Sosyal Bilimler | Kayda Değer Akademik Metinler

Sosyal Bilimler

Vergiler Bağışların Yerini Tutar mı? - Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Vergiler Bağışların Yerini Tutar mı?

Brooking Enstitüsü’nden Vanessa Williamson Twitter üzerinden şöyle bir açıklama yaptı: “Biliyor musunuz? Bağış yapmaktan daha iyi bir yol var. Vergiler.”

Williamson sonraki tweetlerinde ise “vergilerin kamusal fon olduğu, zenginlerin kaprislerine göre de taksim edilemeyeceği” yönünde açıklamalarda bulundu. Eğer Williamson’un vergiler ve demokratik süreçle ilgili varsayımlarını kabul edersek, endişeleri hiç de yersiz değildir. Görünüşe göre yoksul ve muhtaçları küçük bir grup kalantorun öngörülemez kaprislerine adeta terk eden sosyal ve ekonomik bir sistem, iyi finanse edilmiş bir güvenlik ağı içinde, demokrasi yoluyla hesap verilebilir hale getirilen bir sistemden daha bayağı görünüyor. Amma velâkin sorunu ortaya çıkaran varsayımlar bunlardır, çünkü ne vergilendirme ne de demokrasi Williamson’un düşündüğü kadar dokunulmaz değildir. Bu açıklamaların eksiksiz bir şekilde ele alınması potansiyel olarak ciltlerce sürebilir ve bunlar içlerinde özüyle çelişen bir dizi hata ve yanlış anlaşılma taşır. Bilhassa adalet veya hakkaniyet ile zorlayıcı şiddet arasında bulunan makul ilişki hakkındaki bir takım inanışı yansıtsalar bile, ilkindeki nosyon bir şekilde sonrakini de gerektirmektedir.

Aydınlar, “liberaller,” sosyalistler, sosyal demokratlar gibi günümüzün siyasi solu, özgür insanların kendi hâllerine bırakıldıklarında yanlış şeyi yapacaklarını, birikmiş sonuçlar doğuran eylemlerinin çoğumuz tarafından nahoş bulunacağı fikrini ileri sürmektedir. Örneğin, hayır kurumlarına yeterince yüksek miktarlarda bağış yapmayacaklardır, bu yüzden devlet tarafından vergilendirilmeleri gerekmektedir; sanata da yeterince fon sağlamayacaklardır, bu yüzden yine vergi vermeye mecbur tutulmaları gerekmektedir, gibi. Öyleyse sahip oldukları nihai iddiaya göre şiddet içermeyen ve bireyler arasındaki otoritede eşitlik varsayımına dayanan bir toplum düzeni kötü sonuçlar doğurur ve bu adalet sistemi temel bir şekilde bazı insanların (siyasi iktidara sahip olanlar) diğerlerine karşı şiddet kullanmasını gerektirir. Belli sonuçları elde edebilmek için şiddet meşru hâle getirilir; ya da atasözünde de açık bir şekilde ifade edildiği gibi sonuca ulaşmak için her yol mubahtır. Görünüşe göre sol her zaman ve her yerde siyasi otorite güçleri tarafından rahatsız edilmeyen insanların motivasyonlarına güvenmediği gibi, özgürlüğün en kötü niyetli aktörlerin lehine olan tehlikeli bir kaos olduğuna da inanıyor, oysa siyaset ve hükümet adaletin birer araçlarıdır. Başka mecralarda da tartışıldığı üzere, her ne kadar daha önce tanımlanmış olsa da devlet ile kamu yararı arasındaki ilişkiyi çevreleyen en tehlikeli meselelerin kriterleri basitçe bu söyleşinin dışında belirlenmiş gibi görünüyor.

Williamson’un attığı tweet, onun vergilere karşı sahip olduğu genel tutumuyla da tutarlılık göstermektedir; Read My Lips: Why Americans Are Proud to Pay Taxes [Dudaklarımı Oku: Amerikalılar Ödedikleri Vergiyle Niçin Gurur Duyar?] adlı eserinde, “Amerikalılar vergi vermeyi bir vatandaşlık görevi ve siyasi bir hareket olarak görürler. Ayrıca vergi mükellefi olmanın gurur verici bir şey olduğuna da inanırlar,” diye savunur. O, Amerikalıların “hükümetin diz çökmüş muhalifleri” olmadığını söyler. Bu nedenle, Williamson’un ileri sürdüğü tez eski bir görüşü gündeme getirmektedir; Amerikan hükümeti aslında gönüllülük esasına dayanan karşılıklı bir yardım toplumudur, ki bu da Amerikalıların maddelerini kendi hür iradeleri ile kabul ettikleri sosyal bir sözleşmenin sonucudur. Williamson: “Özgürlüğe güvenmediğimizden değil, fakat bu sistem her ne kadar zararlı vergiler, yasalar ve düzenlemelerle dolu olsa da özgür insanlar tarafından seçilmiştir,” diyor. On dokuzuncu yüzyıl Amerikan liberterlerinden Benjamin Tucker ise buna münasip bir karşılık verir: “Gerçekten böyle olsaydı, onunla hiçbir tartışmam olmazdı ve [bu] sözlerin doğruluğunu kabul etmem gerekirdi.” İlke sahibi bir liberterin, gönüllülük üzerine kurulmuş bir kuruma karşı durabileceği zemini bulması zor olurdu.

Vergi uygulamasının kısa bir değerlendirmesi, sunulan hizmetin karşılığında vergi gelirlerinin gönüllük esasına dayanan ödemeleri temsil ettiği fikrini ortadan kaldırmaktadır. Frank Chodorov’un da dediği gibi; “vergilendirmenin kökenine inebiliriz ve orada, başlangıçların sonları şekillendirdiği teoride adaletsizlik karmaşasını buluruz.” Williamson’un naif varsayımlarının aksine, Chodorov vergilendirmenin canı gönülden “kamu yararına” bağlanmaktan değil, fethinden doğduğunu gözlemlemiştir. Chodorov, “vergilendirmenin tarihsel bir incelemesi kaçınılmaz olarak yağmaya, haraca ve fidyeye, yani fethin ekonomik amaçlarına yol açar,” diye yazmıştır. Chodorov’un görüşleri ne soldu ne de sağ (bu sınıflandırma da ne demek oluyorsa), sadece tarihsel gerçeklerin tanınmasıydı; eğer bunların söylenmesi Williamson’u utandırıyor veya kızdırıyorsa, o zaman bu, hükümetin insanlık tarihindeki rolü hakkında derin yanlış anlaşılmalara işaret etmektedir. Vergilendirme, fetih sanatı ve fethe boyun eğme değilse eğer, hiçbir şey değildir. Vergilendirmenin karakteri ve tarihi ile göz ardı edilen inkarcılık, insan toplumunun henüz siyasi emekleme döneminde olduğunu, ancak kurumlarımızın bazı tatsız ayrıntılarıyla yüzleşme konusunda aciz kaldığı veya isteksiz olduğu gerçeğini de ele veriyor. Hükümet biziz diye delice inanmak daha kolay.

Williamson kafası vergiler konusunda hala karışık olsa da sadaka vermenin tek başına yeterli olmayacağına işaret etmektedir. Benjamin Tucker, “adalet ve doğruluk yerine iyilik ve hayırseverliği kabul etmeye çok meyilli bir dünyada” yaşadığımızı gözlemlemişti. O, “Hiç kimse dostunun sahip olduğu eşit özgürlüğü gasp etmez” temel yasasına duyulan saygıyla beraber ortaya çıkan yoksulluğun atası “tekelcilik ve bağışın, rekabet ve eşitlik ile yer değiştirmesini” dört gözle bekliyordu. O hâlde Tucker, vergilendirmeyi istilanın bir biçimi ve çoğunluk ilkesini de zulmün başka bir şekli diye lanetlese de bağışın temelde aristokratik olduğu konusunda şüphesiz Willamson ile aynı fikirdeydi. “Filantropizm” der, “yağmacılığı maruz göremez.” İlkeli bir liberteryenizm ne gönüllülük üzerine dayanan bağışları ne de vergileri ve yeniden paylaşımı savunmamız gerektiğini zorunlu kılar. Bu yanlış bir seçimdir. İlki, esasen devlet şiddeti tarafından başlatılan yapay ayrımcılığın beklenmedik kazancını telafi edemez ve biz statükonun herkese sadece hakkettiği ile, yani kazanana kazandığı ile ve hile yapmadan kaybedeni de kaybettiği ile ödüllendirdiğine inanmazsak eğer, ele alınması gereken problem yeniden paylaşımın ta kendisi olur. Bugün var olan sistemin aslında serbest piyasa olduğu yönündeki yanlış iddiaların sürekli siyasal sol ve sağ tarafından ileri sürüldüğü ortaya çıkmaktadır. Farazi serbest piyasa tarafından ortaya çıkarılan sonuçların adil olup olmadığı konusunda bir türlü ortak kanıya varılamamaktadır; sağcılar adil olduğu konusunda ısrarcı olurken, solcular ise sonuçların devlet tarafından düzeltilmesi gerektiğini savunmaktadır. Bu da aklımızda bir soru işareti oluşturmaktadır; fakirlerin yoksulluğu (herhangi bir durumda) nereden kaynaklanmaktadır? Eğer bu, fakirlerin aleyhine sonuçlanan çeşitli mevzuat ve yasaların sebep olduğu dayatmalardan kaynaklanıyorsa, fakirler yalnızca bağışları değil, adaleti de hak ediyor demektir. Eğer, bununla birlikte mutlak adaletin varsayımsal şartları altında bile nesnelerin doğası tarafından güvence altına alınan yoksulluğun belirli bir düzeyi kaçınılmazsa, o zaman biz, Williamson ve benzerlerinin yoksulluğa çare bulmak için adaletsizliği destekleyip desteklemediklerini sorgulayabiliriz. Bir birey veya demokratik çoğunluk adil ve meşru bir şekilde elde edilen zenginlikler için ne tür bir iddiada bulunabilir?

Her halükârda, Williamson’un Amerikan demokrasisinin geçerliliğine duyduğu güvenin sağlam bir temeli yoktur. Willimson’un haklı olarak işaret ettiği gibi, Amerikan Demokrasisi’nin “oligarklar tarafından yozlaştırılması” aslında onun argümanındaki bir eksiklik değildir. O, demokrasinin kendindeki ve içindeki fayda ve verimlilik hakkında büyük ölçüde konuşulmayan diğer iddialarını (yani “yozlaşmamış” demokrasiyi) bize kabul ettirmektedir.  Sonuç olarak insanların istekleri güçlü oligarklar tarafından bastırılmışsa eğer, o zaman çare muhtemelen daha saf, daha özgün olanların demokrasisidir. Fakat, gördüğümüz üzere demokrasi, peşinden gitmemiz gereken gaye (sayısız biçimlerin herhangi birinde) olmaktan çok uzaktadır. Williamson’unki gibi basit demokrasi destekleri, belirsiz ve programın temel mekanikleri hakkındaki ayrıntılardan yoksun olduğu ölçüde tartışmaya kapalıdır. Ne de olsa, bugün çok az kişi en belirsiz hâliyle soyut demokratik gayeye; halkın egemenliğine veya halk tarafından ve halk için kurulan bir hükümete karşı çıkmaktadır. Böyle bir yönetim sisteminin tam olarak uygulamaya nasıl konulacağı tabi ki de çok tartışılan bir konudur (örneğin doğrudan demokrasinin savunucuları ile bir tür temsili demokrasinin savunucuları arasında olduğu gibi). Demokrasi sadece basit, kaba çoğunluksa eğer, o zaman halkın kendi kendini yönetmesini teşvik etmenin ve tiranlığı yenmenin bir yolu olarak kendi kendini yenilgiye uğratmaktır demokrasi. Bu da prensip olarak nüfusun neredeyse yarısının köleleştirilmesine dayanıyor olabilir. Ve iyileştirilmiş konsensüs demokrasisi, bireysel otonomi ve farklılığa saygı duyan liberter gaye ile tutarlılık gösterebilir. Tıpkı Randy Barnett’in de dediği gibi, “biz, grup olarak değil, zümre olarak değil, kolektif bir varlık olarak da değil, biz insanlar birer birey olarak.” İşte burada demokrasi gereksiz olabilir, bireyselcilik ise halk egemenliği hedefine ulaşabilirdi.

Hesap verme mekanizması olarak serbest piyasa rekabeti, kazanana oy vermeyen ile çekimser kalanlara bile dayatılan demokratik seçimlerin sonuçlarına göre çok daha üstündür. Seçimler, kamu yararına hizmet etmek şöyle dursun, yarı arındırılmış bir iç savaştır; bazı insanların basitçe diğerlerini yönetmesi gerektiği fikrine barbarca dayanan sıfır toplamlı bir yarışmadır. Buna karşılık serbest piyasada yapılan takaslar, kimsenin kimseye güç dayatma yetkisinin olmadığını iddia ederek, tüm ilgili tarafların rızasını almadan gerçekleşemez. Vergi yoluyla halkın parası üzerinde bir ayrıcalık ve keyfi bir hak iddia etmeyen dürüst bir işletme kadar, hiç bir şey insanlara kolay ve hızlı hesap veremez.

Demokratik sonuçları özünde iyi görmemeye, demokrasiyi kendinde ve içinde, yani verdiği sonuçlardan ayrı olarak değerli görmemeye özen göstermeliyiz. Jason Brennan, Against Democracy [Demokrasiye Karşı] adlı kitabında da dediği gibi:

Demokrasi araçtan başka bir şey değildir. Eğer daha iyi bir araç bulabilirsek, kullanmaktan çekinmemeliyiz. Aslında… onu kullanmak gibi bir görevimiz de var. Adalet adalettir. Kötü kararlar sadece siyasi irade ile verilmez. Siyasi kararların riski yüksektir. Böyle bir kararı almaya kim, nasıl cüret edebilir?

Demokratik yollarla seçilmiş yasama organları bireylerin doğum kontrol hapı kullanmasını, başka bir ırktan biri ile evlenmesini, hemcinsinden biri ile seks yapmasını, kendi rahminde olup bitenlere karar vermesini ve kendi hemcinsi ile evlenmesini yasal olmaktan çıkardı. Bunlar verebileceğimiz sayısız örneklerden sadece birkaçı. Demokrasi, doğası gereği azınlıklar için tehlikelidir ve azınlığın tanımı sadece ırk açısından değil, ayrıca din, cinsel yönelim veya kültürel uygulama ve daha birçok açıdan da yapılabilir. William Dodwin‘in de sorduğu gibi, “Bu, gelecek nesiller üzerinde sonsuza kadar zorunlu kılmak için endişe duyacağımız kadar arzu edilen bir durum mudur?” Her şeyden öte, önerilen bir politikayı adaletli (veya duruma göre adaletsiz) kılan şeyin oy sayısının kendisi olduğuna inanmadıkça, herhangi bir oylamanın sonuçlarının sadece mutlu bir tesadüf eseri adaletin gerektirdikleri ile uyumlu olacağını varsaymak garip olurdu. Büyük bir olasılıkla Williamson böyle bir iddiada bulunmuyor; muhtemelen çoğunluk (yada nitelikli çoğunluk, vb.) onları kayırsa bile, bazı politikaların adaletsiz (veya başka bir nedenle istenmeyen) olduğuna veya anketlerden bağımsız olarak çoğunluğun zulmünden korunması gereken bazı haklar olduğuna inanıyor. Dolayısıyla insan, Williamson’ın “ekonomimizde yer alan vergilerin prensipte kamu yararına adanmış tek para olduğu” izlenimini nereden edindiğini merak ediyor, ki bu da kanıtlanması gereken iddianın doğru olduğunu varsayıyor gibi görünüyor. Dahası da var; Williamson’ın bildiği gibi, Amerika Birleşik Devletleri Anayasası demokratik çoğunluğun gücünü kasıtlı olarak sınırlayan birkaç hüküm içeriyor; nüfusta bulunan oldukça aşırı farklılıklara rağmen her eyalete iki senatör veren koşul gibi. Örneğin, Kaliforniya’nın nüfusu en az nüfusa sahip yirmi bir eyaletin toplamından daha fazladır, ancak bu yirmi bir eyaletin her birinin elbette ikişer senatörü vardır. Tahminen, Williamson demokratik yollarla hesap vermek için ülkenin anayasal yapısının bu bileşenini problemli bulmaktadır.

Ne olursa olsun, ideal demokrasi veya Birleşik Devletler’deki halk hükümeti gibi herhangi bir şeyden oldukça uzaktayız. Bu durum, hükümete daha fazla güç verme konusunda dikkatli olmamızı nasihat eden bir gerçektir. Burada, seçilmemiş federal hükümet görevlileri ülkeyi yönetme işini yapmaktadır. Hukuk profesörü K. Sabeel Rahman, temel düşünce konusunda işe yarar bir açıklama yapar, “İdari kurumlar, genel yasama organı veya formaliteci yargıçların aksine, uzmanları, profesyonelleri ve bağımsızlığı dizginleyerek kamu yararına hizmet etmek amacıyla modern ekonomi ve sanayi toplumunun karmaşıklığını ele alabilir.” Devlet idaresinin, kendisi tarafından elde edilemeyen, aslında olan ve olması gereken bilgi ve tarafsız nesnellik düzeylerine insan aklının ulaşamayacağı bir şekilde ulaşması, kendi sahip olduğu kibirdir. Hukukçu Philip Hamburger’in de uygun bir dille işaret ettiği gibi, devlet idaresi geleneksel anayasa çerçevesi ile Williamson’un ileri sürdüğü demokratik hesap verilebilirliğin dışında var olsa bile, yasal yükümlülükler (şiddetin arka çıktığı) oluşturabilme gücüne sahip, devlet içinde bir devlettir. Williamson genel olarak verginin ve devletin erdemlerini yücelttiğinde, halkın gücünü değil, hesap sorulamayan, seçilmemiş bir tür memuriyetin keyfi ayrıcalıklı gücünü savunuyordur ve biz, bunun gerçekten kendi kendini yöneten bir halk için rahatsız edici olacağını hemen eklemeliyiz. Uygulama gereği milyonlarca bürokrat hem seçmenlerin hem de kanun yapıcıların erişemeyeceği kadar uzakta, güvenle yetkilerini artırır, yasaları uygular ve yorumlar.

Yine de yenilikçiler bu sistemi devletin demokratik bir şekli olarak görmektedir. Siyaset bilimci Joseph Postell, halkın kendi kendini yönetmesi gerektiğini belirten bir ilkeye karşı olan bu paradoksal ve paternalist demokrasi anlayışını şöyle açıklıyor: “Bir dizi demokratik sonuçtan anlaşıldığına göre, sosyal yönden demokratik bir toplum, insanların çıkarlarını güvence altına almak adına, gücü halktan alıp nakledebilir.” Herbertn Croly’nin ağzıyla demokrasiyi yalnızca popüler hükümet olarak tanımlamak “ilkel Amerikan demokrasisini” benimsemekti. Kişisel haklar, serbest piyasa, anayasal erkler ayrılığı ve sınırlı hükümet gibi halkın elinde tutması gereken güçler, yenilikçilerin kurtulmaya çalıştıkları “ilkel” ve modası geçmiş fikirler arasındaydı. [1]

Şimdiye kadar en azından bir kaç problemin farkına vardık: (1) Nispeten azınlık teşkil eden bir grup insan tarafından yapılan inandırıcı şiddet tehditleri ile parayı başkalarından almak anlamına gelen vergilendirme uygulamaları, askeri bir zaferin kalıntıları ve çoğunluğun refahıyla hiçbir şekilde ilgili değilmiş gibi görünüyor; (2) Amerikan demokrasisinin sağlıklı olduğunu ve insanların isteklerini yerine getirmek için olması gerektiği gibi işlediğini varsaysak bile (artık bu ne anlama geliyorsa), herhangi bir durumda adil ve güzel sonuçlar doğurup doğurmayacağı net değildir; ve (3) işin gerçeği Amerikan demokrasisi çeşitli baskı gruplarının esiri ve neredeyse hiçbir seçim sonucu ile değişmeyen, temelde büyük ve güçlü bir devlet idaresinin emrinde olduğu için sağlıklı görünmüyor. Bunlar ve bir dizi başka zorlayıcı neden göz önüne alındığında, Williamson’un vergiler ve kamu yararı arasındaki ilişkiye dair çizdiği pembe tabloyu benimseme konusunu ağırdan almalıyız. O, kamu sektörünün halka hizmet ettiğini düşünüp, kamu ve özel sektör arasındaki popüler ayrıma çok fazla güveniyor (liberterler de aynısını yapıyorlar, sadece karşı tarafı tercih ediyorlar.) Federal hükümet, bunun yerine özel sektöre ait (gerçekten karar verme gücüne sahip olan etten kemikten bireyler) ve kendi çıkarlarına sahip bir kurumsal organ olarak ele alınmalıdır. Bu başlangıç noktasından hareketle yapılan analizlerde, hükümetin vergi ve harcama faaliyetleri daha şüpheli görünmeye başlamaktadır.

Dipnot

[1] Philip Hamburger: “İdari gücün avukatları halkın duygularını göz ardı etmekten çok, devletin birleşik iradesini, halkın birleşik iradesinin bir ifadesi olarak anlaşılabileceğini varsayıyorlardı. On dokuzuncu yüzyılda, halkın duygularına karşı mutlak bir kraliyet ayrıcalığını benimsemek artık akla yatkın değildi. Fakat, halk adına devlet tarafından yürütülen mutlak bir idari güç, popülist eğilimlerle uzlaşabilirdi.” şeklinde izahat veriyor.

Bu yazı Serkan Koca tarafından sosyalbilimler.org’da yayımlanmak üzere Türkçeye çevrilmiştir.

Orijinal Kaynak: D’Amato, David S. (2018, October 12), “Are Taxes a Democratic Alternative to Charity?” Libertarianism.

Atıf Şekli: D’Amato, David S. (2022, Ekim 12). “Vergiler Bağışların Yerini Tutar mı?” Çev. Serkan Koca, Sosyal Bilimler. sosyalbilimler.org/vergiler-bagislarin-yerini-tutar-mi

Kapak Resmi: Andrea De Santis – Illustrazioni per Fondazione Hospice Seràgnoli

Yasal Uyarı: Yayımlanan bu yazı Türkçeye yabancı dilden sosyalbilimler.org çevirmenleri tarafından çevrilmiştir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlâli söz konusu olduğunda; sosyalbilimler.org, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Bu metinde yer alan görüşler yazara aittir ve sosyalbilimler.org’un editöryal politikasını yansıtmayabilir.

sosyalbilimler.org’da yayımlanan metin, video ve podcastlerin paylaşıldığı Telegram grubuna katılmak için buraya bakılabilir. Söz konusu grubun, kuruluş nedeni, işleyiş, güvenlik hususu, sorumluluklar ve diğer detaylar için bu sayfa incelenebilir.


sosyalbilimler.org'da yayımlanan çalışmalar ile ve yeni çıkanlar arasından derlenen kitapların yer aldığı haftalık e-posta bültenine ücretsiz abone olmak için bu sayfa incelenebilir.

Telegram Aboneliği


sosyalbilimler.org’da yayımlanan metin, video ve podcastlerin paylaşıldığı Telegram grubuna katılmak için buraya bakılabilir. Söz konusu grubun, kuruluş nedeni, işleyiş, güvenlik hususu, sorumluluklar ve diğer detaylar için bu sayfa incelenebilir.

Haftalık E-Bülten Aboneliği




sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.