Sosyal Bilimler

Sosyal Bilimci mi, Yoksa Doksalog Teknisyenler miyiz? Türkiye’deki Bazı Sosyoloji Pratikleri Üzerine Eleştiriler | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Sosyal Bilimci mi, Yoksa Doksalog Teknisyenler miyiz? Türkiye’deki Bazı Sosyoloji Pratikleri Üzerine Eleştiriler

Sosyolojinin epistemolojisinin temel bir boyutunun, sosyoloji sosyolojisi olduğuna inanıyorum. Bu, herhangi bir uzmanlık dalı değil, her ciddi sosyolojik pratiğin zorunlu önkoşuludur. Bana göre sosyal bilimlerdeki temel hata kaynaklarından biri, çözümleme nesnesiyle kurulan kontrolsüz ilişkinin çözümleme nesnesine yansımasına yol açan kontrolsüz ilişkide yatmaktadır. P. Bourdieu

Özet

Bu makalede doksalojik pratikler ve doksalog teknisyenlik diye adlandırdığım Türkiye’deki bazı sosyoloji pratiklerinin eleştirisine odaklanıyorum. Doksalojik pratikler ve doksalog teknisyenlik kavramlaştırmalarını, Bourdieu’nün “doxa”ya yüklediği anlam çerçevesinde ve onun sosyolojisine atıfla kullanıyorum. Bu kapsamda eleştiri sınırlarımı, düşünümselliği sürekli göz ardı eden, dolayısıyla ortakduyusal karakterde (yani “doxa”dan ya da kanaatler dünyasından) bir bilim tanımından yola çıkan, sosyoloji pratiklerini bu tanımı inşa eden sığ yatkınlıklar aracılığıyla kurgulayan ve her türden müdahaleye kapalı olan pratikler oluşturuyor. Alandan elde edilmiş verilere dayanan incelememde, sosyolojinin sosyal mühendislik olmadığını, doksalojik pratikler ve doksalog teknisyenlik mantığının sosyolojiyi sosyal mühendislikle eşitleyerek Türkiye’deki sosyoloji için önemli sorunlar yarattığını iddia ediyorum. Ayrıca sosyolojinin güçlü bir bilim kimliğine kavuşabilmesi için, epistemolojik ve ontolojik anlamda önemli zafiyetler içeren bu pratiklerin ifşa edilmesi gerektiğini savunuyorum.

Giriş

Doksalojik Pratiklere İlişkin Tasniflerin Mahiyeti ve Eleştiri Eksenleri

Bu makalede Türkiye’deki cari sosyolojinin ortakduyusal otomatizm hâlini almış, yani tözcü yatkınlıklarla kuşatılmış, düşünümsellikten soyutlanmış, sosyolojiyi salt toplum mühendisliği olarak kavrayan, dolayısıyla da ontolojik ve epistemolojik düzeyde önemli zafiyetler içeren bazı sosyoloji algı ve pratikleri üzerine eleştirel değerlendirmeler yapmayı amaçlıyorum. Altını çizmek gerekirse, burada, sosyolojiye dair tahayyül ve pratiklerimizdeki yetersizlikleri tüm boyutlarıyla ortaya koymak iddiasında değilim, Türkiye’deki sosyoloji algı ve pratiklerini tek bir anlayışla örtüştürerek, genelleyici ithamlar öne sürmeyi de düşünmüyorum. Onun yerine, doksalog teknisyenlik diye isimlendirdiğim şekilde icra edilen sosyolojiyi ya da bu anlayışı somutlaştıran doksalojik pratikleri makul ve makbul sosyoloji olarak işe koşan ve bunları her daim yeniden üreten bazı akademik yatkınlıkların eleştirisine odaklanacağım.

Türkiye’deki sosyoloji algısı ve pratikleri üzerine birtakım genellemelere gitmek, hele de bu pratikleri belli tasniflere dayandırarak bunlar üzerine eleştirel analizler yapmaya yeltenmek elbette kolay bir iş değil. Her şeyden önce böylesi bir girişimin öznel deneyim ve kanaatlerle veyahut epistemolojik ve ontolojik içerikten yoksun birtakım yüzeysel tespitlerle sınırlı kalması beklenemez. O nedenle belirli bir sıradüzeni içinde ortaya koyduğum iddiaları, somut verilerle temellendirirken, iddialara biçim ve anlam veren ontolojik ve epistemolojik temellendirmelere girmekten de geri durmayacağım. Çalışmada iddiaları temellendirmek bağlamında belli tespitler için, 2013 yılında gerçekleştirdiğim ve Türkiye’deki sosyoloji bölümlerinde görev yapan akademisyenlerin bilim tanımları ile pratiklerini belirlemeyi hedefleyen bir alan araştırmasının verilerini kullanacağım. [Burada bahsi geçen ve bu çalışmaya nazaran daha sınırlı problemleri analiz etmeye odaklanan saha çalışması, ağırlıklı olarak online anket uygulamasını ve ayrıca konu hakkında çalışmalarıyla öne çıkmış bazı akademisyenlerle yapılan görüşmeleri kapsamaktadır. Anket, o dönemde Türkiye’deki üniversitelerin 64’ünde fiilen açık bulunan sosyoloji bölümlerindeki akademisyenlere mail üzerinden ulaşılarak, online şekilde https://docs.google.com adresi üzerinden uygulanmış ve 124 akademisyen tarafından cevaplandırılmış; görüşmeler VII. Ulusal Sosyoloji Kongresi’nde bizzat bulunan bazı akademisyenlerle gerçekleştirilmiştir.] Söz konusu alan çalışmasının bazı sonuçları, 2-5 Ekim 2013 yılında Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesinde gerçekleştirilen VII. Ulusal Sosyoloji Kongresinde, bazı sonuçlarını ise, yine Şubat 2014 yılında Roma’da düzenlenen III. European Conference on Social and Behavioral Sciences’da paylaşmıştım. İddiaları temellendirmek için başvuracağım diğer bir veri kaynağı ise, Sosyal Bilimler Enstitü Dergilerinde (son zamanlarda sayıları hızla artan) yayımlanan özellikle sosyoloji içerikli makaleler olacak. [Sosyal Bilim Dergilerinde sosyoloji içerikli makalelere ilişkin değerlendirmelerimde bireysel gözlem ve tespitlerimin yanı sıra, daha çok Emrah Göker tarafından gerçekleştirilen ve beş bölümden oluşan çalışmanın (Sosyal Bilim Yayıncılığında Enstitü Dergilerinin Yeri I-V, http://istifhanem.com/2011/08/16/sbedergileri1/) verilerinden ve çıkarımlarından faydalanacağım. Burada yeri gelmişken, özellikle Türkiye’deki Sosyal Bilim Dergilerini bilim algısı ve pratikleri açısından çok yönlü olarak analiz eden başka çalışmaların da yapılmasının zaruri bir durum halini aldığını belirtmek gerekir. Bu türden analizlerin artmasının, yukarı da ifade ettiğim gibi, hem bilimden ne anladığımızı hem de bilim insanları olarak bilimsel uğraşı nasıl ve hangi anlayışlar (ontolojik ve epistemolojik temeller) çerçevesinde pratik etiğimizi resmetmesi ve dolayısıyla düşünümsel bir bilincin yeşertilmesi açısından oldukça verimli sonuçlar üreteceği kanaatindeyim.] Zira sosyoloji disiplininin bilimsel pratiklerinin sonuçlarını somutlaştıran bu makalelerin, disiplinin pratik edilme biçimlerindeki temel eğilimleri ve bilim pratiklerini belirleyen kimi yatkınlıkları temsil ettiği söylenebilir.

Bunun dışında yönteme ilişkin başka sorunlarla da baş etmek gerekiyor. Buradaki başlıca öncelik, eleştiri nesnenizin ve eleştirilerinizi dayandırdığınız tasniflerin açık ve belirgin bir biçimde tanımlanmış olmasıdır. Zira eleştiri nesneniz ile tasniflerinizdeki muğlaklık, daha en başından amacınızdan sapmanıza, hatta yönünüzü kaybetmenize yol açabilir. Bu anlamda dayandığınız tasniflerin eksik ya da yanlış olma ihtimali de göz ardı edilmemeli. Yüzeysel ve muğlak tasniflerden yola çıkarak genelleyici hükümler öne sürmek, indirgeyiciliğe düşme, yani sorunları bağlamlarından koparma riskini de taşır. İndirgeyicilik tuzağına düştüğünüz vakit, sorunların kaynağındaki belirleyici kodları ıskalamamak, daha da önemlisi genelleştirilmiş yargılardan kaçınmak da oldukça zordur. Fakat böylesi risklerin varlığı ya da konunun zorluk kapasitesi elbette bu analizlerin hiç yapılamayacağı veyahut yapılmaması gerektiği anlamını da taşımıyor. Aksine bilhassa bu türden girişimler, sosyolojinin bilimsel kimliğini güçlendirecek ve sosyal gerçekliğe daha yetkin bir biçimde nüfus edebilecek müdahalelerin ön koşulu gibi görünüyor. Çok daha önemlisi, bu türden girişimler, Türkiye’deki sosyoloji pratiklerinin azımsanamayacak bir bölümünün en bariz eksikliği olarak gördüğüm self-refleksif bilinç eksikliğinin sorunsallaştırılması için de zorunlu bir koşul gibi duruyor. Önce bu iddiayı temellendirip, yazının sınırlarını belirleyen tasnif ve eleştiri eksenlerine ilişkin dayanaklarımı tanımlamaya daha sonra geçmek istiyorum.

En başından şunu belirtmek gerekir: Sosyolojinin yegâne amacı, verili formüllerden ya da standardize olmuş belli bilim pratiklerinden hareket ederek “toplumsala” ilişkin belirli verilere, kalıp yargılara ulaşmak değildir. Sosyolojinin görevi, beklentileri karşılamak adına sosyal sorunlara reçeteler sunmak için toplum mühendisliğine soyunmak da değildir. Çok net ve basit bir ifadeyle, sosyoloji, diğer bilimsel disiplinler gibi, gerçekliği, genellikle görünenin, arkasında gizil olan gerçekliği (sosyal) ifşa etmekle yükümlüdür. Fakat sosyolojinin bunu layıkıyla yapabilmesi için, sosyal gerçekliği açıklamaya ya da anlamaya dönük çabalarına, aynı zamanda sahip olduğu formülleri ya da bilim pratiklerini eleştirel değerlendirmelerden geçirme amacını da eklemelidir. Hatta söz konusu amaç, sosyolojinin kendi varlık koşulunu oluşturan nedenlerden dolayı öncelikli bir hedef hâline gelmelidir (Esgin, 2014). Bunun en bariz nedeni, kendisini sosyolojinin nesnesinin özgünlüğünde dışa vurur. Sosyolojinin nesnesi, en azından değişkenlik ve anlaşılmaya müsaitlik açısından diğer disiplinlerden farklıdır. Yani, sosyal gerçeklik sürekli değişim hâlinde olan ve son derece karmaşık ilişkilere gömülü bir gerçekliktir. Dolayısıyla bu gerçekliği anlamak ve açıklamak, onu anlamak ve açıklamakta kullanılacak alet çantasını sürekli güncellemeyi, ontolojik ve epistemolojik dayanakları sürekli gözden geçirmeyi zorunlu kılar. Aksi durumda, sosyolojinin hem sosyal alana dair yetkin analizler yapabilme hem de sosyal gerçekliği tanımlayabilme iddiaları sonuçsuz kalacaktır.

Bu tespiti yazının amacını da belirginleştiren şöyle bir tespitle genişletebiliriz: Sosyolojimize ve sosyoloji adına ortaya koyduğumuz pratiklere dair problemlerin kaynağında, “sosyolojinin kendisine dönmesi, teorik ve metodolojik yönelimlerini sürekli bir biçimde sorgulaması gerektiği” düşüncesinin çoğu zaman göz ardı edilmesi, hatta buna bilimsel pratikler dâhilinde neredeyse hiç yer verilmemesi yatar (Esgin, 2014). Meseleyi konuya ilişkin en net çıkarımların sahibi Pierre Bourdieu’nün birçok yerde vurguladığı hâliyle dile getirirsek; sosyologlarımızın çoğunun, yani toplumsal dünyayı nesneleştirmeyi meslek edinenlerin, kendi kendilerini nesneleştirme yeteneğini çok ender olarak gösterdiklerini söyleyebiliriz (Bourdieu ve Wacquant, 2003: 53). Konuya bu çerçeveden bakınca sosyoloji açısından meselenin neden verili formüllerden ya da standardize olmuş bilim pratiklerinden hareket etmekle sınırlı olmadığı da anlaşılacaktır.

Doksalojik pratikler ya da doksalog teknisyenlik diye tanımladığım durumlar, işte tam da bu anlayışın ihmal edilmesini, sosyoloji pratikleri içerisinde nesneyle kurulan ilişkinin nesneleştirilmemesinden kaynaklı bilim mantığını resmeden kavramlardır. Bu çerçevede doksalojik pratikler ve doksalog teknisyenlik kavramlaştırmalarını Bourdieu’nün doxaya [Doksa Yunanca, kanaat anlamına gelir. Antik Yunan felsefesinde kavram, gerçekliğe, varlığa ilişkin sanı ya da yanlış kanaat anlamını kazanmıştır. Özellikle Parmenides’ten Platon’a değin sıklıkla vurgulanan kavram, görünüş gerçeklik ayrımında da somutlaştığı gibi, gerçekliğin görünüşle sınırlanmasından kaynaklı yanlış tanımalara, basmakalıp düşüncelere, sorgulanmadan olduğu gibi kabul edilmiş düşüncelere gönderme yapar. Bourdieu’nün kavrama yüklediği anlamda ise düşünümselliği zorunlu kılan pratiksel bir boyut vardır. Daha sonra ayrıntılı olarak ele alacağım gibi, Bourdieu’da doksa, yerleşik hale gelmiş hâkim kanaatler ve yatkınlıklar bütünü veyahut meşru görülen sabit fikirler olarak ele alınır. Anlaşılacağı üzere ben burada kavramı akademik alandaki sabitleşmiş bilim algıları ve yatkınlıklarla ilişkilendiriyorum.] (bundan sonra doksa diyeceğim) yüklediği anlam çerçevesinde ve doğal olarak onun sosyoloji anlayışı ve düşünümsellik kavramlaştırmasıyla iç içe geçtiği hâliyle kullandığımın altını çizmek istiyorum. Dolayısıyla kavramlaştırmalarımı daha anlamlı hale getirmek adına, önce düşünümsellik ve doksa kavrayışlarının Bourdieu düşüncesinde nasıl iç içe geçerek bir araya geldiğine ve bu birlikteliğin doksalojik pratikler nitelemesini nasıl doğurduğuna bakmak gerekiyor.

Wacquant’ın (2003: 37) dile getirdiği gibi, “çağdaş toplumsal kuram manzarası içinde Bourdieu’yü ayırt eden bir özellik varsa, o da değişmez düşünümsellik kaygısıdır.” Bourdieu bu kaygıyı güçlü tutarak bilimin araçlarını kendi üzerine çevirmekten hiç vazgeçmemiştir. Bourdieu sosyolojisinde düşünümsellik; epistemolojik bir ilke veyahut sosyolojinin epistemolojisinin temel bir boyutu olarak sosyal bilimcinin araştırma nesnesiyle kendisi arasında kurduğu ilişkiyi nesneleştirerek, kendi toplumsallığının bilimsel faaliyetine olan muhtemel etkisini kontrol etme çabasını ifade eder (Bourdieu ve Wacquant, 2003: 53). Bourdieu bu süreci “katılımcı nesneleştirme” olarak adlandırmış ve sosyal bilimcinin kendi toplumsallığından gelen ön kabullerin ve temsillerin farkında olmasını, bilimselliğin olmazsa olmaz şartlarından saymıştır. Sosyolog, hangi sebeple ve ne amaçla bir toplumsal olguyu araştırma konusu ettiğini fark edebildiği ve yöntemsel araçlarını muhasebeye çekebildiği oranda sıradan bir birey olmaktan çıkar ve sıradan bireylerin yoksun olduğu düşünümselliği kazanabilir (Koytak, 2014). Dolayısıyla düşünümsellik her ciddi sosyolojik pratiğin zorunlu önkoşuludur. Bu önkoşulun göz ardı edilmesinin ilk sonucu bizatihi sosyoloğun sıradanlaşmasına, onu sosyal gerçekliğe yönelen bir bilinç olmaktan uzaklaşıp, sıradan bireyler gibi bilincini yanlış tanımaların etkisine açık konuma getirmesine yol açacaktır. Düşünümsellik mefhumunun ihmali ortakduyusal düşünüşlerin, yanlış-tanımaların ya da doksaların (meşru görülen sabit fikirlerin) yarattığı açmazların olumsuz sonuçlarını açığa çıkarmada ve mahrum olma durumundan kurtulmada sosyoloğu başarısız kılacaktır. İşte düşünümsellik, bireysel olandaki toplumsalı, mahremin altında gizlenen gayri şahsiyi, özelin en derinine gömülmüş evrenseli keşfettirerek bizi böylesi yanılsamalardan kurtaran şeydir (Bourdieu ve Wacquant, 2003: 40).

Sosyoloğun düşünümsellik aracıyla aşması gereken ‘doksa’ “dünyayı olduğu gibi kabul etme” şeklinde tecelli eden, dillendirilmemiş ve bedene kazınmış değişik sembolik şiddet formları içinde eylemimizi ve pratiğimizi şekillendiren inançlar, kanaatler manzumesidir. Doksa, Bourdieu’nün, dünya ve onun içindeki yerimizle ilgili daha bilinçli düşüncelerimizi biçimlendiren, gerçekliği sorgulanmayan, bilinç-öncesi anlayışları anlatan bir terimidir. Doksa hissedilen gerçeklik, itiraz kabul etmediğimiz, aksine olası bir itirazdan önce gelen bir şeydir. Ancak doksa bize basitçe şeylerin olma biçimi olarak görünse bile, gerçekte toplumsal olarak üretilen bir anlayıştır ve doksanın ne olduğu kültüre ve alana göre değişir (Calhoun, 2007). Sosyoloji, düşünümsellik ilkesi sayesinde toplumsal dünyayı çıplak ve yalın hâliyle görebilir ve toplumda doksanın ve simgesel şiddetin arkasına gizlenmiş tahakküm mekanizmalarını açığa çıkarabilir.

Bu koşullandırma, elbette Bourdieu’nün sosyoloji anlayışıyla bütünleşik bir koşullandırmadır. Zira Bourdieu’ye göre sosyolojinin görevi, toplumsal evreni oluşturan çeşitli toplumsal dünyaların en derine gömülü yapıları kadar, bu yapıların yeniden üretimini ya da dönüşümünü sağlama eğilimi gösteren mekanizmaları da gün ışığına çıkarmaktır. Yani sosyoloji, yaşadığımız dünyaya dair yanlış kabullerimizi sarsmak ve bize sahici bilgiler kazandırmakla yükümlüdür. Sosyolog, toplumsal dünyanın nasıl işlediğini ve toplumdaki tahakküm ilişkilerinin nasıl yeniden üretildiğini ortaya koymalıdır; zira toplumsal yaşamda bireyler, bu ifşa faaliyetini kendi başlarına yapabilme imkânından mahrumdurlar (Koytak, 2014). Çünkü toplumsal yaşamda bireyler, habitus, doksa ve illusio arasındaki suç ortaklığının yanıltıcı etkisine ve simgesel şiddete maruz kalmaları ve toplumsal ortamın içine bedensellikleriyle gömülü olmaları nedeniyle, toplumsal dünyaya dair sahici bilgi üretme imkânından mahrumdurlar. Sadece düşünümsel bir sosyoloji, bireylere kendi habitus’larını ve katıldıkları tahakkümün yeniden üretimi mekanizmalarını doğru tanıtabilir ve sadece düşünümsel bir sosyoloji, tahakküm stratejilerini ifşa ederek onlara karşı durabilir.

Velhasıl sosyolojinin topluma dair sahici bilgi üretme iddiası, onu pratik eden sosyoloğun bilimsel duruşu ve bu duruşu sağlamlaştıran düşünümsellikle bütünleşmiş vasfıyla ilişkilidir. Aksi durumda sosyolog da ortakduyusal otomatizmin, doksa ya da yanlış tanıma biçimlerinin etkisi altına girecektir ve doksaların yeniden üretilmesinin aktörlerinden biri hâline gelecektir. Oysa sosyolojinin asıl görevi, bu türden bir yeniden üretimin öznesi olmak ya da bunları meşrulaştırmaya hizmet etmek değil, aksine doksalarla ya da yaygın yanlış tanıma biçimleriyle mücadele etmektir. Kısaca, düşünümsellik, sosyolojik bilgiyi, toplumsal dünyada yaygın olan genelgeçer kanaatlerden uzak tutar ve sıradan insanların toplum hakkındaki düşüncelerinden üstün kılar. Bourdieu’nün düşünümsellik ilkesi, toplumsal dünyanın dayattığı ön kabullerden, ideolojilerden ve basmakalıp genelgeçer kanaatlerden arınmayı amaçlar (Koytak, 2014).

Bütün bu açıklamalar ekseninde doksalojik pratikler ve doksalog teknisyenlik kavramlarını, öncelikle düşünümsellik koşulunu göz ardı eden, dolayısıyla ortaya koyduğu bilimsel pratikler bağlamında kendi pratiklerini ve duruşunu hiçbir surette nesneleştirme çabasına girmeyen, bilhassa ontolojik ve epistemolojik kabulleri açısından sabit fikirlerin (doksaların) tutsağı olmuş sosyoloji pratiklerini ve bunları uygulayıcı mantığı tanımlamak için kullanıyorum. Self-refleksif bilinç ya da düşünümsellik mefhumunun eksikliğiyle tanımladığım bu türden sosyoloji pratiklerinin ortak özellikleri; ortakduyusal karakterde (yani doksadan ya da kanaatler dünyasından) bir bilim tanımından yola çıkmak, sosyoloji pratiklerini bu tanımı inşa eden sığ yatkınlıklar aracılığıyla kurgulamak ve her türden müdahaleye kapalı olmak şeklinde özetlenebilir. Sosyolojiyi salt anketçilikle eşitleyen ve herhangi bir konu hakkında fikir üretmek için salt anket uygulamayı yeterli gören soyutlanmış deneyimciliği; sosyoloji pratiğini masa başında derlediği bilgilerle rastgele (ya da günün modasına göre) seçtiği bir konuyu anlatmak olarak kavrayan sosyoloji yapma mantığını doksalojik pratiklere ve doksalog teknisyenliğe örnek verebiliriz. Onca teorik çeşitlilik ve metodolojik seçenek içinde toplumsala ilişkin açıklamalarda kendisini tek yönlü tözcü bir kavrayışa sıkıştırarak ortakduyusal karakterli bilim algısını her defasında yeniden üreten pratikleri de yine aynı kapsamda değerlendirebiliriz.

Doksalojik pratiklere ilişkin örnekler elbette çoğaltılabilir. Şunu belirtmek gerekir ki, bugün pek çok örneğine rastlayabileceğimiz bu türden çalışmalar, alanın derinlikten uzak, tözcü yakınlıklarla şekillenmiş, klişe söylemlere yaslanmış değersiz mamulleri olma ithamıyla yüzleşmekten, velhasıl sosyal gerçekliği ifşa etmek yerine, doksaları meşrulaştıran ortakduyusal karakterdeki bilim pratiklerinin muadilleri olmaktan öteye geçemiyor. Üstelik siyaset alanının beklentileriyle örtüşmesi ve akademik alandaki niceliğe dayalı yükselme odaklı sisteme uygun düşmesi nedeniyle, bu tarzdaki pratikler, bilimsellikle eşitlenerek çoktan egemen bilimsel anlayış hâlini almış görünmektedir. Akademik alanda geniş oranda temsil edilen ve egemen bilimsel anlayış hâline gelen bu pratiklerin, en temel zafiyeti, ontolojik ve metodolojik temellendirmeler ile bilim faaliyetini icra sürecinde kendini göstermektedir. Hal böyle olunca, mesela bu anlayış toplumsal varlıkları kendi başlarına asli bir anlama sahip nesneler gibi kavrayıp, onu mercek altına yatırarak incelenecek bir “şey” gibi kavramlaştırabiliyor. Ya da sırf bireysel gözlem yoluyla edindiği sabitleşmiş fikirleri bilimsel bulgular olarak betimleyebiliyor.

Kısacası sorun, doğrudan bilimsel algı ve pratiklerimizde, bilhassa da doksalojik pratikler şeklinde tanımladığım pratiklerde somutlaşan zafiyetlerle şekillenmektedir. Daha da önemlisi, bu türden pratiklere ilişkin zafiyetlerinin yarattığı sonuçlar, Türkiye’de genelde sosyal bilimlerin, özelde ise sosyolojinin durumunu ve konumunu doğrudan etkilemektedir. İşte bizi alanın temsilcileri olarak bir seçim yapmaya yönlendirecek olan sorular da tam olarak burada belirginleşmektedir: Doksalog teknisyenliğe ve bu mantığı somutlaştıran doksalojik pratiklere sıkışmış bir bilim algısıyla, nereye ulaşacağız ya da daha ne kadar devam edeceğiz? Sosyal bilimci mi olacağız, yoksa doksalog teknisyenliği tercih ederek kanaat üretimini meşrulaştıran, yüzeysel ve zülfü yâre dokunmayan analizlerimizle mutlu mesut yaşamaya devam mı edeceğiz? Salt istatistiksel salvolarla veyahut malumat odaklı sıralı tanımların tekrarlandığı kuramsal derlemelerle kotarılmış sözde (sahte) bilimsel çalışmalar alanda daha ne kadar etkili olmaya devam edecek? Bilimi standardize olmuş yüzeysel bir analiz aracı olarak sosyal yaşamdaki tahakküm odaklarının hizmetine mi sunacağız, yoksa onu gerçekliği ifşa edecek bilgi üretiminin güçlü bir aracı olarak mı işe koşacağız? Bilimin ifşa faaliyetini sekteye uğratan zafiyetlerin ilgasını nasıl sağlayacağız? Bütün bu sorulara yenilerini ekleyebiliriz elbette. Fakat burada asıl, yani bağlayıcı olan soru şu olmalı: Gerçekliği ifşa etme yönünde zafiyetlere sahipse, üstelik self-refleksif ya da düşünümsel bilinç eksikliği nedeniyle belli bir kısır döngü içinde bu zafiyetleri sürekli yeniden üreterek, görünenin arkasında gizil olanı aramak yerine, görünenle yetiniyorsa, o zaman sosyal bilimciye ya da sosyologa neden ihtiyaç duyalım? Ya da Marx’a atıfla soruyu yeniden şöyle formüle edebiliriz: Görünen gerçekse eğer, bilime neden ihtiyacımız olsun ki?

Çalışmanın temel sorunsallarını ve eleştiri eksenlerini belirleyen böyle uzun bir girizgâhtan sonra, doksalojik pratikler ve doksalog teknisyenlik şeklinde nitelendirdiğim, Türkiye’deki bazı sosyoloji pratiklerinin eleştirel değerlendirmesine geçebiliriz. Söz konusu değerlendirme girişiminde sırasıyla, önce doksalojik pratikler ve doksalog teknisyenlik nitelemelerini mümkün kılan sosyoloji algısı üzerinde duracağım. Daha sonra bu pratiklerin dayandığı ontolojik ve epistemolojik zeminlere ilişkin bazı zafiyetleri ortaya koymaya çalışacağım. Fakat hepsinden önce Türkiye’de sosyolojinin durumuna ve konumuna ilişkin, “Türkiye’de sosyoloji çok fazla itibarı olmayan bir bilimdir” şeklindeki genel bir yargıyı ele almak istiyorum. Zira bu yargı doğrudan ya da dolaylı olarak bu çalışmada öne sürdüğüm sorunların belirli izdüşümlerini içermektedir. Dolayısıyla “Türkiye’de sosyolojinin itibarı, muteber bir boyutu var mıdır?” sorusuna verilebilecek cevaplar, Türkiye’deki sosyoloji pratiklerinin değerlendirilmesinde bize önemli bir zemin sunmaktadır.

Türkiye’de Sosyolojinin İtibarı, Muteber Bir Boyutu Var mıdır?

Önceki bir çalışmada Türkiye’de sosyolojinin, özellikle toplumsal ve politik alanda yaygın bir olumsuz imajla karşı karşıya olduğu sonucuna ulaşmıştık (Esgin ve Arslan, 2012). Daha sonraki bir alan çalışmasında da benzeri tespitler öne çıkmıştı (Esgin, 2013). Her iki çalışmada da Türkiye’de sosyolojinin genellikle, ya yararsız, işlevsiz ve etkili sonuçlar üretmeyen tartışmalı bir alan olarak görüldüğü ya da çok fazla bilinmediği yargısı güçlü bir yargı olarak belirmişti. Bu çalışmalardan elde edilen bulguları şöyle özetlenebilir.

Tablo 1: Türkiye’de Sosyolojinin İtibarı Var mıdır?
Tablo 1: Türkiye’de Sosyolojinin İtibarı Var mıdır?

Sosyolojiye ve onun itibarına ilişkin bu türden yargılar, elbette toplumsal, tarihsel ve politik bağlamlarla doğrudan ilişkilidir. Egemen bilim algısının doğa bilimi meşrulaştırırken sosyal bilimleri bu meşruiyetten uzaklaştırması önemli bir başka nedendir mesela. Fakat ben burada konuyu daha çok Türkiye’deki sosyoloji pratiklerinin sonuçlarıyla ilişkilendirmek ve konuya bu sınırlılık dâhilinde bakmak niyetindeyim. Sosyolojinin Türkiye’deki itibarını şekillendiren sadece sosyolojinin bizatihi kendisi ve pratikleri değildir elbette. Sosyoloji de diğer sosyal bilim disiplinlerinde olduğu gibi, Türkiye’deki politik dönüşümlerden, tarihsel süreçteki kimi unsurlardan etkilenmiş, bu dönüşüm ve etkilere göre farklı pratikler sergilemiştir. Bu durumun sosyolojinin kendi itibarını tesis etmede edilgen kalmasına yol açtığını söyleyebiliriz. Hatta konunun muhatapları sosyolojiye ilişkin algıların oluşumunda genellikle akademi içine sıkışmış olan sosyolojinin doğrudan belirleyici olmadığını, dolayısıyla sosyolojiye dair bu türden olumsuz yargıların, daha çok sosyal ve politik süreçlerle ilişkilendirilmesi gerektiğini iddia etmektedirler. [Sosyolojinin Türkiye’deki itibarının tarihsel süreçte hangi politik ve sosyal etkenlerle ilişkili olduğunu kavramamızı sağlayacak pek çok analiz referans olarak verilebilir. Burada ilk akla gelenler şunlar; (Kaçmazoğlu 2011; 2012), (Kayalı, 2005) ve (Erkul, 2000).] Ama salt toplumsal ve politik süreçleri öne çıkararak, meseleyi sosyolojinin kendisinden ya da pratiklerinden soyutlayarak açıklamak konunun oldukça önemli bir boyutunu ihmal etmek anlamına da geliyor. O nedenle ben daha çok meselenin diğer boyutuna, Türkiye’deki sosyoloji pratiklerinin, özellikle de egemen bilimsel mantık hâline gelmiş doksalojik pratiklerin etkilerine gönderme yapmak istiyorum.

Buradaki en önemli soru, Türkiye’de sosyolojinin bilinmemesine ya da itibarının, muteber bir boyutunun olmamasına neden olan unsurların sosyolojinin kendi pratikleri çerçevesinde nasıl açıklanacağıdır. Dünyanın en eski kürsülerinden biri olarak, 1914 yılında üniversiteye giren sosyoloji, günümüz Türkiye’sinde olması gereken bir noktada değildir. Pratikler açısından bakıldığında sosyolojiyi bu noktaya taşıyan şey, sosyolojinin ontolojik ve epistemolojik kabullerini egemen ideolojik dönüşümlere göre tesis etmesi, bu kabulleri sorgulamadan benimsemesi ve bilimsel pratiklerini de doğal olarak bu kabullere göre şekillendirmesidir. Üstelik söz konusu kabuller egemen ideolojik dönüşümlere dayandığından genellikle yüzeysel alımlarla ve felsefi temellendirmelere ilişkin tartışmalardan soyutlanmış biçimde sosyolojinin egemen pratikleri hâlini almıştır. Sözgelimi Türkiye’de sosyolojinin başlangıçta Fransız sosyolojisiyle, 1930’lu yıllarda Alman sosyoloji geleneğiyle ve II. Dünya Savaşı’ndan sonra ise, Amerikan sosyolojisiyle bütünleşmesi, özellikle 1960’lı yıllardan itibaren teoriyi ve tarihsel analizleri göz ardı eden “soyutlanmış deneyimci” (Mills, 2000) bir bilim pratiğinin etkisine girmesi bundandır. Yine mesela, devlet ideolojisinde kurucu rol üstlenen pozitivizm, bir sosyal mühendislik projesinin aslî parçası olarak siyasî meşruiyet kaynağı işlevi görürken, bir bilim anlayışı olarak da akademik habitusu biçimlen- dirmiştir. Bu biçimlenmenin sonucunda pozitivizmin, doğa bilimlerinde, katı-kompartıman karakterinin de etkisiyle, self-refleksif hemen hiçbir unsur içermeyen, ortakduyusal karakterli (ya da doksa niteliğinde) bir tür “kendiliğinden felsefe” hâline geldiğini söylemek mümkündür (Öğütle ve Balkız, 2010). Oysa bilimsel etkinliğin ilk şartının ortakduyudan kopma olduğu göz önüne alındığında, sosyolojinin tam tersi yönde hareket ederek ortakduyusal kabule koşulsuz yaslanması manidardır. Bu durum statükocu bilim mantığı doğurmuş, self-refleksivif bilinç eksikliği ise böylesi bir bilim algısının ortaya çıkaracağı zaafların görülmesine engel teşkil etmiştir. Zaaflarla şekillenmiş bir disiplinin kendi itibarını tesis etmedeki etkisi, işte bu noktada tartışmaya açılmalıdır. [Zikredilen tespitler elbette hatırı sayılır bir külliyata sahip sosyoloji tarihimizin tümünü kapsamamaktadır. Başında da ifade edildiği gibi, burada yaptığımız değerlendirmeler, egemen ideolojik dönüşümlere göre şekil bulan, fakat belli bir dönemden sonra adeta kalıplaşmış bir sosyolojik pratik olarak hüküm süren doksalojik pratiklere ilişkindir.]

Bütün bunlar, Türkiye’de sosyolojinin itibar kazanamamasında doksalojik pratiklerin ve doksalog teknisyenlik mantığının şekillenmesindeki temel eksenler olarak tanımlanabilir. Açmazlarının farkında olmayan ortakduyusal bir karaktere sahip olan, dolayısıyla bu açmazlarını aşma çabasına girmeyen, bilimi sabitleşmiş, basmakalıp bir uygulama alanı olarak formüle eden, dışarıdan ya da içeriden gelen eleştirileri bilim karşıtı dışsal söylemler olarak nitelendiren bir sosyal bilim pratiği, itibar kaybının baş müsebbiplerinden biridir. Konuyu Sosyolog Herb Gans’in Making Sense of America: Sociological Analyses and Essays’den bir alıntıyla açabiliriz:

“Son on yıldır, sosyolojinin itibarı azaldı. En iyi fikirlerimizin çoğunun diğer sosyal bilimler, insanî bilimler ve gazetecilik tarafından serbestçe ödünç alınması dâhil olmak üzere, itibar kaybının sebepleri çok. Ancak sosyolojinin kendi zaafları da var; bâriz olanla çok vakit kaybeden aşırı jargon, istatistik ve bulgu üretimi; beceriksizce açıklanmış teorik meselelerle uğraşmak; dönemin su götürür entelektüel ve kültürel modalarının pek çoğuna gereğinden fazla hayranlık beslemek gibi.” [Çeviri Emrah Göker’e aittir (Göker, E. “Ne çektin be sosyoloji”, www.istifhanem.com, 04.02.2014).] Gans’ın dile getirdiği gibi, sosyolojinin sahip olduğu zaaflar, sosyolojinin itibarının azalmasının temel nedenidir. İstatistiğe gömülmüş bulgu üretimi, moda hâline gelmiş kavram ve düşüncelere aşırı hayranlık, teorik meseleleri ikinci plana atmak gibi zaafların, sosyolojiye itibar kaybettirdiği açıktır. Nihayetinde Türkiye örneğinde bu durumun, sosyolojiye ilişkin başka açmazları da içine alarak, daha bariz bir biçimde geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Böyle bir bilim algısı içinde, Öncü’nün de (1998: 50) ifade ettiği gibi, sosyologların kamu alanındaki sesinin giderek zayıfladığı, hatta hiç duyulmadığı bir sürecin yaşanması kaçınılmazdır. Hatta sosyolojinin neliği ve metodolojik yönelimleri üzerine yeterince düşünülmediği, açmazlarının sorgulanmadığı, bunun yerine günün koşullarına ve yeni socius’un (Çelebi, 2007) taleplerine göre veri arayışına girildiği bir bilim pratiğinde, başka pek çok sorunun yaşanması da şaşırtıcı değildir. Bu sorunlara Türkiye’deki üniversite yapılanması ve politika-bilim ilişkisi gibi unsurlar da eklenince, sosyolojinin meşruiyeti ve itibarının her geçen gün daha da sarsılabileceği açıktır.

Fakat ironik olsa da, sosyolojinin günümüzde daha çok tanınmaya, kendisinden daha fazla şey beklenen bilim olarak lanse edilmeye başladığını söyleyebiliriz. Bu durum bir itibar kazanımı göstergesi midir bilinmez ama Türkiye özelinde bilhassa medyada, sosyologların temsil oranlarının artması, hemen her toplumsal meselenin “sosyolojik” içerikleriyle değerlendirilmeye çalışılması [Buraya, etkisi ne derece bilinmez ama en azından toplumsal alanda söylem ya da tanımlama olarak, akademide sosyoloji bölümlerinin, dolayısıyla da sosyoloji öğrencilerinin sayılarının hızla artmasını da eklemek gerekir diye düşünüyorum. İtibarı düşük olan sosyolojinin, ne hikmetse akademideki temsiliyetinin (!) her geçen gün artmasının üzerine düşünülmesi gerekiyor. Tespit edebildiğim kadarıyla 2015 itibarıyla yaklaşık 80 sosyoloji bölümü aktif olarak öğrenci alırken, öğrenci sayılarını katlayan İstanbul, Anadolu ve Atatürk Üniversitelerinin Açıköğretim Sosyoloji bölümleri de bu temsiliyeti genişletiyor. Tabi buraya, özellikle Anadolu’daki sosyoloji bölümlerinin pek çoğunda açık bulunan İkinci Öğretim programlarının öğrencilerinin niceliksel kapasitesini de eklemek gerekiyor.], itibar mevzuunun başka bir boyutunu gündeme getirmektedir. Başından sorunlu olan bu boyut, sosyolojiye kendi içinde sorunlu misyonlar yükleyen, fakat aynı zamanda doksalog pratiklerle de doğrudan ilişkili olan bir boyuttur. Zira gelişen algı ekseninde sosyoloji, toplumsal sorunlara reçeteler sunmakla mükellef bir sosyal mühendislik gibi görülmeye başlanmıştır. Yani itibarı artan sosyoloji ya da beklentileri karşılamak üzere formüle edilen bu sosyoloji, bir nevi sosyal mühendislik şeklinde formüle edilen sosyolojidir. Daha açık ifade etmek gerekirse, tanınmaya başlayan, kendisine ilişkin beklentiler oluşturulan alan sosyoloji değil, sosyal mühendislikle ya da doksalog teknisyenlikle eşitlenen bir sosyoloji anlayışıdır.

Söz konusu anlayış açısından sosyoloji hemen her konuda fikir üretebilen, olası sorunlara anında çözümler getirebilen, dolayısıyla sokaktaki insanın beklentilerini karşılayabilen bir bilim olarak kavranmaktadır. Her şeyden önce bu anlayışın esasen doksalojik pratikler ve doksalog teknisyenlik nitelemelerini mümkün kılan sosyoloji algısıyla örtüşen bir anlayış olduğunu, dolayısıyla meşrulaştırıcı söylemler üretmek bir yana, sosyolojinin yaşadığı zafiyetleri pekiştiren bilim mantığını da ödüllendirdiğini belirtmeliyim. İronik olan durum işte burada başlıyor. Sosyolojinin itibar kaybının müsebbibi olan bilim mantığı, başka bir formda, ona itibar kazandıran bilim anlayışı olarak karşımıza çıkıyor. Ortakduyusal otomatizm, meşruiyet inşasının zemini olarak devreye girerken, aynı zamanda kendi meşruiyetini sağlayacak yeni bir forma bürünüyor: Sosyal mühendislik. Bu iddiayı netleştirmek ve sosyal mühendisliğin doksalog teknisyenlikle doğrudan irtibatını göstermek adına, sosyal mühendislik kavrayışını biraz daha açmak gerekiyor.

Sosyolojinin Amacı, Sosyal Mühendislik midir?

Başta da söylediğim gibi, özellikle günümüzde baskın bir mantık gibi görünse de, sosyolojinin görevi, beklentileri karşılamak adına sosyal sorunlara reçeteler sunmak için sosyal mühendisliğe soyunmak değildir. Daha net bir biçimde söylemek gerekirse, sosyolojiyi sosyal mühendislikle eşitlemek, onun içini boşaltıp, kötürümleştirmek demektir. Bu bir tanımsal tercih gibi görülebilir, ancak bilimsel bir disiplin olarak sosyolojinin amacı, yöneldiği mevzii göz önüne alındığında, ne demek istediğim daha anlaşılır olacaktır.

Bir kere şunu net olarak belirtmek gerekir: Sosyal mühendislik, sosyal yaşamdaki kurumsal ya da özel işletmelerin, çeşitli yapılanmaların ve özellikle tahakküm odaklarının toplumun geniş kesimlerine etki etmesine zemin hazırlayan çabalarla veyahut bunlar üzerindeki etkilerini meşrulaştırmasına olanak sağlayan algı yönetimi girişimleriyle ilişkilidir. Sosyal mühendislik sosyal alanda ne olup bittiğini kestiremeyen aktörlere bilimselleştirilmiş söylemlerle yüzeysel veriler sunma, olup bitenler hakkında onları bilgilendirme misyonunu üstlenir. Bu yönüyle sosyal mühendislik şeklinde kurgulanan sosyoloji anlayışı esasen doksalojik pratikler ve doksalog teknisyenlik nitelemelerini mümkün kılan sosyoloji anlayışına da karşılık gelir ve dolayısıyla görünenin arkasındakine değil, görünene ya da görünmesi istenene odaklanır. Nitekim bu anlayış çoğunlukla sosyolojiyi mesela salt anketçilikle eşitleyen, sorunları yüzdelere sıkıştırıp yüzeyselleştiren bir anlayıştır. Amaç ifşa etmek değil, bilimin yanlış kullanımları yoluyla yalnızca görünenle yetinerek toplumsal alandaki bireyleri manipüle etmektir. Bourdieu bunu yarı-bilgece bilginin akılcılaştırılması şeklinde tanımlar. Ona göre, günümüzde kendilerini sosyolog olarak görenlerin önemli bir kısmı, işlevleri özel işletmelerin ve yönetim kurumlarının yöneticilerine reçeteler sağlamak olan toplum mühendisleridir. Bu sosyologlar, egemen sınıfın sosyal dünya hakkındaki sahip oldukları pratik ve yarı-bilgece bilginin akılcılaştırmasını sunarlar (Bourdieu, 1997: 26). Sosyologların sosyolojiyi sosyal mühendislikle eşitlemeleri, onu statükocu bir bilime dönüştürmüş, sosyolojik bilgiyi yüzeyselleştirmiştir.

Yüzeyselleştirme sosyal mühendislik algısının, dolayısıyla da doksalojik pratiklerin ve doksalog teknisyenliğin doğal bir sonucudur. Fakat yüzeyselleştirme aynı zamanda gündelik kabulleri, sağduyu bilgisini bilimsel tanımlara dönüştürme, yani doğrulama girişimidir de. Böylesi bir girişim ideolojik önyargıları ve gündelik bilgi odaklı kanaatleri besleyeceğinden her daim bir meşrulaştırma aracı olarak hizmet etmenin önünü açar. “Gündelik kabulleri bilimsel tanımlara dönüştürerek sağduyusal ve gündelik söylemin inşalarını basitçe doğrulayan araştırmalar, özellikle bilimsel disiplinin daha yüzeysel kurallarına kesin olarak uyduklarında, her zaman bilimsel topluluk ve onların izleyicileri tarafından onaylanma şansına sahiplerdir; halbuki, yanlış-apaçıklıktan ve –bilimsel sağduyu dahil– sağduyusal inşaların görünüşteki tarafsızlığından kopan bir araştırma, her zaman keyfi bir dayatmanın veya ideolojik önyargıların sonucu olarak görünme ve bilinçli olarak bu önyargıları doğrulayacak veriler üretmekle suçlanma tehlikesi altındadır.” (Bourdieu, 2007). Kısacası, sosyal mühendislik, doksalojik pratikleri işe koşarak gündelik kabulleri, sağduyu bilgisini ya da doksaları bilimin yanlış kullanımları yoluyla doğrulama çabası ve bu çaba ekseninde gerçekliği yüzeyselleştirip gizleyerek tahakküm odaklarının fiillerine meşruiyet kazandırma girişimlerini kapsar. Bilimin yanlış kullanımları yoluyla, yani doksalojik pratikler aracılığıyla etki alanı bulan bu girişimler üç farklı biçimde kendini gösterir [Bu sınıflamayı, Güney Çeğin’in sosyolojinin neliğine ilişkin bir söyleşisine atıfla yapıyorum. Söyleşinin tamamıma şu adresten ulaşılabilir: https://www.youtube.com/ watch?v=x6Awqeef9z8]: Komplocu açıklamalar, kehanet temelli açıklamalar ve ideoloji temelli açıklamalar. Bu açıklama biçimlerinin hepsi, ortakduyusal otomatizmler olarak, sosyal mühendislik algısını ve doksalojik pratiklerin zafiyetlerini somutlaştırır.

Oysa sosyoloji kendi özgünlüğü içinde toplumsal dünyayı anlamaya ve açıklamaya yönelmiş önemli bir sosyal bilimdir. Dolayısıyla sosyolojiyi bu türden bir sınırlanmış algıyla değerlendirmek çok doğru değildir. Çünkü sosyoloji en başında bilimsel bir uzmanlık alanıdır ve toplumsal olanı açıklama adına güçlü teorik yönelimlere sahiptir (Waters, 1994). Sosyoloji, güçlü teorik gelenek yanında, sosyal gerçekliklere ilişkin açıklamalarında nesnel dayanaklarını edindiği metodolojik yönelimlere de sahiptir. Sosyolojinin teorik ve metodolojik dayanakları, onu bilimsellik sınırlarına taşırken, aynı zamanda sosyolojik bilgiyi sıradan gündelik bilgiden ayırır. Bu anlamda sosyolojinin amacı, herkesin anladığını sandığı ya da yanlış kavramlar temelinde kurguladığı değişimleri ve sosyal sorunları doğru kavramlarla yerli yerine oturtarak anlaşılır kılmaktır. Yani sosyolojinin tasası, görünenin, aşikâr olanın altında yatan nedenleri bilimsel dayanaklarıyla araştırmak, ortaya koymaktır. Sosyolojinin misyonu, sosyal mühendislik kavrayışının aksine, sosyal yaşama ilişkin gerçeklikleri, hiçbir olguyu mutlaklaştırmadan, bilimsel kuşkuculuk ve değerlendirme ölçütleri çerçevesinde ortaya koymak ve böylece mesul ve müdahil bir bilim olarak, toplumsal alandaki yaygın yanlış tanıma biçimleriyle (doksaları) mücadele etmektir. Sosyal mühendisliğin üstlendiği ve sosyolojiye yüklemeye çalıştığı misyonun aksine, sosyolojinin üzerine düşen ve yalnız onun yerine getirebileceği vazifelerden en gerekli olanı, bilimin sapkın kullanımları yoluyla vatandaşlara ve tüketicilere kurulan manevra ve manipülasyonları eleştirel bir bozuma uğratmaktır (Bourdieu, 2014: 15). Tabi bunun öncelikli koşulu, bilimin yanlış kullanımlarını ifşa etmek, sosyolojiyi her daim güçlü kılmak adına, onu hâkim gelenek ve algıların tanımladığı misyonların tuzağına düşmekten alıkoymaktır.

Bütün bu tespit ve tartışmalardan sonra, doksalojik pratikler ve doksalog teknisyenlik diye tanımladığım sosyoloji anlayışlarının Türkiye’deki görünümlerine, sosyoloji pratikleri içindeki etkilerine ve bunların dayandığı ontolojik ve metodolojik kabullerin zafiyetlerine ilişkin eleştirel değerlendirmeler için yeni bir başlık açabiliriz.

Doksaloğun Bilim Mantığı ve Zafiyet Üreten Yatkınlıklar: Doksalojik Pratikler

Doksalojik pratikler ve doksalog teknisyenlik tanımlamasıyla Türkiye’deki sosyoloji pratiklerinin tümünü genelleyen, dolayısıyla tümünü yargılayan bir tasnif yapmadığımı daha önce belirtmiştim. Zaten bu türden pratikleri somutlaştıran sınırları belli net bir zümreden veya gruptan bahsetmek pek mümkün değil. Kaldı ki, burada kimseyi yargılama ve hüküm verme konumunda da değilim. Baştan belirttiğim gibi, yapmak istediğim Türkiye’deki bazı sosyoloji algıları ve pratikleri üzerinden bazı zafiyetlere gönderme yaparak, sosyolojimize dair self-refleksif bir değerlendirme ortaya koymak. Genelleme ve indirgeme tuzağına düşmemek için konuyu, sahip olduğum veriler ekseninde ve belirli başlıklar dâhilinde sınırlandırarak ele alacağım. O yüzden eksik tespitler yaptığım ya da kullandığım verilerin kapsamlı olmadığı tarzındaki olası eleştirileri peşinen kabul ettiğimi belirteyim.

Bilim algısı ve pratikleri açısından değerlendirildiğinde Türkiye’de sosyologlarımız genel olarak üç tür bilim pratiğine ya da geleneğine yönelmiş durumda oldukları söylenebilir. Bunlar, akademik gelenek içinde daha çok yer bulan pozitivist gelenek, konvansiyonalist/rölativist gelenek ve Marxist-eleştirel gelenektir. Marxist-eleştirel gelenek genellikle akademi dışında kaldığından akademik sosyolojiyi temsil eden daha çok diğer iki gelenektir: Pozitivist ve konvansiyonalist/rölativist gelenekler (Öğütle ve Balkız, 2010). Ben bu geleneklere sosyolojiyi doğrudan kanaat teknisyenliğiyle eşitleyen, dolayısıyla belli bir bilimsel anlayışa dâhil olma gereği duymayıp, bilimsel pratikleri kendi mantığınca şekillendirme becerisi gösteren temelsiz pratikleri de eklemek istiyorum. Yukarıda zikredilen her üç gelenek içinde de bu türden anlayışlara örnek verilebilirse de, kanaat teknisyenliğini bilim adı altında temelsizce işe koşan anlayışı ayrı bir değerlendirmeye tabi tutmak gerekiyor. İncelememiz kapsamında şimdi bu geleneklerin nasıl ve hangi bağlamlarda etkili olduğu konusunu açabiliriz.

Söz konusu geleneklerden birincisi, Türkiye’de başından beri baskın bir gelenek olan pozitivist bilim geleneğidir. Kendi içinde çeşitlenmekle birlikte Türkiye’de sosyologların önemli bir kısmının pozitivist bilim geleneğine sorgusuz yaslanıp adeta bir teknisyen gibi hareket ettikleri söylenebilir. Üstelik buradaki pozitivizm kendiliğinden bir pozitivizmdir. Yani bilimsel bir dayanak olarak pozitivist gelenek üzerine çok fazla düşünülmemiş, kendiliğinden bir pozitivist felsefeye yaslanılmıştır. Bu anlayış sosyolojiyi genellikle alan araştırması ve yine kendiliğinden bir yapısal işlevselci modelle eşitleyip başka türden bir analizi sosyolojik analiz olarak görmez. Egemen hale gelen bu bakış açısı, sosyolojinin doğa bilim modeline göre biçimlenmesinden kaynaklanan aşırı deneyselcilik, teoriden yoksunluk, niceliksel araştırma bulgularına dayalı matematikselleştirilmiş sosyal bilim anlayışı ve evrenselcilik iddiasına dayalı genelleyici tek yönlü bilim mantığı gibi olumsuzlukları temsil etmektedir. Egemen geleneğin biçimlendirdiği ve anketçilik şeklinde nitelenen bu anlayışın örneklerini pek çok akademik dergide görmek mümkündür. Göker’in sosyal bilim yayınlarını enstitü dergileri üzerinden analiz ettiği çalışmada, dergilerde yayımlanan makalelerin yöntem seçimine ve problemin kanıtlanmasına dönük ortaya çıkan kısırlık bu anlayışın bir özeti olarak okunabilir. [Konuya ilişkin daha kapsamlı tespit ve örneklere, veri kaynağı olarak aldığım (Sosyal Bilim Yayıncılığında Enstitü Dergilerinin Yeri I-V), http://istifhanem.com/2011/08/16/ sbedergileri1/ adlı çalışmadan ulaşılabilir.]

Son yıllarda adeta moda hâline gelen ve sosyal bilim pratiğini matematikselleştirilmiş verilere indirgeyen ölçek oluşturma çabalarındaki artış, konuyu örneklendiren başka bir durumdur. Ölçek oluşturma ya da sözgelimi Amerika’da oluşturulan bir ölçeği Türkiye’deki sosyal bilim çalışmalarına uyarlama faaliyetleri öylesine artmıştır ki, bu konu uluslararası nitelikteki dergilerin bile yayın içeriklerinin önemli bir bölümünü oluşturur hale gelmiştir. [Bu konuya örnek olarak, doğrudan sosyoloji dergisi olmasa bile, Türkiye’deki bilimsel pratikleri resmetmesi açısından uluslararası nitelikte iki eğitimbilimleri dergisinde, EJER ve KUYEP’te yayımlanan makalelere bakılabilir.] Memnuniyet ölçeği, kişilik geliştirme ölçeği, karamsarlık ölçeği, aidiyet duygusu ölçeği vb. ölçekler yoluyla sosyal gerçekliğimiz ya da sosyal problemlerimiz açıklanmaya, diğer bir deyişle “büyük resim” görülmeye çalışılmaktadır. Bir başka örnek, aynı bilim algısıyla beslenerek tarihselliği ve teorik bağlamları geri planda bırakıp salt empirist kaygıları ön plana çıkaran, fakat kendiliğinden bir pozitivizm kurgusuna yaslandığı için kendisini elde ettiği anket verilerini tablolar hâlinde sunmakla mükellef sayan ve özellikle soyutlanmış yapısal-işlevselci anlayışla bütünleşen sosyologlarımızın ortaya koyduğu ürünlerdir. Söz konusu anlayışla vücut bulan çalışmaların yine pek çok örneğine özellikle enstitü dergilerinde, sıklıkla rastlamak mümkündür. Kastedilen bilimsel anlayış içinde sosyoloğun bilim pratiği, örneklemden veri topla, bulgularını istatistiksel veriler hâline getir, elde ettiğin sonuçları tablolaştırarak özetle mantığına bürünmekte/indirgenmektedir. Bu türden doksalojik pratiklerin, yani sosyolojiyi anketçilikle eşitleyen pratiklerin temel kaygısı veri elde etmek şeklinde tanımlanabilir. Dolayısıyla söz konusu pratikler için teorik temellendirmeler yapmak, verileri bu temellendirmeler kapsamında aramak ve analiz etmek öncelikli amaç değildir. Önemli olan hangi konuysa incelenecek olan, o konuya ilişkin veri toplamak ve bunları yüzeysel açıklamalarla anlaşılır kılmaktır. Teorik ya da kavramsal zemin gerektiğinde ise, aşina olduğumuz ve toplumsal alanı, bireyler, gruplar ve kurumsal ilişkiler, farklılaşma ve bütünleşme gibi kavramlarla açıklayan işlevselcilik devreye sokulur. Zira işlevselcilik, bir kurumda veyahut toplumsal yapıdaki değişikliği diğer kurumlarla ilişkisi bağlamında zaten açıklamaktadır. Toplum bir bütündür, bütünü oluşturan parçalardaki işlevsel değişimler diğer parçaları da etkileyecektir.

Anlaşılacağı üzere, hem pratik etme biçiminde hem de teorik düzeyde referans alınan modeli tanımlamada bile önemli sıkıntılar doğmaktadır. Öncelikle burada es geçilen şey, yukarıda gerekçelerini tartıştığımız gibi, sosyal bilimcinin elde ettiği verileri olduğu gibi nakleden bir teknisyen olmadığıdır. İşlevselciliğin en önemli temsilcisi Merton’un dediği gibi (1974: 239), “bir hipotezler dizisinin nasıl sınanmaya konulacağını bilmek ile sınanacak hipotezlerin dayanacağı teoriyi bilmek arasında açık ve kesin bir fark vardır”. Teorinin ihmal edilmesi ve bilimsel çalışmanın sınama ya da veri değerlendirmesi boyutuna indirgenmesi, onu yüzeysel bir çalışma yapmakla kalmayacak, aynı zamanda sosyal bilimciyi teknisyen durumuna getirecektir. Kısacası, sosyal problemleri, yalnızca alandan elde edilen anlık veri ve bulgularla betimlemek, sosyal bilimlerin sosyal gerçekliği tüm yönleriyle açıklama amacını güçleştirmektedir. Çünkü sosyal problemler, anlık ortaya çıkan ya da yalnızca belirli bir örneklem grubundan elde edilen verilerin sonuçlarının genelleştirildiği çıkarımlarla açıklanamazlar.

Pozitivist geleneğe sıkı sıkıya sarılan ve kendiliğinden bir işlevselci anlayışa sığınan bu gelenekte, aslında akademik sosyolojide sürekli yeniden üretilen bir bilim mantığının yanlış ve eksik uygulayımı söz konusudur. Esasen anketçilik ya da soyutlanmış deneyimcilik şeklinde tezahür eden anlayış, belli bir akademik formasyonun sosyolojiyi pozitivist anlamda bilimleştirme çabasının doğrusal yansımasıdır.

Sosyolojiyi kendiliğinden bir pozitivizm ile ana kaynaklar yerine malumat odaklı giriş kitaplarının sığlığına hapsetmek, sosyoloji pratiklerinin zafiyetlerini doğuran ana sebeplerdendir. Kendiliğinden pozitivizm algısı, sosyoloji çalışmalarını ve sosyolojik analizleri tarihsel bağlamlardan, felsefi temellendirmelerden koparmış, onu soyutlanmış deneyimci bir bilim olma seçeneğine sürüklemiştir. Sosyolojinin düşünümsellik mefhumundan uzaklaşması, epistemolojik ve ontolojik sorgulamalara girişme gereği duymaması bu anlayışın pekiştirdiği yatkınlıkların sonucudur. Bugün hala pek çok sosyolog için, pozitivizm üzerinde hiç tartışılmaması gereken bir konudur. Onlara göre, bilimin mantığı ve yöntemi bellidir. Doğa bilim, sosyal bilim ayrımı gözetmeksizin bu mantığa koşulsuz uyulmalıdır. Hatta bu türden tartışmalar sosyolojinin değil, felsefenin işidir. Sosyolojinin görevi alandan veri elde etmek ve bunları istatistiksel işlemlere tabi tuttuktan sonra sunmaktır. Böylesi bir bilim mantığı, sosyolojiyi teorik kaygılardan ziyade, pratik yararları ön plânda tutan, tarihsel bağlamdan koparak kendisini salt deneysel bir etkinlik olarak tanımlayan, sosyoloğu ise anketçi gibi tahayyül eden bir bilim hâline dönüştürmüştür.

Tablo 2: Türkiye’de Sosyolojiye Dair Bilimsel Algı ve Pratikler
Tablo 2: Türkiye’de Sosyolojiye Dair Bilimsel Algı ve Pratikler

Diğer grup, pozitivist geleneğin aksine teoriye ağırlık verip, alan çalışmalarına temkinli yaklaşan, felsefeyle sosyal teorinin iç içe girdiği çalışmalara odaklanan konvansiyonalist/rölativist kanattır. Birinci grubun karşısında yer alan ve genellikle pozitivist geleneğin eleştirisinden hareket eden bu grup, hermeneutik anlayışlarla ve post pozitivist tartışmalarla kendisini ilişkilendirerek alan araştırmalarına ve empirik çalışmalara dönük bir ön yargı geliştirmiştir. Bunların da çoğunluğu sırf teori olsun diye herhangi bir problematiğe değil, sadece konu odaklı çalışmalara yönelmektedir. Klasikleri herhangi bir problemden bağımsız yeniden değerlendirmek ya da aynı endişelerle felsefe yapma telaşına girmek gibi. Bu yönelimin en belirgin örneği literatür incelemesi olarak karşımıza çıkar. Ansiklopedik bilgi üretimi ise başka baskın yönelimdir. Söz konusu yönelim etrafında şekillenen çalışmalar genellikle bir kavramı, bir olguyu yahut bir düşünürün sosyolojisini izah etmeye yönelmiş çalışmalardır. Buradaki en belirgin zafiyetler ise, çalışmaların veri inşa etmeyen; görünürde bir problemi, derdi olmayan; sadece bir konu seçip o konuda yazılmış argümanları aktaran; aktarılanlardan ortalama bir kanaat üreten pratiklere (doksalojik pratiklere) dönüşmüş olmasıdır (Göker, istifhanem. com). Son yıllarda sadece hakemlik yaptığım dergilerden hakem değerlendirme süreci için gönderilen makaleleri örneklem içine aldığımda bile benzeri sonuçlara ulaştığımı söyleyebilirim. İlk akla gelen örnekler olarak, herhangi bir sorunsaldan hareket etmeden, salt literatür taramasıyla, sözgelimi Durkheim’ın anomi ve Weber’in sınıf kavrayışını anlatan ya da yine aynı mantıkla Marx’ın yabancılaşma kavramını izah eden (bir makale bunu Marx’a hiç atıf yapmadan başarabilmişti) çalışmaları verebiliriz.

Grafik: Enstitü Dergilerinde Makale Yöntem Grupları (Göker, http:// istifhanem.com/2011/08/16/sbedergileri1/)
Grafik: Enstitü Dergilerinde Makale Yöntem Grupları (Göker, http:// istifhanem.com/2011/08/16/sbedergileri1/)

Grafik incelendiğinde Türkiye’deki sosyal bilim pratiklerinin hangi ölçütlere göre şekil bulduğu daha net olarak görülecektir. Sosyoloji özelinde de az çok aynı çıkarımlar yapılabilir. Türkiye’deki sosyoloji pratiklerinin dayandığı zeminler farklı şekillerde tanımlansa da, iş doksalojik pratiklere ya da doksalog teknisyenliğe geldiğinde, bunların özünde geleneklerin yüzleşmek zorunda oldukları zafiyetlerin bir sonucu olduğu anlaşılıyor. Üstelik bu gelenekler zafiyetler anlamında pek çok noktada örtüşüyor. Örneğin her iki bilim pratiğinin de en belirgin ortak noktası self- refleksivitelerinin (düşünümsellik) yok denecek düzeyde olması ve kendi nesneleriyle sürekli bir denetimsiz ilişkiye girmeleri. Bununla bağlantı diğer bir ortak nokta, her iki alanın da zamanla birbirine yabancılaşması birbirini ötekileştirmesi, hatta kendi bilim algılarını fetişleştirmesine kadar gitmesidir. Dolayısıyla özellikle iki gelenek arasında aşılmazmış gibi görünen bir kutuplaşma söz konusu ve her iki gelenek de tek yönlü bilim pratiğinin açmazlarını yoğun bir biçimde yaşıyor. Topyekün bakıldığında bu açmazların olumsuz sonuçları sosyolojimize sorunlar olarak yansıdığı açıktır.

Yazı boyunca sıklıkla referans verdiğimiz Göker’in çalışması, yalnızca sosyoloji makaleleriyle sınırlı olmasa da, Türkiye’deki bilim pratiklerine ilişkin yöntemsel zeminleri göstermesi, dolayısıyla iddialarımızı temellendirmesi açısından önemli bir çalışmadır. O nedenle bu çalışmada elde edilen sonuçların bir kısmını paylaşmak gerekir. Göker, akademik çalışmalara ilişkin çıktıların en belirgin mecrası olan sosyal bilim dergilerinde yayımlanan makalelerin alanlara göre, konu seçimi, sorunsallaştırma biçimi, dayandıkları yöntemler, kanıt arayışı ve nesneye yönelim tarzı gibi ölçütlerden yola çıkarak geniş ölçekli bir analiz yapıyor. [Göker çalışmasında enstitü dergilerine ilişkin şu notu düşmüş: “Ulusal sosyal bilim yayıncılığında enstitü dergileri, makale kategorisinde yavaş puan toplamakla hızlı ve kolay “bilimsel” görünümlü makale yayınlamak arasında vasat bir dengenin tutturulabileceği mecralar. Bir tür üçüncü lig. Sadece buraya bakarak ulusal makaleler diyarının tamamını açıklayamayız. Ama diğer liglerle karşılaştırılabilecek eğilimler keşfedebiliriz. Kötü sosyal bilimin üretim ve dağıtım koşullarını çalışmak için uygun bir başlangıç.”] Çalışmada öne çıkan ve konumuzla alakalı ilk bulgu; makalelerin büyük oranda (%52,8) veri inşasını amaçlamamış olmasıdır. Veri inşa eden ve toplumla temas etme tercihi yapmış sosyal bilimciler ise, “dezavantajlı” kesimlere ilişkin veri inşa etme tasasında hiç olmamış. 3114 makale içinden sadece 11’i yoksulları, mahkûmları, sokak çocuklarını, engellileri, seks işçilerini vb. konu edinmiş. Makalelerde yukarıdaki grafikte görüleceği üzere, yöntem olarak literatür incelemesi, deney/anket ve ansiklopedik yazım biçimi tercih edilmiş. Niteliksel ve niceliksel veri tiplerinin bir arada incelendiği, iki veya daha fazla yöntemi aynı konunun soruşturulmasında kullanan makaleler ise, yalnızca %1,2 oranındadır. Bir başka bulgu, makalelerde genel bir “meram anlatma” probleminin oluşudur. Bilgi birikimine bir şey katmasa da, geniş yer tutan literatür analizi ve ansiklopedik tarzda biçimlendirilmiş makalelerde zaten bir meram bulunamamıştır. Bu makalelerde kısmi bazı dışsal veriler betimleyici amaçlarla kullanılmış olsa da, veri inşa edilmediği, tanımlanabilir kanıtlar kullanılmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Makalelerin çoğunda giriş ve sonuç bölümlerinde konu hakkında başkalarının ne dediğinden çıkarsanan kanaatler özetlendiği ve kimi zaman da buralara yazarın bu kanaatler hakkındaki kanaatleri iliştirildiği için, bu makalelerin bilmecesi ve açık bir tasarımı olmayan anlatılar olarak kaldığı tespit edilmiştir.

Göker’in çalışmasında ulaştığı bulguların, bizim sosyolojinin pratiksel zafiyetleri olarak gördüğümüz temel tespitlerle büyük oranda örtüştüğünü söyleyebiliriz. Özellikle bir problemden yola çıkmayan, veri inşa etmeyen, vasat bir ansiklopedinin konu tanımlayıcı maddelerine benzeyen, dolayısıyla bilgi üretmekten çok kanaatleri ve öznelliği öne çıkaran makalelerin niceliksel boyutu, doksalog pratiklerin alandaki etkisini kanıtlıyor. Kaldı ki bu özellikleri içeren pratikler, tözcü yatkınlıklarla [Sosyoloji pratiklerimizdeki tözcü yatkınlıkları, ilişkisel sosyoloji kavrayışı açısından başka bir çalışmada değerlendireceğim.] kuşatıldıkları ve ortakduyusal otomatizm hâlini aldıkları için self-refleksif bir bilinci işe koşmaları neredeyse imkânsızlaşıyor. Bu tespit elbette her iki geleneği –kendi çeşitliliği içinde- de kapsıyor.

Gelgelelim, konunun daha vahim bir boyutunu benim farklı bir kategori olarak imlediğim ve temelsiz pratikler olarak ayırdığım doksalojik pratikler oluşturuyor. Alanda nispeten geniş bir oran oluşturan bu anlayış, herhangi bir teorik ya da metodolojik kaygı gütmeyen, bilim faaliyetini bir yerde yayın yapmak olarak kavrayan, disiplini tanımlayıcı genel malumatla tanışmış olmayı bilim insanı olmak için yeterli gören, aklına gelen ya da kendisine önerilmiş her konuda sözü olup, çalışmalar yapabilme yeteneğinde olan ve kısa sürede onlarca yayın yapmış olmakla övünebilen zatların pratiklerine karşılık geliyor. Sözü edilen pratikler sanılanın aksine, kendilerini tanımlayan özellikleri gereği Türkiye’de sosyolojinin vitrininde de çoğu zaman ön saflarda yer alıyor. Bu türden pratiklerin en belirgin zafiyeti, hiçbir veriye sahip olmadan, bilimin neliğine ilişkin kaygıları hesaba katmadan kanaat üretimi odağında çıkarımlarda bulunmalarıdır. Zaten buradaki genel amaç bilimsel bilgi üretmek değil, angaje olmak ve bu doğrultuda kanaat üretimine girişmektir. Hal böyle olunca akademik unvanlar ve sosyolog tanımlamaları altında üretilen kanaatler gazete, TV gibi medya alanlarında, konferans ve panellerde bilimsellik adı altında kolaylıkla sunulmaktadır. Veri inşasından yoksun, belli bir sorunsaldan hareket etmeyen salt kendi kanaatini olumlamayı önceleyen yayınlar denetim zafiyetinin yüksek olduğu, eş, dost ilişkileri ya da ideolojik ortaklık ve beklentiler temelinde faaliyet gösteren mecralarda yayımlanıp, yine kolaylıkla dolaşıma girebilmektedir. Sosyolojiyi doksalog teknisyenlik olarak kısır döngüye sokan bu anlayıştan hareket eden sosyologlar, doğal olarak kehanet temelli çıkarımlar yapmaya, gerçekliği hesaba katmayan komplo üretimi ve kanaat teknisyenliği ustalığını sergilemeye devam etmektedir.

Tablo 3: Sosyolojinin Türkiye’deki Zaafları
Tablo 3: Sosyolojinin Türkiye’deki Zaafları

Kısacası, Türkiye’de sosyolojinin zaafları bilimsel algı ve pratiklerdeki yetersizliklerle şekillenmiş durumda. Benim temelsiz pratikler olarak tanımladığım sosyoloji yapma tarzını dışarıda bırakırsak, her iki gelenek de kendi içindeki zafiyetler nedeniyle sonuçta bir şekilde doksalojik pratikler hâline geliyor. Temelsiz pratikler ise zaten daha en başından bu sıfatı üstlenmiş haldedir. Burada en başta düşünümsel bilinç eksikliği olmak üzere, pek çok zafiyetten söz edilebilir. Kendiliğinden bir pozitivizm kurgusundan rafine edilmiş kendiliğinden bir doğa bilim modeline yaslanmak, sosyolojik analizi, sosyolojinin nesnesinin salt görünür formlarını matematizasyon hüneriyle inşa edilmiş istatistiksel verilerin tablolaştırılması olarak kavramak ve dolayısıyla teorik ve tarihsel bağlamdan kopuk, ilişkisel kodlardan azade analizler yapmak doksalojik pratiklere ilişkin temel zafiyetler olarak işaretlenebilir. Bulgularda öne çıkan görüşlere göre ifade edersek, sosyologların özellikle bilinen yanlışlık ya da sınırlılıkları sorgulamadan kabul edip sürekli tekrarlamaları, sosyolojik çalışmalarda tarihsel ve teorik analizlere önem vermemeleri ve çalıştıkları konuları fetişleştirmeleri gibi başka zaafları görebiliriz. Bu yönüyle “Türkiye’de genellikle teorik kaygılardan ziyade, pratik yararları ön plânda tutan bir sosyoloji anlayışı vardır” görüşü aslında meseleyi özetlemektedir. Sosyoloji Batı’da kendi gelişim dinamiklerini, bilimsel kabullerini ve dayanaklarını teorik ve metodolojik düzeyde sürekli yenileyip canlı tutarken, Türkiye’de sosyologlar hem seçmecilik içeren bir aktarmacılıkla ve muhafazakâr bir anlayışla yetinmişler, hem de kendi sosyolojik duruşlarına dair sorgulamalara çok fazla rağbet göstermemişlerdir. Elbette buradaki hassasiyet Batı sosyolojisine yönelmekle ilgili değildir, aksine bu yönelimin neticesinde ortaya çıkan yüzeysellik ve sorgulama eksikliğine dair bir hassasiyettir. Bu belirlemeye, aynı anlayışın devamı olarak, sosyolojinin metodolojik yönlerine ilişkin değerlendirmelerdeki eksiklikler de eklenebilir. Sözgelimi, Türkiye’deki sosyoloji pratikleri açısından revaçta olan işlevselcilikle, alan araştırmalarını ön plana çıkartan metodolojik yönelimlerin açmazları üzerinde durulmamış olması bunun göstergesidir. Kısacası, birkaç örneği dışarıda bırakırsak Türkiye’de sosyolojinin bizatihi kendisine, teorik ve metodolojik yönlerine ilişkin eleştiri ve sorgulamalara neredeyse hiç gidilmemiştir. Sosyolojik düşüncenin tarihsel koşullarla ilişkilerine ise, hâkim anlayışların ve sosyoloji yapma tarzının gereği olarak çok fazla yer verilmemiştir. Oysa sosyoloji kendine özgü niteliklerinden dolayı hem epistemolojik hem de ontolojik anlamda sürekli bir biçimde sorgulanmaya ve bu sorgulamalardan hareketle sistematik olarak yeniden inşa edilmeye ihtiyaç duymaktadır (Giddens, 1990; 240). Aksi halde, yaşanan sorunları tanımlamak güçleşecektir. Diğer bir ifadeyle, sosyolojinin söz konusu ihtiyaca kendini kapatması, onun bilimsel algı ve pratiklerine dair eksiklik ve zaaflarının görülmesine engel oluşturacaktır.

Sonuç: Doksalog Pratiklerin İlgası Mümkün müdür?

Tekrar etmek gerekirse, doksalojik pratikler ve doksalog teknisyenlik nitelemesi ekseninde buraya kadar yaptığım tespitler, Türkiye’deki sosyoloji pratiklerinin tümünü içeren, dolayısıyla da alanın bütününe yönelmiş yargılar ihtiva eden saptamalar değil, aksine belli açmazları ifade etmek adına yapılmış tespitlerdir. Hatta burada özellikle günümüzde doksalojik pratiklerin geçerliliğini sarsacak sosyoloji anlayışlarının varlığını da dile getirmek gerekir. Sosyolojimizde bu yönde önemli gelişmelerin olduğu, doksalojik pratiklerin ilgasını dert edinmiş, sosyolojiye yeni yönelimler kazandırma uğraşına giren, dolayısıyla sağlam bir biçimde ontolojik ve epistemolojik sorunlarla yüzleşen, ilişkiselci kategorilere odaklanan ve düşünümselliği merkeze almış yeni ve güçlü pratiklerin alanda etkili olmaya başladığı da belirtilmelidir.

Türkiye’deki sosyoloji pratiklerine dair analizde doksalojik pratikler ve doksalog teknisyenlik şeklinde adlandırdığım pratikler, onları tanımlayıcı zafiyetler açısından değerlendirilmelidir. Bu değerlendirmedeki ana eksen aslında sosyolojiyi bilim olarak tanımlama ve algılama biçimiyle doğrudan ilişkilidir. Sosyolojiyi Bourdieu’nün tanımladığı gibi, ifşa etmeye odaklanmış mesul ve müdahil bir bilim olarak kabul ettiğimizde, bunu layıkıyla yapabilmek, ister istemez dile getirilen zafiyetlerden arınmayı gerektirir. Aksi durumda sosyoloji, komplo üreticisi ya da kanaat teknisyenliği misyonlarını üstlenen sosyal mühendislik olarak şekillenir. Ya da suya sabuna dokunmayan yüzeysel çalışmalara odaklanan bir sosyoloji mantığı oluşur ki, bunun da gideceği nokta tözcü yatkınlıklarla bağlantılı olarak ortakduyusal otomatizmdir. Sosyoloji görünen, aşikar olanı açıklamakla mı yetinecek, yoksa bilimin tanımı gereği, gerçekliği ifşa etmeye mi odaklanacak? Başta da sorduğumuz gibi, görünenle yetinecekse eğer, sosyologa neden ihtiyaç duyalım ki? Sağduyu bilgimizi güçlendirsin veyahut görüneni olumlayarak meşruiyet aracı olsun diye mi?

Öncelikle şöyle bir çıkarım yapabiliriz: Bilimi doksalojik pratikler şeklinde icra etmenin ya da bu anlayışın doğurduğu zorunlu bir sonuç olarak görünenle yetinmenin, amacı hâlihazırda üyeleri tarafından anlaşıldığı varsayılan bir dünyayı yeniden anlamaya çalışmak olan sosyal bilimci için geçerli bir anlayış olmadığı çok açık. Zira görünenle yetinmek, üyeleri tarafından anlaşıldığı varsayılan dünyaya ilişkin kabulleri yeniden onaylamak anlamına geldiğinden, sosyal bilimcinin ya da sosyoloğun gerekliliğini daha en başından tartışmalı bir konuma taşır. Doksalojik pratikler ve doksalog teknisyenlik mantığının egemenliğinin ayrıca sosyolojiyi gerçeklik arayışından uzaklaştırıp, onu bir tür kanaat teknisyenliğine, komplo kurguculuğuna veya kehanet çıkarımcılığına sürüklemesi de kaçınılmazdır. Bilime ilişkin algılar açısından bu durumun bir sonraki aşaması değersizleşme ve itibar kaybıdır. Doksalog teknisyenlik mantığıyla icra edilen doksalojik pratiklerin meşru bilim pratiği hâline gelmesi, sosyolojinin en başta çıktılarını değersizleştirdiği gibi, onun meşruiyetini ve itibarını da zedeleyecektir. Dahası sosyolojinin varlık koşulunu geçersizleştirecektir. Mesele yalnızca sosyolojinin itibarının düşmesi değildir elbette. Mesele, sosyolojinin bizi bu gibi olumsuz sonuçlara götüren pratiklerinin ilgasıyla ilgilidir. Bu algıyla beslenen doksalojk pratikler ilga edilmediği sürece sosyolojinin gerçek bilim tanımına ulaşması, sosyoloğun ise gerçek bilimin pratisyeni olması beklenemez.

Görünen o ki, nihayetinde bu bir tanım ve seçim meselesidir. Ama ben yine Bourdieu’ye (2011) atıfla onun şu sorusunu yineleme gereği duyuyorum: “Eğer dünyamızı ciddi felaketlerin beklediği doğruysa, bu kişilerin, yani bu felaketleri önceden tahmin edebileceklerini düşünen ve bu felaketlerin gelişini görenlerin, bilim insanlarının, çokça sığındıkları bütün bahaneleri bir kenara atıp, gerçeği göstermek görevleri değil midir?” Bourdieu’nün bu sorusuna hiç düşünmeden olumlayıcı bir cevap verilebilir. Ancak buradaki sorun, salt bu soruya cevap vermekle sınırlı değildir. Kaldı ki, herkesin bu soruyu olumlaması da beklenemez. Özellikle Türkiye’deki akademik koşullar ve ilişki ağlarının işleyiş mekanizmaları dikkate alındığında konu daha çetrefilli bir hal almaktadır. Fakat sorunun bu kadar çetrefilli olması, doksalojik pratiklerin ilgasını sağlayacak çabaların da önünü tümüyle kesmemelidir. Buradaki en temel başlangıç, yine düşünümsellik mefhumunu işe koşmaktır.

Refleksif bir sosyal bilim, pratisyenlerine bilimsel pratiğin toplumsal ve tarihsel belirlenimlerini kavramak ve bu belirlenimlerle mücadele etmek için uygun saikleri ve uygun araçları sağlayacaktır (Bourdieu, 2007).

Kısacası düşünümsellik, doksalojik pratikler ve doksalog teknisyenliği ilga etmenin en önemli aracı olarak karşımıza çıkmaktadır. Sosyoloji düşünümsellik aracılığıyla tözcü yatkınlıklardan, ortakduyusal otomatizmden, bilimin yanlış kullanımlarından doğan diğer zafiyetlerden kurtulup, Batı’daki örneklerinde olduğu gibi, güçlü bir kimliğe kavuşabilecektir. Düşünümselliğin bizim için önceliği, bilim algımıza ve pratiklerimize ilişkin kapsamlı analizleri zorunlu kılmasıyla ilgilidir. Zafiyetlerin tespit edilmesi, sosyolojinin bilhassa akademide baskın olan yönelimlerine dair yetersizliklerinin ifşa edilmesi öncelikli amaçlar olarak görülmelidir. Ayrıca bu kapsamda ontolojik ve epistemolojik temellendirmelere ilişkin tartışma ve mücadeleleri de canlı tutmak gerekiyor. Zira sosyal olguları ‘ele geçirmek’ dünyayı daha nesnel olarak görmenin tekniklerini bulmaya bağlıdır. Bu her zaman bir mücadeledir ve araştırmacının her projede aklında tutması gereken bir noktadır (Calhoun, 2007). Epistemolojik ve ontolojik tartışmalar, sosyolojiyi yeniden bilim sınırlarına çekmenin anahtarı konumundadır. Epistemolojiye sırt çevrilmesi, sosyolojinin bilimsel yetkinliğini güçlendirecek araçların geliştirilmesini imkânsızlaştırırken, ontolojinin hesaba katılmaması onu yeni tutsaklıklara sürükleyecektir. Sözgelimi Öğütle’nin (2015: 253) dile getirdiği gibi, sosyal bilimci her halükarda, sistematik bir sosyal ontolojiye girişmezse kavramların işaret ettikleri şeyleri oldukları gibi kabul etmesi ve dolayısıyla da ortakduyuya teslim olması kaçınılmaz olacaktır.

Son bir söz olarak, bütün bu girişim ve çabaların yalnızca zor değil, son derece zahmetli çabalar olduğunu da belirtmek gerekir. Üstelik bu çabalar meyvesini hemen verecek çabalar da değildir. Ancak daha önce belirttiğim gibi, özellikle günümüzde öne çıkan bazı eleştirel çalışmaların, ontolojik ve metodolojik temellendirmelere ilişkin güncel tartışmaların Türkiye’deki sosyoloji pratiklerinin açmazlarına dair sorgulamalar için yeni manevra alanları ve imkânları yarattığı da bir gerçektir. Anlaşılan o ki, sosyolojinin Türkiye’deki serüvenini biraz da farklı sosyoloji algıları arasındaki mücadelelerin sonuçları belirleyecektir.

Kaynakça

  • Bourdieu, P. (1997), Toplumbilimsel Sorunlar, Çeviren: I. Ergüden, İstanbul, Kesit Yayınları.
  • Bourdieu, P. (2007), Vive La Crise!: Sosyal Bilimde Heterodoksi İçin, Ocak ve Zanaat: Pierre Bourdieu Derlemesi, Çeviren. Ü. Tatlıcan, İstanbul, İletişim Yayınları.
  • Bourdieu, P. (2011), Müdahil Bir Bilgi İçin, http://istifhane.files.wordpress.com/2011/12/ mudahilbilgi-bourdieu.pdf, Çeviren: E. Göker, (Erişim Tarihi: 20.03.2015)
  • Bourdieu, P. (2014), “Sosyolojiye Övgü”, Çeviren: E. Koytak, Cogito: Pierre Bourdieu, Sayı: 76
  • Bourdieu, P. ve Wacquant, L. J. D. (2003), Düşünümsel Bir Antropoloji İçin Cevaplar, Çeviren: N. Ökten, İstanbul, İletişim Yayınları.
  • Calhoun, C. (2007), Bourdieu Sosyolojisinin Ana Hatları, Ocak ve Zanaat: Pierre Bourdieu Derlemesi, Çeviren. G. Çeğin, İstanbul, İletişim Yayınları.
  • Çelebi, N. (2007), Sosyoloji Notları, Ankara, Anı Yayıncılık.
  • Erkul, A. (2000), “Türk Sosyolojisi Tartışmaları”, Sezgin Kızılçelik, Baykan Sezer’in
  • Esgin, A. ve Arslan, F. (2012), “Türkiye’de Sosyal Bilim Algısının Negatifliği ve Üniversitenin Misyonu Üzerine”, Uluslararası Yüksek Öğretim Kongresi Bildiri Kitabı, Cilt 1, Bölüm 6, s. 375-386.
  • Esgin, A. (2013), “The Crisis of the Sociology of Education and Its Reflections in Turkey: On the Critique of Functionalist and Eclecticist Pragmatic Tradition”, Eurasian Journal of Educational Research,Vol. Fall, Issue 50, 2013, s. 143-162.
  • Esgin, A. (2014), “Sociological Dilemmas: A Reflection on the Practices of Sociology in Turkey” European Journal of Research on Education, 2014, 2 (Special Issue 6), 161-167.
  • Esgin, A. (2014), “Teori ve Tarihi Paranteze Alan Bir Sosyolojik Gelenek: Soyutlanmış Deneyimci İşlevselcilik ve Sosyolojimize Etkileri”, Sosyologca, Sayı: 7, Ocak, Haziran, 2014.
  • Giddens, A. (1990), Central Problems in Social Theory, Berkeley, University of California Press.
  • Göker, E. (2011), “Sosyal Bilim Yayıncılığında Enstitü Dergilerinin Yeri I-V,” http:// istifhanem.com/2011/08/16/sbedergileri1/ (Erişim Tarihi: 25.10.2015).
  • Kaçmazoğlu, H. B. (2011), Türk Sosyoloji Tarihi 3: Yeni Türkiye’de Sosyolojinin Düşünsel ve Kurumsal Temelleri, İstanbul, Kitabevi Yayınları.
  • Kaçmazoğlu, H. B. (2012), Türk Sosyolojisinde Temalar 1, 2, 3, Doğu Kitabevi, İstanbul, 2012.
  • Kayalı, K. (2005), “Sosyolojinin Yapı Taşlarını Oluşturmak”, Sorgulanan Sosyoloji, Editör: Ç. Özdemir, Ankara, Eylül Yayınevi.
  • Koytak, E. (2014), “Tahakküme Hükmetmek: Bourdieu Sosyolojisinde Toplum ve Bilim İlişkisi”, İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Dergisi, Sayı: 25 (2), s. 85-101.
  • Mills, C. W. (2000), Toplumbilimsel Düşün, Çeviren: Ü. Oskay, İstanbul, Der Yayınları.
  • Öğütle, V. S. ve Balkız, B. (2010), “Bilim Sosyolojisi Üzerine Bazı Tespitler ve Gündem Önerileri”, Bilim Sosyolojisi İncelemeleri, Editör: B. Balkız ve V. S. Öğütle, Ankara, Doğu Batı Yayınları, 2010, s. 11-28.
  • Öğütle, V. S. (2015), “Türkiye’de Sosyal Bilimler Felsefesinde Açık Unutulmuş Bir Yangın Alarmı”, Modus Operandi: İlişkisel Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 2, s. 249- 256.
  • Öncü, A. (1998), “Sosyal Bilimlerde Yeni Meşruiyet Zemini Arayışları”, Sosyal Bilimleri Yeniden Düşünmek, İstanbul, Metis Yayınları, s. 48-52.
  • Wacquant, L. J. D. (2003), “Giriş”, Düşünümsel Bir Antropoloji İçin Cevaplar, Bourdieu, P. ve Wacquant, L. J. D. Çeviren: N. Ökten, İstanbul, İletişim Yayınları.
  • Waters, M. (2008), Modern Sosyoloji Kuramları, Çeviri Editörü: Z. Cirhinlioğlu, İstanbul, Gündoğan Yayınları.

Sosyal Bilimler Haftalık E-Bülten Aboneliği

* indicates required

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.