Sosyal Bilimler | Kayda Değer Akademik Metinler

Sosyal Bilimler

İzlenebilecek Harika Filmler Nasıl Bulunur? - Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

İzlenebilecek Harika Filmler Nasıl Bulunur?

A. Bilmeniz Gerekenler

Çoğu insan filmleri sever. Sonuçta, televizyonun pek çok evde baskın bir demirbaş hâline gelmesinden elli yıl önce, sinema yirminci yüzyılın en büyük popüler aracı olarak kendini kabul ettirmişti. Bazıları -ben de dahil olmak üzere- daha da ileri giderek sinemayı bir önceki yüzyılın en büyük ve en popüler sanat formu olarak tanımlıyor. Diğerleri, özellikle de film deneyimleri yerel multiplekslerde[1] mevcut olanlarla ya da Netflix veya Disney’in sunduklarıyla sınırlıysa, böyle bir iddiaya kaşlarını çatabilir. Sanat formu mu? Filmler sadece eğlence, günlük koşuşturmadan uzaklaşmak için değil mi?

Hayır, tam olarak değil. Film izleme alışkanlığınız yalnızca büyük sinema zincirlerinin ve küresel çevrimiçi platformların programlarıyla şekillendiyse, çoğu filmin Amerikan (ya da en azından İngilizce) olduğunu, birkaç istisna dışında son birkaç on yılda yapıldığını ve bir kutu patlamış mısıra mükemmel bir şekilde eşlik ettiklerini düşündüğünüz için kendinizi affettirebilirsiniz. Ancak bu büyük bir yanılgıdır -esasen, film yapımı Marvel’ın kuruluşundan çok önce başlamış uluslararası bir olgudur. Hatta orijinal Star Wars‘tan bile çok önce. Sinema yüz yirmi beş yılı aşkın bir süredir bizimle. Günümüzün ana akımı, devasa bir sinema buzdağının yalnızca görünen kısmı.

Filmlerde aksiyon, gerilim ve iyi hissettiren romanslardan çok daha fazlası vardır ve her zaman da olmuştur. Bu tür filmlerde mutlaka yanlış bir şey olduğundan değil -her tür filmin mükemmel, korkunç ve orta hâlli örnekleri vardır- ve gerçeklerden kaçmanın (escapism) cazibesini asla küçümsememeliyiz. Hayal gücü, Georges Méliès’in 1890’ların sonu ve 1900’lerin başında yaptığı hileli filmlerle (trick films)[2] izleyicileri memnun etmesinden bu yana sinemanın önemli bir unsuru olmuştur ve Méliès’in etkisi günümüzde de devam etmektedir. Baz Luhrmann’ın Moulin Rouge! (2001) ve Martin Scorsese’nin Hugo (2011) filmlerinde Méliès’e atıfta bulunulmuştur; en bilinen filmi olan Le Voyage dans la Lune (1902) filmini YouTube’da bulabilirsiniz.

Ancak hayatta gerçeklerden kaçmanın ötesinde şeyler de vardır ve filmler de bunu yansıtmıştır. Gündelik hayatın gerçekleri üzerine kafa yoran, dünyaya merak ve şefkatle bakan ve onu tasvir eden sinemacılar her zaman var olmuştur. (Sadece belgeselleri değil, her tür filmi kastediyorum.) Eğer bir film doğru kişilerin elinde çıkmışsa bize duygusal, entelektüel, kültürel ve felsefi olarak temas edebilir; ana akım ‘ürün’ adeta bir seri üretim bandı üzerindeymişçesine durmadan üretilir, varoluş nedeni sanatsal değer değil, kârdır.

Eğer bir başka romantik komedi ya da süper kahraman filmini izlerken o sinir bozucu déjà vu hissini yaşadıysanız, dışarıda başka neler olduğunu merak ediyor olabilirsiniz. Bununla birlikte, belki de nereden başlayacağınızdan emin değilsiniz -eğer öyleyse,- bu rehber metin tam size göre.

Bilinmezliğe Doğru Ödüllü Bir Dalış Yapmaya Hazırlanın

İngiltere’nin Midlands bölgesinde küçük bir kasabada büyüdüm ve o dönemde pek çok kişi gibi benim de sinemaya gitme alışkanlığım Disney çizgi filmleri ve aile komedilerinden oluşan bir çocuk alışkanlıklarından western, gerilim, bilimkurgu, casus ve korku filmlerinden oluşan daha yetişkin bir düzene doğru ilerledi. Doğru, o zamanlar televizyonda sürekli gösterilen eski Amerikan ve İngiliz siyah-beyaz filmleriyle bu destekleniyordu, ancak seçim çoğunlukla İngilizce tür sinemasıyla sınırlıydı. Sonra, üniversitedeki ilk dönemimde, bir arkadaşım beni ‘yeni Ingmar Bergman’ı’ izlemek için yerel sanat sinemasına gitmeye ikna etti. (O zamanlar Bergman’ın kim olduğu ya da ne yaptığı hakkında hiçbir fikrim yoktu) O akşam yaşadığım deneyim aklımı başımdan aldı ve hayatımı değiştirdi.

Arkadaşım ve ben ön sıranın ortasındaki son iki koltuğa oturduk ve kısa süre sonra açılış sahnesiyle karşı karşıya kaldık: acı çeken bir kadının üzücü bir yakın çekimi. Film, Cries and Whispers (1972), iki kadının son görevlerini yerine getirmek için kız kardeşlerinin ölüm döşeğini ziyaret etmelerini anlatıyordu. Acı, korku, ölüm, suçluluk, kendinden nefret etme, kızgınlık ve suçlama üzerineydi.

Bu eğlence mi? Bildiğimiz anlamda değil. Ama başından sonuna kadar filmin etkisinde kaldım ve sonrasında arkadaşımla saatlerce oturup hayat, ölüm, film ve sanat üzerine tartıştık. Daha önce izlediğim hiçbir filme benzemiyordu; beni hem entelektüel hem de duygusal olarak heyecanlandırdı ve yalnızca bu Bergman hakkında değil, başka insanların da benzer şekilde etkileyici olabilecek başka filmleri olup olmadığını görmek için daha fazla bilgi edinmek istememe neden oldu. Sinemanın böyle bir şey olabileceğini hiç düşünmemiştim ve daha fazlasını istiyordum. Bu, hayat boyu sürecek bir tutkunun başlangıcıydı —sonunda onlarca yıl sürecek bir kariyere dönüştü.

Herkes sinema konusunda donanımlı bir arkadaşının kendisini önyargılarını kıracak bir filmi izlemeye davet etmesi konusunda yeterince şanslı olmayabilir. Dahası, bilinmeyene doğru yaptığım bu dalış, artık yaygın olarak bir başyapıt olarak kabul edilen bir filmi içerdiği için şanslıydım; hayal kırıklığı yaratan veya düpedüz berbat bir şey görmeye gidebilirdim. Dolayısıyla sinemanın şimdiye kadar keşfedilmemiş sularında yüzmeye alışmak için birkaç dalış yapmak gerekebilir. Bu sebeple başlamadan önce küçük bir araştırma yapmak faydalı olabilir. Dışarıda keşfedilecek çok şey var —ve bu rehber metinde sizinle nasıl başlayacağınıza dair bazı ipuçları paylaşacağım.

B. Ne Yapmalı?

İşe, Açık Fikirli Olarak Başlayın

Yolculuğunuza başlamadan önce, aşina olmayabileceğiniz film türleri hakkındaki önyargılarınızı bir kenara bırakmanız önemlidir. İşte dikkate almanız gereken birkaç şey.

Bazı insanlar altyazılı bir filmin ‘gösterişli’, iddialı, zor veya sıkıcı olması gerektiğini düşünüyor gibi görünüyor. Ancak bunun tek anlamı, filmin ana dili İngilizce olmayan bir ülkede çekilmiş olmasıdır. Aslında, altyazılar iyi bir işaret olabilir, çünkü altyazıların varlığı filmin diğer kültürlere ihraç edilecek kadar ilginç bulunduğunu gösterir. Sinema eleştirmenleri, tarihçiler ve yönetmenler tarafından gelmiş geçmiş en iyi filmler arasında sayılan filmlerin birçoğunun -belki de çoğunun- İngilizce olmadığını aklınızdan çıkarmayın. Yasujirō Ozu’nun Tokyo Story (1953), Jean Renoir’ın The Rules of the Game (1939), Federico Fellini’nin (1963) ve Bergman’ın Wild Strawberries (1957) filmleri en çok izlenenler arasındadır.

Benzer şekilde, bir filmin renkli değil de siyah beyaz olması onun kalitesiz ya da yoksul olduğu anlamına gelmez. Tüm zamanların en ödüllendirici ve eğlenceli filmlerinin birçoğu siyah beyaz çekilmiştir, çünkü ya çekildikleri dönemde teknik nedenlerden ötürü norm budur ya da film yapımcıları kasıtlı olarak siyah beyaz çekmeyi seçmişlerdir; monokrom, renkten farklı bir biçimsel güzellik üretebilir. Yine, eleştirmenler, tarihçiler ve yönetmenler şimdiye kadar yapılmış en iyi filmler anketlerinde ve araştırmalarında birçok siyah-beyaz film saymaktadır. Yukarıda bahsettiğim filmlerin yanı sıra Orson Welles’in Citizen Kane‘i (1941), Alfred Hitchcock’un Psycho‘su (1960) ve Billy Wilder’ın Some Like It Hot‘ı (1959) istikrarlı favorilerdir.

Bir filmin, sesin ortaya çıkışından önce çekilmiş olması ve bize ‘konuşan resimler’ getirmesi sizi ürkütmesin. Elbette ses -ki bu yalnızca konuşulan diyaloglardan çok daha fazlasıdır- 1920’lerin sonlarından bu yana sinemaya gitme deneyiminin önemli bir parçası olmuştur. Ancak o zamandan önce bile filmler nadiren ‘sessiz’ oluyordu zira genellikle müzik eşliğinde sunuluyorlardı —ve o yıllardan kalma filmler bugün de bu şekilde sunuluyor ve keyifle izleniyor. Dahası, sinema tarihinin ilk otuz yılında yapılan pek çok film olağanüstü bir görsel belagat ve zarafete sahiptir, heyecan verici bir yaratıcılıktan bahsetmeye bile gerek yok —ne de olsa bu dönem film yapımcılarının film dilini kurdukları, keşfettikleri ve genişlettikleri dönemdi. Bu nedenle en iyi film anketlerinde genellikle F. W. Murnau’nun Sunrise (1927), Dziga Vertov’un yarı belgesel filmi Man with a Movie Camera (1929), Fritz Lang’ın Metropolis (1927) ve Buster Keaton’ın The General (1926) gibi klasikler yer alır.

Unutmayın ki bir filmin yaşının onun değeri ya da eğlendirme kapasitesi ile hiçbir ilgisi yoktur. Diğer tüm mecralar ya da sanat biçimleri gibi filmler de sürekli değişmektedir, ancak bu değişimin daha iyiye doğru olması gerekmez. Sinemanın uzun ve çeşitli tarihi boyunca insanlar iyi ve kötü filmler yapmıştır. Son olarak, bir filmin türüne, süresine, başlığına veya ‘belgesel’ terimine aldanmamaya çalışın. Kolaylık olması açısından bu rehberde çoğunlukla kurmaca filmlerden bahsettim, ancak aşağıda anlatılanların çoğu kurmaca olmayan filmlere de uygulanabilir. Harika (ve berbat ve son derece ortalama) belgeseller, animasyon filmler, kısa filmler, uzun filmler, deneysel filmler vb. olduğunu ve bir filmin adının genellikle filmi izleme deneyimi hakkında bize çok az şey söylediğini unutmayın.

Filmlere Bir Şans Verin

İzleyeceğiniz filmi seçtikten sonra, mümkün olan en iyi koşullar altında izlemeye çalışın. İyi büyüklükte bir ekrana, iyi bir görüş açısına ve kaliteli sese sahip bir sinema, bir filmin görsel ve işitsel inceliklerini takdir etmek için en uygun seçenektir; seyircilerin konuşkan olmaktan ziyade dikkatli olma eğiliminde olduğu bir sinema bulmaya çalışın. Böyle bir sinema erişilebilir değilse, en iyi alternatif evde (ya da bir arkadaşınızın veya akrabanızın evinde) idare edebileceğiniz kadar büyük bir ekrandır. Dizüstü bilgisayarlar, herhangi bir ‘sürükleyici’ deneyim bir yana, görüntü kalitesi veya ses için iyi değildir ve telefonlar bir filmin ince niteliklerini takdir etmeniz için hiçbir şey yapmaz, bu nedenle bunlardan kaçınılmalıdır. TV kanalları evde izlemek için uygundur ve bazıları (örneğin MUBİ, BFI Player ve Criterion Channel) seçkin, ana akım olmayan filmler konusunda uzmanlaşmıştır. Birçok Blu-ray (en iyi kalitede görüntü ve ses için) ve DVD, anlayışınıza, takdirinize ve zevkinize katkıda bulunabilecek ekstralara (yorumlar, tanıtımlar, belgeseller, makaleler) sahiptir. Spoiler vermemek için bu ekstralar en iyi filmden sonra izlenir.

Sabırlı olun. Filme zaman ayırın ve tüm dikkatinizi verin. İlk dakikadan itibaren bağlanmayı beklemeyin. Bir filmden çok az şey aldığınızı hissetseniz dahi, eğer evde izliyorsanız, kapatmadan önce en az kırk dakika bekleyin; kaç film yapımcısının ilk anlatı bombasını patlatmadan önce yarım saat kadar beklediğini bilseniz şaşırırdınız.

Biraz Tavsiye Alın

Kendilerini film meraklısı olarak tanımlayan arkadaşlarınız veya tanıdıklarınız varsa, onlardan hangi filmlere ve film yapımcılarına göz atmanız gerektiği konusunda ipuçları isteyin. Ayrıca eski filmlerin veya sanat filmlerinin gösterildiği sinemateklerde ve bağımsız sinemalarda çalışan personelin de kendi heyecanlarını paylaşmaktan mutluluk duyduklarını göreceksiniz. Ve unutmayın: insanlar sadece filmleri sevmezler; onlar hakkında konuşmayı da severler, özellikle de en sevdikleri filmler hakkında. Bu nedenle arkadaşlarınızla film izlemeye ve düşüncelerinizi paylaşmaya çalışın; gittiğiniz sinemanın müdavimleri olduğunu fark ederseniz, gösterimden sonra lobide veya barda filmleri tartışmaktan mutluluk duyacak sinefiller olabilirler. Son olarak, bulunduğunuz yerde bir film festivali olacak kadar şanslıysanız, bu sadece film izlemek için değil aynı zamanda benzer düşünen insanlarla tanışmak için de harika bir yoldur.

Güçlü Yönlerinize ve İlgi Alanlarınıza Göre Hamle Yapın

Son dönem ana akım filmler arasında belirli bir türe özel bir ilginiz varsa, bu türün geçmişini araştırmaktan daha fazlasını yapabilirsiniz: komediler, aksiyon filmleri, korku filmleri, gerilim filmleri, bilimkurgular, westernler ve aşk hikâyeleri yüz yılı aşkın bir süredir güçlü bir şekilde devam etmektedir ve müzikaller 1930’ların başında sesin baskın hale gelmesiyle birlikte popüler hale gelmiştir. Günümüzden geriye doğru giderek ilerlemeyi faydalı bulabilirsiniz. Ya da söz konusu türün erken dönem dönüm noktası filmlerine göz atmak heyecan verici olabilir, örneğin Lang’ın Metropolis‘i (bilimkurgu), Murnau’nun Nosferatu‘su (1922, korku) ve Keaton’ın Steamboat Bill, Jr‘ı (1928, komedi) -hepsi de ilk gösterimlerinden doksan yıl sonra hâlâ etkileyici ve şaşırtıcı.

Bir ülkeyi ya da dünyanın bir bölümünü özellikle seviyorsanız ya da hakkında bilgi sahibiyseniz veya yakında yapacağınız bir ziyaret öncesinde o ülke hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyorsanız, neden filmlerine ve film yapımcılarına göz atmayasınız? Eğer bir haber bağımlısıysanız veya siyaset ve güncel olaylardan etkileniyorsanız, kendinizi belgesellere ilgi duyarken bulabilirsiniz. Çağdaş sanat hayranıysanız avangart ve deneysel filmlere göz atabilirsiniz. Tarih meraklısıysanız, yüz yirmi yılı aşkın bir süre boyunca hızla değişen bir dönemde çekilmiş ‘çağdaş’ filmlerden bahsetmeye gerek yok, bolca dönem draması var. Eğer bir kitap kurduysanız, sayısız edebiyat uyarlaması var. Fikri anladınız —kendinizi şımartın.

Beğenilerinizi Takip Edin

Bir filmi özellikle ilginç veya eğlenceli bulduğunuzda, aynı aktörün oynadığı, aynı yazar tarafından senaryolaştırılan, aynı görüntü yönetmeni tarafından çekilen veya hepsinden önemlisi aynı yönetmen tarafından yapılan başka bir filmi belirlemek için İnternet Film Veritabanı (IMDb) web sitesini kullanın. Yönetmenler yaygın olarak bir filmin yaratıcı kadrosunun en önemli üyesi olarak kabul edilirler çünkü -eğer iyilerse- diğer tüm oyuncu ve ekip üyelerinin katkılarını bir araya getirerek, bazen tanınabilir bir imza stili veya tematik kaygılarla tutarlı bir bütün oluştururlar. Filmler birbirini izledikçe, neyi ve kimi sevip sevmediğinize dair daha iyi bir fikir edinecek ve izleyebileceğiniz yeni keşif yollarıyla karşılaşacaksınız.

Aynı zamanda, size iyi gelen bir film bulduğunuzda, sinema tarihindeki yeri hakkında daha fazla bilgi edinmek için küçük bir araştırma yapın. Belirli bir grup insan tarafından yapılmış olmasının yanı sıra, ulusal bir sinemanın da parçası olacaktır ve bu rotayı takip edebilirsiniz: her kıtada, seçkin ve farklı film yapım ekollerine ve tarzlarına sahip olmasıyla tanınan ülkeler vardır. Dahası, söz konusu filmin tarihsel bir akımın parçası olduğu ya da bu akımdan etkilendiği de düşünülebilir. Dolayısıyla, Alman dışavurumculuğunun, Fransız şiirsel gerçekçiliğinin, İtalyan yeni gerçekçiliğinin, Fransız Yeni Dalgası’nın ya da başka bir şeyin bir örneği olduğunu fark ederseniz, diğer örneklere bakmak faydalı olabilir. Örneğin, diyelim ki alışkanlığınız ağırlıklı olarak Amerikan suç filmlerine odaklandı; bize Godfather filmleri (1972, 1974, 1990) gibi klasikleri ve daha az bilinen pek çok cevheri veren 1960’ların sonu ve 70’lerin ‘Yeni Hollywood’ filmlerine ya da The Big Sleep (1946), The Killers (1946) ve Touch of Evil (1958) gibi düzinelerle gerçekçi cevheriyle 1940’ların ve 50’lerin Hollywood film noir’ının olağanüstü gelişimine göz atmaktan daha kötüsünü yapabilirsiniz.

Filmlerin Yapılma Süreci Üzerine Düşünmek

Film dünyasını keşfederken, nasıl yapıldıklarının farklı yönleri üzerinde durarak deneyiminizi zenginleştireceksiniz. Bir filmin anlatı yapısı hakkında düşünmek başlangıç için iyi bir yerdir. Anlatı hikayenin kendisi değil, hikayenin nasıl anlatıldığıdır; ton, doku ve zamanlama, hız ve süre, perspektif ve bakış açısı, tutarlılık ve inandırıcılıkla ilgilidir.

Çoğu hikâye oldukça basit, kronolojik olarak doğrusal bir şekilde anlatılır: Keaton’ın The General (1926) ve Vittorio De Sica’nın Bicycle Thieves (1948) filmleri yapısal netlik açısından örnek teşkil eder.

Ancak Citizen Kane‘de Welles, yakın zamanda ölmüş bir iş insanının hayatını, onu en iyi tanıyanlar tarafından hatırlandığı şekliyle araştırmak için bir dizi geri dönüş kullanır. Nicolas Roeg’in Don’t Look Now (1973) filmi, bir çiftin çocuklarının ölümüne verdikleri tepkiyi araştırmak için kronolojik olarak doğrusal bir hikayeyi belirsiz statüdeki çekimlerle (anılar, endişeler, arzulu fanteziler veya durugörü olabilir mi?) tekrar tekrar kesintiye uğratır. Robert Altman’ın Nashville (1975) filminde ise, beş gün süren bir country müzik festivaline katılan ya da bir şekilde bu festivalle bağlantılı olan düzinelerce karakterin gündelik davranışları izlenimci bir etkiyle gözlemlenirken, herhangi bir kapsayıcı öyküden neredeyse vazgeçilir.

Michael Haneke’nin Code Unknown‘u (2000) daha da ileri giderek, Paris’in bir sokağındaki sıradan bir etkinlikte farkında olmadan bulunan, görünüşte birbiriyle ilgisiz bir dizi kişinin hayatlarından kısa kesitleri iç içe geçirerek modern kent toplumunun dokusunu çağrıştırır. Başka bir deyişle, anlatı son derece esnek olabilir.

Aslında bir filmde hikayesinden çok daha fazlası vardır. Tabii ortada bir ‘hikaye’ varsa, çünkü Code Unknown‘un da gösterdiği gibi, her zaman olması gerekmez! Aslında, filmler hakkında biraz daha farklı düşünmeye başlamak yardımcı olabilir —onlara, örneğin bir müzik parçası, bir resim, bir fotoğraf, bir heykel veya bir şiir gibi yaklaşın.

Filmler aslında pek çok farklı unsurdan oluşur. Senaryo ve performansın yanı sıra kompozisyon, ışık, renk, kamera hareketi, kurgu, kostüm ve set tasarımı, müzik, ses tasarımı, mekan kullanımı ve mimari de en az bunlar kadar önemlidir. Yetenekli bir yönetmen tüm bu unsurları, karakterlerin birbirleriyle ve içinde yaşadıkları dünyayla nasıl bir ilişki içinde olduklarını gösterecek ve izleyicinin ekranda gördüğü ve duyduğu herkesle ve her şeyle ilişkisini etkileyecek şekilde kullanır.

Film son derece zengin, karmaşık bir araçtır ve en iyi haliyle aynı anda birçok düzeyde çalışır. Ne kadar çok izlerseniz, ortaya çıkan işbirliğine dayalı sanatı o kadar çok takdir edeceksiniz. Metnin bir sonraki bölümünde sinemaya derinlemesine dalışınızı sürdürürken daha yakından bakabileceğiniz filmin diğer yönleri için bazı ipuçları paylaştım. Umarım zaman içinde kendi film yolculuğunuz size de bana verdiği kadar keyif verir.

C. Daha Fazla Bilgi Edinin

Sinema çeşitli düzeylerde işleyebilir. Filmlere olan ilginizi derinleştirmek için, bazı izleme önerileriyle birlikte, daha yakından bakabileceğiniz bazı başka yönleri de sunuyorum. Bu kategoriler ve film örnekleri kapsamlı olmaktan uzaktır, ancak sinemayı bir sanat formu olarak keşfetmeye başlamanıza yardımcı olacaktır.

Kompozisyon, Işık ve Renk

Bir filmin görüntüsü çok önemlidir; yalnızca temel anlatı bilgilerini değil, ruh hâlini, atmosferi, karakteri, alt metni ve temayı da sağlar. Bergman’ın Persona (1966), Terrence Malick’in Days of Heaven (1978), Claire Denis’in Beau Travail (1999) ve Abbas Kiarostami’nin The Wind Will Carry Us (1999) gibi bazı filmler salt güzellikleriyle dikkat çeker. Bazıları -örneğin Robert Bresson’un Pickpocket‘ı (1959) ve diğer filmleri- kasten, sadeleştirilmiş işlevsellikleri ve temel unsurlara odaklanmalarıyla öne çıkarken, John Cassavetes’in Faces‘ı (1968) veya A Woman Under the Influence (1974) gibi diğerleri kompozisyon açısından yapaylıktan ziyade gerçekliği çağrıştıracak şekilde sıradan bir kendiliğindenliğe sahiptir. Noir filmlerdeki yüksek kontrastlı gölgeler ve ışık havuzları -Robert Siodmak’ın The Killers filmi bunun en iyi örneğidir- ya da Charles Laughton’ın The Night of the Hunter (1955) filmi, izolasyon, kırılganlık, korku ve tehlikeden bahseder. Ancak bir filmin dışavurumcu anlara sahip olması için siyah beyaz olması gerekmez: Jean Renoir’ın The River (1951), Nicholas Ray’in Bigger Than Life (1956) ve Nuri Bilge Ceylan’ın Three Monkeys (2008) filmlerindeki renk kullanımı, karakterlerin duygularını ele almada daha az etkili değildir.

Kamera Hareketi ve Kurgu

Kamera hareketi estetik açıdan zevkli olduğu kadar etkileyici de olabilir. Carl Theodor Dreyer, The Passion of Joan of Arc (1928) filminde psikolojik çalkantıları çağrıştırmak için çılgınca sallanan bir kamera kullanır; Max Ophüls’ün filmlerinde –Madame de… (1953) ve Le Plaisir (1952) tartışmasız en iyileridir- kamera karakterleri izler ve etraflarında dönerek arzuları ve sosyal koşulları tarafından hapsedildiklerini ima eder. Welles’in Touch of Evil (1958) filmini açan uzun süreli gezici vinç çekimi, filmdeki diğer uzun çekimler gibi, nedenselliği vurgulamak için zamansal ve mekânsal sürekliliğe saygı duyan anlatı için çok önemlidir; Dardenne Kardeşler’in Rosetta (1999) filminde kameranın ana karakteri tekrar tekrar takip etmesi, onun durumunun stresli aciliyetini vurgular.

Abel Gance (Napoleon, 1927) ve Sergei Eisenstein (Battleship Potemkin, 1925) gibi sinema öncesi yönetmenlerin filmleri, özellikle çatışmaları ele alırken heyecan yaratmak için hızlı kurgu ya da ‘montaj’ kullanmıştır. Bu arada, Sabotage (1936), Rear Window (1954) ve North by Northwest (1959) gibi filmlerde Hitchcock, belirli bilgileri izleyiciden dikkatlice gizleyerek yalnızca gerilim yaratmakla kalmayıp izleyicinin sempatisini de manipüle eden, kendine özgü ama son derece esnek bir kurgu stilini mükemmelleştirdi. Agnès Varda’nın Cléo from 5 to 7 (1962) filminde kullandığı uzun çekimler, izleyiciyi ustalıkla doğal hikâyenin gerçek zamanda gerçekleştiğine inandırırken, John Boorman’ın Point Blank (1967) filminde parçalı, tekrarlayan bir anlatı ritmi yaratmak için kullandığı kurgu, ana karakterin saplantılı zihniyetini yansıtır.

Müzik ve Ses

Müzik bir filmin duygusal dinamiklerinin altını çizebilir veya ruh hâlini yaratabilir. Unutulmaz örnekler için; Bernard Herrmann’ın Hitchcock için yaptığı pek çok müziği, Ennio Morricone’nin Sergio Leone filmleri için yaptığı müzikleri (Once Upon a Time in the West (1968) muhtemelen en iyisidir) ve Miles Davis’in Louis Malle’in Lift to the Scaffold (1958) filmi için yaptığı doğaçlama müziği düşünün. Ancak müzik aynı zamanda ironik de olabilir -Michael Nyman’ın Peter Greenaway’in The Draughtsman’s Contract (1982) gibi filmleri için yaptığı müzikler- ya da bir karakterin ruh hâlinin göstergesi olabilir: örneğin Nyman’ın Jane Campion’ın The Piano (1993) filmi için yaptığı müzik. Elbette, George Lucas’ın American Graffiti‘sinin (1973) izinden giderek, filmde tasvir edilen dönemi tam olarak çağrıştırmak için popüler şarkılardan derlenen film müzikleri de vardır.

Ses de etkileyici olabilir. Welles, Citizen Kane’i çekerken radyoda çalışırken öğrendiği her şeyi kullanmış, sahnelerin geçtiği odaların ölçeğini belirtmek için yankılar, ses değişiklikleri ve diğer efektleri kullanmıştır; Robert Bresson’un bir savaş esirini konu alan A Man Escaped (1956) filmi ise hücresinin dışındaki dünyadaki hareketliliği belirtmek için ekran dışı sesleri ustalıkla kullanır. Bergman’ın Persona‘sında ses (ve sessizlik), belli sahnelerin hayal ürünü ya da rüya olabileceğine dair incelikli ipuçları verirken, David Lynch’in The Elephant Man (1980) ve Blue Velvet (1986) filmleri, tedirginlik hissi yaratmak için sesleri çarpıtarak ve abartarak esasen dışavurumcu bir yaklaşım sergiler.

Kostüm ve Set Tasarımı

Etkileyici set ve kostüm tasarımının unutulmaz erken dönem örnekleri arasında yukarıda bahsedilen Metropolis (anıtsallığı çağrıştırmasıyla ünlüdür) ve Josef von Sternberg’in Marlene Dietrich ile çektiği filmler –Morocco (1930) ve The Scarlet Empress (1934) belki de en etkileyici olanlarıdır- öncelikle görkemli zarafetleri ve aşırılıklarıyla ünlüdür. Jacques Demy’nin The Young Girls of Rochefort (1967), Terry Gilliam’ın Brazil (1985), Pedro Almodóvar’ın Pain and Glory (2019) ve Yorgos Lanthimos’un The Favourite (2018) gibi daha sonraki filmlerinde de hemen göze çarpan tasarımlar bulunabilir. Ancak kostümler ve setler birçok kurmaca film için seçilir ve yapılır, bunların çoğu daha doğal bir tona sahiptir. Robert Hamer’ın Kind Hearts and Coronets (1949), Éric Rohmer’in Pauline at the Beach (1983), Wong Kar-Wai’nin In the Mood for Love (2000) ve Jessica Hausner’in Lourdes (2009) filmleri buna güzel örneklerdir.

Konum ve Mimari

Bir filmin nerede geçtiği ve çekildiği, ruh hâli ve bazen de anlamı üzerinde kaçınılmaz bir etkiye sahiptir. John Ford’un Stagecoach (1939), My Darling Clementine (1946) ve The Searchers (1956) gibi western filmlerinin Monument Valley ortamları nasıl kahramanlık öykülerini ve keskin ahlaki ikilemleri yansıtıyorsa, Bergman’ın 1960’lar ve 70’lerdeki filmlerinin çoğunu –Through a Glass Darkly (1961) ve The Passion of Anna (1969) bunların arasındadır- Baltık Denizi’ndeki Fårö adasında çekme kararı da acı, yalnızlık ve karanlık umutsuzluk incelemelerine katkıda bulunmuştur. Welles, Michelangelo Antonioni ve Alan J. Pakula, sırasıyla The Trial (1962), The Eclipse (1962) ve The Parallax View (1974) gibi filmlerde hem mimariyi hem de manzarayı son derece etkileyici bir şekilde kullanmışlardır. Ancak yine de neredeyse tüm filmlerde mimari ve manzara yer alır ve daha az göze çarpan etkileyici örnekler de aynı şekilde etkili ve etkileyici olabilir: Wim Wenders’in Alice in the Cities (1974), Abderrahmane Sissako’nun Waiting for Happiness (2002) ve Valeska Grisebach’ın Western (2017) filmleri bunlardan sadece üçüdür.

Dipnotlar

[1] Aynı anda farklı filmler gösteren, bir çok sinema salonunun bulunduğu alan/bina/yer. — Ç.N.

[2] Sinemanın erken tarihinde, hileli filmler yenilikçi özel efektler içerecek şekilde tasarlanmış kısa sessiz filmlerdi. — Ç.N.

Bu yazı Talha Dereci tarafından sosyalbilimler.org’da yayımlanmak üzere Türkçeye çevrilmiştir.

Orijinal Kaynak: Andrew, Geoff. (2022, November 09), “How to Find Great Films to Watch,” Psyche.

Atıf Şekli: Andrew, Geoff. (2022, Kasım 18). “İzlenebilecek Harika Filmler Nasıl Bulunur?” Çev. Talha Dereci, Sosyal Bilimler. sosyalbilimler.org/izlenebilecek-harika-filmler-nasil-bulunur

Kapak Resmi: Morocco (1930)

Yasal Uyarı: Yayımlanan bu yazı Türkçeye yabancı dilden sosyalbilimler.org çevirmenleri tarafından çevrilmiştir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlâli söz konusu olduğunda; sosyalbilimler.org, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Bu metinde yer alan görüşler yazara aittir ve sosyalbilimler.org’un editöryal politikasını yansıtmayabilir.

sosyalbilimler.org’da yayımlanan metin, video ve podcastlerin paylaşıldığı Telegram grubuna katılmak için buraya bakılabilir. Söz konusu grubun, kuruluş nedeni, işleyiş, güvenlik hususu, sorumluluklar ve diğer detaylar için bu sayfa incelenebilir.


sosyalbilimler.org'da yayımlanan çalışmalar ile ve yeni çıkanlar arasından derlenen kitapların yer aldığı haftalık e-posta bültenine ücretsiz abone olmak için bu sayfa incelenebilir.

Telegram Aboneliği


sosyalbilimler.org’da yayımlanan metin, video ve podcastlerin paylaşıldığı Telegram grubuna katılmak için buraya bakılabilir. Söz konusu grubun, kuruluş nedeni, işleyiş, güvenlik hususu, sorumluluklar ve diğer detaylar için bu sayfa incelenebilir.

Haftalık E-Bülten Aboneliği




sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.