması, alt sınıfların kolayca sermaye birikimini ve böylece yukarı doğru hareketini zorlaştırır. Kıt kaynaklara ulaşım sırasında cereyan eden mücadele, sadece ekonomik eşitsizliğin değil; aynı zamanda kültürel eşitsizliğin de kuşaklar boyunca eşitsiz biçimde yeniden üretilip aktarılmasına vesile olur.

Yukarıdaki sosyal harita, kültürel alanda birbirinden uzaklaşan kategorilerin, beğeni tercihlerinin nelerden müteşekkil olduğunu göstermektedir. Örneğin, profesyonel/yönetici mesleki sınıfla, ev kadınları sadece ve basitçe kamusal alandaki varoluş biçimleri, çalışıp çalışmadıkları, gelirleri ve eğitimleri itibariyle ayrışmaz. Ama aynı zamanda, beğenileri itibariyle de birbirlerinden ayrı dünyalarda yer alırlar. Önce beğeniler ayrılırlar ve sonra sınıfları birbirinden ayırırlar (Bourdieu, 1984). Ayrım, sadece ve en bilindik haliyle ekonomik sermaye üzerinden gerçekleşmez. Farklı kültürel sermaye düzeyleri, bireyleri açık ve şaşmaz biçimde birbirinden ayırır.

Kültürel eşitsizlik iki önemli faktör tarafından beslenmektedir: Bunlardan ilki ekonomik sermayenin eşitsiz dağılımı; ikincisi ise kültürel sermayenin eşitsiz dağılımıdır. Ekonomik sermayenin eşitsiz dağılımı, galeri, konser, sinema, tiyatro gibi kültürel pratiklere ulaşmanın önüne set çeken, onlara ulaşımı sınırlayan bir faktör olarak kendini göstermektedir. Kültürel sermaye ise, ekonomik sermayenin eşitsiz dağılımıyla oluşan sosyal hiyerarşiyi besler, birbirinden ayrılan sosyal kategorilerin/sınıfsal pozisyonların kültürel ürüne ve kültürel pratiğe ilişkin farklılaşan angajmanını normalleştirir. Farklılaşan kültürel pratikler ve beğeniler, sınıflar arasındaki ayrımın, hem doğal olarak geliştiği izlenimini oluşturur hem onun eşitsiz biçimde kuşaklararası aktarımını sağlar.

Türkiye’de, ekonomik sermayenin eşitsiz dağılımı ile birbirinden ayrılan mesleki sınıfsal pozisyonların, kültürel sermaye düzeyleri itibariyle de hiyerarşisini koruduğunu ve sınıflar arasındaki eşitsizliğin böylece nesiller boyunca aktarıldığı tespit edilmektedir (Arun, 2012). Sınıfsal pozisyonu itibariyle en altta yer alanların, en sıradan beğenilere sahip olması, bu anlamda ekonomik eşitsizlik kadar önemsenmeyen kültürel eşitsizliğin bir sonucudur. Yukarıda yer alan sosyal haritada, en düşük gelir grubunda yer alanların (750 TL ve altı), aynı zamanda en düşük eğitim seviyesine sahip bireyler olması, bunların içinde kadınların ve yaşlıların (65+) daha yoğun biçimde yer alması, kültürel eşitsizliğin üretimi ve nesiller boyunca aktarımına ilişkin değerlendirmelerin en önemli emarelerinden birini oluşturmaktadır.

Kültürel ve ekonomik sermayenin artışıyla birlikte, sınıfsal pozisyonun yörüngesinde yukarı doğru bir hareketin gerçekleştiği, sadece kültürel ürünün tüketim pratiğinin değil, aynı zamanda beğenilerin de birbirinden ayrıldığını görmek, sınıfsal pozisyonlar arasındaki kültürel mesafenin giderek açıldığına işaret eder. Kültürel eşitsizlik derinleştikçe, ayrışan sınıfsal pozisyonların olası sembolik çatışması daha da görünür olabilir. Bu anlamda, politik alanda, benim oyum diğerininkiyle nasıl eşit olabilir söylemi, beğeninin tahakkümüdür ve diğerinin politik beğenisine ilişkin hoşnutsuzluğu ifade eder niteliktedir.

Sonuç

Türkiye’de toplumsal yaşamda, bireylere sunulan kıymetler ve kaynakların eşitsiz dağılımı, sosyal hiyerarşiyi besler ve bireyler, belirli bir alan içinde, iktidar, imtiyaz veya nüfuz elde etmek üzere, alanda sunulan kaynaklara ulaşmak için mücadele ederler. Verilen mücadele, Türkiye’de sınıfsal konumu belirleyecek ve dahası eşitsizliği meşrulaştıracak biçimde cereyan eder.

Yukarıdaki analizlerin de gösterdiği gibi, Türkiye’de toplumsal alanda seçkin bir pozisyon almayı sağlayan kaynaklar ve kıymetler, eşitsiz biçim- de dağılmaktadır. Dahası, eşitlikçi bir toplumsal yaşamın önündeki mühim bir engel olarak, yönetici sınıfların, kendi çıkarları doğrultusunda, (kültürel ve ekonomik) sermayeye sahip olma süreçlerini ve eşitsiz dağılım mekanizmalarını, aynı zamanda televizyon gibi melez ortamları da işlevselleştirerek meşrulaştırmasıyla, Türkiye’deki kültürel eşitsizlik nesiller boyunca muhafaza edilmektedir.

Türkiye’de kültürel eşitsizliğin muhafazası ve sınıfsal olarak nesiller boyunca eşitsiz aktarımı, kazananı olmayan bir toplumsal hayatın varlığına işaret etmektedir. Türkiye modernleşme tarihi içinde üretilen sosyo-kültürel politikalar, sadece bu politikalara destek veren toplumsal sınıfları de yeniden üretmekle kalmamış, aynı zamanda toplumsal alanda kültürel eşitsizliğe de zemin oluşturmuştur. Ekonomik eşitsizlik kadar önemsenmeyen kültürel eşitsizlik, oysa ki, sosyal hizmetlerden ulaştırmaya, sağlıktan ekonomiye, eğitimden iskân politikalarına değin Türkiye’de bir çok alanda etkisini göstermektedir.

Eşitsiz dağılımı sınıfsal pozisyonu ve tahakkümünü meşrulaştırırken, kültürel sermayenin adil dağılımı, daha demokratik ve eşitlikçi bir toplum talebinin taşıyıcısı olabilir. Bu anlamda, müdahil bir değişken olarak kültürel sermayenin adil dağılımı, toplumsal eşitliği sağlayabilecek olması bakımından önemlidir. Onun müdahil olması, okuyup kendini kurtaracak bireyler yaratmasıyla değil, ancak toplumsal yeniden üretimi daha adil biçimde gerçekleştirecek düzeyde örgütlenmesiyle sağlanabilecektir.

Kaynakça

  • Anheier, H.K, and Gerhards, J. 1991. “Literary Myths and Social Structure.” Social Forces 69: 811-30.
  • Arun, Ö., (2012). Cultivated Citizens? Cultural Capital, Class, Gender and Generations in Contemporary Turkey. METU Studies in Development, Vol.39 (3): 283-302.
  • Bennet, T., Emmison, M., Frow, J., (1999). Accounting for Tastes: Australian Everyday Cultures. Cambridge: Cambridge University Press
  • .Beard, T.J., (1999). “Dada Between Nietzsche’s Birth of Tragedy and Bourdieu’s Distinction: ‘Existenz’ and Conflict in Cultural Analysis.” Theory, Culture and Soci- ety, Vol. 16(1): 141-165.
  • Bihagen, E. ve Katz-Gerro T., (2000). “Culture consumption in Sweden: The stability of gender differences.” Poetics, Vol.27: 327-349.
  • Bourdieu, P., (1996) The Rules of Art: Genesis and Structure of the Literary Field. London: Routledge.
  • Bourdieu, P., (1993). The Field of Cultural Production. Cambridge: Polity Press. Bourdieu, P., (1989). “Social Space and Symbolic Power.” Sociological Theory 7(1):14-25.
  • Bourdieu, P., (1988). “Vive la Crise! For heterodoxy in social science.” Theory and Society, Vol.17: 773-787.
  • Bourdieu, P., (1986). “The Forms of Capital.” in Handbook of Theory and Research for the Sociology Education, edited by John G. Richardson. New York: Greenwood Press. pp.241-58
  • Bourdieu, P., (1985). “The Market of Symbolic Goods.” Poetics, Vol.14: 13-44. Bourdieu, P., (1984) Distinction: A Social Critique of the Judgement of Taste. Cambridge: Harvard University Press.
  • Bourdieu, P., (1974). “The School as a Conservative Force: Scholastic Achievement and Cultural Inequalities.” in Contemporary Research in the Sociology of Education, edited by J. Eggleston. London: Methuen.
  • Bourdieu, P. ve Wacquant, L., (2003). Düşünümsel Bir Antropoloji İçin Cevaplar. İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Bourdieu, P. ve L. Wacquant, (1992). An Invitation to Reflexive Sociology. Chicago: University of Chicago Press.
  • Böröcz, J. ve Southworth, C., (1996). “Decomposing the Intellectuals’ Class Power: Conversation of Cultural Capital to Income, Hungary, 1986.” Social Forces, Vol.74 (3): 797-821.
  • Bryman, A., (2004). Quantity and Quality in Social Research. London: Routledge. Bryson, B., (1996). “Anything But Heavy Metal: Symbolic Exclusion and Musical Dislikes.” American Sociological Review, Vol.61: 884-899.
  • Byrne, D., (2002). Interpreting Quantitative Data. London: Sage Publications.
  • Chan, T. W., ve Goldthorpe, J. H., (2005) “The Social Stratification of Theatre, Dance and Cinema Attendance.” Cultural Trends, Vol.14(3): 193-212.
  • Clausen, S.E., (1998). Applied Correspondence Analysis: An Introduction. Thousand Oaks: Sage Publication.
  • Cramer, D., (2003). Advanced Quantitative Data Analysis. New York: Open University Press.
  • Çeğin, G., Göker, E., Arlı, A., ve Tatlıcan, Ü., (2007). Ocak ve Zanaat: Pierre Bourdieu derlemesi. İstanbul: İletişim Yayınları.
  • DiMaggio, P., (2004). “Gender, networks, and cultural capital.” Poetics, Vol. 32:99-103.
  • DiMaggio, P., (1991). “Social structure, institutions, and cultural goods: The case of the United States”. Pierre Bourdieu and James Coleman (eds.), Social Theory for a Changing Society içinde ss.133-155. Boulder, CO: Westview Press.
  • DiMaggio, P., (1987). “Classification in Art.” American Sociological Review, Vol.52: 440–455.
  • DiMaggio, P., (1982). “Cultural capital and school success: The impact of status culture participation on the grades of U.S. High School students.” American Sociological Review, Vol.47: 189-210.
  • DiMaggio, P. ve Mohr, J., (1985). “Cultural capital, educational attainment, and marital selection.” The American Journal of Sociology, Vol.90 (6): 1231-1261.
  • DiMaggio, P. ve Mukhtar, T., (2004). “Arts participation as cultural capital in the United States, 1982-2002: Signs of decline?” Poetics, Vol.32: 169-194.
  • DiMaggio, P. ve Useem, M., (1978). “Social Class and Arts Consumption: The Origins and Consequences of Class Differences in Exposure to the Arts in America.” Theory and Society, Vol.5(2): 141-161.
  • Erickson, B.H., (1996). “Class, Culture, and Connections.” American Journal of Sociology. Vol.102(1): 217-251.
  • Erickson, B.H., (1991). “What is good taste good for?” Canadian Review of Sociology and Anthropology. Vol.28(2): 255-278.
  • Greenacre, M. and J. Blasius. (1994). Correspondence Analysis in the Social Sciences. London: Academic Press.
  • Holt, D.B., (1997). “Distinction in America? Recovering Bourdieu’s Theory of Tastes From its Critics” Poetics. Vol.25: 93-120.
  • Katz-Gerro, T., (1999). “Cultural consumption and social stratification: Leisure ac- tivities, musical tastes, and social location.” Sociological Perspectives, 42(4): 627- 646.
  • Lizardo, O., (2006). “How cultural tastes shape personal networks.” American Socio- logical Review, Vol.71: 778-807.
  • Özcan, Y.Z., Ayata S., Akçay, A.A., Arun, Ö., Erciyes, C., (2003) Toplumsal Yapı, Refah Göstergeleri ve Toplumsal Raporlama, Ankara , TÜBİTAK Raporları.
  • Peterson, R. A., (1997). “The rise and fall of highbrow snobbery as a status marker.” Poetics, Vol.25: 75-92
  • Peterson, R. A., (1992). “Understanding audience segmentation: from elite and mass to omnivore and univore.” Poetics, Vol.21: 243–258.
  • Rose, R. ve Özcan, Y. Z., (2007). First European Quality of Life Survey: Quality of Life in Turkey. Luxembourg: Office for Official Publications of the European Communities.
  • Silva, E.B., (2006). “Distinction Through Visual Art.” Cultural Trends, Vol.15 (2/3):141- 158.
  • van Eijck, K. ve van Oosterhout, R., (2005). “Combining material and cultural con- sumption: Fading boundries or increasing antagonism?” Poetics, Vol.33: 283-298.
  • Wacquant, L., (2007). “Pierre Bourdieu: Hayatı, Eserleri ve Entelektüel Gelişimi” içinde Çeğin, G., Göker, E., Arlı, A. Ve Tatlıcan, Ü. (ed). (2007). Ocak ve Zanaat, Pierre Bourdieu Derlemesi. İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Wallace, C., Pichler, F., ve Hayes, B. C., (2007). First European Quality of Life Survey:
  • Quality of Work and Life Satisfaction. Luxembourg: Office for Official Publications of the European Communities.

Sosyal Bilimler Haftalık E-Bülten Aboneliği

* indicates required

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.