Sosyal Bilimler

İki Cihan Âresinde: Osmanlı'nın Kuruluş Meselesine Dair Tartışmalar | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

İki Cihan Âresinde: Osmanlı’nın Kuruluş Meselesine Dair Tartışmalar

Orijinal ismiyle ilk kez 1995 yılında Between Two Worlds: The Construction of the Ottoman State adıyla yayımlanan Cemal Kafadar’ın bu eseri ne yazık ki Türkçeye 2010 gibi geç bir tarihte İki Cihan Âresinde Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu adıyla Birleşik Yayınevi tarafından kazandırıldı.

Eser, gerçekten de Osmanlı devletinin kuruluş tartışmalarını yeniden alevlendiren bir mahiyettedir. Söz konusu sorun, Osmanlı Beyliği’nin doğmasına, büyümesine ve sonunda Osmanlı İmparatorluğu’na dönüşmesine (yaklaşık: 1299-1923) sebep olan faktörlerle ilgili olan temel sorundu [1]Paul Wittek’in 1938 yılında Rise of the Ottoman Empire‘ı [2] yayımlamasından sonra bu konu ile ilgili o zamana kadar ve sonraki dönemde vuku bulan kuruluş tartışmalarını topyekûn olarak ele alan Kafadar, bu tartışmaların kökenlerinin bilinmesi, ideolojik olan ya da olmayan yorumların belirlenmesi bakımından mühim bir eser kaleme almıştır. Paul Wittek’in hala geçerliliğini bir nebze de olsa koruyan “Gaza Tezi”i üzerinden Köprülü ile giriştiği münakaşa bir tarafın Oryantalizmi, diğerinin ise Milliyetçi ideoloji ile yaptığı yorumlar çerçevesinde gerçekleşmiştir.

Cemal Kafadar, işe modern tarih yazımında Osmanlı Devleti’nin doğuşunun nasıl olduğu ile ilgili bir tenkit ile başlamaktadır. Köprülü, Gibbons, Wittek, Hammer ve daha sonraki Arnakis, Vryonis, Lindner gibi isimlerin kuruluşa yönelik tezlerinin eleştirisini yapar. Gaza tezi burada başlangıç noktasını oluşturmaktadır. Kafadar en başta gaza teriminin cihad ile olan ayrımının yapılmadan batılılarca kullanılmasını eleştirmektedir nitekim gaza ve cihad aynı manaya tekabül etmez. Buradan hareketle darü’l-harb ve darü’l-İslam arasında ebedi bir düşmanlık olduğu fikrini kabul etmemektedir. Gazilik terminolojisinin kökeni hakkında birkaç örneklemeye girişen Kafadar, Osmanlı öncesi Anadolu’sunda vuku bulan birtakım hadiselerden ve bu devirde gaziliğin kimlere nasıl şekilde dendiği konusunu açıklığa kavuşturmaya çalışır. Buna paralel olarak II. Kılıçaslan’ın oğlu Melik Mügiseddin (Dinin yardımcısı) Tuğrulşah (ölm. 1225)’ın Gürcü kraliçesiyle evlenip vaftiz edilmesini anlatır. Ama buna rağmen kendisi dinsel kimliğini hala koruyup bu adla anılmaktadır üstelik, kalesinin içinde kendisinin dahi yardımda bulunduğu bir Ortodoks kilisesinin inşa edilmesini sağlamıştır.

Bu olay bizlere incelenen dönemde dinlerin ne derece akışkan olduğunu kanıtlar niteliktedir. Müslüman bir hükümdarın oğlunun vaftiz edilmesi gibi bir olay aslında XIII. yüzyıl Anadolu’sunda heterodoks bir din anlayışının varlığını gösterir. II. Kılıçaslan’ın oğlunun öyküsünden yola çıkarak, Osmanlıların tabi olarak Müslüman bir kimlikle özdeşleşerek kâfir üzerine akınlar yapması, onların varlıklarının yegâne sebebiymiş gibi gösterilemez. Gaza tezinin Köprülü ve diğer Türk akademisyenler tarafından kabul görmesi elbette kaçınılamaz bir gerçekti nitekim, milliyetçi duyguların ayyuka çıktığı bir dönemde Osmanlıların yalnızca Türk-Müslüman unsurlar tarafından kurulduğu fikri oldukça kabul edilebilir bir gerçek olabilirdi.

Bizanslılar veya diğer Hıristiyan güçlerle iş birliği yapmanın cazip görüldüğü bir devirde Osmanlılarda bu güçlerle iş birliği yapmış olduklarından dolayı, bu grupların “gazi” olarak kabul edilmesi ne derece mümkündür? Kafadar Osmanlıların bu Real politiğini “sınır bölgesi siyaseti” olarak değerlendirmiş ve uç topluluklarının en akla yatkın siyasayı bu şekilde izleyebileceğini düşünmektedir. Bu konuda Lowry ’de ilk Osmanlılar ve çevrelerindeki Hıristiyan asıllı beylerin maddi kazanç temelinde buluştuğu fikrini kabul etmektedir. Öte yandan gazi meselesine yönelik bir diğer karşı tez İbn-i Batuta’nın İznik’te Orhan ile karşılaşması ve onun ihsanlarına nail olması meselesi vardır. Batuta burada Orhan’dan “gazi” diye bahsetmez, onu “Türkmen padişahlarının en ulusu, en zengin ve en üst beğ” olarak bahseder. İbn-i Batuta’nın böyle bir tabir kullanması mühimdir nitekim o, gaziliğin doğasını bilmeyen birisi değildir.

Bunun dışında Kafadar’ın işaret ettiği şekilde gazilik yıllar boyunca değişkenlik gösteren bir terminolojiydi. Örneğin Pir Sultan Abdal gerçek gazi olarak Safevîleri görüyordu. Gaza tezinin dayanak noktası ise Ahmedî’nin İskendernâme’si le Aşık Paşazadeydi. Bu iki müellif, eserlerinde farklı sebepler dolayısıyla gazilik ve gaza ideolojisini hâkim kılmaya çalışmışlardı belki fakat bu kaynakların yüzeysel okunmasıyla anlaşılamayacak bir sorundur Kafadar için. Kimi zaman destanlaştırılmış bu Müslüman gazi destanları gibi Bizans sınır beylerinin hikayesi de benzerlik taşımaktadır. Örneğin Digenis Akritas ve Battal Gazi.

Yine bu teze yönelik Kafadar’ın zikrettiği bir örnek vardır. Kantakuzenos, çok kez müttefik olmayı tercih ettiği ve nihayetinde hükümdarı damadı olan Osmanlıların İslami yönüne önem vermemeyi tercih ettiği gerçeğidir. Yine daha erken bir tarihte Palamas, Osmanlı Bitinyası’nda tutsaktı ve Orhan’ın sarayında alimlerle tartışmaya girdiğini zikrediyordu.

Osmanlılar gazayı araçsallaştırmış ve hatta bir dönem itici güç olarak kullanmış dahi olabilirler lakin, bu gaza ve gazilik hikayeleri Osmanlı tarih yazıcılığında yukarıda belirttiğim gibi sonradan dahil olmuştur. Bunun en büyük sebebi ise şüphesiz I. Bayezid (1389-1402)’in saltanat yılları içerisinde uygulamaya sokmak istediği katı merkeziyetçi bir bürokrasi ile hükümdarlığını kuvvetlendirmek istemesiydi. Bayezid’in tesis etmeye çalıştığı sistem hem Anadolu’da hem de Osmanlının ucât dediğimiz akıncılarında açıktan açığa bir muhalefete dönüşecekti. Aslında bu muhalefet bizlere ilk Osmanlılar hakkında yine bir fikir verebilir, bu fikir gerçekten de onlar arasında “talan” a dayalı bir ilişkiler ağının var olduğunu gösterir.

Bayezid sonrasındaki Osmanlılarda oluşan “tarih bilinci” gerçekten tarih yazıcılığını da şekillendirmiştir. Çünkü Timur’un Anadolu’daki beyliklere verdiği salahiyet ve yine Osmanlıların kendi araları arasında düştükleri taht mücadelesi olarak bilinen Fetret döneminin sancısı içerisinde I. Mehmed’in son mal varlığı ile Söğüt’e bir camii yaptırmasının başka bir açıklaması olamazdı. Bu camii yaptırma meselesi gerçekten Osmanlıların Osman, Orhan ve I. Murad dönemindeki gibi “İslam dininin savunucusu” ve tek hizmetkârı olma meselesi ile ilintili okunmalıdır[3].

Tam da bu sebepten dolayı Lindner ’in Aşık Paşazadeyi bir “saray tarihçisi” olarak zikretmesi oldukça akla yatkın görünüyordu. Fakat hem Aşık’ın hem de referansı olan Yahşi Fakhi’nin saray tarihçiliği ile uzaktan yakından pek bir alakası yoktu. Aslında ilk dönem yazarları kendilerini güvence altına almak için belli noktalarda hükmedenin yanında olabilirlerdi pekâlâ, yine de onların metinlerinde yatan meseleleri çözümlemeden doğrudan saray tarihçisi tanımı yapmak biraz güçtür. Nitekim Aşık Paşazâde’nin yukarıda zikrettiğimiz gazi çevresiyle olan kişisel ve ideolojik bağları, çok önceden belirlenmişti. Pençik, I. Bayezid’in yaşam tarzına yöneltilen eleştiriler, Hacı İlbeğ’in öldürülüşü, Çandarlı Halil’in getirdiği yeni para sistemi ve Sultan II. Mehmed’in fetihten sonraki mülkiyet hakları ve kiralarla ilgili olan politikalarının eleştirilmesi gibi hadiselerin hepsi Aşık Paşazâde’de eleştiri olarak sunulmuştur.

Aşık Paşazâde ve dolayısıyla Yahşi Fakih, Osmanlı sultanlarını ve ulemasını açıktan eleştiriyordu ve bu eleştirileri okumak şüphesiz onların bir “saray tarihçisi” olarak belirmelerine aksi yönde bir kanıt niteliği taşıyordu. Bu aksi yönde olan kanıtı örneklemek yerinde olacaktır. Osman-Dündar Bey sorununun ele alınışı hakkında Aşık’ın yazdığı pasaj önemlidir, kronik yazarlarının hangi olayları dahil edip etmemek istediğinin bir profilini de çizer. Nitekim Aşık döneminden şöyle bir geriye doğru özlemini dile getirir:

“[Ol zamanda beğler karındaşlarıyla meşveret iderler, bir yere cem’ olurlardı. Birbirin öldürmez idi.]”[4]

Öte yandan diğer Osmanlı kronikçileri Neşrî ve Oruç Beğ bu konuda oldukça ihtiyatlı davranmaktadır. Osman’a bir isnatta bulunulamasın diye, eserlerinde Osman’ın iki erkek kardeşini Ertuğrul’un vefatından sonra yani, Osman’ın herhangi bir siyasi iddia sahibi olmasından önce öldürmüştür. Ek olarak bu XV. yüzyıldan sonra anonim tarihlerde kardeşlerin ölümünden bahsedilir fakat ölümleri hakkında hiçbir şey söylenmez. Yine Neşrî ve İbn-i Kemâl, kardeş katlini bir alternatif olarak sunmaktadır. Bundan dolayı Osman’ın kendi amcasını öldürdüğünü kaydetmekten çekinmemişlerdir. Yani meşhur “kamu mu” yoksa “tek bir kişi” mi ayrımında taraflarını çoktan belli eden bu yazarlar Osman’ın [Dündar’ı vurup öldürdü, kendisi beğlik sevdasında idi]” amcasını öldürüşünü kaydetmekte hiçbir sakınca görmemişlerdi. Yine bu konuya ilişkin olarak İnalcık’ın da tespit ettiği gibi Hüdevendigâr sancağında yapılan 1521 tarihli bir tahrirde, bir arazi parçası Dündar Bey adına bir kişinin bir zamanlar elinde tuttuğu ve daha sonra vakfettiği toprak olarak tanımlanması ilgi çekicidir. Neşrî; Osman’ın amcasının gömüldüğü yeri Söğüt yakınlarındaki Köprihisar köyünde bulunmasını kaydetmesi ise yine tahrirde geçen kişinin Dündar Bey olabileceği ihtimalini oldukça yükseltmektedir.

Tüm bu veriler ve analizler ışığında Osmanlı kronikçilerine yaklaşmak oldukça ehemmiyet arz eden bir meseledir. Nitekim yukarıda belirttiğimiz 1402 travmasından sonra Osmanlılar gerçekten bir “tarih bilinci” ne mâlik olma yolunda evirilen bir tarih yazıcılığı geliştirmişlerdir. Sırasıyla İskendernâme, Yazıcızâde’nin Tevarih-i Âl-i Selçuk’un,” Oğuzlar”ın siyasi geleneğinin, Ertuğrul’un Oğuz Han’ın şerefli boylarından olan Kayılardan geldiği iddiası ve ek olarak Osmanlı tarihleri ve takvimlerinin oluşturulması bu yönde yapılmak istenen bir meşruiyet çabası olarak zikredilebilir. Nitekim Timur sonrasında II. Bayezid’in tarih yazımında etkinliğine örnek olarak gazayı kanıtlama isteği doğrultusunda Kili ve Akkirman seferleriyle bu isteği çevresine verme isteği gözden kaçırılmamalıdır.

Kafadar’ın Osmanlı kuruluşuna pek bir alternatif sunmamasıyla birlikte kaynaklara yaklaşımda bu döneme kadar süregelen yanlışlıkları belirtmesi mühimdir. Birincisi kaynaklara hücum ve doğrudan riayet -ki Köprülü’nün tezleri-, ikincisi ise Gibbons ’un bu kaynakların sonradan oluşturulduğu gerekçesiyle kale almak istememesi. Nitekim Imber hariç, Gibbons, Arnakis, Karl-Nagy ve Jennings dahi bu yolları izleyerek Lindner ‘in Aşiretçi ve kabileciliğine yeşil ışık yakmaktadır. Bilindiği gibi Lindner ‘in “soğan imgesi” ile açıklamaya giriştiği ağlar, Osman’ın soğanın özü olarak belirdiğini ve üst üste binen katmanlarla oluşan bir kabilecilik anlayışının vuku bulduğunu savunmaktadır.

Sonuç olarak Kafadar’a göre neden Aşık’ın Yahşi Fakih ’in kroniğindeki bilgilere erişmesinin ve kendi kitabında ondan aldığı rivayetlere güvenmeye karar vermesinin rastlantı olduğunu düşünmeliyiz? O, kaynağını gizleme çalışmaktan çok, hangi kaynağa dayandığını açıkça ifade etmiyor mu? Aslında kroniğinde, sözlü kaynaklar olarak yardımcı olan arkadaşları ve tanıdıkları hakkında bizlere bilgi veren bu aralara serpiştirilmiş pek çok pasaj, okuyucuya Aşık’ın sosyal iletişim ağı hakkında değerli pek çok ipucu sağlamaktadır. Besbelli ki, sonraki kaynaklara önemsiz türevlermiş gibi muamele yapılamaz. Sonraki kaynakların derleyicisinin metni nasıl düzenlediği, ulaşabildiği malzemeden neyi devam ettirmeyi, atlamayı ya da değiştirmeyi seçtiği hakkında dikkatlice yapılacak bir inceleme, müellifin edebi, siyasi ve eğilimleri hakkında epeyce bilgiyi umulur ki, yazarın elinin altındaki kaynaklardan bazı belirtileri ortaya koyar. Üstelik, sonraki kaynaklar bugün var olmayan daha önceki kaynaklardan da bilgi sağlayabilir…

Nasıl ki Osmanlı iktidarının egemenliğinin kurulması için uç çağının yoldaş savaşçıları ile müttefik toplumsal gruplarının boyun eğdirilmesi veya bertaraf edilmesi gerekiyor idiyse, onların miraslarının da bu iktidarı sağlamlaştırmak üzere ehlileştirilmesi, yok edilmesi gerekiyordu. Emsallerinden herhangi biri gibi Osmanlı Devleti de yalnızca gerçeklikte değil, aynı zamanda, kısmen tarihçiler sayesinde insanların muhayyilelerinde de inşa ediliyordu.

Gökhan Toka
Sosyal Bilimler / Blog Yazarı

 


Öne Çıkarılan Görsel

Dinner at the Palace in Honour of an Ambassador
Jean-Baptiste Vanmour — 1700/1750
Koleksiyon: Pera Museum

Konuya İlişkin Okuma Önerileri

  • Heath Lowry, Erken Dönem Osmanlı Devleti’nin Yapısı, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul:2010
  • Colin Imber, Osmanlı İmparatorluğu 1300-1650, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul:2006.
  • Hüseyin Nihâl Atsız, Âşıkpaşaoğlu Tarihi, M.E.B. Yayınları, İstanbul:1992.
  • Paul Wittek, The Rise of the Ottoman Empire, Londra:1938. [Türkçesi için, bkz. Paul Wittek, Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğuşu, çev. Fatmagül Berktay, Pencere Yay., İstanbul, 2. Baskı: 2000.]
  • Herbert A. Gibbons, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu, 21. Yüzyıl Yayınları, Ankara:1998.
  • Fuad Köprülü, Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri, Ötüken Yayınları, İstanbul:1981.
  • Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Klâsik Çağ (1300-1600), Y.K.Y. Yayınları, İstanbul, 1. Baskı:2003.
  • Paul Lindner, Osmanlı Tarihöncesi, çev. Ayda Arel, Kitap Yayınevi, İstanbul:2014.
  • Necdet Öztürk, Oruç Beğ Tarihi [1288-1502], Çamlıca Yayınları, İstanbul:2008.
  • Necdet Öztürk, Neşrî Cihânnümâ [1288-1485], Çamlıca Yayınları, İstanbul:2008.
  • Yahşi Fakih Hak. Bilgi İçin Bknz: http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=430181
  • Kemal Sılay, Ahmedî’s History of the Ottoman Dynasty, Journal of Turkish Studies, Vol.16, Published at The Department of Near Eastern Languages & Civilizations, Harvard University:1992.
  • Ebu Abdullah Muhammed İbn Battuta Tanci, Seyahatnâmesi, çev. A. Sayit Aykut, Y.K.Y., İstanbul:2017.

Dipnotlar

[1] Heath W. Lowry, Erken Dönem Osmanlı Devleti’nin Yapısı, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 1. Baskı, 2010, s.1.

[2] Paul Wittek, The Rise of the Ottoman Empire, Londra, 1938. [Türkçesi için, bkz. Paul Wittek, Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğuşu, çev. Fatmagül Berktay, Pencere Yay., İstanbul, 2. Baskı, 2000.]

[3] Kafadar, age, s.152-153.

[4] Orhan’ın babasının ölümünden sonra kardeşi Alâeddin’e beyliği teklif etmesi.


Yasal Uyarı: Yayımlanan bu yazının tüm hakları sosyalbilimler.org’a aittir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlali söz konusu olduğunda; sosyalbilimler.org, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır.Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Bu metinde yer alan görüşler yazara aittir ve sosyalbilimler.org’un editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Sosyal Bilimler Haftalık E-Bülten Aboneliği

* indicates required

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.