Sosyal Bilimler

Kültürel Soğuk Savaş: İnsan Aklını Hafife Almak | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Kültürel Soğuk Savaş: İnsan Aklını Hafife Almak

Sosyal bilimlerin birçok alt disiplini neyin savaş olup neyin olmadığı konusunda çeşitli tanımlamalar yaparken, eğildikleri sürecin farklı düzeyleri ile ilgilenir. Ancak savaş öylesine çok çatışmayı ve bir arada olma halini aynı anda içinde barındırır ki, tek bir yerden tek bir açıklama yapmak olanaksız hale gelir. Bu olanaksızlığın en belirgin olduğu süreçlerden bir tanesi de Soğuk Savaş dönemidir. Olanaksıza en yakındır, çünkü sürecin en başında kimin kim ile ne için ve ne ile savaştığı belirsiz olduğu gibi dünya tarihinde ilk kez savaşmanın formu bu denli bilinmeyene doğru ilerlemektedir. Fikirlerin, söylemlerin, korkuların savaşı olan Soğuk Savaş teknolojinin de gelişmesi ile birlikte iki ülke arasındaki ideolojik anksiyete olmaktan çıkmıştır.

Dünya tarihinin hiçbir savaşında olmadığı gibi bir gecede başlamamış olan bu süreç kimilerince çeşitli biçimlerde bugün halen etkilerini göstermektedir. Konu ile ilgili genel kanı Soğuk Savaş’ın bir nükleer silahlanma yarışı ile ilgili olduğudur, ki bu aslında doğrudur da. İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası sistem kendisini adeta bir otobüs çarpmış gibi bulmuştur. Bir yanda Sovyetler Birliği’nin yarattığı komünizmin yayılması korkusu bir yandan da büyük güçlerin içerisine girdikleri varoluşsal kriz gerek devletler arası gerekse toplum-devlet ilişkilerinin yeniden düzenlenme ihtiyacını doğurmuştur. Tam bu noktada aslında belirtmem gerekir ki, komünizmin yayılması korkusu büyük güçlerin varoluşsal krizlerini beslemiş ve onları dış politika kararlarını alırken sınırlandırmıştır.

Soğuk Savaş’ın birçok alt dönemi vardır. Her bir alt dönem beklenildiği üzere o dönemin güncel siyaseti ile şekillenmiştir. Ancak hiçbir zaman ABD ve Sovyetler Birliği birbirini ve tüm dünyayı yok etmenin maliyetini göze alamamışlardır. Ortada büyük bir ikilem vardır aslında. Dünya yok olduğunda yönetecek bir şey kalmayacaktır. Yani daha da açacak olursam, devletler devlet olma hallerine zarar vereceklerdir.

Gerek maliyet gerek yok olarak yalnız kalma duygusu devletlerin stratejik düşünme kapasitelerini artırmış ve dünya tarihine renkli anlar bırakmıştır. Özellikle 1953 yılında Stalin’in ölümü ile başlayan süreç iki devlet arasında kültürel diplomasinin gelişmesine olanak vermiştir. Bununla birlikte bu rahatlama hali çatışmaların yaşanmadığı anlamına gelmemektedir. Zira, vekalet savaşları dediğimiz kavram Soğuk Savaş dönemini anlamak hususunda çok önemlidir. Büyük güçler uluslararası sistemde canlı kanlı savaşmayı çok maliyetli bulduğu için bölgesel düzeye yönelmişler ve kendi güçlerini pekiştirecek adı devlet olan ama kendi başına da uluslararası siyasette pek de belirleyiciliği olmayan devletleri kendi zihinsel Soğuk Savaş haritalarına yerleştirmişlerdir. Geriye dönüp bakıldığında bu haritalar sıcak çatışmaların savaşı olmuştur demek durumun tahlili konusunda yerinde bir yargı olacaktır.

Peki bu sürecin kültürel kısmında ne olmuştur? Bu soru temelde ideolojik bir kamplaşmanın somut düzeydeki karşılığıdır. Kimi akademik çalışmalarda bu sürecin kültürel boyutu Kültürel Soğuk Savaş şeklinde adlandırılmaktadır. Bu sürecin literatüre farklı bir alt dönem olarak girmesinde en önemli rolü kendi iç kamplaşmalarına sahip olması oynamaktadır. Bununla birlikte devletlerin kendi aralarındaki siyasetleri toplumsal düzeyde aynı biçimde algılanmamıştır. Her ne kadar verilen mesajlar geniş kitlelere etkili bir biçimde ulaşsa da bazı örnekler büyük siyasetlerin etkisini aşındırmıştır.

Kültürel diplomasi ve kültür politikaları çoğunlukla birbiri yerine kullanılsa da bu iki kavram birbirinden az da olsa ayrı düşünülmesi gerekmektedir. Zira, kültürel politika biraz da kurumsal bir duruşun ve bir politika yapım sürecinin sonucunda ortaya çıkan bürokrasinin ürünüdür. Devletler zaman zaman ilgili kurumları yardımı ile kültür politikaları belirler ve bunları yasal bir biçimde işletmeye başlarlar. Kültürel diplomasi ise bu işi kitabına uydurma halinden oldukça uzakta kalmaktadır. Bu kavram kültür politikalarının aksine doğrudan bir yumuşak güçtür. Kimi muhatap alıyorsa onda bir etki alanı oluşturma düşüncesini içinde barındırır.  Bahsedilen bu etki alanı kültür politikalarında olduğu gibi Althusser’in (2006) belirttiği gibi devletin ideolojik aygıtları vasıtası ile yaratılmaktadır. Televizyon, eğitim, sanat, reklam, okul, kimin çalışmasının devlet tarafından fonlanacağı, okullarda hangi özel günlerin özel gün olacağı, televizyonlardaki en çok izlenen saatlerin hangi programlarla doldurulacağı ve daha da önemlisi kimin neyden ne kadar korkacağı kültürel diplomasinin ilgi alanıdır.

Bununla birlikte belirtmem gerekir ki, kültür politikaları da kültürel diplomasi de devletlere kendi iç ve dış siyasetlerinin meşruiyet zeminini oluşturma fırsatı sağlamaktadır. Bu zemin özellikle liberal demokrasinin bir dereceye kadar da olsa işlediği ülkeler için çok önemlidir çünkü yapısal olarak bu tip rejimlerin etkili olduğu ülkelerde hükümetlerin kurulma biçimlerinin toplum açısından meşru olması gerekmektedir. Demokrasinin işler olmasının tek koşulu elbette sadece seçimler değildir. Bununla birlikte bir hükümetin iktidara nasıl geldiği devletin yaşama ihtimali olduğu meşruiyet krizlerini en aza indirebildiği gibi bu krizlerin tırmanmasına da sebep olabilir. Bütün bunlara ek olarak, toplumsal eşitsizliklerin devlet için bir tehdit haline gelmesi ihtimali devletlerin kültürel alana müdahale etme ihtiyacını doğurur. Jordan ve Weedon’un (1995:5) belirttiği gibi toplumsal eşitsizliğin meşrulaştırılması kültürel politikaların yardımı ile sağlanmaktadır.

Bu açıdan bakıldığında devletler meşruiyetlerini sağlamaları ve toplumsal eşitsizlikleri kendileri için bir risk olmaktan çıkarmaları için bazı manevra alanlarına ihtiyaç duymaktadırlar. Kültürel alan devletlere bu manevraları yapmalarını ve toplumun istediği şeyleri anlayarak onlar üzerinde çok da belirgin olmayan ama etkili olan bir kontrol gücüne sahip olmayı sağlar. Kültürel Soğuk Savaş dönemindeki tartışmalar bu teorik perspektifte incelendiğinde kimin neyi niye yaptığını anlamak çok daha kolay olacaktır.

Kültürel alanın politik hale getirilmesi tarih boyunca çeşitli sebeplerden dolayı sosyal bilimlerin tartışılan konularından biri olmuştur. Paschalidis (2009) çalışmasında 1870-1914 yılları arasındaki döneme kültürel ulusalcılığın, 1914-1945 arasına kültürel propagandanın ve 1945-1989 periyoduna ise kültürel diplomasinin etki bıraktığını belirtmiştir. Bu noktada Paschalidis’in kullandığı tarihsel ayrım bu çalışmanın Soğuk Savaş dönemine neden kültürel diplomasi ışığında baktığı konusundaki zemini oluşturmaktadır.

Nüfuzu geniş olanın fikirsel yaygınlığını içerisinde barındıran kültürel küreselleşme kavramsallaştırması ise Soğuk Savaş dönemine denk gelmektedir. ABD ve Sovyetler Birliği yarattıkları ideolojik kampın ne kadar eşsiz ve yaygın olması gerektiğinden dem vurmuşlar ve bunu destekleyecek nitelikte bir kültürel diplomasi izlemişlerdir. Ancak burada önemli olan husus birbirini yok etmek değildir. Zira, dönemin iki süper gücü fikirsel üstünlüklerini uluslararası topluma kanıtlamak için her daim kendi ötekilerine ihtiyaç duymuşlar ve bu öteki olanı olumsuzlayarak kendilerine hâkim edici bir kimlik inşa etmişlerdir.

1945-1953 yılları arası Kültürel Soğuk Savaş dönemi için bir kimlik inşası dönemidir. Taraflar kendi ötekilerini hangi argümanlarıyla dolduracakları konusunda zaman zaman tereddüt içerisine düşseler de ilhamlarını tarihsel geçmişlerinden almışlardır. Bu sürecin erken dönem faaliyetlerinden olan Fullbright Antlaşması 1947 yılında dönemin Amerikan başkanı Henry Truman tarafından imzalanmıştır. Bu Amerikan değerlerinin biricik olma iddiasının programa katılan değişim öğrencileri vasıtasıyla tüm dünyada yaygınlaşması konusunda çok önemli bir adım olmuştur. 1948 yılına gelindiğinde ise iki devlet arasında Smith- Mundt Antlaşması imzalanmış ve Sovyet halkına propaganda yapmanın en kolay yollarından biri olan Voice of America (VOA) kurulmuştur. Siefert (1945) bu noktada radyonun kültürel diplomasi alanında propaganda yapmada en etkili araçlardan bir tanesi olduğunu belirtmiştir.

Sovyetler Birliği cephesinde ise bu dönem boyunca yapılan en önemli faaliyetlerden bir tanesi 1948 yılında Kominform’un kurulması olmuştur. Sovyetler Birliği’nin savunduğu komünizmde tüm Sovyetlerin tek bir çatı altında birleşmesi ideali vardır. Bu ideal kendisini siyasetin her alanında gösterdiği için Sovyetler Birliği’nin kültürel çalışmaları da Kominform üzerinden yürütülmüştür.

1953 yılına gelindiğinde Stalin’in ölümü başta Sovyetler Birliği olmak üzere tüm dünyada geniş ses getirmiştir. Kimileri kahrından nereye saldıracaklarını şaşırmış, kimileri ise Kruşçev gibi Sovyetler Birliği içerisinde reforma gitmek gerektiğini savunmuştur. 1964 yılına kadar süren bu dönem barışçıl bir şekilde bir arada yaşamak mümkün mü acaba sorusunun sorulduğu bir dönem olmuştur. Bu dönemde Sovyetler Birliği iki temel politika izlemiştir. İlk olarak vize uygulamalarında kolaylaştırıcı bir tavır sergilemiş, ikinci olaraksa turizme ağırlık vermiştir.

Döneme damgasını vuran gelişmelerden biri 1955 yılında gerçekleştirilen Cenevre Zirvesidir. Bu zirvede Dulles ve Molotov bir araya gelmiş ve ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki kültürel değişim programlarını tartışmışlardır. Gerçekleştirilen bir diğer önemli etkinliklerden biri ise Kültürel Özgürlük Kongresidir (Congress for Cultural Freedom). Daha çok edebiyat alanına yönelik bir çalışma olan bu kongre her iki devlet için oldukça kritiktir. Bu tartışmaların beraberinde 1958 yılında iki ülke arasında bir değişim antlaşması imzalanmış ve kültürel alandaki iş birliği görünürde güçlendirilmeye çalışılmıştır. Peki sahiden amaç kültürel iş birliğini sağlamak mıdır? Yoksa stratejik davranarak birbirinin alanına girip bir nüfuz alanı yaratmak mı?

1959 yılına damgasını vuran çalışmaların en önemlilerinden bir tanesi de altı hafta süren Amerikan Sergisi olmuştur. Amerikan mutfağından, sanat anlayışına kadar detaylı bir kültürel örüntüyü içinde barındıran bu sergi yüksek sayıda Sovyetler Birliği vatandaşı tarafından ziyaret edilmiştir. Bu sergide en medyatik hale gelen an Nixon ile Kruşçev arasındaki mutfak tartışmalarıdır. Kitchen Debate olarak literatüre geçen bu tartışmanın her şeyden önce adı oldukça dikkat çekicidir. Mutfak yemeğin piştiği yerdir. Mutfak insanların karnının doyduğu yerdir. Mutfak evin merkezidir. Bu açıdan bakıldığında da ABD ve Sovyetler Birliği’nin mutfakta giriştiği rekabet ve tartışma bir aile içi kavgası şeklinde kavramsallaştırılabilir. Sanki koca dünya onların evidir ve evde neyin pişeceği konusunda bir anlaşmazlığa düşmüşlerdir. Bir de üstüne üstlük hiç kimse öteki aile bireylerine ne isteyip ne istemediklerini sormamıştır. Şimdi sormak gerekir, mutfak tek kişinin midir?

1960’lı yıllardan sonraki dönemler ise hikâyenin bildiğimiz kısmı. Küreselleşmenin ekonomik ve kültürel boyutunun el ele gittiği yıllar. Bireyselleşmenin öneminin arttığı ve insanların varoluşsal sorgulamalarındaki artışın sanatsal çalışmalara da etkilendiği yıllar. Bu noktada devlet ve toplum arasında sanat alanında yapılması gereken bir ayrım bulunmaktadır. Devletlerin izledikleri siyaset birbirlerine yönelik bir gövde gösterisi haline gelirken toplumsal düzeyde sanat farklı bir şeylerin ifadesi olmuştur. İnsanların otoriteye yönelik bir sorgulama süreçleri giderek belirginleşmiştir. Bu süreç en çok da sahne sanatlarına yansımış beden hareketlerinin sınırsızlığı tartışılır olmuş. Durup beklemekten, var olanı kabul etmekten ve hatta durağan olmanın bir parçası olmaktan çok yorumlama ve değiştirmeye yönelik toplumsal bir hareketlenme olmuştur. Bu hareketlenme zaman zaman kabuğuna sığamamış taşacak gibi olmuş ve Rudolf Nureyev gibi baletlerin unutulmaz dönüşlerine sebep olmuştur. Dansta bir hareketin pek çok bileşeni vardır. Nerede durduğunuz, dengenizi nasıl sağladığınız, ağırlığınızı nereye daha çok verdiğiniz, nereye gideceğiniz ve nasıl başlayacağınız bir motifin çizilmesi için cevabının bilinmesi gereken sorulardır. Bununla birlikte tüm bunların cevabını bilseniz de bazen hiç beklemediğiniz bir anda hiç beklemediğiniz bir şey olur ve dengenizi yitirebilirsiniz. Kültürel Soğuk Savaş dönemi tam da bu dengenin süreklileşemediği bir dönem olmuştur. ABD ve Sovyetler Birliği ellerindeki neredeyse tüm kanalları politikleştirmiş ve yok olmamak için bir araç gibi kullanmıştır. Gözden kaçırdıkları şey ise insandır, insana özgü olandır, insanın üretime olan düşkünlüğüdür. İnsan üretmediği müddetçe var olamaz. Ölümsüzlüğe öykünen insan bunun imkansızlığını unutmak için ya da belki korkmamak için bazen yemek yapar, bazen çocuk yapar, bazen dans eder, bazense yazar. Yani ille de bir şey yapar. Oblomov’un bile kalkıp evinden çıktığı bir dünyada kimsenin durmaya dair bir lüksü yoktur. Zira dünya harekettir. Bu hareketlilikte durmayı bile düşünmek aslında durmamaktır. Kültürel Soğuk Savaş ne soğuktur ne kültüreldir; insan aklını hafife almaktır.

Pınar Eldemir
sosyalbilimler.org Blog Yazarı
p.eldemir@sosyalbilimler.org

Kaynakça

  • Althusser, L. (2006). Ideology and ideological state apparatuses (notes towards an investigation). The anthropology of the state: A reader9(1), 86-98.
  • Jordan, G., & Weedon, C. (1995). Cultural politics: Class, gender, race, and the postmodern world. B. Blackwell.
  • Paschalidis, G. (2009). Exporting national culture: histories of Cultural Institutes abroad. International journal of cultural policy15(3), 275-289.
  • Siefert, M. (1945). From Cold War to wary peace: American culture in the USSR and Russia. The Americanization of Europe: Culture, diplomacy and anti-Americanism after186.

Yasal Uyarı: Yayımlanan bu yazının tüm hakları Sosyal Bilimler Platformu’na (www.sosyalbilimler.org) aittir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlali söz konusu olduğunda; Sosyal Bilimler Platformu, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı, (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz.

Sosyal Bilimler Haftalık E-Bülten Aboneliği

* indicates required

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.