Sosyal Bilimler

Emil Cioran: Yaşamın ve Ölümün Aykırı Filozofu | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Emil Cioran: Yaşamın ve Ölümün Aykırı Filozofu

Felsefe, ölüm karşısında çaresiz mi kalır? Karl White, Rumen filozof Emil Cioran’ın doğum, varoluş ve yokoluş üzerine yaşam boyu süren meditasyonuna başvurup, felsefenin bizi son saatlerimizin ümitsizliğinden kurtarıp kurtaramayacağını, onun sınırlarının da kendi ölümlülüğümüzün  temelinde yatıp yatmadığını soruyor.


Başlangıcından bu yana felsefî soruşturmanın odak noktası ölüm oldu. Felsefe bize nasıl ölüneceğini öğretir, dedi Sokrates. Ona göre, ölümden korktuğumuzda onun hakkında hiçbir şey bilmesek bile bilge numarası yapıyoruz; bilebilseydik, tüm içgüdülerimize rağmen, bir lütuf olabilirdi. Felsefe aynı zamanda ölümlülüğümüze ilişkin bilgiyi durmadan tekrarlayarak korkularımızı hafifletmeye çalıştı: bu [bilgi] bizi, ölümümüzü istisnai bir şey olarak görmememiz için gündeliğin üzerine çıkarmaya girişir; bizi, ölüme yazgılı olduğumuzu hatırlamamız gereken bir tür alçak gönüllülüğe, daimî memento mori’ye (tam olarak ‘Öleceğini hatırla’ diye çevrilen bir deyiş) yönlendirir. Peki bu amaçlarından herhangi birinde başarılı olur mu? Rumen düşünür E. M. Cioran’a göre bunun cevabı kulakları sağır eden bir hayırdır, zira ona göre “doğa yalnızca ölümü düşünmekten muaf tuttuğu kişilere yüce gönüllü davranmıştır.” Yokoluşumuzun gerçekliğiyle yüzleştiğinde gerçek felaket ile karşı karşıya kalan felsefe nihayetinde ancak kendi başarısızlığı ve âcizliği üstüne bir meditasyon olabilir.

Cioran felsefenin aykırı filozofudur. Profesyonel filozofların, deneyimin çiğliğini ve yaşamın çıkmazlarını kategorilerle, tanımlamalarla, ahlaki buyruklarla çevreleme ve bastırma girişimlerini kınar ve hor görür. Cioran bunun yerine eşsiz biçemi, ironisi ve kara mizahıyla hislerinin, öfkelerinin ve hüsranlarının bir sağa bir sola hareket edişini; ve de en güçlü şekilde gerek aklın gerekse felsefenin ölümün görünmez ve sınırsız gücüyle başa çıkmadaki, onu bastırmadaki âcizliğini kaydeder. İnsan onun gözünde yazgının ve kendi kontrolü dışındaki güçlerin bir kuklasıyken, aklın sağgörülü kullanımı yoluyla varoluşu baskı altına almak için çabalayan bir disiplin olarak felsefe, insan kibrinin rezalet ve komik bir örneğinden ibarettir. Son sözü söylecek olan, ölüm ve sessizliktir.

Cioran felsefî yaşamına Nietzscheci gelenek içinde yaşam-olumlayıcı bir dünya görüşü benimserken biçimi ya da tutarlı akıl yürütmeyi önemsemeyen hevesli bir dirimselci olarak başladı. Yine de, zihnini meşgul eden şeyler hor gördüğü geleneksel filozoflarla aynıydı, özellikle de ölüme aşırı düşkünlüğü. Fakat Sokrates, felsefeyi sona yönelik bir alıştırma ve ölüm ile dingin bir itidal ve nezaketle karşılaşma biçimi olarak tanımlarken, Cioran, aklın ve bilgeliğin, 19. yüzyılın temelcilik karşıtı felsefelerinin çoğunu yönlendirenlerle büyük ölçüde aynı nedenler yüzünden, yokoluş karşısında âciz olduğu sonucuna vardı: biyolojinin önceliği, dilin istikrarsızlığı ve tüm ahlaki sistemlerin tarihsiciliği.

Akıl, Cioran’a, yaşamın kendisinin akıldışı gücü üzerine kurulan zayıf bir üstyapı gibi göründü ve bunu bilmeden taçlandırmak ölümün ve varolmayışın kaçınılmaz yaklaşımıydı. Felsefe eğer yaşamı anlamlandırmak için çabalasaydı, ölüme dair ne önerebilirdi? Bu gibi Aydınlanma karşıtı güçler Cioran’ı, kendisini ortak insanlıktan ayrılmış hissetmeye sürükledi; bunun nedeni kendisinin yokoluşun kaçınılmazlığına ilişkin yoğun farkındalığıydı: “Bilinç yaşamdan bağımsız hâle gelince, ölüm [düşüncesi] öyle güçlü bir şekilde açığa çıkar ki, mevcudiyeti bütün saflığı, bütün neşeli coşkunluğu ve bütün doğal şehvetliliği yok eder…İnsanların sonuca bağladıkları tasarıları da, teolojik yanılsamaları da eşit derecede anlamsızdır.” Bir gün ne yaşam, ne zihin ne de düşünceler olacağına dair bütün bilgide, yaşamın kendisinin çiğ deneyiminden ve zihnin bunu anlamlandırmaya yönelik zayıf ve beceriksiz girişimlerinden başka bir şey yoktur.

Cioran’a göre, ölüme karşı ağırbaşlı bir tavır takınmak için ne kadar çabalarsak çabalayalım, ölümlülüğümüzün hakiki ve süssüz bir tasavvuru bizi motivasyon ve anlamdan yoksun bırakır. Yunan Doğacılığı’nda da, Roma Stoacılığı’nda da cezbedici bir şey yoktu, ne de Nietzscheci bir aşma mümkündü. Savaştan sonra Cioran kendini insanî meseleler üzerine alaycı bir aforizma yazarı ve kinik bir yorumcu olarak yeniden biçimlendirdi. Birçok bakımdan Sartre-karşıtı kesildi. Sartre özgürlüğü, olanaklılığı ve kurtuluşu vaaz ederken, Cioran sabit bir şekilde insanî tutsaklığı, kapana kısılmayı ve sınırlılığı konu alan ciltlerce kitap kaleme aldı. Tüm ideolojiler iflas etmişti, özgürlük bir yalandı, şiddet ve nefret insanın doğasında mevcuttu, ve de bütün bunlara son vermek ölümün anlamı olmayan çıkmaz yoluydu. Cioran daha önce yokoluşumuza ilişkin gerçeği bastırmak ve kısırlaştırmak isteyen tüm girişimlerin bir hayli şüpheli olduğu sonucuna varmıştı, fakat şimdi düşüncenin yokoluşla karşı karşıya geldiğindeki âcizliğini durmak bilmeden tekrarlayacaktı.

Ne var ki, nadiren de olsa, Epikuros’un ölüm düşüncesiyle baş etme yönteminin yorumlarından biri Cioran’ın kanına giriyor, o da şöyle bildiriyordu: “Artık [var] olmayan onca insanı düşünüyor ve onlara acıyorum. Gerçi o kadar da acınası bir durumda değiller, zira ölüm sorunu başta olmak üzere bütün sorunları çözdüler.” Yine de bu gibi palavralar geçiciydi. Cioran ne kadar uğraşırsa uğraşsın umutsuz gerçekliğe destek çıkamaz, onu yalnızca kabul edebilirdi. Felsefe genellemelerle meşgul olarak deneyimin gücünü kısırlaştırmaya girişir, fakat her bireyin bir kılavuz olmaksızın kendi başına ölmesi gerektiği gerçeğini inkâr etmesi, onu bir alay konusuna dönüştürür. “O bana hiç mi hiç bir anlam ifade etmemişti. Onca yıl sonra, birdenbire, ne olursa olsun onu bir daha asla göremeyeceğimin farkına varınca, neredeyse yıkıldım. Ölümün ne olduğunu ancak, zamanında ilgisizliğimizin nesnesi olmuş birinin yüzünü birden anımsayarak anlayabiliriz.” Hiçbir stoacı tefekkür, herkesin bir gün ölmesi gerektiği gerçeğinin üstesinden gelemez.

Felsefenin ölüm karşısındaki âcizliği Cioran’ın diğer merkezî inancıyla yakından bağlantılıydı: ölüm korkunç bir felaket olsa da, önlenemez facia her şeyden önce doğmuş olmaktı. Yaşamın kendisi geçici ve belirsizdir, hüsranla ve hayal kırıklığıyla doludur. Ne yaptığımızı bilmeyiz, ne de niçin yaptığımızı biliriz. Ölüm pek az sayıdaki kesinlikten biridir. “Ölüme doğru koşmuyoruz, doğum felaketinden kaçıyoruz; felaketzedeler olarak onu unutmak için çabalıyoruz. Ölüm korkusu, yaşamımızın ilk anına kadar giden bir korkunun geleceğe yansıtılmasından ibarettir.” Ölmenin tek nedeni doğmuş olmaktır.

Mezarlıkların devamlı bir ziyaretçisi olan Cioran, doğum ve yokoluşun bu demirden zincirini yakalayan bir aydınlanma anı yaşamıştı: “Hamile bir kadın içeri girdiğinde, köye tepeden bakan şu mezarlıkta yalnızdım. Derhal terk ettim orayı çünkü bu ceset taşıyıcısını yakın mesafeden görmek istemiyordum, ne de girişken bir rahim ile eskimiş mezarlar arasındaki – yanlış bir vaat ile tüm vaatlerin sona erişi arasındaki karşıtlık üzerine düşünceye dalmak istiyordum.” Doğum, yaşam ve ölüm silsilesi paçayı sıyırmanın mümkün olmadığı sarsılmaz bir birliktir. Cioran, Sophoklesçi “bütün şeylerin içinde en iyisi hiç doğmamış olmaktır” anlayışına geri döner.

Baş etme girişimlerinden birinde Cioran, hem yaşamın travmasını hem de ölümün dehşetini kabullenmenin bir yolu olarak ben kavramını feda etmeye giriştiğini görünce on yıllar boyunca Budizm ile flört etti, fakat bu gibi bir benlik silinmesi her ne kadar ölüm ve varolmayışla kafayı bozmuş olsa da daima ziyadesiyle canlı olan mizacına yabancıydı. Dahası, Cioran, kaçınılmaz olarak, felsefî egoyu her şeyin merkezine oturtan Faustçu bir bireyselliğin destekçisi Batı felsefî geleneğinin bir parçası olduğunu biliyordu. Budizm, köklerinden koparılmış bir batılı için çok yabancı bir kaçış fantezisiydi.

Cioran, bu hissi, daha dolambaçlı bir biçimde ifade etti ki bu aynı zamanda Epikurosçu avuntuya nihayet son vermek için tasarlanmıştı: “Bizden önce gelmiş hiçlikten bir farkı yokken, bizi bekleyen hiçten ne diye korkuyorsun ki: Antiklerin ölüm korkusuna karşı bu argümanı bir avuntu olarak kabul edilemezdir. Daha önce, var olmama şansına sahiptik; şimdiyse var oluyoruz, ve bu varoluş zerresidir ki, felaketi dolayısıyla, ölümden ödümüz kopuyor. Gerçi her birimiz kendimizi evrenden üstün tuttuğumuz, hiç olmadı ona denk gördüğümüz için, zerre, uygun bir kelime değil.” Hiç doğmamış olmakla, yaşam ve ölümü takiben varolmayış aynı şey değildir. Bu ikisi, hiçlikteki niceliksel aynılıklarına karşın, niteliksel olarak farklıdır. Bizler ne denli hüsran ve hayak kırıklıklarıyla karşı karşıya kalabileceğimize bakılmaksızın benliklerimize ve can sıkıcı yaşamlarımıza iliştirildik. Son nefesini vermek felsefenin bize yardım edebileceği bir konu değildir. Ölüm hiçbir zaman hoş karşılanmayacaktır.

Antikler işe yaramazdır; ölüm hakkında düşünmek onu deneyimlemek değildir – bireyin ondan korkmadığına inanması yalnızca, onun henüz ölümle tanışmadığını gösterir: “İnsan ölümü kabul eder ama kendi ölüm saati geldiğinde değil. Her zaman ölmek, ölmek zorunda olduğun an hariç!” Filozofların, mistiklerin ve bilgelerin eserleri aracılığıyla yaptığı araştırmalardan sonra Cioran buruk bir şekilde ancak şu sonuca varabilirdi: “metafizik, cesede hiç yer bırakmaz.” Felsefe, zayıflığı ve âcizliği içinde hiçbir anlam taşımamasına rağmen, yaşamaya yönelik bir taktiktir. Ölüler felsefe yapamazlar, ne de henüz ölmemiş filozofların bayağı sözlerini işitebilirler.

Cioran’a göre avuntu yoktu, yalnızca aynı konu üzerine sonu gelmez bir meditasyon vardı: “Ölümü düşünmediğim zamanlarda içimdeki birini aldatıyormuşum izlenimine kapılırım.” Düşünmeyle, kuluçkaya yatma ve yazmayla geçen on yılların ardından, Cioran, mağlubiyeti kabullenmek zorunda kalmıştı. Felsefî yolculuğunun başında düşüncenin ölüm karşısındaki âcizliğinden şüpheleniyordu. Ömür boyu süren tefekkürü şüphesini doğrulamıştı: “Yıllarca, aslında bir hayat boyu, yalnızca son demlerin üzerine kafa patlatmak; hem de sadece, sonunda o an gelip çattığında, hiçbir işe yaramadığını, ölüm düşüncesinin ölmekten başka her konuda yardımcı olduğunu keşfetmek için!”

 

This article was originally published at Four by Three Magazine.

Çeviri: M. Kaan Erdoğan
Sosyal Bilimler / Çevirmen
m.kaan.erdogan@sosyalbilimler.org

Kaynak: Karl White / Four by Three Magazine
Emil Cioran: The Anti-Philosopher of Life and Death

Atıfta Bulunulan Eserler

  • The Trouble With Being Born [Türkçesi: Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne, Çev. Kenan Sarıalioğlu, Metis Yayınları, 2017]
  • Anathemas and Admirations
  • Drawn and Quartered
  • The Fall into Time

Yasal Uyarı: Yayımlanan bu yazı Türkçeye yabancı dilden sosyalbilimler.org tarafından çevrilmiştir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlali söz konusu olduğunda; sosyalbilimler.org, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Bu metinde yer alan görüşler yazara aittir ve sosyalbilimler.org’un editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Haftalık E-Bülten Aboneliği

Yorum Yazın

Haftalık E-Bülten Aboneliği




sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.