Sosyal Bilimler

Saatler, Bayan Daloway ve Sürüklenmek Üzerine | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Saatler, Bayan Daloway ve Sürüklenmek Üzerine

Sisifos Söyleni, Can Yayınları, 2016.

Albert Camus’nun II. Dünya Savaşı ortalarında kaleme aldığı Sisifos Söyleni, yaşamı ve intiharı ele alırken Yunan mitolojisinden tanıdık bir simanın hikayesine odaklanır. Homeros’un yaşayanların en bilgesi olarak nitelendirdiği Sisifos, Yunan mitolojisinde, Yeraltı Dünyası’nda sonsuza kadar büyük bir kayayı bir tepenin en yüksek noktasına dek yuvarlamaya mahkûm edilmiş bir kral olarak tasvir edilir. Hedefe yaklaştığı her anda taş tekrar aşağıya düşer. Camus, Sisifos’un her şeye rağmen mutlu addedilmesi gerektiğini savunur; Sisifos, yaşamın karşısına getirdiği zorluklara karşın her daim yaşamı, bir anlamda kaçmamayı kalıp mücadeleyi sürdürmeyi seçen bireyin metaforu olarak da kabul edilebilir. Bu açıdan bakıldığında, Daloway yaşam sanatının hangi noktasında nasıl bir duruş sergilemektedir?

Mrs. Dalloway, İletişim Yayınları, 2004.

Michael Cunningham’ın romanından sinemaya uyarlanan Saatler (2002), Virginia Woolf’un romanı ve baş karakterine modern bir bakış açısı getiren sıra dışı bir filmdir. Bütünü oluşturan ustaca birleştirilmiş bölümleri, üç ciddi ve titiz performansla taçlandırır. Film, üç kadının hikayesi üzerinden ilerler. 1940’larda melankolik bir İngiliz romancı deliliğe kapılma korkusu ile acı çeker (Nicole Kidman – Virginia Woolf). 1950’lerin Los Angeles’ında depresyon içindeki bir ev hanımı (Julianne Moore – Laura Brown) hayatının akışına yabancılaşarak gerçek bir ev kadını olmadığı korkusuyla adeta felç olur. Günümüz dünyasında, seçkin bir yazara aşık Manhattan’lı bir editör acıyla kıvranmaktadır. AIDS’den ölmekte olan yazarla ilişkisinin uzun zaman önce adamın romanı için bir malzemeye dönüştüğü gerçeğini kadınca bir inkarla geçiştirir. Üstelik o güne dek kendisine hayata devam etmek için bir direngi noktası oluşturan kişi de yakınlarda toprağa karışacaktır. Clarissa (Meryl Streep – Clarissa Vaughan), ilerlemek ve eskiyi serbest bırakmak için bir yol bulmalıdır. Yoksa kendisi de dibe çekilecektir.

Meryl Streep

Hikaye, Woolf’un kendisi, Bayan Daloway’in modern dünyadaki gerçek bir versiyonu olan Clarissa ve onun ölmekte olan sevgilisi Richard’ın annesinin 50’lerde geçirdiği bunalım dolu dönem arasında sürekli gidip gelir. Üç kadını birbirleriyle özdeşleştiren paralel kurgu, zaman geçişlerinde benzer sahnelerin kullanılması gibi unsurlar filmin üç karakteri birbirine bağlama çabasını destekler.

Her ne kadar Woolf romandaki Bayan Dalloway’i “bir mücadele şeytanı” olarak betimlese de, Peter Walsh yerine Richard ile evlenen ve mutsuz olan Clarissa, hem cinsel kimliğini açık edemediği hem istediğince özgürce yaşayamadığı, belki de içinde bulunduğumuz yüzyılda bile bir türlü kabul göremeyen bir cinsel sınıfa dahil olduğu için toplumsal normların belirleyişlerine göre kabul edilebilir olan her kimle evlenirse evlensin zaten mutsuz olacaktır. Çünkü Dalloway aslında yakın arkadaşı Sally Seton’a aşıktır ve burjuvada bir yer edinememekten korkarak, gerçekte arzuladığı  uçarı ve çılgın hayattan vazgeçmiştir. Dalloway, intihar eden Septimus’un aksine yaşamı seçmiş gibi görünse de aslında farklı bir yitiştir onunkisi. Stephen Daldry’nin filmindeki Laura ile bu açıdan son derece benzerdir. Laura da komşusu ve en yakın dostu Kitty (Toni Collette)’ye duyduğu aşk yüzünden Dalloway ile aynı bunalım içine düşer. Onunki de ne yazık ki imkansız bir aşktır ve o da küçük oğlunu bakıcıya bırakıp karnında ikinci çocuğuyla intihar etmeye kalkışır. Ancak son anda vazgeçer ve daha sonra anlaşıldığı üzere dayanılmaz bulduğu hayatını ve ailesini terk ederek bambaşka bir yaşam sürmeye başlar. Laura’nın finalde ölüm yerine yaşamı seçtim diyerek kendini savunması özellikle romanında annesini ölü olarak gösteren Richard’ın hasta, acı ve yalnızlık içinde ölümüne şahit olunduktan sonra, seyirciye ne kadar samimi gelir bilinmez; Laura’nın güçlü olmaktan ziyade kafasını kuma gömmeyi seçtiğini düşünmek belki de daha gerçekçi bir yaklaşım olacaktır. Günümüz Modern New York’unda yine bir Dalloway  tasviri olan Clarissa’nın özgürce yaşayabildiği tercihlerine, mesleki başarısına ve önündeki sınırsız seçeneklere rağmen hala mutsuz ve bunalım içinde olduğunu gördüğümüzde bir önceki yüzyıldan bu yana Dalloway’in repertuarının hiç değişmemiş olduğunu görürüz. Romanda da, (Woolf’un hayatında da) filmde de gerçek tutkularını elde etme mücadelesi vermek yerine kaçmayı seçen hantal bir karakterdir Dalloway. Ne Laura’nın ne Daloway’in ne de Clarissa’nın (ya da  kendi yaşadığı dönemde eser veren ölen veya hayatta kalmayı başaran onca sanatçıya karşın savaşa duyduğu korkuyla  tetiklenen akli dengesizliğin intihara sürüklediği Woolf’un), 1955’de Montgomery’de otobüse bindiğinde yerinden kalkmasını isteyen beyaza direnen ve bugün bile bir özgürlük sembolü olarak yaşayan Rosa Parks yada geçtiğimiz yıllarda kendini yakarak Tunus’ta bir isyan başlatan Muhammed Buazizi kadar ya da yüzyıllar boyunca özgürlükler için çeşitli fedakarlıklarda bulunan, acı çeken ve eziyet gören cesur insanlar (Örneğin; Bertolt Brecht), kadar özverili ya da korkusuz ol(a)madıkları aşikardır. Bu açıdan bakıldığında, film de ilham aldığı hikayeler de bizlere Sisifos gibi yaşamayı ve mücadeleyi seçen bir karakter sun(a)maz. Onlar ya kafalarını kuma gömmeyi yada yaşamlarına son vererek farklı bir kaçışı tercih eden kayıp ruhlardır; ve bunun Camus’nun dediği gibi ‘yaşama karşı büyük bir hakaret’ olduğunu düşünmek hiç de yanlış olmaz.

Filmin finalinde Clarissa’nın AIDS’in kendisini yok etmesine izin vermeyip ölümü kendi seçimi haline getiren Richard’dan daha cesur olduğu düşünülebilir mi?  Orta yaşlarını hayli geçmiş biri olarak Clarissa elinde kalan tek kişiye yani partneri Sally’ye (Allison Janney) sarılır. Peki bu cesaret midir ya da gerçek bir aydınlanma mıdır? Clarissa neden ikinci planda kaldığı çok da fark ettirilmemeye çalışılan ama hayal kırıklıklarıyla yaşadığı her halinden okunan kızına yönelmez? Bu açıdan filmin vermek istediği mesaj eksik mi aksettirilmiştir? Yoksa gerçekten de aksayan bir yönü mü vardır? Kadınların sosyal hayatın, toplumsal kuralların ve geleneklerin hatta yasaların yönlendirdiği normlarla hiçe sayılması gibi son derece ciddi sorunlar, büyük meselelerin etrafını dolanarak tali yollara sapan ve bir İngiliz deyiminde söylendiği gibi “Çalının etrafını dolanan” ama çalıdan asla bahsetmeyen, çalıya dokunmayan ya da çalının budanması gerektiğini dile getiremeyen sessiz ve korku içindeki pasif karakterlerce nasıl çözümlenebilecektir?

Julianne Moore

Bu yönden alındığında, filmin feminizm, varoluşçuluk gibi hayatı yücelten yaşama yönelik felsefelerden ziyade akıl hastalığı mevzusunu daha çok ön plana çıkardığını söylememiz gerekir. 1940’larda geçen hikayede intihar eden yazar ‘kayasını yuvarlamaktan usanıp belki o kayanın kendisini ezmesine izin vermiştir. 1950’lerdeki ev hanımı üstesinden gelemeyeceği sorunları oldukları gibi bırakıp kaçmayı tercih etmiştir. Bir anlamda kayanın aşağı yuvarlanmasına izin verip tepeden aşağı inme süresinde dağın eteklerinde oyalanmaktan başka ne yapmıştır? Oysa kaya hala orada durmaktadır. Problemler çözümlenmemiştir. Sadece terk edilmişlerdir. Modern zaman editörü ise hastalığı nedeniyle  her gün ölüme daha çok yaklaşan sevgilisinin varlığıyla hayata tutunmuştur. Hasta birine bakmaktan onu hayatta tutmaktan başka (sadece kendine ait) başka bir amacı yok mudur? Bu süreçte kayayı yukarı yuvarlayıp döngüyü tamamladığı doğrudur. Ancak Richard öldüğünde kayanın artık ölen sevgilinin değil de kendi kayası haline geldiğini fark ettiğinde onu yuvarlamaya devam etmek konusunda tereddüte düşer ve sonunda o da kayanın ağırlığını,  ihmal edildiği zaman boyunca kendisini çaresizce beklemiş partnerine yüklemeyi seçer. Bu durumda da Woolf’un intiharının Laura’nın kendini öldürmeye yeltenişinin ya da Clarissa’nın kaybettiği zamanı telafi etmeye çalışmak yerine aslında hiç de değer vermediği “elindekilerle” yetinişinin ölüme karşı yaşamı yüceltebildiğini söylemek insafsızlık olmaz mı?

Bence bunu bir düşünün. Ve Bayan Daloway’e hemen inanmayın çünkü o hepimizi umutsuz, korkak ve çaresiz sanıyor!!!


Zeynep Şenel Gencer
Sosyal Bilimler Platformu, Sinema Editörü
z.s.gencer@sosyalbilimler.org


Yasal Uyarı: Yayınlanan bu yazının tüm hakları Sosyal Bilimler Platformu’na (www.sosyalbilimler.org) aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı, (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz.

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.