Sosyal Bilimler

Semptom, Zaman ve İmkân: Psikanalizin Sahtekârlığı | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Semptom, Zaman ve İmkân: Psikanalizin Sahtekârlığı

Lacan XI. Seminer’de “bilinçdışındaki boşluktan” ontolojik bir imkân olarak bahseder; nedenselliğin bu gerçekleşmemiş olanı barındıran boşluğu bize öznenin kuruluşuna ve dolayısıyla bölünmüşlüğüne dair bir anlayış kazandıracaktır: “Mevzubahis bilinçdışı olduğunda mesele olmak ya da olmamak değil, gerçekleşmemiş olmaktır”. Lâkin bu imkân, her türlü imkân gibi, bir şey pahasına elde edilir: Psikanalizin burada ödediği bedel, onun etiğine dairdir. Psikanaliz Özne’ye ve onun hikâyesine sadakatinin bedelini sahtekârlık ile suçlanarak ödemek zorunda kalmıştır lâkin bunun aksi de mümkün değildir. Zira mevzubahis imkâna sadakatin başka bir biçimi düşünülemez: Analist sahtekâr olmak zorundadır. Biz bu yazıda bu zorunlu sahtekârlığın ve dolayısıyla psikanalizin etiğinin, unutulmuşluk içerisindeki insanlığa neyi vaat edebileceğini tartışmak istiyoruz, hakikati bildiğimiz için değil, yalnızca yıldızlar göz kırptığı için yahut yaşam bir kalp atışı gibi kendisini bir an için verip sonrasında geri çektiği için. Psikanalizden söz edecek kişi şunun farkında olmalıdır ki duymak için yaratılmamış kulaklara doğru konuşmaktadır ve sesini duyacak ilk kişi yine kendisi olduğu için, bu sesin çıktığı yere dahi nasıl da yabancılaşarak işitildiğini unutmamalıdır. Ama sesin kendisinin sahibine tanınmaz geldiği nokta, imkânın kendisini verdiği yerdir. Dolayısıyla böylesi bir imkân vaat edilemez, en azından bir başkası tarafından bir başkası için, yalnızca hatırlatılabilir. Yani şanslıysak bir şey olacak lâkin daha şanslıysak sadakatimizin karşılığını hatırlayarak alacağız.

“Bilincin kökeni üzerine diğer kaynaklardan çok az şey bilindiği akılda tutulmalıdır; dolayısıyla “bilincin bir anı izinin yerine doğduğunu” ileri sürdüğümüzde iddia en azından oldukça kesin terimlerle kurulmuş olması nedeniyle dikkate alınmayı hak eder.”[1]

Psikanalizin Özne’ye sadakati, semptoma sadakat ile başlar. Günümüzde dahi şu türden bir eleştiri oldukça (ders kitaplarına alınacak kadar) yaygındır: “Analist analizanın hikâyesini, ıstırap çektiği bir travmayı “yanlış hatırlamasına” sebep olacak biçimde manipüle etmektedir. Psikanalizin iddia ettiği türden bir travma gerçekte mevcut değildir. Dolayısıyla teorinin çekirdeği sahtedir. Psikanaliz Özne’nin hikâyesine müdahale eder ve en nihayetinde kaçınılmaz bir biçimde öğrenmek istediğini öğrenir, zaten onu oraya kendisi koymuştur”. Kötü niyetli de olsa bu eleştiriyi ciddiye almalıyız zira söylemek istediğinden fazlasını söyler ki zannediyorum psikanaliz tam olarak bununla ilgilenen bir pratiktir. Biz bu eleştiriyi daha ileriye götüreceğiz ve bizzat zamanın kendisinin bir savunma mekanizması oluşunun ve bilinçdışının bu zamanı (zaman dediğimizde şu anda yalnızca kronolojiden bahsetmekteyiz) tanımadığının Freud tarafından söylendiğini hatırlayacağız[2]; hatırlamaya karşılık yanlış hatırlama veya yalan söyleme, semptomun inşa edildiği yerde önemini kaybedecek. Zira bir başka yalan, yani zaman, kendisine dikiş atılmadığında bize semptomun esas yapısını sunar. Sembolik kastrasyon semptomun boşluğunda işleyen gösterenler ağını hatırlanamayan bir geçmişten düğümler. Bilinç bir anı izinin yerine doğmuştur: Artık orada olmayandan geriye yalnızca dikişin izi kalmıştır. Acaba belleğe sığmayandan geriye yalnızca bir iz kaldığı için çocuk, sünnet hiç yaşanmamışçasına mı davranmaktadır?[3] Cevabımız “hayır” olacak.

Semptoma bir anomali gibi yaklaşan her türlü psikiyatrik ve psikolojik yaklaşım, en nihayetinde eklektik çalışmaların uçurumuna dayanacaktır[4]: Bir yasa gerekir. Literatür bu sebeple uçsuz bucaksız bir korelasyon çöplüğü ile ağzına kadar doldurulmuştur. Psikanalizin etiğini doğuran boşluk, diğer pratikler için tahammül edilemeyen ile doludur. Bu boşlukta takibi nedensellik ile gerçekleştirilemeyecek bir yasa işler ve boşluğun orada olmasının bir sebebi vardır: Özne Dil’e bir kayıp pahasına girer. Bu kayıp aynı zamanda Dil’i hem mümkün kılan hem de onu cevaptan yoksun kılan kayıptır. Dolayısıyla buraya bir başka yasayı sokmaya çalışmak trajikomik olacaktır. Trajiktir zira biz tam olarak bu noktada Heidegger’i anacağız ve unutulmuşluğu hatırlayacağız ve komiktir zira psikanaliz yeterince iyi “iyileştirmediği” için işe yaramaz addedilir. Halbuki burası, boşluk, cevabın değil, sorunun yeridir[5]: “Hiç sorusu bizi -soranları- soru haline getirir. Metafizik bir sorudur bu”.

“Doğruyu söylemek gerekirse, bilinçdışının bu bahsettiğim boyutu, Freud’un gayet doğru tahmin ettiği gibi unutulmuştu. Gayretkeş düzeltoterapistler haline gelen ikinci ve üçüncü kuşak analistlerin çabaları sayesinde bilinçdışı Freud’un mesajına kendini kapatmıştı; analistler analitik kuramı psikolojikleştirerek kendilerini bu boşluğa dikiş atmaya vakfetmişlerdi.”[6]

Özne kliniğe kendisine sıkıntı veren semptomun ortadan kaldırılması talebi ile gider. Dolayısıyla klinisyenine ilk dakikadan itibaren sorusunun cevabını bilmek ve vermek gibi bir konumu dayatır. Ve bu talep -analist olmayan herhangi bir klinisyence- karşılanır; bir cevap, fakat Özne’yi kuran sorunun cevabı olmayan bir cevap, kliniğe sokulur. Bunun iyi hissettirmeyeceğini söyleyemeyiz, sorunu “ortadan” kaldırmayacağını söyleyemeyiz; maruz bırakma ve benzeri bir teknik ile kişinin semptomunun görünür anlamı ile yüzleştirilmesinin sonuç vermeyeceğini iddia edemeyiz. Zaten bu sebeple sahte psikolog rolünü oynamak kolaydır ve fark edilmeden aylarca sürdürülebilir televizyonda. Tam olarak işte bu yüzden psikanaliz sadakatinin bedelini sahtekârlık yaftası ile ödemektedir. Bunları reddetmediğimiz gibi daha da fazlasını söyleyeceğiz: Analize giren Özne, analize girmemiş olsaydı hiçbir vakitte mustarip olmamış olacağı bir semptoma maruz kalır. Daha da önemlisi bu semptomu bizzat kendisi kurar; anıların üretimi bu kurmaya dahildir.

Herkesin unuttuğu bir imkân -psikanalizden söz etmekteysek şayet unutmak zorunda olduğu bir imkân- üstelik kimse onu hatırlamak istemiyorken nasıl hatırlatılabilir sahtekârlık ile suçlanmadan? Bunun belki de en iyi yolu, her anın ve davranışın hatırlamadan başka hiçbir şey olmadığını öne sürmektir. Lacan Freud’dan şu şekilde alıntılıyor[7]: “Unutmayalım, Freud aktarım kavramını ortaya atarken, Hatırlanamayan şey davranışta tekrarlanır, der. Davranışın neyi tekrar ettiğini ortaya çıkarmak analistin yeniden inşasına bırakılmıştır”. Dolayısıyla bir anomali olarak semptomu ele almak, onu en baştan bellek ile ilişkisinden koparmak, dolayısıyla üzerindeki izin üzerini örtmektir. Üstelik artık bu noktada açıktır ki mesele davranışa odaklanan bir pratiğin bir anomali bellediği şeyi bozup yeniden uygun hâle getirmesi değildir, psikanaliz bu türden bir pratiğe Özne’nin kendisine dair sahip olduğu yegâne imkânı ortadan kaldırdığı için karşıdır evvelâ. Bu mesafe, örneğin obsesyonelin rasyonel bir sebep atfedemediği zorlantısı ve onu bir şekilde idame ettirişi, suni bir biçimde kapatılır. Freud açık bir biçimde söyler[8]: “Bir hezeyan, realiteden yola koyularak ortadan kaldırılamadığına göre realiteden de kaynaklandığı söylenemez”. Zorlantı ile onun zorlantı olduğundan emin olmasına karşılık ona mani olamayan Özne arasındaki kapanmaz mesafe, bilinçdışının boşluğu, dolayısıyla psikanalizin ontolojik imkânıdır. Daha ilk bakışta bir boşluktan ontolojik bir imkân olarak bahsetmek, Varlık’ın kendisini verdiği yere Hiç’i koyan filozofun yaptığı ile birlikte düşünülmeye son derece müsaitmiş izlenimini verir. Yine de biz ihtiyatlı olmak zorundayız. Lâkin şunu öylece geçemeyiz ki Heidegger 1929 Dersi’nde kendisini bir çeşit “korku felsefesi” yapmak ile itham edenlere karşılık bahsettiği korkunun özlü yapısından dem vurmuştur: Bu öyle herhangi bir “şeyin” korkusu değildir. Muhakkak buna bir nesne atfedeceksek bu korku, “her şeyin” korkusu, her şeyin “aşırılığının” korkusu, varolanların Varlığının kendisinden nasıl taştığının dolayısıyla varolanların kendi zemininden nasıl da kaydığının korkusudur. Bu şekilde düşünüldüğünde evet, korkunun bir nesnesi vardır, tıpkı Lacan’ın işaret ettiği üzere kaygının bir nesnesinin -nesnenin eksikliğinin eksikliği- olması gibi. Gayet nahoş duygulanımlar, Özne’nin -Dasein’ın?- en arkaik ve en derin deneyiminin çiçeklendiği yerde görülürler. O hâlde unutulmuşluk içinde çiçeklenmek için huzursuzluğa övgüler düzmek zorunda mı kalacağız? Böylesi bir düşünce psikanalizi bir çeşit psikoloji olmadığı için felsefenin yanına itenlerin işine gelmez miydi? Burada mesele huzursuz entelektüellere -ve yalnızca onlara bırakılmış- bir keyif alanının inşası mıdır?

“Azınlıkta bir grup insanda daha fazla mükemmelliğe yönelik durmak bilmez bir itki olarak görünen şey kolayca insan uygarlığında en değerli olan her şeyin üzerine kurulu olduğu içgüdüsel bastırmanın bir sonucu olarak anlaşılabilir.”[9]

“Disiplinlerin bu parçalanmış çeşitliliği, günümüzde sadece üniversite ve fakültelerin teknik örgütlenmeleri ve bilgi alanlarının pratik amaç belirlemeleri sayesinde bir anlam etrafında birleştirilmektedir. Oysa bilimlerin mahiyet temelindeki kökü kurumuştur.”[10]

Unutulmuşluğun geleceğini baykuşlara bırakmak en iyi ihtimal ile bir çeşit yüceltme olurdu. Lâkin bu noktada artık nahoş duygular içerisinde dahi bir çeşit keyfe dair ihtimâli dışlayamayacağımızın bilincindeyiz. Ne var ki bu entelektüel bir keyif değildir. Freud çok erken kabul edilebilecek bir dönemde dahi bu türden bir keyfin yüceltilmiş olması sebebiyle psişenin nihaî doyuma ulaşabilmek yolunda kullanılıp gizlenebileceğine dair kulağımıza bir şeyler fısıldamıştır[11]. “Tanınmaz hâle gelmiş” bir doyumdan bahsediyoruz, psişenin farklı katmanları için farklı bir biçimde duyumsanan bir doyum: kimisi için keyif, kimisi için acı. Anlaşılabileceği üzere artık semptomun anlamı ile ilgileniyoruz ve bu çok katmanlı anlamın unutulmuşluğa batmış kısmına keyif diyoruz. Bu türden bir keyif her ne olursa olsun öznenin semptomdan ıstırap çektiği gerçeğini dışlamaz ve en nihayetinde bu semptom ile çalışılması gerekir lâkin onu, kliniğe getirildiği biçimde almaktansa hem mantıkî olarak hem de doğal olarak zamansal olarak onun klinikte -yani şu anda analizde- kurulmuş olan biçimi ile düşünüyoruz. Realiteyi kliniğe sokarak semptoma bir neden atfetmekten ziyade semptomu Özne’nin realitesini okumak için bir araç hâline getirmek ve bunu ona göstermek, vardığımız nokta budur. Bu sebeple psikanaliz “baca temizliğinden” doğmuştur. Zira analizana “kurma” dendiğinde ondan beklenen kurmayarak kurması, bilinçdışının boşluğunda kalması, ağın yerinde tukheye dair bir ihtimâlin, yani tşikin doğmasıdır[12]. Bu Dil’e olayın (ereignis) davet edilmesidir.

“Anksiyete bastırmada yeni yaratılmamıştır; önceden var olan bir bellek imgesine uygun olarak bir duygulanım durumu biçiminde yeniden üretilmiştir… Duygulanım durumları zihne ilk örseleyici yaşantıların tortuları olarak alınmışlardır ve benzer bir durum ortaya çıktığında bellek simgeleri gibi yeniden canlandırılırlar.”[13]

Freud’un “benzer bir durum” olarak nitelendirdiği şey, Nevrozlar’da “erişkinin rastlantısal yaşantısı” dediği şey ile örtüşür[14]. Bilincin erişebildiği kadarı ile belleğe sığmayan bir hafıza kalıntısı, rastlantısal olanla yeniden uyandırılır -Harry Potter’ı ve alnındaki yara izini hatırlayın-. Oldukça ilgi çekici durumlarda bilincin aksine beden -yara izi- hatırlar ve tabiî olarak realitede aranan nedensellik kırılır. Bu sebeple semptom ile Özne’yi yüzleştirmek, en iyi ihtimal ile onun yerinin değiştirilmesine ve bir kez daha takip edilemez hâle gelmesine sebep olacaktır. Zira bu anı izinin üzerine kurulan bilincin gerçeklik içerisinde keyif alabilmesinin yegâne koşulu bu izi tanınmaz hâle getirmektir. Haz ilkesi gerçeklik ile bir uzlaşma yoluyla olsa da keyif almayı sürdürür. Lâkin Özne’nin kendisinin de yabancı olduğu gösteren ağı, metafor ve metonimi ile tabiri caizse kendi “keyif düzeneğini” inşa eder. Bilinçdışı Ego’ya rağmen keyif alır -fakat burada ahlâkî bir mesele söz konusu değildir zira sonradan gelen keyif değil ahlâktır ve bilinçdışı bu ahlâkı tanımaz. Ahlâksızdır; olumsuzluk olarak değil, yoksunluk olarak, tıpkı zamansız olduğu gibi-. Nitekim keyfi ve keyfi idame ettiren ağı böylesine yüklü hâle getiren de budur: Karşıt içgüdülerin “ılık bir keyif için”[15] uzlaşı içerisinde bulunması. Bu uzlaşının ikircikli yapısı ritüellerde ve yineleme zorlantısında bize en açık görüntüsünü verir.

“Bastırmanın bir haz olasılığını bir hazsızlık kaynağına dönüştürdüğü sürecin ayrıntıları henüz net olarak anlaşılamamıştır ve açık olarak sunulamaz: ama tüm nevrotik hazsızlıkların bu türden olduğu kuşku götürmez – haz olarak duyumsanamayan haz.”[16]

Tüm bu hazırlığımız, Freud’un Haz İlkesinin Ötesinde çalışmasına yaklaşabilmek içindi. Elbette Freud bahsettiğimiz meseleleri çeşitli metinlerinde defalarca kez irdelemiştir nitekim biz de onların en azından bir kısmına bu kısa yazıda değinmeye çalıştık. Freud tüm kötü niyetli eleştirilere karşılık cinselliği, yalnızca genital organlar ve üreme amacından ibaret görülen cinselliği, sahip olduğu alandan çekip çıkartmış ve onu Özne’nin tüm hikâyesinde okunacak biçimde genişletmiştir. Her defasında malum eleştirinin her yinelenişinde eksik olan şey şudur ki Freud hiç okunmamıştır. Bu makalede aynı şey semptom için yapılır. Psikanalizin semptoma sadakati, ona, onun bir yineleme zorlantısı altında keyif ile nasıl da birlikte gittiğini gösterebilmek imkânını vermiştir ki Freud, eğer semptoma bağlanan “ruhsal enerjinin miktarı” göz önünde bulundurulmaz ise hepimizin pekâlâ nevrotik kabul edilebileceğini açıkça dile getirmiştir[17]. Anlaşılması gereken şudur ki semptomatik olanı, “anomali” olanı ve buna benzer biçimlerde ifade edilen ve iyileştirilmeye çalışılan her türlü davranışı Özne’nin hikâyesinden çıkarmaya kalktığımızda, geriye Özne namına bir şey kalmayacaktır. Özne bundan ıstırap duyduğunda da, hatırlayamadığında da, tekrar ettiğinde de açık bir biçimde -elbette teori için açık, analizden bahsetmiyoruz- kendisini geçmişi ile birlikte, geri dönüşlü olarak kurmaktadır. Küçük bir çocuk, keyif aldığı ne varsa acımasız bir biçimde hiçbir farklılığı kabul etmeyerek yinelenmesini istediğinde, tüm-keyif hâlinin[18] talihsiz bir tekrar denemesinden başka bir şey değildir olan. Yahut bir yetişkin keyif almak için tekrardan kaçınır gözükmesine karşın ritüeller ve nesne seçimleri ile kendisini gösteren, çocuğun tekrar zorlantısından başka hiçbir şey değildir. Bu noktada her defasında bir psikopatolojiden bahsetmek zorunda olmayışımız açıktır; unutulmuşluğa dair hiçbir şey deneyimlenmeden pekâlâ yaşanabilir. Ama travmatik deneyimlerin bize gösterdiği üzere Özne’nin psişik yapısı dışarıdan gelen ve bilincin tüm önlemlerini delip geçen bir uyarılma ile karşılaştığında ve enerji buraya kaydırıldığında, görünüm patolojik olabilir. Bugün bunun adına “travma sonrası stres bozukluğu” deniyor. Yaklaşık yüz sene önce Freud bu meseleyi savaş nevrozları ve zedelenme nevrozları olarak ele almıştı. Psikoloji ve psikiyatri literatürü bize, travmatik bir yaşantının ardından bireylerin -bilhassa çocukların- rutinlerinin korunmasının ne kadar mühim olduğunu, olağan yaşam örüntüsünün sağlanmasının elzem olduğunu, küçük çocukların “travma esnasında korunmadıkları” için ailelerine sitem edebildiğini pekâlâ gösteriyor. Nitekim unutmayalım ki bu tanının, TSSB’nin, modern biçimine yakın bir biçimde DSM’e alındığı tarih yine bir savaştan sonrasına tekabül eder. Patolojik olsun olmasın yinelemenin bu disiplinlerdeki yeri açıktır. Kimi zaman bir kişilik örüntüsü kimi zaman da spesifik tanılar ile ele alınırlar, yani daima bir sapma olarak.

Sonuç Yerine

Bu tekrar, hiç şüphesiz bilinçdışının boşluğunda işleyen bir ağı, gösterenler ağını işaret eder ve Freud’un deyişi ile “burada tesadüfe yer yoktur”[19]. Lacan XI. Seminer’de, Aristoteles’ten aldığı bir kavram ile bu ağı automaton olarak adlandıracaktır. Aynı sayfalarda tukhe’den de, bu ağa, Gerçek’in davet edilişi, girişi olarak bahsedilir. Bilinçdışının bir göz kırpma gibi kendini verdiği anlar… Bu anlar dışında, bilinçdışının varlığından dahi bahsedemeyiz, der Lacan. İşte bu boşluğa dikiş atıldığında, tekrar bir plastik realiteye bağlandığında yahut yeri değiştirildiğinde, bu boşluğa bir dikiş atılır ve bilinçdışına dair yegâne ontolojik imkân, gerçekleşmemişin yeri, kaybedilir. Unutmamalı Heidegger’in bir kez daha andığımız derste söylediklerini: Bilimler, son sözü nesnelerine bıraktıkları için insanın uğraşları içerisinde en şahsına münhasır olanlardır. Zira soru yalnızca ve yalnızca nesneye, “onun cevap verebileceği bir biçimde” yöneltilir. Hâlbuki insan herhangi bir varolan değildir. Bu sebeple ona Dasein demekte Heidegger; insan, ontolojik bir imkâna sahiptir ve kaçınılmaz bir biçimde psikoloji gibi bir uğraş, insanı her ne kadar dört başı mamur bir biçimde nesneleştirmeye kalksa da ontik olandan, varolana dair olandan ileriye gidemeyecektir. Burada yapmaya çalıştığımız Heidegger’in fundemental ontolojisini -her ne kadar sonradan bu isimden vazgeçmiş olsa da- psikanaliz ile bir ve aynı şeymiş gibi öne sürmek değildir. Psikanalizin bir felsefe olmadığı, Heidegger’in de psikanalize bakış açısı açıktır. Burada denenen, patolojik kabul edilenin içerisindeki özlü imkânın nerelerden duyulabileceğine dair bir girişimdir; Gérard Primeau[20]’ya kulak veriyoruz, Varlığı şiirlemeyi deniyoruz.

Aşinayızdır ki Freud, bahsi geçen makalesinin nihayetinde yaşam ve ölüm içgüdülerinin bir uzlaşısına varır; keyif, canlının bildiği yegâne ölüme doğru fırlatılmış yaşantısında, başka türden bir tehlikenin varlığını bertaraf edecek lâkin aynı zamanda bir zamanlar sahip olduğundan da bir yere kadar vazgeçmeyecek bir biçimde Özne’nin tüm bedenini sarmıştır. Bu açıdan bakıldığında, Freud gerçekten de her şeyi cinselliğe bağlamaktadır, cinselliği çıkardığınızda geriye hiçbir şey kalmadığını unutmamanız koşuluyla, semptom gibi.

 

Şahin Ateş
Sosyal Bilimler / Blog Yazarı
ssahinates[at]gmail[dot]com


Kaynakça

  • Freud, S. (2013). Haz İlkesinin Ötesinde (1920). S. Freud içinde, Metapsikoloji (E. Kapkın & A. Tekşen, çev.). İstanbul: Payel.
  • Freud, S. (2013). Ketvurmalar, Belirtiler ve Anksiyete (1926[1925]). S. Freud içinde, Psikopatoloji. İstanbul: Payel.
  • Freud, S. (2013). Zihinsel İşleyişin İki İlkesi Üzerine Formülasyonlar (1911). S. Freud içinde, Metapsikoloji (E. Kapkın & A. Tekşen, çev.). İstanbul: Payel.
  • Freud, S. (2016). Nevrozlar (K. Şipal, çev.). İstanbul: Say.
  • Heidegger, M. (2015). Metafizik Nedir? (Y. Örnek, çev.). Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu.
  • Lacan, J. (2013). Psikanalizin Dört Temel Kavramı Seminer XI (N. Erdem, çev.). İstanbul: Metis.

Dipnot

[1] Freud, S. (2013). Haz İlkesinin Ötesinde (1920). S. Freud içinde, Metapsikoloji (E. Kapkın & A.Tekşen, çev.)(s. 285). İstanbul: Payel.

[2] Bkz: Günlük Yaşamın Psikopatolojisi (1901), Bilinçdışı (1915). Ayrıca semptomun zamansallığı üzerine Nevrozlar (1916 – 1917) ve Ketvurmalar, Belirtiler ve Anksiyete (1926).

[3] Bkz: Mansur, M. (2016). Felsefe Tarihinde Antisemitizm ve Sünnet. Varlık.

[4] Bkz: 10. dipnot.

[5] Heidegger, M. (1929; 2015). Metafizik Nedir? (Y. Örnek, çev.)(s.44). Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu

[6] Lacan, J. (1964; 2013). Psikanalizin Dört Temel Kavramı Seminer XI. Kitap (N. Erdem, çev.)(s.29). İstanbul: Metis.

[7] Lacan, J. a.g.e. s. 137.

[8] Freud, S. (1916-1917; 2016). Nevrozlar (K. Şipal, çev.)(s. 33). İstanbul: Say.

[9] Freud, S. (2013). Haz İlkesinin Ötesinde (1920). S. Freud içinde, Metapsikoloji (s. 303). İstanbul: Payel.

[10] Heidegger, M. a.g.e., s. 30

[11] Freud, S. (2013). Zihinsel İşleyişin İki İlkesi Üzerine Formülasyonlar (1911). S. Freud içinde, Metapsikoloji (E. Kapkın & A. Tekşen, çev.)(s. 38-39). İstanbul: Payel.

[12] Lacan, J. a.g.e. bkz: V. bölüm.

[13] Freud, S. (2013). Ketvurmalar, Belirtiler ve Anksiyete (1926[1925]). S. Freud içinde, Psikopatoloji (H. Atalay, çev.)(s. 229). İstanbul: Payel.

[14] Freud, S. (1916-1917; 2016). Nevrozlar (K. Şipal, çev.)(s. 176). İstanbul: Payel.

[15] Deyiş ve taşıdığı tüm anlam Mehmet Mansur’a aittir.

[16] Freud, S. (2013). Haz İlkesinin Ötesinde (1920). S. Freud içinde, Metapsikoloji (E. Kapkın & A. Tekşen, çev.)(s. 269). İstanbul: Payel

[17] Freud, S. (1916-1917; 2013). Nevrozlar (K. Şipal, çev.)(s. 172). İstanbul: Payel.

[18] Freud, S. (2013). Zihinsel İşleyişin İki İlkesi Üzerine Formülasyonlar (1911). S. Freud içinde, Metapsikoloji (E. Kapkın & A. Tekşen, çev.)(s. 34-35). Bkz: 8. dipnot.

[19] Lacan, J. a.g.e. s. 137.

[20] Bkz: http://www.lacanianworks.net/?p=283 (15.04.2018 tarihinde erişildi.)

Metin Görseli

  • Knock On The Sky Listen To The Sound
  • Tiffany Singh [2011]
  • Biennale of Sydney, The Rocks, Avustralya

Yasal Uyarı: Yayımlanan bu yazının tüm hakları sosyalbilimler.org’a aittir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlali söz konusu olduğunda; sosyalbilimler.org, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır.Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Bu metinde yer alan görüşler yazara aittir ve sosyalbilimler.org’un editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Sosyal Bilimler Haftalık E-Bülten Aboneliği

* indicates required

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.