Sosyal Bilimler | Kayda Değer Akademik Metinler

Sosyal Bilimler

Foucault’da İktidarın Jeneolojisi: Biyopolitiğin Doğuşu ve Yönetimsellik | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Foucault’da İktidarın Jeneolojisi: Biyopolitiğin Doğuşu ve Yönetimsellik

Biyoiktidar, metnimiz kapsamında, kavramsal, söylemsel ve yöntemsel olarak, iktidar ilişkilerinin düzeyleri ve etkileşimleri dahilinde ele alınacaktır. Yazının amacı, 20. yüzyıl itibariyle sosyal bilimlerin ana konuları haline gelmiş bulunan siyasal ve sosyal durumları, toplumsal ve öznel tahayyülleri disiplinlerarası tartışmalarla güçlendirmek ve belirli teorik tartışmaları Michel Foucault’nun Biyoiktidarın Doğuşu kitabında ele aldığı yeni iktidar aygıtları üzerinden tartışmaktır. Aynı zamanda bu sosyo-politik durumları, yaşamı düzenleyen yeni bir politikanın yaşamı bütünleştiren teknikleri dolayımında, parçalanmış öznenin dahil olduğu koşullar üzerinden sorunsallaştıracağız. “Biyoiktidar”, nüfus, göç, bilgi ve liberalizm üzerinden şekillenen küresel güç ilişkilerini kapsayan ve 20. yüzyıl sonları itibariyle daha çok denetim toplumu içerisinde, yönetimsellik (gouvernementalité) tekniklerini ifade eden siyasal bir olgu olarak öne çıkmaktadır. Dolayısıyla bu kavram, bir yandan on sekizinci yüzyıl Aydınlanma Dönemi itibariyle oluşmuş iktidar aygıtlarını (disiplin toplumunu) ve yönetim şekillerini sorunsallaştırmamıza yardımcı olurken, diğer yandan yirmi birinci yüzyılın neoliberal politikaları itibariyle önemli bir şeye işaret eder: Özellikle Soğuk Savaş döneminin kapanmasıyla ortaya çıkan çağdaş yönetimsellik ilişkilerinin, birey ve özne üzerinden, gündelik hayat içinde ve kamusal uzamda kendilerini nasıl tarif ettiklerini analiz etmemize yarayan, içselleştirilmiş denetim ilişkilerini açımlayan bir kapasiteye sahiptir. Biyoiktidar üzerine çalışmak, bizi, aynı zamanda 21. yüzyıl neoliberalizminin özne politikalarını ve yönetimselliğin birey, özgürlük ve nüfus politikalarını yeniden düşünmeye teşvik edecektir. Biyoiktidar kavramı, 21. yüzyıl küresel kapitalizminin ekonomi-politik olgularını analiz ederken, bir yandan da geniş kapsamlı bir güç sistemi olarak ele alındığında, gündelik hayatımıza sirayet eden kontrol tekniklerinin içselleştirmeler üzerinden nasıl kurgulandığını gösteren önemli bir araç haline gelir.

Biyopolitik durum, disiplin toplumuna has itaatkâr bedenleri hedef alan iktidar öğretisinden çok, bireyin ve parçalanmış öznenin içine dahil olduğu yapısal oluşumu sağlayan hayat, bakım, arzular, nüfus, moda, sağlık ve güvenlik politikalarına has ilişkilere işaret ediyor. Dolayısıyla biyoiktidar, egemen olanın nasıl nüfusu, bedeni ve tabiatı kontrol ettiğini açımlarken aynı zamanda siyasal olanla hayatın nasıl birbirine bağlı olduğunu da gösteren bir kavramdır. Burada, Foucault’nun biyoiktidarı tanımlaması üzerinden şu şekilde bir ayrıma varabiliriz:

  1. On sekizinci yüzyıl iktidar ilişkilerinden bahsedildiğinde, disiplin toplumuna ve oradaki yönetimselliğe atıf yapılmaktaydı (beden-organizma-disiplin-kurum; bkz. Foucault 1997, s. 223),
  2. Oysa artık bedeni makine olarak değil de nüfus üzerinden algılayan ve “kendilik teknolojilerinin” ortaya çıktığı başka bir etaba geçiyoruz,
  3. Bu son aşamada ise bir varlık ve yaşam politikası beliriyor, burada bedenin sadece biyolojik boyutu ve nüfus politikaları dahilinde oluştuğunu söylemiyoruz, bedenin bir nevi yaşam politikasının merkezine yerleştiğinden söz ediyoruz. Burada bugünün risk toplumu yönetim, güvenlik ve hayatın görünüşünü belirleyen formlar dahilinde biyoiktidarın göstergesi olarak beliriyor. Tekniğin gelişimi ve ekolojik krizi de, bu aşamada, yeni bir sanal bios (yaşam) arzusuna adapte olan yeni tüketim ilişkileri (doğal yaşam, pazar ve organik beslenme) ve yeni özellikler yaratmaktadır.

Eski Yunanca’da “bios” yani “yaşam” kavramından gelen ve biyolojik tanımlamayı da anlatan biyoiktidar kavramı, yalnızca yaşam üzerine kurgulanmış iktidar analizini içermekle kalmıyor, aynı zamanda kolektif ve bireysel yaşam alanlarının düzenlenmesini sağlayan siyasal bir hipoteze de dönüşüyor. Örneğin, Maurizio Lazzarato (1998) tarafından farklı bir analizde geliştirilen “biyoiktidar”, “arzu politikası” ve “azınlıklar savaşı” dahilinde ele alınan eleştirel bir forma giriyor ve bu anlamıyla biyoiktidar kavramı bizim için enteresan bir kavram olarak öne çıkıyor. Çünkü Lazzarato bir yandan yeni kapitalist (çalışma ekonomisinden sağlık sektörüne çok çeşitli alanlarda hakim) bir modaliteden bahsederken, biyoiktidar, aynı zamanda da karşıt bir sorunsallaştırmanın içine dahil olmaktadır (yeni sınıflar savaşı, hayırseverlik değil de dayanışma biçimleri: sınır tanımaya doktorlar hareketi gibi). Giorgio Agamben Kutsal İnsan kitabında biyoiktidarın farklı bir kavramsallaştırmasını ele alır, ki bu da bize kapitalizmin bir yandan insan öznelliği üzerine bir politika oluştururken, diğer yandan ne tür iktidar aygıtlarına başvurduğunu gösterebilmektedir. Yani birey bu yaklaşıma göre toplumsal güç ilişkilerinin hedefi, öznellik de iktidarın eklemlenmesi olmaktadır.

Başta Bilme İstenci ve Kliniğin Doğuşu kitaplarıyla Toplumu Savunmak Gerekir ve Biyoiktidarın Doğuşu derslerinde farklı bir iktidar kavramsallaştırmasına yönelen Foucault, buralarda klasik siyaset teorisi kurmaktan çok, kitlesel ve öznel olayların esnek yönetim ilişkileri dahilinde ne tür söylemsel dengelere dayandığını analiz eder. Eşzamanlı olarak yeni düzenleme ve yönetimsellik ilişkileri üzerinden bir tarih okuması yapar. Biyoiktidar üzerine derslerinde (Biyoiktidarın Doğuşu) Foucault liberalizm, pazar ve sınırlandırılmış özgürlük meselelerine eğilirken Argenson, Smith, Bentham ve Schmitt’e değinmeden geçmemektedir. Burada özellikle “bireyin” -örneğin sağlık ve sağlıklı yaşam üzerinden bağımlı bulunduğu- liberal ekonomi-politik üzerine çalışmaktadır. Diğer bir deyişle pazarın ihtiyaçlarıyla tüketicinin ihtiyaçlarının dengelendiği bu alanda (genel ve ihtiyaç dahilindeki besleyici ürünlerle) “liberalizm için çalışmak aynı şekilde biyoiktidarın genel biçimi için çalışmaktır”, diyecektir Foucault (age, s. 24, dipnot ve s. 32). Giorgio Agamben’in (1997) homo sacer (kutsal insan) üzerinden anlattığı “çıplak(laştırılmış) hayat” biçimiyle özdeş mekanizmalardan çok, burada söz konusu olan, bedenin yaşama arzularıyla, yaşamı ve özneyi akışkan hale getiren biyolojik hedeflerin belirlenmesini sağlayan ihtiyaçlardır. Biyoiktidar daha ayrıntılı olarak bizim arzularımız ve taleplerimiz dahilindeki giyinme, tüketme, sağlıklı yaşam, geleceğin tasarlanması ve üretme biçimlerimizin siyasal “kökenlerini” analiz etmemizi sağlar. Liberal hükümetlerin karakterize ettiği bireysel ve sosyal özgürlük bağlamını da böylece problematize etmektedir. Bu nedenle, yazımın teorik çerçevesini oluşturan bu kavram, modern siyasetin, artık ulus-devletin kimlikleri kapatan, hapishane modeli gibi “zorlayıcı” teknikler üzerinden işlemediğini gösterirken, hayatın ve yaşam biçimlerinin (uzun yaşam ve ölüme direnme) iktidar teknikleri tarafından nasıl dönüştürüldüğüne de işaret etmekte ve aynı zamanda da yaşama hırsının yarattığı belirli model ideolojilerin içselleştirme, gereksinimler ve zorunluluk üzerinden bir yaşama politikasına evrildiğini de  göstermektedir.

“Yaşayan Beden” ve Yaşamın İktidar Tarafından Tasarlanması

Foucault 1978 ve 1979 yılları arasında Collège de France’ta verdiği derslerde (Biyoiktidarın Doğuşu), öncelikle nüfus kavramına dikkatimizi çekmektedir. Biyoiktidar, iktidarın yaşatma ve öldürme üzerine kurduğu yönetim sanatını açımlamaktadır. Foucault’da bu kavram ancak tarihle iç içe geçtiğinde işlerlik kazanır: On sekizinci yüzyılda Aydınlanma dönemini ve on dokuzuncu yüzyılda liberal ekonominin doğuşunu, bir pazar doktrininin yerleşmesi üzerinden ele alırsak (yalnız felsefi açılımını biz daha öncesinde bulabiliriz: John Locke, Tolerans Üzerine Mektup, 1689), “biyo-iktidar” olarak tarif edilen dönemin analizine değinebiliriz. On sekizinci yüzyıl sonu itibariyle ziraat ve ekonomi alanındaki değişimler, insanın yüzünü yaşam kalitesine dönmesini ve kendine zarar veren faktörlerden (intihar, ölüm: thanatos, thanatogenes) uzak durmasını, bunlara karşı çeşitli önlemler almasını sağladı. On dokuzuncu yüzyılda insanın doğa karşısındaki güçsüzlüğü, biyolojik keşiflerin, antropolojik yaşam süreçlerinin bilimsel bir öneme kavuşturulması geldi. Biyoloji, bilim olarak, bir iktidar enstrümanına dönüştü diyebiliriz. İşte biyoiktidar tam da burada hayatın içine bir bilme gücü ve değişim aracı olarak dahil oldu. Bu kavramı, bütün karmaşıklığı içinde bireyi düzenleyen ve yöneten iktidarın bir formasyonu olarak, Foucault’cu beden okumalarının temel taşlarından biri olarak görebiliriz. Burada özelikle yirminci yüzyıl itibariyle hastalık, hijyen, cinsellik ve doğum tanımlamaları üzerinden belirli lokal biyo-iktidar formasyonlarını tarif etmek, kavramın kendisini anlayabilmemiz açısından önemli durmaktadır. Burada insan bedeni ikili bir okumaya dahil edilmektedir: makine beden (ölüm, savaşlar, yaşama ekonomisi, disiplin, okul, endüstri, vs.) ve tür olarak beden (nüfus, demografi, biyoloji, insan ırkını iyileştirme politikası). Foucault, Bilme İstenci (1976, s. 178) kitabında yöneticinin yaşam ve ölüm üzerine iktidarını bir hak olarak nasıl kullanıldığından ve bunun onun yönetim şekli için bir emretme veya dayatma hakkı olarak tasarlandığından söz eder. Kliniğin Doğuşu kitabı bu analizi öncelemiştir: “yaşam, hastalık ve ölüm artık teknik ve kavramsal olarak teslisi meydana getirmektedir” (s. 146). [Burada Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu kitabında problematize ettiği gibi, bireyi tespit etmeye yönelik ritüelleşmiş bir iktidar temsili ve teşhisi ortaya çıkıyor. Bir iktidar denemesi olarak cezai sınama ve soruşturma pratiği tam da hakikatin hangi mekanik tespit ve hukuksal biçimler üzerinden ilerlediğini göstermektedir. İktidar jeneolojisinde modern devletin modern hakikati güçlendirme kurumu hapishaneler, suçlu damgasını ve cezalandırma pratiğini uygularken cezanın nesnesi olan ve önceden yaşamın azap çektirme biçimine yedirilen insan bedenine yoğunlaşmaktaydı. Lakin insan bedeninin kontrolü, diyebiliriz ki, sadece eski disiplin yöntemleriyle sınır değil, yine bugün insan bedeni üzerinden yeni ödüllendirme ve cezai işlemler gerçekleştirilmekte. Örneğin diyet, hastalık ve sağlık (kolesterol ve yaşam) üzerinden devam eden politik çıkışlar insan bedeninin kabahatleri ve idealize edilmiş formları dâhilinde işlenerek, yeni bir politik özne tasavvuru yaratmaktadır.]

Biyoiktidar kavramını kullanarak, bireyin gündelik hayatını planlayan, yaşamının “sınırlar” dahilinde oluşturulmasını (kendilik teknolojisi) hedefleyen bir iktidar mekanizmasından söz edebiliriz. Burada amaç, güç odağı tarafından belirlenmiş düzeneğin içinde tabi tutulan, otoriteye itaat etmekten çok bu düzeneğin doğrularını içselleştiren, buna bireyleşme süreciyle “boyun eğen” bilinçli bireyin toplumsallaştırılmasıdır. Biyoiktidarın en büyük yönelimi, bireyin değil de, yaşama bilincinin kuşatılmasını sağlayan hayatın organize edilmesidir. Bu istenci ve arzuları kontrol eden, iktidarın kalıcı-kaliteli hayatın önemini vurgulayan siyasal bir stratejisidir, ki bu stratejilerin de (taktik değil) kurumsal anlamda varlık bulabilmesi, toplumun, ahlakın, ya da yasaların öngördüğü klasik disiplin teknikleriyle değil, hayatın cisimleşmesini sağlayan yaşama istencinin biyolojik düzenlenmesi sayesinde olur. Bu durum Foucault’nun “biyo-iktidar” olarak 1970’lerde analiz ettiği iktidar mekanizmasından çok, ikili biçimde gelişen (hayat ve ölüm stratejisi), hayatı kapsayan yeni iktidar biçimidir. İçselleştirmeyi öngören bu yeni yönetim şekli dayatma veya emir üzerinden değil, daha öncesinde belirttiğimiz yaşama arzusu dahilinde örülen zorunluluklar etrafında bedenin tamamen düzenlenmesini içerir. İnsanı bir makine gibi gören, organizasyon ve ahlaki istemler üzerinden toplumsallığı tarif eden Weber’in Protestan ahlakı üzerine metninde belirttiği düzenlenmiş toplum-birey kavramsallaştırmasından çok (bkz. Weber 1985), biyoiktidar söz konusu olduğunda bireyin birebir iktidarla karşı karşıya kaldığı, “yaşatılmaya ve ölüme bırakılmaya” yönelmiş yeni kontrol manivelası söz konusudur. O zaman biyopolitik iktidarın amacı hayatı kontrol etmektir. İnsanın gelişimi ve geliştirilmesi üzerine odaklanır. Yaşamın burada insan bedenine ve ihtiyaçlarına, arzularına doğal bir türevi olarak düşünüldüğünü ve aynı zamanda da nüfus ve gündelik hayat teknikleri üzerinden düzenleyici bir denetime maruz kaldığını söyleyebiliriz. Biyoiktidar, dünya kapitalizminin yerel ve küresel ağlarına dahil olan gelişmeyi, tıbbi yatırımı, sağlığı, iyi yaşama biçimlerini ve vücudun “temizlenme” arzularını karşılayan bütünlükçü bir bireyin oluşması için vazgeçilmez unsurdur.

On sekizinci yüzyılda bu gelişme, yani biyoiktidarın doğuşu, başta ulus-devlet, iktidar ve “sağlıklı” düşünen ergin birey üzerinden tahayyül ediliyorken, disiplin teknikleri ise kurumlar (hapishane, okul, hastane, ordu, aile, vs.) yoluyla beden ve yaşam arasındaki ilişkiyi sağlayan, insan bedenini toplumsal özneye eviren bir bütünlük üzerinden işlerlik kazanmaktaydı. Oysa yirmi birinci yüzyıla baktığımızda, hayatın dışsallaştırılmasından çok hayatın içselleştirilmesini bir görev bilinci dahilinde ele alan yeni bir yönetim şeklinden bahsedebiliriz. Bu yeni ödev bilinci birebir bireyin arzularının tahrik ve teşhir edilmesi dolayımıyla yaşamın kutsallaştırılmasını sağlayan biyolojik ağları tüketim ve üretim arzları dahilinde ortaya çıkarmaktadır. Hayata nüfuz eden bu yeni iktidar, bireyin iyiye sahip olma hakkını, yaşam mülkiyetini kutsallaştırmaktadır. İnatla üzerinde durduğumuz parçalanmış öznenin biçimlendirilmesi olan bu olay bios üzerinden yeni normalleştirme tekniklerini barındırır. Örneğin, şu anda dünyanın en önemli hastalıkları olarak kabul edilen kanser ve AIDS gibi bulaşıcı ve ilaca bağımlı hale getiren hastalıklar, toplumsal algı tarafından “vampirleştirilerek”, “tehlikeli” faktörler sayılıp hastalık politikası üzerinden birey bir yandan iyi yaşama entegre edilmekte (ilaç kullanma ve uzun yaşama), diğer yandan da hastalık üzerinden sağlığın gaspı, korunaklı toplum ve hayatta kalma teknikleri geliştirilmektedir. Bir yandan toplumsal mühendislik teknikleriyle bulaşıcı hastalıklara biçilen negatif anlam eşliğinde kişide hastalığı tanıma ve ondan korunma arzusu yaratılırken (çıplak bilgi), sağlığın hayatın egemen biçimi sayesinde eşitsiz koşullarda mübadele alanı haline gelmesi sağlanır (bkz. Fassin 2006). Hastalık psikolojisi ve hastanın yaşama arzusu burada biyopolitik ekonomi için önemli bir strateji olarak görülür. Keza ulus-aşırı boyutta pazar oluşturan ilaç ve finans sektörleri iyi yaşama normlarını medya ve sosyal ağlar dahilinde görselleştirirken, diğer yandan ampirik bilgi üzerinden hastalığın nasıl, kimlerden ve nerelerden yayıldığı üzerine bir egemenlik politikası geliştirmektedir. Mesela bugün marketing söyleminde önemli bir yer edinen sözde organik ürünler, büyük marketlerin raflarından semt pazarlarına kadar yayılan bir alanda ve bireyin psikolojisi üzerinden geliştirilen bir politika dolayımı ile, pazarın ihtiyaçlarını bireyin ihtiyaçlarına dönüştürmektedir. Bu şekilde uysallaştırılan, yaratılmak istenen yaşama arzusuna dahil edilen “sağlıklı” birey (bilinçli birey’in yerine geçen yeni özne) normalleşmeyi bir hayat ödevi olarak ele alacak, hayatın yeni tüketim ve üretim süreçlerine kendi bilinciyle dahil olacaktır. Bu bağlamda biyo-iktidar, bireyi yaşama ihtiyaçları dahilinde içine almış olur. Bireyi, eski disiplin tekniklerinin aracılığından ziyade, bütün toplumsal ve kişisel gerginliklerin örgütlendiği ulus-aşırı kapitalist ekonomi ve sembolik şiddet üzerinden pazara dahil edecektir. Sağlık üzerinden ele alınan bu yeni beden okumasında birey, arzuları dolayımında ele alınmaktadır. Böylelikle sağlıklı özne, bütün (“bir”) olabilmek için kendi yaşam iktidarından feragat etmek, “düzgün ve düzenli” yaşamın istemleri dahilinde yıkıcılıktan arınan yeni hayat pazarına (sağlıklı yaşam ve uzun ömür) eklemlenmek zorunda kalacaktır.

Deleuze Müzakereler adlı kitabında, bu tip kodlanmış beden anlayışına dayanan ve hayatın kaotik durumundan arınması olarak ele alacağımız bu yaşama şeklini “denetim toplumu” olarak adlandırmaktaydı. Yeniden Foucault’nun “yaşatmak” dediği ve üzerinde inatla durduğu tanımlama çerçevesinden gidersek, her anlamıyla biyopolitik tedaviye dahil edilen bir nüfusun davranışları ortaya çıkmaktadır (Foucault 1976, s. 225). Hayatın bu sosyal algılanışı bize, biyo-iktidarın insanı hem beden (anatomo-politik) hem de tür (biyo-politik) olarak tahayyül ettiğini gösterir. Bu sırada dünya kapitalizminin ekonomik süreçlerine uyan bir iktidarın, biyolojik üretim aygıtını normalleştirme süreçlerine dahil ettiğini görürüz (age, s. 185).

Kendiliğin Yönetimi

Aklın zaferi, ergin birey ve teknik gelişme gibi on sekizinci yüzyıl Aydınlanma dönemine has düşünsel formasyon, bunun barış ve mutluluk getireceği fikrine dayalı bir yaşam alanı tasarlamaktaydı. Ulus-devletin akıl çağı olan yirminci yüzyıl ise, milliyetçilik aygıtlarının kamusal ve politik uzamı işgal etmesi ile birlikte, biyo-iktidarın savaş ve ırk politikası dahilinde şekillenmesine neden olmuş, böylece ötekini yaratan milliyetçi tekniğin güncelleşmesi sağlanmıştır. Ancak Negri ve Hardt’ın İmparatorluk kitaplarında belirttikleri gibi insanlık, bugün, yaşam formu olarak tahayyül edilen öznenin parçalandığı, siyasal ve sosyo-ekonomik bir savaş halinde. Bu savaş, görülenlerin değil, esamesi okunamayanların dahil olduğu, bütün formlarıyla çatışmaları ve münakaşaları barındıran bir sosyo-siyasal gösteriyi oluşturmaktadır. Sosyal ve siyasal problemlerin çoğaldığı bu yeni iktidar alanında (işsizlik, kimlik krizleri, göçmenler sorunu, güvensizlik, vs.) biyoiktidar gösteri toplumunun taleplerine cevap vermektedir. Bu, aynı zamanda Foucault’nun yapı olarak ele aldığı, bozmaktan ve kıvırmaktan ziyade organize eden ve “güçleri üretmeye meyleden iktidar” (1976, s. 179-180) olarak analiz ettiği modele de uygundur. Burada artık doğum, verimlilik, üretkenlik, ölümlülük, gelişim, aktivite, boşanma, çocuk sayısı oranlarıyla beraber hastalık, sağlık, zenginlik oranlarını kararlaştıran, bunların siyasi-ekonomik girdi ve çıktılarını hesaplayan istatistik ölçümlerini dikkate alan bir teknik söz konusudur. Bunu günümüz mühendislik teknikleriyle karşılaştırmalı olarak okuduğumuzda, pazarın ihtiyaçlarına cevap veren, tüketim toplumunun talepleri doğrultusunda şekillenen yeni ürün tablosunun da, dayanıksız ürün modelleri gibi belirli zaruretlere tabi kaldığını görebiliriz (dayanıklı üründen dayanıksız ürüne geçiş: sürekli bozulabilen diz üstü bilgisayarlar, şarjları çabuk biten akıllı telefonlar, elektronik yapım kalitesi düşük televizyonlar vs.). Öte yandan Foucault açısından bütün olarak hayatı kapsayan iktidarın ve hakikat rejimleri dolayımında ele aldığı yönetimselliğin gündelik hayata tekabül eden tarzının ekonomi dahilinde “yönetmek sanatına” (l’art de gouverner) dönüştüğünü söyleyebiliriz (Foucault 2004b, s. 98).

Sonuç Yerine

Michel Foucault’da iktidar analizi ve biyoiktidar üzerinden şekillenen “yönetimsellik bilinci”, yaşamın kontrol altına alındığı yeni güç ilişkilerinden bahseder. Bu güç ilişkileri, hayatımızın karmaşık üretim aşamalarına ve yönetim sanatına dönüşmesi anlamına gelir. Aynı zamanda, bireysel özgürlüklerin genişletilmesi anlamına gelen -insanın bir anlamda çıplaklaştırılmasını da sağlayan- liberal normlara dahil olması da bu güç ilişkilerinin sonucudur. Bu normlar, arzuların görsel etkisini gündelik hayat içinde dolaşıma sokarken, biyoiktidar burada bir yaşam ve yaşama sanatı olarak meşrulaşmaktadır. Oysa ki “toplumsal alan” ya da insan-beden hiçbir zaman birey’den meydana gelmedi. Hayatın ilişkisel yapısını oluşturan şey bir proje ya da bireysel güç stratejisi (ideoloji olarak öznenin doğuşu) değil. Onun yerine sürekli bir şekilde tekil olanla çokluğun ağları dolayımında gelişen genişleyen ontolojik, politik ilişkiler söz konusu (Spinoza, duygular, ilişkiler ve tekillerin çokluğu). Deleuze’ün söyleyeceği gibi güç ilişkileri başka güç bağıntılarıyla ilişki halindedir (Dleuze 2003, s. 233). Foucault da başka güç ilişkileriyle danışıklı olan iktidarın her yerde olduğunu söylerken Deleuze’ün dediğini kanıtlar gibidir. Biyopolitik mekanizmalar aracılığıyla iktidar her şeyi içine almaya yönelir. Piyasanın özgürlüğü de bu kapsamda düşünülmelidir. On sekizinci yüzyıl liberalizminden ayrılan neoliberal siyasal yönetimsellik serbest rekabet üzerine kuruludur. (Foucault 2004b, s. 122,124). Foucault biyoiktidarın jeneolojisi içinde stratejinin mantığından bahsederken, küresel etkiler itibariyle görünür hale gelen elemanların ilişkilerini açıklar; ki buna ayrışık bağlantıların mantığı demektedir (Foucault 2004b, s. 44). Küresel alanda neoliberal piyasa mantığı olarak ortaya çıkan özgürlükler, toplumsal özne için, riskler barındırsa da, bu “bırakın yapsınlar” stratejisi ulus-aşırı piyasa ekonomisinin, rekabetin ve piyasa mantığının garantilenmesini içerir. Bununla birlikte biyoiktidar, örneğin, marjinalliğin ve toplumsal normların dışında kalanların (transların yasayla trans-normalleştirilmesi gibi) normalleşmesini sağlaması açısından, liberal yönetimselliğin çeşitli kontrol tekniklerine de dayanır. Onun için Foucault’nun da belirttiği gibi, biyoiktidar analizi ancak liberalizm denilen genel rejimin yönetim aklı kavradığında ortaya çıkacaktır (Foucault 2004b, s. 24). Biz bu yorumu Agamben’ci teoriyle birlikte ele alırsak, bu, terk edilmiş ve savunmasız kişiye ait anlatının da (normalleştirmeyi hedefleyen) tahakküm teknikleri üzerinden ana akıma dahil edilmesi anlamına gelir. Burada bir temsilci tüzel kişilik olarak yasa ve yasa adamı (tamamıyla hukuk) -yasanın korunması açısından- kurumu temsil ederken, trans ilişkilerin özgürleşmesini sağlayan şey, (geleneksel) kurumsallığın terk edilmesi ve yetkilerin devletten alınıp serbest piyasada bireylere devredilmesidir. Fakat bu, sermaye piyasasına ait bireysel statükonun da korunması anlamına gelir. Böylece, hayata yönelik yeni bir yönetimsel akıl ortaya çıkarken, mağdurları da tahakküm ve çıplak hayat arasında şiddetle yüz yüze bırakmaktadır. Polis tahakkümden doktora, medyaya ve şirket yönetimine kayan yen egemenlik biçimleri gibi. Doktorların sağlığımızı regüle etmeleri, zayıflamak için belirli bir diyetin uygulanmasını zorunlu koşmaları, estetik cerrahın beden formlarıyla oynama hakimiyetini elinde bulundurması ve bunların hepsinin arzulara yöneltilen seçme veya seçmeme serbestliği üzerinden pazara sürülerek siyasete dökülmesi, başlı başına politik bir alanı ifşa etmektedir. Aynı şekilde, sivil toplum kuruluşlarının savaş bölgelerinde ya da travma alanlarında ulus-aşırı şirketler yardımıyla oluşturduğu güç ağları, sivilleşme zihniyetinin dahil edildiği ve toplumsal ve bireysel zorunluluklar üzerinden örgütlenen mikro biyopolitik tahakkümü resmetmektedir. Zaten Foucault da sivil toplumun kurguladığı yeni tahakkümden bahsederken onu üç yasayla tanımlamaktadır: Hak konusu, forma girmiş beden ve nüfus (bkz. Foucault: 2004a, s. 299). Örneğin Türkiye’de Kürt coğrafyasında savaşın bitmesi için sürekli bir şekilde medya üzerinden gündeme girmeye çalışan sivil toplum örgütlerine baktığımızda şunu görürüz: Travmanın bitmesine yardımcı olacak bir politikadan çok, travmanın içinden yaratılacak ekonomik girdinin ya da toplumsal mühendisliğin gelecek tahayyülüne odaklanmış kurumsal barışa yönelmiş bir dinamizm -biyopolitik örgütlenme üzerinden- ortaya çıkmaktadır. Burada sivil toplum, devletin ve toplumun önüne geçen yönetimsel yeni bir aklın güç ağlarını (“akil adamlar” komisyonu gibi) içeren ve ulus-aşırı pazarın gelişim ekonomisine odaklanmış karmaşık bir organizma olarak karşımıza çıkar. Burada ‘devlet aklının prensipleri tarafından bastırılan sivil toplum’ anlayışı, tamamıyla, yönetimsellikle iç içe geçmiş yeni bilgi tekniği üzerinden ilerlemektedir. Bu bir yandan, hem barış ve hem de çatışmasızlık ortamı olarak yaratılan politik ortamda, egoist bir pazar ekonomisine dayalı (hizmet bilinci, petrol anlaşmaları ve doğa turizmine yatırım), gündelik bir politiğin ortaya çıkmasını sağlamaktadır. Aynı zamanda , Foucault’nun özellikle on dokuzuncu yüzyıl heterojen yapısı dediği liberal pazarın kahraman kişisi olan homo economicus’u da Kürt coğrafyasında ortaya çıkarmaktadır (Foucault: 2004b, s. 270-290). [Sanırım 20. yüzyıl başlarında ortaya çıkan, Kürt Ulusal Hareketlerini ve diğer ulusal azınlıkları ötekileştiren ve ırkçı bir özne okumasına yaslanan Kemalizm, Jön Türkler ve/ya yeni jakobenlik biyo-iktidarı ırk ve ırkçılık dahilinde sorunsallaştıran modern devlet aygıtlarını algılamamız açısından iyi örneklerdir. Bu konuda Bahtiyar Mermertaş’ın yüksek lisans tezinin bize belirli sorunsallar ve açılımlar sunması açısından dikkate değer olduğunu düşünüyorum: bkz. “Biyo-Politika, Özneleş(tir)me ve Milliyetçilik: Kürt Toplumsal Hareketleri”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2011.]

Sonuç olarak, Foucault’da biyoiktidar kavramsallaştırması, iktidarın “Devlet ve Toplum” okumasından çıktığımızı, hayatın yeniden düzenlenmesini içeren yeni bir siyasete geçtiğimizi gösteren analizleri barındırmaktadır. Neticede kavram disipliner toplumdan daha çok hijyenin, sağlığın, doğumun, iyi yaşamanın bireyselleştirildiği, insan türünün özneleşmesine geçiş olarak adlandırabileceğimiz biyopolitik yeni bir güvenlik mekanizmasının -küresel ölçekte- etkinliğine işaret etmektedir. Biyoiktidar, disipliner etkiler altındaki bireyin bedeninden çok, parçalanmış öznenin tarihi içinde, insan yaşamına yönelen bir siyasetin normlarından bahsetmektedir.

Kaynakça

  • Agamben, Giorgio. Hhomo Sacer I: Le pouvoir souverain et la vie nue, Seuil, Paris, 1997.
  • Agamben, Giorgio. Homo Sacer II, 1. État d’exception, Paris, Seuil, 2003.
  • Debord, Guy. Gösteri Toplumu ve Yorumlar, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1996.
  • Deleuze, Gilles. Deux régimes de fous et autres textes (1975-1995), Editions de Minuit, Paris, 2003.
  • Fischbach, Franck. La production des hommes: Mrax avec Spinoza, PUF, Paris, 2005.
  • Gambetti, Zeynep. “Foucault’da Disiplin Toplumu-Güvenlik Toplumu Ayrımı”, Mesele, sayı: 20, 2008, ss.43-46.
  • Granjon, Marie-Christine. Penser avec Michel Foucault, Karthala, Paris, 2005.
  • Fassin, Didier. “La biopolitique n’est pas une politique de la vie”, Sociologie et sociétés, sayı: 38/2, 2006, ss. 35-48.
  • Foucault, Michel. Naissance de la clinique, PUF, Paris, 1963.
  • Foucault, Michel. La volonté de savoir (Histoire de la sexualité I), Gallimard, Paris, 1976.
  • Foucault, Michel. “La politique de la santé au XVIIIe siècle”, Dits et Écrits III içinde, Gallimard, Paris, 1994, ss. 13-27.
  • Foucault, Michel. Il faut défendre la société, Cours au collège de France 1976, Hautes-Études/Seuil/Gallimard, Paris, 1997.
  • Foucault, Michel. Sécurité, territoire et population, Cours au Collége de France, 1977-1978, Etudions du Seuil, Paris, 2004a.
  • Foucault, Michel. Naissance de la Biopolitique, Cours au Collége de France, 1978-1979, Hautes-Études/Seuil/Gallimard, Paris, 2004b.
  • Lazzarato, Maurizio. “Luttes de “minorités” et politique du désir”, Chimères, sayı: 33 (Bahar), 1998.
  • Tiqqun Dergisi, “Théorie du Bloom”, La Fabrique, Paris, 1999.
  • Weber, Max. Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, Hil Yayınları, İstanbul, 1985.

Yorum Yazın

Haftalık E-Bülten Aboneliği




sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.