Sosyal Bilimler

Yasa’nın Berisi: Butler Üzerine Bir Not | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Yasa’nın Berisi: Butler Üzerine Bir Not

Aslında (eril ve dişil konumlar içinde sabitlenmiş birincil ya da
kurucu özdeşleşmelere son kertede indirgenemeyecek olan) çoklu
özdeşleşmelerin mümkün olması Yasa’nın belirleyici olmadığına,
hatta belki tekil bile olmadığına işaret eder.
– Butler, Cinsiyet Belası[1]

… ve tüm insan bireylerinin çift cinsel yatkınlıklarının ve çapraz
kalıtlarının bir sonucu olarak kendilerinde hem eril hem de dişil
özellikleri birleştirdiklerini, öyle ki salt erillik ve salt dişilliğin içeriği
belirsiz kuramsal yapılar olarak kaldığını hevesle benimseyeceğiz.
– Freud, “Cinsler Arasındaki Anatomik Fark”[2]

Judith Butler, Cinsiyet Belası’nın ikinci bölümünde (“Yasak, Psikanaliz ve Heteroseksüel Matrisin Üretimi”) sırasıyla dört metin okur: Fallus’un Anlamı, “Tedbil-i Kıyafet Olarak Kadınsılık”[3], “Ego ve İd” ve “Yas ve Melankoli”. Bu sayfalarda Lacan’a getirmiş olduğu eleştiri, temelde, Lacan’ın bahsi geçen metinde öne sürmüş olduğu, – yasa ile ilişkide – “fallus olmak” ve “fallusa sahip olmak” pozisyonlarının, Butler’ın, her türlü muhtemel ontolojik durumu dışarıda bıraktığına inandığı bir “ikiliği” inşa etmesidir. Freud’a yöneltmiş olduğu eleştiri ise onun Yasa’dan evvel var olduğuna inandığı “birincil çiftcinselliğin (biseksüalite)” mahiyetidir. Öyle ki, Butler’a göre, böylesi bir ön kabul yasanın heteronormatif yapısını arka planda bırakmaktadır ve eşcinsellik bu ön kabulde nesne değiştirmiş bir heteroseksüaliteden başka bir şey değildir. Biz farklı iki yerde, sırasıyla, çiftcinsellik ile ilgilenmiştik: Öncelikle onun Freud’un düşüncesinde işgal ettiği yeri açmaya ve bunun huzursuzluk ve zaman ile ilişkisini ele almaya çalışmış, sonrasında ise Freud’un Oidipus’u Kant’ın kesin buyruğuna mirasçı ilan ettiği göndermeyi bir başka çalışmanın merkezine koyarak psikanalizde Yasa’nın mahiyetini incelemiş ve Fallus’un Anlamı’na vararak araştırmamızı sonlandırmıştık. Fakat bilhassa ikinci metinde Butler’a yalnızca üstünkörü değinme fırsatımız olmuştu. Dolayısıyla bu çalışmanın amacı Butler’ın bahsi geçen metinlere yöneltmiş olduğu eleştirilerin tahlilini yapmak ve onun ele almadığı kimi klasik metinlere giderek psikanalizde cinsiyetin ve cinsiyetlenmenin mahiyetini ve Yasa’nın arzu karşısındaki pozisyonunun kurucu niteliğini yeniden tartışmaya açmayı denemek olacaktır[4].

I

“Ego ve İd’in (1923)”, Pelican Freud Kitaplığını baz alan Türkçe edisyonunda, “Ego ve Süper Ego” bölümünde Freud’un Fliess’e yazmış olduğu 1899 tarihli bir mektuptan bir alıntı bulunur[5]: “Çift cinsellik! Bu konuda haklı olduğumdan eminim. Ve kendimi her cinsel eylemi dört birey arasındaki bir olay olarak görmeye alıştırıyorum.” Bu çok erken tarihli ifadedeki dört birey vurgusu, Freud’un çiftcinsellik tartışmasını çeşitli metinlerde sürdürdüğü -yaklaşık- otuz yıl boyunca takip edilebilir: Her ne kadar Freud için “Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme’ye (1905)” düştüğü 1915 tarihli dipnotlarda dahi eril ve dişil olanın mahiyetinin biyoloji ile kavranabileceğine ilişkin bir düşünce yapısı söz konusu değilse de bu “birincil” hâlin, yani Butler’ın deyimi ile, “çokluk hâlinin” içerisine sinmiş olan bir ikilikten söz edilebilir. En nihayetinde, cinsiyetin yüzergezer hâlde bulunduğu bir birincil zamanda, cinsiyetlenmenin “tamamlanmamış” olduğuna inanılan bir zamanda, bu çokluktan bahsedilmesini mümkün kılan yüzergezerliğin kaynağı “eril” ve “dişil” olandır. Dolayısıyla bu alana Yasa’nın “henüz” müdahale etmediğinden dem vurmak ve hatta Lacan’ın ve Freud’un primal bastırma dolayısıyla bu zaman diliminin “katiyen hatırlanamayacağını” öne sürmesi, Butler’a göre, meşruiyetini kaybeder. Zira şayet bu ele gelmez alanda olup biten “eril” ve “dişil” olarak adlandırılabiliyor ise, Yasa orada yasaklayan ve üreten faaliyetine çoktan başlamış durumdadır[6]: “‘Yasadan önce’ bir cinsellik bulup onu birincil biseksüellik ya da ideal ve kısıtsız çokbiçimlilik olarak tanımlama çabası yasanın cinsellikten önce geldiğini ima eder.” Dolayısıyla Butler, “toplumsal cinsiyet” mefhumunun Freud’taki tezahürü olarak kabul edebileceği eril ve dişil yatkınlıkların birlikteliğinin biyoloji gibi bir üst anlatıya göndermede bulunmadan kavramsallaştırılmış olmasından memnun değildir, diyemeyiz. Nitekim Freud “Ego ve İd’de”, Butler’ın da değindiği üzere, melankolik “içe alma” sürecinde yatkınlıkların “karakter” oluşumuna hizmet ettiğini söyleyecek kadar ileriye gider. Freud için mahiyeti biyolojik olmayan ve psikolojik olması da güç gözüken bu yüzergezerliğin, onun çok az incelediği bir hususta, “karakter oluşumunda” oynadığı rol, deyim yerindeyse, moderndir. Ne var ki Butler’ın bu noktadaki eleştirisi, Yasa’ya bir “ikincillik” atfedilmesinde yatar; tarihin “dile gelmeyen” dönemlerinin dil ile işaretlenmiş olması açıkça tutarsızdır ve böylesi bir Yasa kabulünden damıtılabilecek her türlü performativite onun için imkânsızdır. Butler sorar[7]: “Peki Freud bu tür yatkınlıkların var olduğunu neyle kanıtlıyor? İçselleştirmeler ile edinilen dişillik ile yatkınlıktan ibaret olan dişillik arasında bir ayrım yapmak mümkün değilse eğer, bir toplumsal cinsiyete özgü ilişkilerin aslında içselleştirmelerden kaynaklandığı sonucuna varmamızı önleyecek ne kalıyor?”

Freud, toplumsal cinsiyete açıkça kayıtsızdır ve hatta “Cinsler Arasındaki Anatomik Fark’ta 1925)” kendisini “iki cinsi eşit konum ve değerde saymaya zorlama konusunda heyecanlı olan feministlere” kulak asmadığını dile getirir[8]. Burada işaret edilen eşitsizlik anatomiye göndermede bulunur ve bir penise sahip olmak ya da olmamaktan başka bir anlamı yoktur; penise sahip olmak ise çocuk için bir “şeye” sahip olmak ya da olmamaktır. Dolayısıyla Freud “Ego ve İd’de” karakter oluşumundan bahsettiğinde tedbiri elden bırakmamak gerekir. Tam olarak bu noktada, bugün, “Cinsellik Üzerine’de” öne sürülen “psikoseksüel gelişim evreleri” olarak nitelendirilen ve çeşitli karakter “tiplerine” denk düştüğüne inanılan evreler açıkça psikolojize edilmektedir. Freud’un ilgisi dürtünün yapısındaki en gevşek halkaya, yani nesneye ve Özne’nin onunla ilişkilenme biçimlerine yöneliktir; toplumsal cinsiyete kayıtsızdır zira cinsiyet, cinsiyetlenme ve toplumsal cinsiyet arasında var olduğu iddia edilebilecek herhangi bir ayrılığın onun düşüncesinde izi bulunamaz, ki bize göre, bir kez daha, Butler’ın eleştirdiği pek çok feminist kuramcıdan çok daha “moderndir”. “Mazoşizmin Ekonomik Sorunu’nda (1924)” erkek çocukların sahip oldukları dişil (edilgin) düşlemlerin nitelikleri olarak şunu söyler[9]: Bu düşlemlerdeki “baba tarafından” dövülme isteği “onunla cinsel ilişkiye girme isteğinden” başka bir şey değildir. Dolayısıyla dişil olanın mahiyeti bir cinsel ilişkide duhul edilecek bir açıklığa sahip olmaktır, babaya -belki- bir çocuk verebilmektir. Bu durumdan iki sonuç çıkar. Birincisi şudur ki şayet Freud birincil çiftcinsellikte yüzergezen eril ve dişilliği, “sahip olmak” ve “olmamak” durumundan hareket ile adlandırmakta ise bu eril ve dişilin anatomi dışında göndermede bulunduğu hiçbir şey yoktur, dolayısıyla, erillik ve dişillik “toplumsal cinsiyet” ile ilişkisizdir. Ne var ki -basitçe- penisin ve vajinanın eril ve dişil olana denk düşüyor olması, Butler için, “toplumsal söylemin” bu yüzergezer olduğuna inanılan alanı çoktan işaretlemiş olduğunun göstergesidir, zira, cinsiyetin mahiyeti anatominin ellerine bırakılmıştır. Fakat şunu söylemek mümkündür: Freud, Uygarlığın Huzursuzluğu’nun IV. Bölümü’ndeki meşhur dipnotta şöyle söyler (Türkçe baskıda d. 16)[10]: “Her insanın hem erkeksi hem de dişil içgüdüsel itkiler, gereksinimler, özellikler gösterdiğini söylemeye alışkınızdır; ancak erkeklik ve dişilik özelliklerini, her ne kadar anatomi ortaya koyabilirse de, psikoloji koyamaz.” Evet, Freud anatominin dişiliği işaretleyebileceğini kabul etmiştir ama bu “yeterli” değildir; Freud erkeklik ve dişilik ikiliğini kullanır ama bu ikilikteki pozisyonlara “psikanalitik kuramın henüz açıklığa kavuşturamadığı” bir nitelik atfeder. Dolayısıyla Özne’ye her iki pozisyondan birisini bu pozisyonun içerdiği yüzergezerliğin kabulü koşulu ile teslim eder. Butler şöyle söyler[11]:

Psikanalizde biseksüellik ve eşcinsellik birincil libidinal yatkınlıklar olarak görülür, heteroseksüellik ise onların zamanla bastırılmasına dayanan meşakkatli bir inşadır. Bu doktrin alt üst edici bir imkân taşıyor gibi görünse de, hem biseksüelliğin hem de eşcinselliğin psikanalitik literatürdeki söylemsel inşası, bunların kültüröncesi olduğu iddiasını fiilen çürütür.

Butler bu cümlelerin ardından psikanalizin “hem savunup hem sakındığı” libidinal yatkınlıkları kültüre dahil olmaktan men ettiğini söyler[12]. Freud’un Butler’ın da değindiği üzere ensest nesne seçimini imkânsız kılan Yasa’nın bu seçimin öncesinde eşcinsel bir nesne seçimine müdahale ettiğini “açıkça” söylemediği kabul edilebilir. Psikanaliz için Yasa hep heteroseksüel seçimler üzerindeki müdahalesi ile tartışmaya açılır fakat bu durum, yani Freud’un “açıkça” dile getirmediği şey, onun bunu reddettiği manasına gelmez. “Bir Çocuk Dövülüyor’da (1919)” yukarıda bahsettiğimiz dövülme düşlemlerinin “gizli” evresi için şöyle yazar[13]: “Eşcinsel nesne seçiminden kaçmaya çalışmış ve cinsiyetini değiştirmemiş olan oğlan çocuğu yine de bilinçli düşlemlerinde kendisini kadın gibi hisseder ve onu dövmekte olan kadınlara eril nitelikler yükler.” Çocuğun “eşcinsel nesne seçiminden kaçmaya çalışmış olması”, ne anlama gelir? Açık bir biçimde oğlan çocuğu eşcinsel nesne seçiminin -heteronormatif bir toplumda- sonuçlarının farkındadır ve burada tehdit şüphesiz ki penisin kaybedilmesidir, kastrasyondur. Dolayısıyla Freud Yasa’nın eşcinsel nesne seçimi üzerindeki etkisinin pekâlâ farkındadır. Butler “birincil nesne yatırımının heteroseksüel olduğu savı gitgide inandırıcılığını yitirir”, der[14]. Ufak bir düzeltmeyle şöyle söylemek mümkündür: Oidipus’un heteroseksüel nesne seçimine müdahaleden ibaret olduğunun “zannı” gitgide inandırıcılığını kaybeder. Hakikaten de “Ego ve İd’de” özdeşleşme hususunda vurgulanan “babanın ayrıcalıkları” Yasa’nın heteronormatif yüzüdür fakat Freud bunu dört sene önce çok daha açık bir biçimde dile getirmiştir. Ne tesadüftür ki “Bir Çocuk Dövülüyor’da”  bir paragraf sonra Freud kendisini çiftcinsellik konusunda aydınlatan Fliess’in çiftcinsellik anlayışını eleştirmeye başlar. Fliess şu şekilde düşünmektedir: İnsanların “ikili” cinsel yapıları vardır ve kişinin diğerine nazaran daha fazla gelişmiş olan “başat” cinsiyeti “ikincil” olan cinsiyetin yapılarını “bastırır.” Freud’un eleştirisi şöyledir[15]: “Böyle bir kuram ancak kişinin cinsiyetinin cinsel organların oluşmasıyla belirleneceğini varsayarsak anlaşılır bir anlama sahip olabilir, çünkü aksi takdirde kişinin daha güçlü cinsiyetinin hangisi olduğu kesin olmaz…” Bir kez daha Freud anatominin belirleyiciliğinin yeterli olduğunu kesin bir şekilde reddeder ve bunu Yasa’nın heteroseksüel olmayan nesne seçimleri üzerindeki etkisinden bahsettikten hemen sonra yapar. Bir başka yerde, Uygarlığın Huzursuzluğu’nda, aynı konudan şu şekilde bahseder[16]:

Günümüz uygarlığı, cinsel ilişkiye ancak bir erkekle bir kadın arasındaki tek, çözülmez bağlanma temelinde izin verebileceğini, cinsellikten kendi başına bir haz kaynağı olarak hoşlanmadığını ve buna yalnızca insanların üremesi için şu âna dek alternatif bir kaynak bulunamadığından tahammül ettiğini açık bir şekilde ortaya koyar.

Dolayısıyla birincil libidinal yatkınlıkları “kültüre dahil olmaktan men eden” psikanaliz değildir. Psikanaliz Gerçek’in “Sembolik’e” dahil olmadığını söyler, bu Lacancı terimlerin Freud’taki tezahürü “primal bastırmada” bulunabilir: Freud düşlemlerin “bilinçdışı” aşamasının altını defalarca çizerek “bilinemez kaldığını” söylediğinde, bu “bilinemez” tam olarak, Dr. Mehmet Mansur’a borçlu olduğumuz bir okuma ile, Gerçek’e dairdir. Bu Gerçek XI. Seminer’de Lacan’ın göstermiş olduğu üzere, doğru, hakkında konuşulamayandır ama travmatik olan gösterir ki, etrafında dönülendir. Lacan bu boşluğun etrafında dönülsün ister ve konuşulamayanı konuşulabilir kılanları bu boşluğa “dikiş” attıkları gerekçesi ile eleştirir. Zira Gerçek’i “konuşulabilir” kılma çabası onu hikâyeleştirmek, evrenselleştirmektir. Bu açıdan evet, psikanaliz birincil libidinal yatkınlıkları, belki de tıpkı travmatik olan gibi, kültüre dahil olmaktan men eder, zira kültüre dahil edilmeye kalkıldığında sonuç Butler’ın bir sonraki bölümde eleştireceği çeşitli sonuçları, “çokluğun romantizayonunu”, doğuracaktır. Psikanaliz için böylesi bir romantizasyon söz konusu değildir. Freud birincil yatkınlıklardan bir söylem, bir performativite inşa etmeye çalışmaz. Eşcinselliği “sinirsel yozlaşmanın” bir sonucu olarak görenlere karşılık uygarlığın en yüksek düzeylerinde eşcinselliğin sıklıkla görülen bir olgu olduğundan dem vurur[17] ama bunun eşcinselliğe dair hiçbir şey söylemediğinin pekâlâ bilincindedir. Eşcinsellikten, kadınlıktan ve anaçlıktan “şairane bir eylem” damıtıp heteronormativiteyi alaşağı etmeye niyetlenen yahut -Butler’ın yorumu ile- Herculine okumasında Yasa’yı önceleyen “düzenlenmemiş hazlarda” bir imkân gören Foucault’nun aksine Freud ziyadesiyle “gerçekçidir”[18]:

Eşcinselliğin doğası ne onun doğuştan olduğu hipoteziyle ne de edinilmiş olduğu hipoteziyle açıklanır. Birinci durumda, herkesin cinsel içgüdüsü özel bir cinsel nesneye iliştirilmiş olarak doğduğu biçiminde kaba bir açıklamayı benimsemedikçe onun hangi bakımdan doğuştan olduğunu sormamız gerekir. İkinci durumda değişik rastlantısal etkilerin öznenin kendisindeki bir şeylerin işbirliği olmaksızın eşcinselliğin benimsenmesini açıklamaya yeterli olup olmayacağı sorgulanmalıdır.

Freud’un eşcinselliğin doğuştanlığını destekleyecek “nesne seçimi” hipotezini “kaba” olarak nitelendirmesi, böylesi bir durumun imkânsızlığından dem vurmasından değildir. Lacan şöyle yazar[19]: “Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu adlı kitabında işi, insan cinselliğinin hiç de olumsal olmayan, özsel bir düzensizliği olduğunu telkin etmeye kadar vardırdığını, son makalelerinden birinde de erkek bilinçdışında kastrasyon karmaşasından, kadınınkinde Penisneid’den (penis haseti) kaynaklanan sekellerin hiçbir sonlu analize indirgenemezliği konusunu işlediğini biliyoruz.” Freud için 1905 gibi erken bir tarihte dahi kaba olan bu hipoteze aranan alternatif 1930’da, Uygarlığın Huzursuzluğu’nda, “cinsel ilişkinin imkânsızlığına” varır. İlginçtir ki Butler Cinsiyet Belası’nda Lacan’a ve Freud’a yönelttiği eleştiriler esnasında bu imkânsızlıktan hiç bahsetmez fakat Lacan’ın kadın eşcinselliğini “düş kırıklığı”, dolayısıyla imkânsızlık, ile açıkladığı satırlar fazlasıyla ilgisini çeker. Hâlbuki Freud’un 1930’da göstermiş olduğu üzere uygarlıktaki huzursuzluğun müsebbibi yalnızca -ve öncelikle- uygarlığın tahakkümü değildir ve Freud aynı metinde yalnızca eşcinsel ilişkiyi değil her türlü cinsel ilişkiyi imkânsızlık ile nitelendirir. Yukarıdaki hipotez, Özne’nin nesne ile ilişkilenme yollarındaki belirsizlikleri göz ardı ederek herhangi bir tür nesne seçiminin tatmin için kâfi gelebileceğini iddia etmesi sebebiyle onun için kabadır; burada mesele yalnızca birincil yatkınlıkların birbirlerinden farklı nesneleri arzulamaları değil, ayrıca arzulanan ve peşinden koşulan “herhangi bir nesnenin” o ezelden beri aranan nesne olmamaya yazgılı olmasındandır. Diotima’ya kulak vermeliyiz (205 d)[20]:

En geniş anlamıyla sevgi her iyi olanı ve bizi mesut edeni arzulamaktır. Budur o büyük, o her parmağında bir hüner olan Sevgi. Ama insanlar bu arzuyu başka yollara çevirirler, kimi alışverişe, kimi bedenini sağlamlaştırmaya, kimi bilgisini genişletmeye düşkündür. Bunlarınkine sevme, kendilerine seven demiyoruz. Sevginin yalnızca bir türlüsüne var gücüyle sarılanlar bir bütüne verilmiş adı alıyorlar, sevmek, sevgi, seven yalnız onlar için kullanılıyor.

Sonuç olarak psikanaliz heteronormatif tahakkümün farkına varamamış değildir. Ama bu tahakkümün farkında olması sebebiyle tahakkümün tehdidi altında olan herkes için geçerli olabilecek bir kurtuluş vaadine sahip değildir; psikanaliz herkes için geçerli olabilecek hiçbir şeye sahip değildir. İlginçtir ki Freud psikanalizin iki şeyin kökenine ışık tutmakta zorlandığını tekrar ve tekrar itiraf eder: dürtüler (birincil yatkınlıklar da buraya dahildir) ve suçluluk.

II

Yasaklanmış bir heteroseksüel birleşme söz konusu olduğunda esirgenen şey nesnedir, arzunun kipi değil, böylece arzu o nesneden sapar, başka nesnelere yönelir. Fakat yasaklanmış bir eşcinsel birleşme söz konusu olduğunda hem arzudan hem de nesneden feragat edilmesi gerekir, dolayısıyla arzu da nesne de melankolinin içselleştirme stratejilerine maruz kalır[21].

Butler yasaklanmış arzuların, melankolinin içselleştirme stratejisini Yasa’nın heteronormatif yapısına karşılık olarak kullandığını söyler. Öyle ki yukarıda da kısaca değindiğimiz üzere eşcinsellik ve ensest tabuları Yasa’da birleşir; Butler, çocuğun heteroseksüel yatkınlığı seçmesinin sebebi olarak Yasa’nın “dişilleştirici” müdahalesinden duyulan korkudan bahseder: Bir şey olarak penise sahiplik tehlikededir ve oğlan çocuğu “sahip kalabilmek” adına erkekliğe sığınır. Bu arzusundaki sapmadır ve akabinde Yasa’nın ensest karşıtı müdahalesi gelir ve ikinci sapmayı, nesnedeki sapmayı, gerçekleştirir. Bu sapmaların tortuları melankoli ile içselleştirilir; Butler Irigaray’ın “gelişmiş dişillik” ile melankolinin yapısı arasındaki benzerliği “çift dalga” bastırmaya dayandırdığını söyler. Öyle ki, erkek çocuk yalnızca “kadını” bir başka kadın ile değiştirir, kız çocuk ise bakımını üstlenen kadından erkeğe, sonrasında ondan bir başka erkeğe geçer.

Freud bilinçdışı eşcinsel düşlemini bastıran oğlan çocuğunun “eşcinsel bir nesne seçimi olmadan kadınsı bir tutum” sergilediğini söyler[22]. Heteroseksüel seçim üzerindeki müdahale “yas” ile sınırlıdır, bir başka deyişle, yasın işleyişine benzer bir yapıdadır: Bir nesne terk edilir ve yerine bir başkası geçirilir. Ne var ki oğlan çocuğunun “kadınsı” düşlemlerinde görüldüğü üzere melankolide durum nesnenin bir türlü “terk edilemiyor” oluşudur. Öyle ki Özne bu nesnenin varlığını gerçeklik ile zıt düşecek yöntemler ile sürdürmektedir ve Butler tam olarak buradan, yani eşcinsel nesnenin varlığının melankoli ile sürdürülmesinden, eşcinselliğin “gerçeklik” içerisinde yeri olmadığı sonucuna varır.  Butler’ın bu noktada hiç tartışmadığı şey, melankoliden alınan keyiftir: uygarlığın huzursuzluğu.

Freud şöyle yazar[23]: “Melankoli yapısı [aktarım nevrozlarında karşı-yük dediğimiz] yükleyici enerjileri her doğrultudan kendine çekerek ve Ego’yu tümüyle güçsüz düşene dek boşaltarak açık bir yara gibi davranır.” Bu yara keyiflenir ve Freud psikanalizin kör noktasındaki bu keyfin yapısını şu tezle açıklar[24]:“İçgüdüsel bir çaba bastırmaya maruz kaldığında, libidoya ilişkin kısımları belirtilere, saldırgan bileşenleri ise suçluluk duygusuna dönüşür.” Melankolinin bu noktada dövülme düşlemlerinin üçüncü aşamasından tek farkı şudur: Bu aşamada düşlemin biçimi sadistik, ondan alınan keyif ise mazoşistiktir. Melankolide de keyif veren yaradan alınan keyif şüphesiz mazoşistiktir ama yapının sadistik olup olmadığı en azından ilk bakışta açık değildir. Ne zaman ki melankoliğin kendine dair şikâyetlerinin muhatabının Öteki’ne yönelik olduğu anlaşılır, o zaman burada sadistik bir yapı tespit edilir; melankolik kendisine bir “nesne” muamelesi yaparak yaradan mazoşistik bir keyif alır.

“[Melankolikte] Takıntılı nevroza bir yatkınlık olduğundan çifte değerliliğe bağlı çatışma yasa hastalandırıcı bir görüntü verir ve onu, sevilen nesnenin kaybı konusunda suçlanacak olanın bizzat yas tutan olduğu, yani bunu onun istediği şeklinde öz suçlamalarla kendini ifade etmeye zorlar[25].” Buradaki takıntılı (obsesyonel) nevroz göndermesi hiç şüphesiz ki bize “Dürtüler ve Değişimleri’ni (1915)” işaret ediyor. Freud bu çalışmasında sadizm-mazoşizm ve skopik dürtü için bir çevrimin aşamalarını çizer. Bu çevrim yarım kaldığında, yani, dürtü Öteki’nden Ego’ya dönemediğinde, zorlantılar vuku bulur. Bir obsesyonelin (örneğin Sıçan Adam’ın) bir şeyi yapmadığında bunun sonucu olarak birisinin başına bir şey geleceğine ilişkin inancı ile melankoliğin öz eleştirisi arasındaki akrabalık aşikârdır; obsesyonel -düşlemden mustarip olanların aksine- dürtünün çevrimi tamamlandığı için utanç duymaz ama çevrimin tamamlanma ihtimâlini bilir, bir sinyal peyda olur ve buna önlem alır, ki bu önlemde de keyif vardır. Düşlemde saplantı hâline gelen düşlemin kendisidir; düşlemi bir saplantı kılan, melankolinin aksine, bir Öteki’nin kaybının gerçekleşmemiş olması, dolayısıyla öz-eleştirinin ve keyfin meşruiyetinin zemininin hazırlanmamış oluşudur.

Butler melankolinin içselleştirme stratejisi ile ilgilenir zira bu strateji şayet toplumsal cinsiyet diye bir şey varsa onun nasıl inşa edildiğine dair kusursuz bir anlayış sunar[26]: “Toplumsal cinsiyet kimliğini melankolik bir yapı olarak ele aldığımızda, ‘bünyeye katma’yı toplumsal cinsiyet özdeşleşmesine varma yolu olarak değerlendirmek mantıklıdır.” Ne var ki melankoli bu içselleştirmeden ibaret değildir, onun keyiflenişinin psikanaliz içerisindeki mahiyeti tartışılmadan bir kenara bırakılamaz. Butler kültürel olarak tesis edilen bu heteroseksüel melankolinin toplumsal cinsiyet kimliklerini var ettiğini yazar, bu kimlikler ki bedenin hangi parçalarının keyiflenebileceği, Butler’a göre, onlar tarafından belirlenir[27]. Psikanaliz için ise herhangi bir organ, edim ya da yapı erotojen bir niteliğe sahip olabilir, keyiflenebilir. Nitekim Freud büyük bir sıkıntı içerisinde dövülme düşlemlerinden mustarip olarak kendisine gelen hastalar ile ilgili şöyle söyler[28]: Bu düşlemin sıkıntısına eşlik eden mastürbasyon niteliğinde bir keyif söz konusudur. Melankoliğin keyfi tıpkı “cinsel ilişkinin imkânsızlığı” gibi Butler tarafından değinilmeden geçilir. Yasın, Freud’un sözleri ile, “normal” kabul edilen sürecine karşılık melankolinin gerçekdışı niteliği Butler’ın Freud okumasına kusursuzca hizmet etmektedir; Butler yas sürecinde heteronormativitenin normalliğini görür. Söylemek yersiz olacaktır ama yine de zannediyoruz ki söylenmelidir, melankolinin keyfinden dem vurmamız “bakın, eşcinseller uygarlığa rağmen nasıl da keyif almaktalar” demek için değil ama şayet psikanalizin dürtüden, nesneden, ilişkiden ve cinsiyetlenmeden ne anladığının altını iyice çizebilmek için böyle şatafatlı bir önermeye ihtiyaç varsa bunu söylediğimizi kabul edebiliriz: Evet, keyif alırlar; keyif alırız. Lacan bu keyfi (doyumu) şöyle açıklıyor[29]: “Bu doyum paradoksal bir doyumdur. Yakından bakıldığında yeni bir şeyin devreye girdiği görülür – imkânsızlık kategorisinin. Freudcu kavrayışların temelinde yatan bu kategori kesinlikle radikaldir. Öznenin yolu – doyumun hangi biricik öğeye göre konumlandırılabileceğini de böylece belirtmiş olalım – imkânsızın ki duvarı arasından geçer.” Bu keyif bizi bir kez daha “cinsel ilişkinin imkânsızlığına” getirir; imkânsız olan dürtü seviyesinde açık olan ağzın tıka basa doldurulsa dahi “doymayacak” oluşudur. Bu doyumsuzluğun “haz ilkesi” ile hiçbir ilgisi yoktur. Huzursuzluk her türlü esrikliğin nihayetinde bedene geri dönülmesi zaruretinden gelir; uygarlık bedene ve keyfe “tahammül eder”. Bu noktada evet, Butler keyfin bedendeki yüzergezerliğini işaretleme gayreti içerisindeki her türlü tahakküme yönelttiği eleştiride haklıdır, yalnızca, psikanalizin bu eleştirilerin muhatabı olması acıklıdır. “Genellikle transseksüeller cinsel hazlar ve bedensel uzuvlar arasında kökten bir süreksizlik olduğunu iddia ediyorlar”, der Butler[30]. “Genital olmayan tatminlerin çoğunun sapıklık olarak yasaklanmış” olmasının “haksızlık” olduğunu savunan Freud, bundan farklı bir şey mi söylemektedir?[31]

III

Bu çalışmada daha ziyade Butler’ın Freud’a yönelik eleştirileri ile ilgilendik. Bunun sebebi bu eleştirilerin onun Fallus’un Anlamı okumasında Lacan’a yöneltmiş olduğu eleştirileri tartışmaya açık kılacağına yönelik inancımızdı ve bu tartışmayı Kant ve Freud üzerine olan çalışmamızda gerçekleştirmiş olduğumuzdan burada tekrara düşmekten kaçındık. Nihayetinde Lacan bahsi geçen metinde araştırmasına Freud’un eserinde “cinsel ilişkinin imkânsızlığı”, primal bastırma ve Oidipus’un açmazı meselelerini gündeme getirerek başlatır ve biz burada bunlardan ikisini açmaya gayret ettik.

Butler’ın Cinsiyet Belası’nda psikanalizin temel metinlerine ilişkin tartışmaları, 21. yüzyılda Freud okuru olan bizler için çok kıymetlidir; bugünün sorularını bir asır evvel yazılmış metinlere sormak ile mükellef olan bizleriz. Fakat Freud’un eseri dağınıktır ve bu dağınıklık içerisinde herhangi bir yeri çekip çıkarmak, bilhassa bugünün sorularını kimi zaman yalnızca tek bir cümleye sormak ve bu sorudan dört başı mamur eleştiri çıkmasını beklemek hayalcilik olacaktır. Ne yazık ki Butler tam olarak bunu yapar. Fallus’un Anlamı’nı okur ve ona bütün bir feminist literatür ile yüklenir, “Ego ve İd’i”  (ve “Yas ve Melankoli’yi”) okur ve onun yalnızca bir bölümünün konusu olan “özdeşleşmeyi” çekip çıkararak psikanalizden bir toplumsal cinsiyet yorumu damıtmaya kalkışır. Hâl böyleyken dahi onun çalışmasını çok kıymetli kılan şey bu metinlere sorduğu sorulardır. Psikanaliz sonsuza dek yaşamak zorunda değil, muhtemelen de yaşayamayacaktır ama onun sorduğu ve ona sorulan sorular mevzubahis konularda psikanalitik kuramın “yeni” bir okumasını var ediyorsa, bu kâfidir.

Şahin Ateş
Sosyal Bilimler / Yazar
sahin.ates@sosyalbilimler.org

Dipnotlar

[1] Judith Butler, Cinsiyet Belası, çev. Başak Ertür (İstanbul: Metis, 2018).

[2] Sigmund Freud, “Cinsler Arasındaki Anatomik Farkın Bazı Ruhsal Sonuçları (1925)”, Cinsellik Üzerine, çev. Emre Kapkın, içinde (İstanbul: Payel, 2015), 332.

[3] Bkz. Özgür Öğütcen’in Çevirisi: “Tedbil-i Kıyafet Olarak Kadınsılık – Joan Riviere”, 19.05.2019’da erişildi, https://ozgurogutcen.com/2017/05/26/tebdil-i-kiyafet-olarak-kadinsilik-joan-riviere/ Bu metin ile çalışmamızın “üçlü” yapısını göz önünde bulundurarak ilgilenemeyeceğiz.

[4] Bkz. “Bisexuality in Freud’s Work and Its Relation with Time and Discontent”, 19.05.2019’da erişildi, https://www.academia.edu/38134937/Bisexuality_in_Freuds_Work_and_Its_Relation_with_Time_and_Discontent ve “Kant ve Freud: Fallus’un Anlamı’na Bir Ön söz”, 19.05.2019’da erişildi, https://www.academia.edu/39142259/Kant_ve_Freud_Fallusun_Anlamına_Ön_söz

[5] Sigmund Freud, “Ego ve İd (1923)”, Metapsikoloji, çev. Emre Kapkın & Ayşen Tekşen, içinde (İstanbul: Payel, 2013), 359.

[6] Butler, Cinsiyet Belası, 144.

[7] Butler, Cinsiyet Belası, 127.

[8] Freud, “Cinsler Arasındaki Anatomik Fark”, 332.

[9] Sigmund Freud, “Mazoşizmin Ekonomik Sorunu (1924)”, Metapsikoloji, çev. Emre Kapkın & Ayşen Tekşen, içinde (İstanbul: Payel, 2013), 405.

[10] Sigmund Freud, Uygarlığın Huzursuzluğu, çev. Haluk Barışcan (İstanbul: Metis), 63.

[11] Butler, Cinsiyet Belası, 148.

[12] Butler, Cinsiyet Belası, 149.

[13] Sigmund Freud, “‘Bir Çocuk Dövülüyor’ (Cinsel Sapkınlıkların Kökeninin İncelenmesine Katkı), Psikopatoloji, çev. Hakan Atalay, içinde (İstanbul: Payel, 2013), 174, vurgu bize ait.

[14] Butler, Cinsiyet Belası, 125.

[15] Freud, “Bir Çocuk Dövülüyor”, 175.

[16] Freud, Uygarlığın Huzursuzluğu, 62.

[17] Freud, Cinsellik Üzerine, 45.

[18] Freud, Cinsellik Üzerine, 47.

[19] Jacques Lacan, Fallus’un Anlamı, çev. Saffet Murat Tura (İstanbul: ALTIKIRBEŞ), 59.

[20] Platon, Şölen – Dostluk, çev. Sabahattin Eyüboğlu & Azra Erhat (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları), 49.

[21] Butler, Cinsiyet Belası, 124.

[22] Freud, “Bir Çocuk Dövülüyor”, 173.

[23] Sigmund Freud, “Yas ve Melankoli (1917[1915])”, Metapsikoloji, çev. Emre Kapkın & Ayşen Tekşen, içinde (İstanbul: Payel, 2013), 253.

[24] Freud, Uygarlığın Huzursuzluğu, 96.

[25] Freud, “Yas ve Melankoli”, 251.

[26] Butler, Cinsiyet Belası, 136.

[27] Butler, Cinsiyet Belası, 138-139.

[28] Freud, “Bir Çocuk Dövülüyor”, 153.

[29] Jacques Lacan, Psikanalizin Dört Temel Kavramı Seminer 11. Kitap, çev. Nilüfer Erdem (İstanbul: Metis, 2017), 176.

[30] Butler, Cinsiyet Belası, 139.

[31] Freud, Uygarlığın Huzursuzluğu, 62.

Kaynakça

Butler, Judith. Cinsiyet Belası. Çeviren: Başak Ertür. İstanbul: Metis, 2018.

Freud, Sigmund. «”Bir Çocuk Dövülüyor” (Cinsel Sapkınlıkların Kökeninin İncelenmesine Bir Katkı) (1919).» Psikopatoloji içinde, Çeviren: Hakan Atalay, yazan Sigmund Freud, 149-178. İstanbul: Payel, 2013.

—————. «Cinsler Arasındaki Anatomik Farkın Bazı Ruhsal Sonuçları (1925).» Cinsellik Üzerine içinde, Çeviren: Emre Kapkın, yazan Sigmund Freud, 313-332. İstanbul: Payel, 2015.

—————. «Ego ve İd (1923).» Metapsikoloji içinde, Çeviren: Emre Kapkın & Ayşen Tekşen, yazan Sigmund Freud, 327-390. İstanbul: Payel, 2013.

—————. «Mazoşizmin Ekonomik Sorunu (1924).» Metapsikoloji içinde, Çeviren: Emre Kapkın & Ayşen Tekşen, yazan Sigmund Freud, 391-406. İstanbul: Payel, 2013.

————— Uygarlığın Huzursuzluğu. Çeviren: Haluk Barışcan. İstanbul: Metis, 2013.

—————. «Yas ve Melankoli (1917[1915]).» Metapsikoloji içinde, Çeviren: Emre Kapkın & Ayşen Tekşen, yazan Sigmund Freud, 237-259. İstanbul: Payel, 2013.

—————. «Zihinsel İşleyişin İki İlkesi Üzerine Formülasyonlar (1911).» Metapsikoloji içinde, Çeviren: Emre Kapkın & Ayşen Tekşen, yazan Sigmund Freud, 27-41. İstanbul: Payel, 2013.

Lacan, Jacques. Fallus’un Anlamı. Çeviren: Saffer Murat Tura. İstanbul: 6:45, 2013.

—————. Psikanalizin Dört Temel Kavramı Seminer XI. Çeviren: Nilüfer Erdem. İstanbul: Metis, 2013.

Platon. Şölen – Dostluk. Çeviren: Azra Erhat & Sabahattin Eyüboğlu. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017.


Yasal Uyarı: Yayımlanan bu yazının tüm hakları sosyalbilimler.org‘a aittir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlali söz konusu olduğunda; sosyalbilimler.org, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı, (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Bu metinde yer alan görüşler yazara aittir ve sosyalbilimler.org’un editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Haftalık E-Bülten Aboneliği

Yorum Yazın

Haftalık E-Bülten Aboneliği




sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.