Sosyal Bilimler

“Neoliberalizm” Teriminin Aşağılayıcı Kökenleri | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

“Neoliberalizm” Teriminin Aşağılayıcı Kökenleri

“Neoliberalizm” terimi entelektüel çevrelerde şu andaki muhtemelen en moda günah keçisi. Bu terim, günümüz dünyasıyla ilgili artmakta olan çeşitli şikâyetlerin (eşitsizlik, yoksulluk, iklim değişikliği, deregülasyon, küreselleşme, siyasette paranın yaygınlaşması) kabahatini üzerine alan, sözde ideolojik bir hareketi ima ediyor. Bu “neoliberal” ideoloji ayrıca fakülte büyüklüğünde durgunluğu ve idari şişkinliği yükleyip, öğrenci borçlarını “fakülte yönetişimi” hesabına üniversitelere kadar genişleterek yükseköğretimi esir almış durumda.

İddia edilen bu sorunların çoğu nadiren en iyi şekilde ispat edilse de akademik ve entelektüel elitin büyük bölümü için bu sorunların kaynağının “neoliberalizm” olduğuna şüphe yok. Kendini neoliberalizmin taraftarı olarak tanımlayan adeta kimse yokken (kendini öyle tanımlayan birkaç kişinin neredeyse hepsi, siyasi solun bu terimin küçük düşürücü kullanımını sahiplenmeye çalışmakta), bu takma ad çok garip bir teşhiste de bulunuyor.

Üzerinde asıl hak talep edenlerin sıfıra yakın olduğu bir hareket için neoliberalizm haddinden fazla miktarda, çoğu acımasız biçimde kaba ve kindar olan küçümsemeleri kendine çekiyor. Daha da ilginci, bu terimin yaygın akademik sözlüğe henüz son 30 yılda girmiş olması.

Akademik Camianın Gözde Komplo Teorisi

Neoliberalizmin ngram kullanımları, 1800-2008

Öyleyse, 1990’a kadar adeta kimsenin kullanmadığı bir terim nasıl dünyadaki gerçek ve hayali tüm sorunlara dair akademik camianın gözde komplo teorisi haline geldi? Hikâyenin en sık rastlanılan versiyonu, “neoliberal” kelimesini iki dünya savaşı arasındaki yirmi yıllık sürede Ludwig von Mises ve F.A. Hayek etrafındaki küçük bir grup serbest piyasa iktisatçısına bağlıyor.

Bu standart anlatıya göre terim 1938’de Paris’te yapılan, bugün Walter Lippmann Kolokyumu olarak anılan küçük bir akademik konferansta ortaya çıktı. Adını aldığı Amerikalı siyasi köşe yazarı Walter Lippman’ın yanı sıra, toplantıya katılanlar arasında Mises, Hayek ve klasik liberal siyasi gelenekten gelen başka pek çok Avrupalı entelektüel de vardı. Bu Kolokyum bilimsel literatürde neoliberalizmin doğum yeri olarak büyük ölçüde kabul görmektedir. İktisadi düşünce tarihinin dışında, yayımlanmış yüzlerce çalışma 1938’deki bu konferansın neoliberalizm terimini bilfiil türettiğini artık sabit olgu olarak tekrarlıyor. Kendi özel alanları olmamasına rağmen, günümüzde Marksist ve Eleştirel Kuramın başlı başına “neoliberalizme” yaptığı saldırılarda bu tarihî söylenti özellikle yaygın.

Kolokyumun iç siyaseti büyüleyici ve karmaşık. Ayrıca, terimin günümüzde serbest piyasalarla ilişkilendirilmesini de içinden çıkılmaz hale getiriyor. Büyük Buhran’dan ve Avrupa’da faşizmin yükselişinden kaynaklanan bir yöntem kriziyle karşı karşıya kalan bazı katılımcılar, klasik liberalizmin müdahale etmeme (laissez-faire) ilkesini terk etmeyi ve ekonominin gelgitleri süresince kurumsal bir dengeleyici olarak hükümete daha fazla rol biçmeyi teklif ettiler.

Teklif edilen değişim devletin ekonomide mali disiplinli fakat aktif rolüne razı olmayı gerektiriyordu. Buhran döneminin tehditleri arasında siyasi kayıtsızlık durumuna düşmekten kaçınmak amacıyla, teklife göre klasik liberallerin bayındırlık harcamalarına izin vermeye istekli olduklarını göstermeleri, tekrar dağıtılan vergilere yönelik daha fazla hoşgörülü olmaları, ekonomik kurumların tesis edilmelerinde ve yönlendirilmelerinde devletin de rolünü kabul etmeleri gerekiyor. Bu stratejinin Kolokyum katılımcılarından Louis Rougier ve Alexander Rüstow’un başını çektiği destekçileri, kendi entelektüel hareketleri için yeni bir isim önerdiler: Neoliberalizm.

Bu takma ad ortaya atıldığı andan itibaren ihtilaflı olduğunu kanıtladı ve Mises ile bağlantılı katılımcıların grubu, ekonomiye müdahale etmeme ilkesinin terk edilmesini reddetti. Richard Ebeling’in göstermiş olduğu üzere, “neoliberal” teriminin bu değişik biçimi başından beri ekonomik planlamaya bağlanmış durumdaydı.

Fransız ve Alman delegelerin bazıları İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, kısa bir süreliğine bu takma ada yönelmiş olsalar da klasik liberal düşüncenin ana hattında hiçbir zaman gerçekten rağbet görmedi. Mises ile bağlantılı Avusturyalılar bu takma adı reddettiler. Onların bugünkü en yakın entelektüel varisi ise Birleşik Devletlerin iktisadi özgürlükçüleri arasında değil, daha ziyade yüzyılın ortalarında Almanya’da ortaya çıkan, nispeten dar ve az bilinen Ordoliberal okulda bulunmaktadır. Ordoliberaller bugün hâlâ daha geniş klasik liberal şemsiyenin altında, ama Misesyen ana hattın gitmediği yönde, çoğunlukla bir sapma olarak etkinliklerini sürdürüyorlar.

İlginç şekilde, bugün “neoliberal” teriminin çoğu akademik kullanımı, terimi Mises, Hayek ve Avusturya okulunun birçok Amerikalı türeviyle bağlamaya çalışıyor. Neoliberalizmi, kitlelerin oy sandığı aracılığıyla refahı sahiplerinden toplu olarak sahiplenme kudretinden mahrum bırakıldıkları, “mülkiyet hakları üstünlüğü” olan müdahale etmeme ideolojisinin demokratik olmayan bir türü şeklinde resmediyorlar. Terim bu doğrultuda, devletin iktisadi işlere karışmasının geri çevrilmesini ya da Ordoliberallerin yüzyılın ortasında verdikleri ödünlerin tam tersini tanımlamak için kullanılıyor.

Neoliberalizmin, Mises-Hayek kökenli hikâyesi akademik literatüre nüfuz etmiş durumda. Ayrıntılı tarihçeler terimin silsilesini 20. yüzyılın başlarında Hapsburg İmparatorluğu Viyana’sından günümüz Dünya Ticaret Örgütü’ne kadar, her defasında Walter Lippmann Kolokyumu üzerinden takip etmektedir. Diğer çalışmalar bu anlatıyı kendi modern siyasi amaçlarına uyarlamakta, bunu 2007-8 mali krizinin sözde esas zanlısı haline gelen ve kendi anlatımlarında, bugün hâlâ ekonomi politikası yapımına hâkim olan bir “neoliberal düşünce kolektifi” üretip, 1938 olaylarının hesabına yazarak yapmaktalar.

Terimin yakın zamanlarda popüler hale gelmesinin izi ironik biçimde, terimin günümüzdeki kullanımlarının büyük çoğunlukla aşağılayıcı imasını benimsemeyen Fransız filozof Michel Foucault’nun 1978-79 derslerine kadar sürülüyor gibi gözüküyor. Ancak, Foucault, Walter Lippmann Kolokyumunu bu terimin köken hikâyesinin merkezî kuvveti olarak popüler hale getirmiştir.

1938’deki tutanakların Fransızca nüshalarına atıfta bulunan Foucault, “bu kolokyum süresince neoliberalizme özgü belirli öneriler tanımlanmıştır…Neoliberallerin bütün metinlerinde hükümetin aktif ve tetikte olup, liberal bir rejime müdahale etmekte olduğuna dair temalar bulursunuz,” yorumunda bulunmuştur.  Foucault’nun kabul ettiği üzere, bu kendine has görüş müdahale etmeme ilkelerinden ayrılıyordu ve bir yandan da “neoliberalizmi” bir tür siyasi aktörlük biçimiyle – dolayısıyla bu görüşün günümüzde serbest piyasalar adına proaktif yönetişimin destekçisi şeklindeki itibarıyla dolduruyordu.

Foucault neoliberal yönetişimin mahiyeti konusunda adını kötüye çıkaracak şekilde müphem kalmışken, müteakip yıllardaki takipçileri müphem kalmadı. Nitekim, mevcut norm neoliberalizme küresel bir öcü, menfaat gözeterek güç kullanan ve kendi kazancı için dünyada bir kenara itilmiş insanları zarara uğratarak, yakıp yıkan bilinçli bir entrikanın kötü niyetli teşekkülü gibi muamele ediyor. Böylece günümüzdeki şikâyetin komplocu özüne varmış bulunuyoruz.

Alternatif Bir Etimoloji

Siyasallaştırılmış kullanımının dışında, günümüz neoliberalizm literatürüyle ilgili tekerrür eden bir sorun da literatürün bu terime yönelik son derece karışık ve kısmî bir köken hikâyesi üzerinde karar kılmış olmasıdır. Bu kadarı, Mises’in Rougier’nin ve Rüstow’un 1938’de müdahale etmeme politikasından çekilme teklifini reddetmesinden zaten belliydi. Sonuç olarak, bugünkü kullanımlar tarihî bir çelişkiyi adeta farkında olmadan sahipleniyorlar. Terim, aynı toplantıda bulunup, nispeten pek tanınmayan ve üzerinde asıl hak iddia edenlerden ziyade, 1938’de kendisini reddeden Misesyen gelenekle bugün daha ciddi ölçüde ilişkilendiriliyor.

Daha da esasında, bu yafta açısından Walter Lippmann Kolokyumu da hatalı biçimde tanımlanmış ve uyarlanmış bir başlangıç noktası.

Neoliberalizmin asıl kökenlerini bulmak için zamanı on yıldan daha da geriye, 1920’lerin Viyana’sındaki entelektüel ortama ve bununla birlikte, Alman dilinin ihmal edilen kaynaklarına almamız gerekiyor. Böyle yaparak, “neoliberalizmin” ilk önce iki savaş arası Avrupa entelektüel ortamının aşırı soldaki ve aşırı sağdaki eleştirmenlerinin ortaya koyduğu üzere, ekonomik liberalizm için siyasi bir yafta şeklinde ortaya çıktığını çabucak anlıyoruz (19. yüzyıldaki birtakım kullanımlar bu kullanımdan önce geliyor, ama mevcut terime uymayan farklı tanımlarla).

Daha önce, ilk olarak 1922 civarındaki bu kullanımda neoliberalismus veya neuliberalismus terimi serbest piyasa ekonomisinin uygulayıcılarını belirlemek için türetilmiştir. Bu uygulayıcılar serbest piyasa ekonomisinin klasik ilkelerini, müdahale etmeme prensibini reddederek değil, analizlerinde marjinalizmi ve bununla beraber kritik biçimde, Marksist emek kuramı dogmasına doğrudan meydan okuyan marjinal bir değer kuramını benimseyerek değiştirdiler. Erken dönemdeki bu adlandırmalar, terimi “neoliberallerin” savunucusu olarak görülen Mises ile bağlantılı Viyanalı düşünürleri nitelemek için sıklıkla kullandı.

İlk örneklerden biri Max Adler’in 1922 tarihli kitabı Die Staatsauffassung des Marxismustaki bir dipnotta karşımıza çıkıyor. Adler bariz bir komünistti ve Avusturyalılarla merkezî planlamanın mahiyetiyle elverişliliği üzerine onlarca yıl süren bir tartışmaya giren, Marksist kuramcıdan siyasetçiye dönüşen Rudolf Hilferding’in çalışma arkadaşıydı. Adler’in ve Hilferding’in Avusturya-Marksist okulu, Eugen von Boehm-Bawerk’ın ilk olarak 1898’de yayımlanan Marx’ın emek değer kuramının yıkıcı eleştiri yazısına bir cevap dizisine girişmesiyle göze çarpmıştı.

Adler 1922’de, Mises’in yakın zamanda yayımlanan Nation, State, and Economy (1919) çalışmasını “der neueren und eifervollsten des Neoliberalismus” – “neoliberalizmin” şimdiye kadarki en şevkli ifadesinin bir örneği olarak adlandırdı. Adler bu kavrama aşağılayıcı biçimde muamele etti ve Mises’in çabasını, kendisinin Marksyen sosyalizm damgasının yükselişine karşı siyasi güdümlü bir yanıt olarak gördü. Adler kolaya kaçarak, kendisinin sosyalist konumunu tarihsel olarak kanıtlanmış bariz bir gerçek şeklinde kabul etti ve bu doğrultuda Mises’i, çökmekte olan kapitalist statüko olarak gördüğü şeye hayat vermeye çalışıyormuş gibi gördü.

İki yıl sonra Hilferding Avusturya-Marksistlerinin ana siyasi organlarından biri olan kendi dergisi Die Gesellschaft için “Der Neu-Liberalismus” başlıklı uzun bir eleştiri yazısı kaleme alması amacıyla Marksist bir meslektaşı, Alfred Meusel’i görevlendirdi. Meusel’in makalesi Mises’in, işlevsel bir tahsis mekanizmasının sosyalistler tarafından yok edilmesi neticesinde merkezî planlamayı sarsan zorlu engelleri inceleyen, 1922 tarihli kitabı, Socialism’i özellikle hedef alıyordu.

Mises’in sosyalizme “neoliberal” alternatifi tarihçi Meusel için Marksyen emek mücadelesinin “gerçeklikleri” açısından uygunsuz olarak addettiği, ütopik bir dalavere anlamına geliyordu ki, sosyalizm bir yandan da bariz bir gerçek olarak kabul ediliyordu. Adler gibi Meusel de işine geldiğince, Mises’in eleştirilerini bir kenara itmek için tarihin ağırlığını ileri sürdü. Bir emek ayaklanması siyasi bir teminat olacaktı ve Marksistler bu ayaklanmaya ortam sağlayacak aletleri ellerinde bulundurduklarını iddia ediyorlardı. Benzer temalar Meusel’in sonraki on yıl boyunca Almanca akademik yayınlarda ve dergilerde Mises ile atışmasını karakterize edecekti.

Meusel’in Die Gesellschaft’ta bu terimi benimsemesinden hemen iki yıl sonra, Mises’in diğer entelektüel muhalifleri, muhalif tarafın iktisat düşüncesi tarihi üzerine yaygın biçimde tedavülde olan Almanca ders kitabına bir düzeltmenin parçası olarak, ayrı bir “neoliberal” iktisat okulu planlama girişiminde bulundular. Ama bu sefer eleştiri sosyal kuramcı Othmar Spann biçiminde, siyasi aşırı sağdan geldi.

Spann bugün en çok, Alman kolektif kimliğini ve 19. yüzyıl liberalizminin radikal biçimde inkârını savunan, proto-faşist bir filozof olarak bilinmektedir. Spann ayrıca Viyana Üniversitesi’nin akademik siyasetindeki merkezî kişi olmakla birlikte, fakültede Mises’in devamlı rakibiydi (Mises 1933’teki kitabı Epistemological Problems in Economics’te Spann’ın marjinal değer eleştirisi üzerine şiddetli bir saldırı yazısı yazacaktı).

Spann 1926’daki ders kitabı düzeltmesinde (sonradan, 1931’de İngilizceye çevrildi), iktisat kısmına “neoliberal akım” (ya da asıl nüshasındaki “okul”) şeklinde adlandırdığı yeni bir bölüm ekledi. Bu gelişmeyi “Ricardyen okulu” veya klasik iktisadı, eleştirmenlerinin elindeki ölü halinden yeniden hayata döndürme gayreti şeklinde sundu.

Marksist çağdaşları gibi Spann da yaftaladığı nesneye karşı keskin biçimde düşmandı ve bu nesneyi aşağılayıcı şekilde isimlendirdi. “Neoliberal” bir hareketin tam da varlığı ve “bu okulun yakın zamanda hâkim olması gerektiği gerçeği, bilimimizin hâlâ on sekizinci yüzyılın dilini konuşmakta olduğunu ortaya koyan belirtilerdir,” diye söylendi.

Spann’ın sınıflandırması “neoliberal” düşünce okullarını resmî olarak tanımlamaya çalışıyordu. Marksistlerde olduğu gibi, Spann da Viyanalı meslektaşlarına özensiz bir atıfla bu takma adı hemen “marjinal fayda okuluna” kadar genişletti. Fakat terimin Knut Wicksell ve Gustav Cassel’in çağdaş Stockholm okuluyla bağlantısını da kurdu. Bu iktisatçılara, liberal karşıtı eleştirmenlerinin ortasında, klasik ilkelerin modernleştirilmesinin paralel açıklayıcıları gibi davranarak (Cassel marjinal değeri reddediyordu ve bir ülkeden diğerine yetersizlikten ve karşılaştırmalı fiyat seviyelerinden türettiği kendi fiyatlandırma kuramını ileri sürdü).

Spann, pek çok coğrafi bileşenindeki “neoliberalizmi”, kendisinin “evrenselci” sisteminin iktisadi ve sosyal kuramdan arındırmaya çabaladığı metodolojik bireycilikle daha çok ilişkilendirdi. Spann için liberalizmin büyük başarısızlığı bireyciliğiydi ki, Spann bunu doğal ve manevi ulusal camianın inkârının tatbiki olarak görüyordu.

Kendisi, ekonomik değerlemeye Marx’ın “artı değer” çözümünü reddeden bir Marksist karşıtı olmasına rağmen, Spann Marx’ın “toplumun bireyci düzeninde sırasıyla işçiye ve iş verene paylaştırılan muamelenin eşitsizliğine dikkat çekerek verdiği iyi hizmeti” coşkuyla övmüştür.

Bu iki tarafın, aşırı sağın ve aşırı solun kolektivist eğilimleri, paylaştıkları aşağılayıcı “neoliberalizm” yaftası altında bireyci liberalizmi ortak bir düşman haline getirdi.

“Neoliberal” Yaftasının Geri Gelmesi

Mises bu yaftaya dair bizzat ne düşündüğünü ifade edecek çok az şey bırakmış gibi gözüküyor olsa da bu yaftanın, 1920’lerin başında Mises’in lafını hiç sakınmayan, sağdan ve soldan çeşitli muhalifleri tarafından benimsenmesi Adler, Meusel ve Spann’ın çalışmaları tarafından kolayca kanıtlanabilir. 1938’de Lippmann Kolokyumunun diğer katılımcıları terimi teklif edip, devletin ekonomiye daha fazla müdahale etmesi yönünde bir değişimle bağdaştırdıklarında, bu erken dönem kullanımların Mises’in kafasını nasıl kurcalamış olabildiğini görmek zor değil.

İlginç biçimde, 1920’lerin aşağılayıcı kullanımı bugün dört bir yanımızda gördüğümüz “neoliberal” yaftasının kullanımıyla pek çok ortak noktaya sahip olmayı sürdürüyor. Modern birtakım “neoliberalizm” eleştirmenleri, Ordoliberal tarzı piyasa liberalizminin mali disiplinli sosyal güvenlik ağı karışımı olarak daha iyi adlandırılabilecek şeyi hedef alırken, deregülasyon, serbest ticaret ve hepsinden ötesi, müdahale etmeme ilkesi daha fazla ortak hedef olmaya devam ediyor.

Ancak bu kullanımlardaki yüzeyin hemen altında, havada asılı duran, Mises’in 1920’lerdeki karşıtlarından gelen alışıldık birkaç kavram var: emeğe adeta sorgusuz değer biçilmesi, marjinalizmin ve türevi değer kuramının reddedilmesi, toplumsal analize yönelik hem klasik Marksist hem de modern eleştirel kuram yaklaşımlarının belirgin özelliği olan kolektif kimlik mücadelesine olan inanç. Anlaşılan, “neoliberal” yaftası asıl aşağılayıcı siyasi amacından hiçbir zaman sıyrılamamış.

 

This article was originally published at American Institute for Economic Research.

Çeviri: Zülâl Zengin
Sosyal Bilimler / Çevirmen
zulal.zengin@sosyalbilimler.org

Kaynak: Phillip W. Magness / American Institute for Economic Research
The Pejorative Origins of the Term “Neoliberalism”


Yasal Uyarı: Yayımlanan bu yazı Türkçeye yabancı dilden sosyalbilimler.org tarafından çevrilmiştir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlali söz konusu olduğunda; sosyalbilimler.org, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Bu metinde yer alan görüşler yazara aittir ve sosyalbilimler.org’un editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Haftalık E-Bülten Aboneliği

Yorum Yazın

Haftalık E-Bülten Aboneliği




sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.