Sosyal Bilimler

Byung-Chul Han’ın Keskin-Kör Bıçakları | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Byung-Chul Han’ın Keskin-Kör Bıçakları

Söz konusu Byung-Chul Han olduğunda kendimizi ikircikli bir konumda buluruz. Bir yandan iletişim, şiddet, gösteri, sosyal medya, porno gibi alanlar üzerine zihin açıcı denemelere sahip bir yazar; öte yandan ele aldığı düşünürleri, dönemleri, keskin biçimde indirgeyen, yazdıklarının çoğu birbirine benzeyen fragmanların yazarı.

Yorgunluk Toplumu, Şiddetin Topolojisi ve Şeffaflık Toplumu gibi kitaplarını düşündüğümüzde benzer yapılarda tekrarlanan parçalar, varyasyonlar vardır. Yorgunluk Toplumu, Baudrillard’ı anıştırır, hastalık veçheleriyle başlar ve 21. yüzyılın, ne bakteriyel ne de viral olduğunu; aksine sinirsel olduğunu söyler. Bu zamanı vurgulayan hastalıklar: Depresyon, dikkat eksikliği veya tükenmişlik sendromu (burnout) gibi hastalıklardır (Han, 2018A, s. 7). 20. yüzyıl bir bağışıklık çağıdır bu yüzden, terimleri de Soğuk Savaş’ın terimleridir: Dost-düşman,  iç-dış, öteki ya da başkası, yabancı, negatif. Bunlar 21. yüzyılda geçerli değildir, immünolojik çağ kapanmıştır, hepsi içe doğru patlamıştır, başkalık, yabancılık kaybolmuştur. Esposito’nun Immunitas teorisi yanlış bir faraziye dayanır: “Sözüm ona ‘göçmenler’ de bugün kendisinden gerçek bir tehlike gelebilecek veyahut karşısında endişe duyduğumuz bir başkası, empatik manada, yabancı değildir. Göçmen veya mülteci de bu durumda tehditten ziyade bir yük olarak algılanır.” (Han, 2018A, s. 10-11)

İşleyen mantık çok açıktır, artık düşmanlık bittiğine göre, “dış tehdit” sona ermiş, infilak etmiştir, başkasının şiddeti, performans toplumunun öznesinin kendine yönelik şiddetiyle keskin biçimde yer değiştirir. Göçmenlerin yarattığı bu kaygıya Zygmunt Bauman da benzer biçimde değinmiş, bu duruma verilen tepkiyi prekarya sınıfının kâbusları olarak yorumlamıştır, fakat onun yorumu yabancının/ötekinin geçersizleştiğini söyleyecek kadar keskince değildir.

21. yüzyıl toplumu artık bir disiplin toplumu değil, performans toplumudur. Sakinleri de “itaatkâr özne” değil, performans öznesidir.” (Han, 2018A, s. 17) Buna benzer deyişleri Şiddetin Topolojisi’nde de bulmak kolaydır. “Disiplin toplumu” derken hedefinde Michel Foucault vardır. Foucault’yu basitçe Disiplin toplumlarına ait bir düşünür olarak görür, hâlbuki kendisinin de sürekli vurguladığı, insanın kendisinin girişimci olması, kendisine yönelik şiddeti fikri Foucault’da hâlihazırda mevcuttur. Belki bu hatasının farkına varmış olacak ki Psychopolitics: Neoliberalism and New Technologies of Power  (Psikopolitik: Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknolojileri) kitabında Foucault üzerine tekrar iki bölüm ayırdığı görülür (Han, 2017A). Önce onun Biyopolitika kavramını ele alan kısa bir bölüm ile Foucault’nun Dilemma’sı adlı bölüm yer alır. Buna göre Foucault, bedensel olana takılı kalmıştır, kapitalizmin disiplinci formuyla ilişkilenmiş ve biyopolitik temel meselesi, olarak biyolojik ve fiziksel olanla sınırlı kalmıştır. Bugün üretilenler ise, maddi olmayanlardır; enformasyon ve programlar gibi. Beden, üretim nesnesinin merkezi olmaktan çıkmıştır. Bundan böyle bedeni güçlendirmek yerine psikeyi, zihinsel aygıtı güçlendirmenin merkezi bir konum işgal ettiği toplumdayızdır. Foucault’nun 1980’lerin başında “kendilik teknolojilerine” döner, analizleri teknolojiden ve iktidarın yeni tekniklerinden kopuk şekilde ele alır. Neoliberal rejimdeyse iktidarın teknikleri kolayca göze çarpmaz, bireylere doğrudan etki etmez, bunun yerine, bireyler bu iktidar ilişkilerini içselleştirmiş özgürlük olarak yorumlarlar. Özgürlük ve sömürü mühendisliği, kişinin kendisini sömürmesinde bulur. Foucault bunu kaçırmıştır. (Han, 2017A) Foucault’da olmadığı söylenen görüşlerin eserlerinde zaten içkin olarak var olması Han’ın kaçırdığı bir şey değil midir? Kitabında Deleuze’ün Denetim Toplumları Üzerine Ek adlı denemesini özetlemesine rağmen, şu kısımları atlaması manidardır: Deleuze, bu kısa denemesinde, Foucault’nun disiplin toplumlarının tarihini yazarken, bunun geçiciliğini fark ettiğini ve denetim toplumuna geçtiğimizi, Foucault’nun bunu yakın geleceğimiz olarak teşhis ettiğini söyler. İki farklı hayvan metaforu kullanır bu değişim için: Disiplin toplumlarının hayvanı olan köstebek ve denetim toplumlarının hayvanı olarak yılan. “Disiplin insanı, süreksiz bir enerji üreticisiydi, ama denetim insanı, daha ziyade dalgalıdır, yörüngeye oturtulmuştur, sürekli bir dalga üzerindedir.” (Deleuze, 2013, s. 190) Görünüşe göre Han da benzer bir modeli uygulamak ister, fakat kökten pürüzsüz kopuşlar ile. Oysa disiplin toplumu olmadığımız şey, denetim toplumu içine girdiğimiz şeydir, derken Deleuze, Han gibi keskin bir kopuşu işaret etmemiş, ihtiyatlı davranmıştır: “Önceki hükümranlık toplumlarından ödünç alınan eski araçların tekrar sahneye çıkmaları mümkündür, ama zorunlu uyarlamalarla.” (Deleuze, 2013, s. 192)

Şiddetin Topolojisi ve diğer kitapları da basit bir modele dayanır aslında; ortadan ikiye kesilmiş bir dünyanın çarpışan paradigmaları; bir tarafta olumsuzluğun şiddeti, öteki tarafta olumluluğun şiddeti; bir tarafta bedene yönelik olumsuz şiddet, öteki tarafta neoliberal öznenin kendine yönelik şiddeti. “Geç modernitenin başarıya ve performansa odaklı öznesi, dış baskıyı aşmış (sözüm ona özgür) fakat içsel baskıyla geliştirdiği bir depresyon hâlinde yaşar.” (Han, 2016, s. 10) Çirkinlik, yaralanma, olumsuzluk yerine akıllı telefonların pürüzsüzlüğü… Ele aldığı düşünürleri tek tek ele almamıza imkân yoktur, ama pek çok eserinde şu taktik uygulanır: Freud, Girard, Schmitt, Benjamin, Foucault, Deleuze, Negri ve Hardt, Zizek, Bauman, Baudrillard, Agamben gibi ele aldığı düşünürlerin hiçbiri olumluluğun şiddetini ya da performans öznelerinin çağını pek anlayamazlar, hâlâ eski paradigmanın kavramlarıyla konuşurlar; oysa şimdimiz radikal olarak farklıdır.

***

Bir yandan Şeffaflık Toplumu gibi önemli bir kitabın yazarıdır. Şeffaflığın neoliberal bir aygıt olduğunu, her şeyi enformasyona dönüştürme amacıyla mesafeleri kaldırmaya zorlayan bir yapısı olduğundan bahseder. Her gün yakalandığımız gizli buyrukların zekice ele alınmasıdır: “kendini aç”, “itiraf et”, “bana hikâyeni anlat” (TV’de bu isimde bir program vardır). Mesafelerin kaldırılması, doğrudanlığın efektleri yahut samimiyet kisveleri; sahte yakınlıklar ya da tanıdığımız, güvende hissettiğimiz deko efektleri; dilin arındırılması, politik doğruculuk, makyaj videoları veya hipnotik nesnelerin, slime’ların, spinner’ların hükümranlığı. İletişimin hızı ve spamlaşması bu olumluluğa bağlıdır işte. Bugün Youtuber’lerin çoğu bize stüdyolardan seslendikleri hâlde, sanki evlerinden, yatak odalarından yakınımıza konuk oluyormuşçasına olumluluğun gösterisini satarlar.

“Olumluluk toplumunun genel yargısı Like/Beğendim’dir. Facebook’un Dislike/Beğenmedim seçeneği sunmamaktaki kararlılığı anlamlıdır. Olumluluk toplumu, iletişimi sekteye uğratacağı için olumsuzluğun her türünden kaçınır. İletişimin değerinin tek ölçütü de enformasyon değiş-tokuşunun hacmi ve hızıdır. Hacminin büyümesi iletişimin ekonomik değerini de artırır.” (Han, 2017B, s. 23)

Güzeli Kurtarmak kitabında yalnızca güzelin değil, çirkinin de pürüzsüzleşmesinden bahseder, akla bugünün canavarlarını, vampirlerini getirir. Gerçekten korkutuculuğunu, tiksindiriciliklerini yitirmişlerdir. Tıpkı temiz, pürüzsüz, genital bölgelerin pornolardaki üstünlüğü gibi. “Kirli erotik, temiz pornografiye boyun eğmiştir.” (Han, 2018C, s. 11) Her zeminin yıkıldığı bir çağda, öznenin kendisini sabitlemek için yok yere selfie çekip durur. Sanki özne, o yok yerini hep kanıtlamaktadır. “Selfie benliğin boş biçimidir. Boşluğu üretir.” (Han, 2018C, s. 14) Böyle düşündüğümüzde ‘selfie’nin karşılığı olarak ‘özçekim’in ne kadar isabetsiz olduğu anlaşılır. İnsanlar, özün boşluğunu kanıtlarcasına her gün ‘özçekim’leriyle sabitlemeye çalıştıkları uçucu imajlar koleksiyonudurlar.

Modern zamanların estetiği, ‘güzel’ ile ‘yüce’yi birbirinden ayırmıştır, güzel olanın pürüzsüz olduğu fikri Edmunde Burke’den gelir. ‘Güzel’ ve ‘yüce’, bilişsel hazza indirgendiği için, ne güzelin ne de yücenin karşısında özne kendisinin dışına çıkabilir. (Han, 2018C, s. 21) Günümüz estetiği, özneyi sarsmak yerine güçlendirmeye yarar yalnızca. Fakat kitaplarında sık rastladığımız, yabancılığın, olumsuzluğun geçersizleşmesi fikri epey sorunlu görünür: “Dijital denizin üzerinde kale, eşik, duvar, mezar, sınır taşı yükselmez.” (Han, 2018C, s. 53) Nihayetinde güzeli kurtarmak, aşkı kurtarmak fikrine yakın durur.

Zamanın Kokusu adlı kitabında, yine o keskin tavrıyla günümüzün zaman krizinin “hız” olarak tanımlanamayacağını, aksine bugün hızlanma krizi olarak görünenin, zamanın bir dağılması olarak ele alınması gerektiğini söyler. (Han, 2018B, s. 9) Hannah Arendt’ten ödünç aldığı Vita Activa’nın (Etkin Yaşam) günümüzde mutlaklaştırıldığını, eylemlilik yaşamının, sürekli aktivitenin insan yaşamındaki tefekkür unsurunu kaybettiğinden dolayı Vita Contemplativa’ya (Derin Düşünce Yaşamı) bir çağrı yapar.

Çeşitli zamansallık farklılıkları vardır, örneğin, mitolojik zaman, bir tablo gibidir, anlamlıdır. Tarihsel zaman ise bir hedefe doğru ilerler. Anlatı ve teleoloji yitirildiğinde, elimizde çözülen, amaçsızca savrulan atomlaşmış zaman kalır.  “Mitolojik zamanın da tarihsel zamanın da anlatısal bir gerilimi vardır. (…) Anlatı zamana bir koku verir. Nokta zaman ise kokusu olmayan zamandır.” (Han, 2018B, s. 29) Zamanın bir kokusu olduğu fikri, Çin’deki hsiang yin adı verilen tütsü saatlerden gelir. “Bir zaman ölçüm aracı olarak tütsü, su veya kumdan pek çok açıdan farklıdır. Koku salan zaman akıp gitmez.” (Han, 2018B, s. 67) Fakat zamanımız, dayanak noktasını, zeminini, onu bir arada tutan şeyi yitirdiği için, her şey şimdiye indirgenmiştir. Derin düşünce yaşamı çağrısı, bugünün “Just do it” gibi tüketimci eylemliliğine, veyahut politik bir değişimi “hemen şimdi” isteyen aktivizme karşı okunabilir pekâlâ.

Han gibi bu kadar çok zamandan bahseden bir yazarın, mekândan neredeyse hiç söz etmemesi ilginçtir. Zamana yönelik tutkunun modernliğe ait olduğunu söyleyenler de vardır, buna göre artık zamansallığın sonundayızdır, mekânsal kategorilerle konuşmamız gerekir. Oysa Han, kitapları boyunca sanki evrensel bir düzene geçilmişçesine, sonlardan, yokluklardan ve “artık böyle” olduğumuzdan bahseder durur. Coğrafi, mekânsal, sınıfsal,  tarihsel ya da sistemsel bir dönüşümden de söz etmez. Zaten bu zeminleri elinin tersiyle iter, antagonizma yoktur, toplumsallık bitmiş, atomlaşmıştır, sınıfsal ayrımlar kalmamıştır, sömürülenler de sömürenler de aynıdır, Bir’de toplanmıştır. Zamanın Kokusu’nda Boş Zamanın Kısa Bir Tarihi gibi bir bölüm de pek yardımcı olmaz, sadece düşünürlerin görüşlerinin tarihselliklerinden kopuk kolajı gibi durur. Yaptığı sıralamalar, dünyasının ikiye kesilmişliğini sağlamlaştırmak için konmuş gibidir âdeta. Dünyaya bu keskinlikte bakınca zaten sorun kalmaz, çözümü de ancak tefekkür mesafesine çekilmek olur. Bu görüşe varması hiç de tesadüfi değildir, çünkü fark edilirse onun dünyası/sistemi kapanmıştır. O, artık “her şey bittikten sonra”nın konumunda, geri çekilip düşünmeye dalmak ister, Kant’ın sözlerini uyarlayarak: “Eylemsiz bir derin düşünce yaşamı kördür, düşüncesiz bir aktif yaşam ise boş” (Han, 2018B, s. 119) der demesine ama aktif bir yaşamın olanağını görmez, var olanları da kapatır. Zaten her şey zihinsel şiddette, öznenin kendisine olan şiddetinde toplanmıştır, mücadeleye de gerek kalmaz. Orwellyen, bir toplumda yaşamadığımızı söyleyen eski bir peygambere benzer, Huxley ile Orwell birlikte de olabilir, dönüşmüş de; fakat ille de birinden ötekine geçmemiz gerekmez. “Baskın olan” güçleri mutlaklaştırır, baskın olan üretim biçimlerinin, mübadele biçimlerinin, duygu yapılarının, fotoğrafını çeker ve dondurur. 20. yüzyıldan böylesine kopmak isteyen Han’ın dönüp dolaşıp, tefekküre sığınması, çağımızın problemlerini insanın zihinsel aygıtı içinde infilak ettirerek, meseleyi bilinçli öznelerin eylemlerine değil, zihne bağlaması zayıf görünür. Çok etkilendiği Heidegger ile dolu pasajlar yazması da pek tesadüf sayılmaz. Düşünceleri, insanı politik bağlamından uzaklaştırır bu yüzden. “Dünyayı ve kültürü oluşturan olaylar nadiren aktif eylemde bulunan bir öznenin bilinçli kararlarından kaynaklanır. Aksine, serbest zamanın, zorlamadan muaf bir oyunun veya serbest imgelemin ürünleridir bunlar.” (Han, 2018B, s. 111) György Lukacs, Tarih ve Sınıf Bilinci’nde tefekküre dalarak, betimleme konumunda duran bu güvenli mesafenin burjuva düşüncesinin bir özelliği olduğunu söylemiştir.

“Yabancılaşma üzerindeki perdenin felsefi düşünce yoluyla kaldırılması, yukarıda belirttiğimiz üzere, o zamanlar havada kalmış bir sorundu ve insanın günümüz kapitalizmindeki durumu araştıran kültür eleştiriciliği çerçevesinde kısa zamanda merkezi bir sorun hâline dönüştü. Burjuvazinin felsefi kültürel eleştirilerinde (ki sadece Heidegger’e bir göz atmak yeter) toplum eleştirisini düpedüz felsefe sorununa dönüştürüp ruhanileştirerek saf dışı etmek doğaldı; kısaca özünde toplumsal olan yabancılaşmayı ebedî –sonradan türetilen bir terimi kullanmak gerekirse- bir “insanlık durumu” hâline getirmek onların işlerine geliyordu.” (Lukacs, 2014, s. 29)

Düşüncelerindeki önemli saptamalara karşın Byung-Chul Han, sanki hep şu cümleyi kurmak ister, “Yirminci yüzyıl uygarlığı çöktü.” Şu anın farklılığını, kopuşlarını sert biçimde vurgulamak için, yirminci yüzyılla olan kimi bağları, süreklilikleri hatta tekerrürleri kesip atar. Keskin-kör bıçaklardır kullandığı. Bazen paradigmasından çıktığımız zamanlar ile içinde bulunduğumuz zamanların bağı birbirine karışır, düğüm olur. Cerrahi müdahale ile yirminci yüzyıldan “pürüzsüz kopuş”un estetiğini yapar böylece; fakat nihayetinde kestiği kendi organları olur. Bu yüzden elimizde kala kala Byung-Chul Han’ın keskin-kör bıçakları kalır.

Koray Kırmızısakal
Sosyal Bilimler / Yazar
koray.kirmizisakal@sosyalbilimler.org

Kaynakça

  • Deleuze, G. (2013). Müzakereler. İstanbul: Norgunk Yayıncılık.
  • Han, B.-C. (2016). Şiddetin Topolojisi. İstanbul: Metis Yayınları.
  • Han, B.-C. (2017A). Psychopolitics: Neoliberalism and New Technologies of Power. London: Verso Books.
  • Han, B.-C. (2017B). Şeffaflık Toplumu. İstanbul: Metis Yayınları.
  • Han, B.-C. (2018A). Yorgunluk Toplumu. İstanbul: Açılım Kitap.
  • Han, B.-C. (2018B). Zamanın Kokusu. İstanbul: Metis Yayınları.
  • Han, B.-C. (2018C). Güzeli Kurtarmak. İstanbul: İnsan Yayınları.
  • Lukacs, G. (2014). Tarih ve Sınıf Bilinci. İstanbul: Belge Yayınları.

Kapak Görseli

Play the Game, Sang Ik Seo, 2009, Korean Art Museum Association


Yasal Uyarı: Yayımlanan bu yazının tüm hakları sosyalbilimler.org’a aittir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlali söz konusu olduğunda; sosyalbilimler.org, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Bu metinde yer alan görüşler yazara aittir ve sosyalbilimler.org’un editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Sosyal Bilimler Haftalık E-Bülten Aboneliği

* indicates required

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.