Sosyal Bilimler

Yeni Medyayı Alternatif Medya Bağlamında Anlamak | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Yeni Medyayı Alternatif Medya Bağlamında Anlamak

20. yüzyıl sonunda farklı medya teknolojileri ve iletişim biçimlerinin tek bir platformda bütünleşmesi hız kazandı. Bu bütünleşme sonucunda yeni medya olarak adlandırılan yeni bir iletişim ortamı doğdu. Bu yeni iletişim ortamı üzerinde gelişen olanaklar, yeni iletişim ve ifade biçimlerinin gündeme gelmesine neden oldu. Bu yeni iletişim ve ifade biçimleri, içinde bulunulan tarihsel süreçte bir sermaye birikim alanı olarak örgütlenmiş olan medyanın ürettiği ve ilettiği enformasyonun piyasa kurallarına tabi, emek karşıtı, toplumsal faydadan ve toplumun farklı kesimlerinin hayatına dair bilgiyi ve sorunları aktarmaktan uzak bir özellik göstermesi durumu ile birleşerek alternative iletişim ortamlarının kurgulanması sürecine hız kazandırdı. Genel olarak Web 2.0, sosyal ağlar ve kullanıcının ürettiği içerik kavramlaştırmaları temelinde ve yurttaş medyası, katılımcı medya, etkileşimli gazetecilik, halk gazeteciliği, radikal medya gibi çeşitli kavramlar aracılığı ile sürdürülen bu alternatif iletişim tartışmalarına bir başlangıç olması amacıyla, bu çalışmada yeni medya tarihsel bir perspektiften ele alınacaktır.  Yeni medya daha önceden “belirli bir teknoloji ve araç gerektiren” medya içeriğinin formatına bağlı dağıtım süreçlerinin, “ortak bir altyapı üzerinden” medya içeriğinin formatından bağımsız bir dağıtıma evrilmesini açıklamak için kullanılan “yöndeşme” (convergence) [Convergence kelimesine karşılık Türkçede yakınsama, yöneşme, tümleşikleşme, eşyönelim gibi çeviriler de kullanılmaktadır.] kavramı dolayımı ile kavramsallaştırılmaktadır. Yöndeşmenin sadece iletişim araçlarındaki ve altyapısındaki teknolojik değişimi kapsayan bir süreç olmadığı kaydını koyarak, yeni medyanın doğuşunun teknolojik ortamını sağladığı belirtilmelidir. Ancak yeni medya dolayımı ile iletişim süreçlerinde yaşanan değişimi kavrayabilmek için, öncelikle tarihsel olarak ortaya çıkan, her biri önceki iletişim süreçlerini de içeren iletişimin farklı biçimleri ele alınmalıdır. Tarihsel olarak iletişimin gerçekleştiği zaman-uzamın faklılaşmasını işaret eden bir sınıflandırma için, bu çalışmada üçlü bir yapı önerilmektedir. 

Bu üçlü yapı açısından enformasyon kavramı son derece önemlidir. Çünkü bu üçlü yapı, iletişimin gerçekleştiği zaman-uzamın farklılaşmasını işaret etmesi yanında, enformasyonun kavramsal değişimini de ele almak zorundadır. Capurro, kavramın soykütüğüne ilişkin çalışmasında, enformasyonun kelime olarak kökeninin, Latince informo ve informatio kelimeleri olduğunu belirtmektedir (1996). Oxford İngilizce sözlükte ise,  enformasyon sözcüğüne ilişkin iki tanım bulunmaktadır: “Zihni şekillendirme işi” ve “bilginin iletilmesi işi” olarak tanımlanan iki eylem, birbiriyle olduğu kadar, kelimenin Latince kökeniyle de yakından ilgilidir. Sadece İngilizce’de değil, diğer Avrupa dillerinde de sözcüğün modern kullanımı 14. yüzyılda edindiği “eğitim, öğretim ya da telkinle bir niteliğe ya da zihine biçim verme, onu şekillendirme” anlamıyla ilişkilidir. Enformasyon, 2. Dünya Ssavaşı’nın sonundan başlayarak yaygınlaşan bilgisayarlar ve 1950’lerde bir disiplin olarak ortaya çıkan enformasyon bilimi ile birlikte, modern toplumda, iletişimsel bilgi açısından merkezi bir rol oynamaya başlamıştır. Bilgi ve bilgi iletişimi her insan topluluğu için son derece önemli olsa da, enformasyon teknolojilerinin yükselişi ve küresel etkileri ile birlikte, modern toplum enformasyon toplumu olarak anılmaya başlanmıştır. Günümüzde, enformasyon, sermaye, emek ve hammadde gibi kavramlarla birlikte, ekonomik gelişmenin temel koşullarından birisi olarak anılmaktadır. Yukarıda anılan üçlü sınıflandırma ise, bir yandan iletişim sürecindeki değişimlerin kavranması açısından önemliyken, diğer yandan enformasyonun eşdeyişle, iletişim sürecinin en önemli unsurunun da kavramsal değişimini imlemektedir. 

İletişimin Üç Hali

Bu üçlü sınıflandırma içerisinde öncelikle, sözel dili ya da konuşmayı ve yanı sıra genel olarak konser, tiyatro ve diğer sahne sanatlarını da içine alabileceğimiz insanın cismen, iletişim sürecinin gerçekleştiği mekândaki varlığını gerektiren ve aynı yerel zaman-uzam içerisinde gerçekleşen, uzak mesafeler arasındaki iletişimin ise yine iletiyi bir yerden alıp diğer yere götürecek olan bir taşıyıcıyı gereksindiği dil ve (mektup gibi) insan yaratısı basit ifade araçlarına dayanan iletişim süreci ele alınmalıdır. Bu tür iletişimde içine enformasyon gömülü olan ileti çoğaltılamaz ve tekrarlanamaz. Bu anlamıyla tektir. Saklanabilmesi ise yazı ile mümkündür. Bu tür enformasyon bazı şeyleri temsil eden ve göstergebilimin öncülü olan sembol veya işaretlerden oluşmaktadır. Enformasyon tek başına değildir, fakat kaçınılmaz olarak bir şeyleri gösterir, “gerçeklik hakkındadır” ve “bilginin kurucu unsurudur”. Dahası, enformasyon iletişim sürecinde yaşanan bir etkileşimin sonucudur ve bu etkileşim bir zihinden kaynaklanan ve diğer zihin tarafından özümsenen bir süreci işaret etmektedir. Bu yapı içerisinde enformasyon, çıkış noktasında, iletilirken ve ulaştığı noktada maddi değildir.  İletişim sürecinde yaşanan değişimlerle birlikte, insanlık tarihinde uzun bir süre egemenliğini sürdüren bu biçim zaman içerisinde ortaya çıkan ikinci tür bir iletişim biçimi içerisine gömülmüştür.

İletişim sürecindeki değişim açısından önemi tartışılamaz olan iletişim aracı, iletiyi taşıyıcıdan ayırması ve uzak mesafeleri önemsizleştirmesi nedeniyle telgraftır. Ama bu süreci telgrafla başlatmak yerine daha geniş bir iletişim sisteminin ele alınması gerekmektedir. Çünkü bu süreçte, iletinin taşıyıcıdan ayrılması ve uzak mesafelere iletilebilir hale gelmesi yanında, bir diğer temel özelliği de çoğaltılabilir ve tekrarlanabilir hale gelmesidir. Bu nedenle, iletişim sürecine basit insan yapısı araçlar yanında, karmaşık insan yapısı makinelerin katılışının başlangıcı olan matbaanın keşfi bu iletişim süreci açısından önem taşımaktadır. Matbaa, standartlaştırılmış metinleri büyük sayılarda çoğaltabilmesi ile yeni bir dönemi başlattı. Matbaa ile olanaklı hale gelen gazeteler ise zaman içerisinde toplumsal değişimlerle etkileşim içerisinde sadece yeni bir iletişim sistemi değil, aynı zamanda merkezi bir toplumsal kurum haline geldi. Matbaa ve kitlesel gazeteler ile birlikte enformasyon toplanan, mülk edinilen ve kiliselerde, kütüphanelerde saklanan bir şey olmaktan, paylaşılabilen kamusal bir şey olmaya doğru bir dönüşüm göstermiştir (Capurro, 2003). 

İletiyi taşıyıcısına bağımlı bir halden çıkartan telgraf ise genel olarak toplumsal iletişim sürecinin, özelde de merkezi bir toplumsal kurum haline gelen gazeteciliğin örgütlenme biçimi ile bağlantılıdır. Telgraf, icadından kısa bir süre sonra haber iletim sürecine eklemlenmiştir. Telgraf ve diğer haber iletim yöntemlerine erişimin maliyetlerini paylaşmak için kurulan ve telgraf şirketleri ile ortaklaşan haber ajansları bu eklemlenmenin örnekleridir.  

Elbette bir toplumsal iletişim teknolojisi olarak telgrafın gelişme biçimi, öncesinde varolan dinamikler tarafından şekillendirildi. Ancak modern gazetelerden, fotoğrafa, sinema, radyo ve televizyona tüm modern toplumsal iletişim araçları gibi telgraf aracılığıyla da toplumlar ve toplumsal kurumlar yeni biçimler aldı. Burada teknolojik gelişmelerin toplumsal kurumlarla ilişkisinin tek yönlü bir belirlenimden çok, karşılıklı bir belirlenim ve etkileşim olduğunu belirtmek gerekmektedir (Williams, 1990: 13-17). 

Bu çerçevede, iletişim teknolojileri, kendilerinden önceki iletişim biçimlerine eklemlenerek ve hızlı toplumsal değişimlerle birleşerek kitle iletişimi dediğimiz toplumsal iletişim modelinin ortaya çıkışını hızlandırdı denilebilir. Kitle iletişimi eski yerel, zaman-uzam bağımlı olanın yitimi ve yerine yeni bir zaman ve uzam kavramının geçmesine neden oldu. Fotoğrafın icat edildiği dönem (1839) bisiklet, buharlı gemi, demiryolları, otomobil ve nihayet uçağın toplumsal kullanıma sokulduğu dönemdir. Eşdeyişle, insanların yerel ve sınırlı uzam duygularının yeni ulaşım teknolojileriyle tümüyle ve radikal biçimde değişikliğe uğradığı bir dönemdir. Fotoğraf, tüm bir imajlar dünyamızı sabitleyip kaydederek, gazete ve diğer tüm basılı ortamlarda yazı ile birlikte tüketilebilir hale getirdi. Fotoğraf, görüntüleri sabitlerken, fonograf (1877) da insan sesini ve müziği sabitleyen bir cihaz olarak icat edildi ve toplumsal kullanıma sunuldu (Williams, 1990: 19). Bu cihazlar yeni ifade araçları olarak, aynı zamanda da enformasyonu taşıyan, sabitleyen, saklayan ama aynı zamanda da çoğaltan ve yaygınlaştıran cihazlar olarak düşünülmelidir. 

Aynı dönemde kullanım biçimi fotoğraf ve fonograf kadar açık olmayan yeni teknolojiler de vardır. Bunlardan başlıcası telefondur. 1876’da Alexander Graham Bell tarafından patenti alındığında bizzat Bell, bu teknolojinin evlere müzik ve haber başta olmak üzere kamusal önemi olan enformasyonun taşınmasında kullanılabileceğini düşünmüştü. Nitekim İngiltere’de müzik ve haber yayını yapan telefon sistemleri denendi. Ancak bu düşünce, asıl olarak radyo ile gerçekleşti. Radyo, kablosuz iletişim teknolojisinin, daha somut ve pratik biçimde telsiz telgrafın sonucu olarak ortaya çıktı. Televizyon ise hem kültürel hem de siyasal olarak doğrudan radyonun sınırlarını çizdiği yayıncılık biçimi içerisine yerleşti. Radyonun sınırlarını çizdiği yayıncılık biçimi, merkez aktarıcı ve uç cihazları arasında gerçekleşen tek yönlü aktarma sürecine dayanmaktadır. Bu aktarım, iletişim sürecine uç cihazları aracılığı ile “dinleyici” “izleyici” olarak katılanları nüfusun büyük bir kesiti olarak varsayar, ancak asıl olarak aktarım sürecinin katılımcıların varlığı ve sayısına bağlı olmadığını belirtmek gerekir. Sayısı belirsiz ve iletişim sürecine sadece alıcı olarak katıldığı varsayılan insan topluluğu kitle olarak tanımlanır ve bu iletişim biçiminin oluşturduğu iletişim ortamı ise kitle iletişim medyası olarak tanımlanır. Televizyon yayıncılığında ise bu aktarım süreci tekrarlanmıştır. Kitle iletişim medyası ikinci modelde, yerel uzamı aşarak sadece uzaktaki insanlarla değil, aynı zamanda da uzaktaki olaylarla ilişkililik olarak kendini göstermektedir. Diğer yandan kitle iletişiminde enformasyon bir kaynaktan alıcılara doğru yayılan bir hal aldı. Bu koşullarda etkileşimin, kaynağın özelliklerinin alıcıda oluşması ile sonuçlanacağı öngörülen bir sürece dönüşür.

Üçlü sınıflandırmada, son olarak üzerinde durulması gereken gelişme ise sayısal teknolojilerin ortaya çıkışıdır. 1970’lerin sonlarında başlayan teknolojik gelişmeler, enformasyonu sayısal işlemden geçirerek bilgisayarların işleyebileceği, depolayabileceği, saklayabileceği ve iletebileceği hale getirmiştir. Sayısallaştırma, günümüzü niteleyen yeni iletişim ortamının ve bu iletişim ortamında yazı, ses, görüntü ve hareketli görüntü gibi farklı medya formatlarında kodlanmış her türlü enformasyonun aynı iletişim altyapısı üzerinden aktarılabilmesinin ve iletişim altyapısının sayısal bir iletişim ağı olarak ulusal sınırları aşan, küresel düzeyde iletişime uygun bir altyapıya dönüşmesinin temelinde yer almaktadır. 

Sayısal teknolojilerin iletişim alanıyla birleşmesi, “niteliksel ve niceliksel değişimlerin” belirmesinde etkili olmuştur. Niteliksel değişimler, kitle iletişimi, yüz yüze iletişim gibi farklı iletişim biçimlerinin aynı altyapı üzerinde birleşebilmesini sağlayan yeni iletişim teknolojilerinin doğuşunda somutlaşırken; niceliksel değişimler iletişim araçlarının ve altyapısının, mesajlarının üretilmesi, işlenmesi, saklanması ve dağıtılması aşamalarında maliyette ucuzlamaya ve kapasitede artışa ulaşmalarıyla sonuçlanmıştır (Başaran, 2005: 32). İletişim sürecinde yaşanan bu niteliksel değişimde, niteliksel bir değişime neden olan teknolojik yöndeşmenin anlaşılabilmesi için analog [Analog, frekans ve genişliğinin değişmesine karşın gönderildiği gibi alınan sinyali adlandırmak için kullanılmaktadır. Türkçe karşılığı için “benzeşimli” sözcüğü önerilebilir. Ancak bu sözcüğün kullanımı sınırlıdır. Bu nedenle, metin içerisinde analog kelimesi kullanılmıştır.] ile sayısal enformasyon arasındaki farkı bilmek gerekir. 

Analog ve Sayısal

Analog enformasyonu yaşadığımız gerçek dünyaya ilişkin deneyimlerin bir temsili olarak düşünürsek, sayısal olan başka bir dünyaya, bilgisayarların dünyasına ait bir temsil olarak düşünülebilir. Renk olarak yorumladığımız farklı ışık yoğunlukları, ses olarak yorumladığımız farklı frekanslardaki ses dalgaları analogdur. Analog bir sinyal içerisine gömülü olan enformasyon duyularla edinilebilir. Örneğin, müzik dinlerken kulak zarı ses sinyallerinin hava basıncında yarattığı değişikliklerin ritmi ile titreşir. Bu, duyma sinirlerinde beynin bir orkestranın çaldığı notalar olarak yorumladığı bir sinyal yaratır. Görmek ise retina üzerinde ışığın yoğunluk ve dalga boyundaki değişen değerlere ve bu farklılaşan değerleri görme sinirlerinin beyne iletimine verilen tepkidir. Burada renk ve ses dalgaları örneğinde olduğu gibi analog enformasyonun bir bütünlüğü olduğu, süreklilik gösterdiği belirtilmek zorundadır. 

Sayısal enformasyon ise farklıdır. Analog enformasyonun farklılık gösteren bir değerler bütünü olmasına karşın, sayısal enformasyon sadece iki durumdan, “açık” ve “kapalı” ya da “var” ve “yok” durumlarından oluşur ve parçalıdır. Sayısal dünyada bu durumlara karşılık gelen ikili sistem, eşdeyişle sadece 1 ve 0 kullanılır. Bir bilgisayarın üzerinde işlem yaptığı bütün enformasyon bu iki sembolün farklı dizilişlerinden oluşmaktadır. Böylece, bilgisayara yüklenen her türlü enformasyon eşdeyişle ses, yazı, resim ya da hareketli görüntü aynı biçime çevrilerek işlem görür. Sayısal temelli bir iletişim sistemi üzerinden iletilen sadece 1 ve 0 sembollerinin farklı dizilişlerinden oluşan türdeş bir enformasyondur. Böylelikle, sayısal işlemden geçirilmiş farklı enformasyon türleri türdeş hale geldiği için bilgisayarların oluşturduğu ağ üzerinde aynı biçimde iletilebilir hale gelir. Arabirimler ise bu türdeş enformasyonu insan duyularının algılayabileceği biçime dönüştürür. Eşdeyişle, ses olan bir enformasyon, sayısal işlemden geçirildikten sonra 1 ve 0’ların farklı dizilişleri haline gelir. İletildiği noktada ise arabirimler 1 ve 0 sembollerinden yola çıkarak bu sesi yeniden gerçeğine uygun bir biçimde inşa eder. Bu noktada ilk elden başlangıçta iletilen ses sinyali ile yeniden inşa edilen ses sinyalinin birbirine benzediği, ancak bir ve aynı şey olmadığı söylenebilir. Oysa karşılıklı konuşma sırasında duyulan ses, karşıdakinin çıkardığı sesin ta kendisidir. Analog medyalarla gönderilen enformasyon ise, bir dönüştürme işlemine tabi tutulur. Örneğin, bir ses sinyali analog telefon hatları üzerinden iletilmek üzere elektrik sinyaline dönüştürülür. Aynı elektrik sinyali bakır teller boyunca kesintisiz bir biçim olarak iletilir ve karşı tarafta yeniden sese dönüştürülür. Bu arada sinyalin frekans ya da genişliği değişebilir ancak sinyal aynı sinyal olarak kalır. Sayısal iletişim ortamında ise tamamen yeniden bir inşadan bahsedilmektedir. Bunun, neden önemli olduğu ise sayısal işlemden geçirilmiş olan enformasyonla yapılabilecek ancak onun analog karşılığı ile yapılamayacak olanlarla ilişkilidir. 

Sayısal hale gelmiş enformasyonun en önemli özelliği alınan, satılan, çalınan, değiş tokuş edilen, paylaşılan, depolanabilen bir meta haline gelmiş olmasıdır. Metalaşma dışında sayısal enformasyona ilişkin “ağlar boyunca iletilebilirliği”, “yoğunluğu”, “sıkıştırılabilirliği”, “yansızlığı” ve “manipüle edilebilirliği” üzerinde durulmaktadır (Feldman, 1997: 3). Ağlar boyunca iletilebilirliği enformasyonun dolaşım hızını ve yayılma kapasitesini arttırmaktadır. Yoğunluğu ve sıkıştırılabilirliği saklanmasını, depolanmasını ve işlenmesini sağlamaktadır. Yansızlığı içeriğinden ve anlamlandırma süreçlerinden bağımsız olarak işlenme sürecine ilişkindir. Sayısal işlemden geçirilmiş ve sadece “1” ve “0”lardan oluşur hale gelmiş olan enformasyon artık, herhangi bir anlamla birlikte düşünülmediği gibi, diğer fiziksel çokluklar gibi ölçülebilir ve bilgisayarlar tarafından işlenebilir bir şey haline gelmektedir. Manipüle edilebilirlik, sayısal işlemden geçirilmiş olan enformasyonun sonsuz sayıda ve kolaylıkla yeniden biçimlendirilebilirliğini ifade etmektedir. Enformasyon, sayısal forma dönüştürülme anından bir kullanıcıya iletilmesine kadar geçen süreç içerisinde yeniden biçimlendirilebildiği gibi, sonrasında da yeniden biçimlendirilebilir. Bu sayısal enformasyon üzerinde kullanıcıların denetimini arttırdığından, aynı zamanda sayısal teknolojiler üzerinde yükselen yeni medyanın bazı yeni özellikler göstermesine ya da medyanın varolan özelliklerinin yeni medyada yeni biçimler kazanmasına neden olmaktadır. 

Yeni Medyanın Özellikleri 

Sayısal işlemden geçirilmesi, iletinin “parçalanmasını, işlenmesini, bağlantılandırılabilmesini sağlayarak” yeni iletişim ortamının ağlaşma, çokluortam ve etkileşim özelliklerini mümkün kılmıştır. Bir karşılaştırmaya gidilirse, sayısal iletişim, kitle iletişiminden üç aşamada, üretim, içerik ve tüketim aşamalarında farklılaşmaktadır ve sayısallaşma bu üç aşamada belirgin değişimlere neden olmuştur (Scolari, 2009: 956-958). Sayısallaşmayla üretim aşamasında “açık kaynak gibi yenilikçi bir üretim mantığının yayılması” gerçekleşmiş; içerik aşamasında ise temel özellikleri etkileşim, çokluortam, bağlanabilirlik (hypertextuality) olan bir dönüşüm yaşanmıştır. Tüketim aşamasında ise etkileşim temelinde bir farklılaşma ortaya çıkmıştır. 

Etkileşim, bağlanabilirlik, çokluortam özelliklerine ek olarak yeni iletişim ortamının diğer iki özelliği ise kitlesizleştirme (demassification) ve eşzamansızlıktır (asynchronous) (Rogers’tan aktaran Geray, 2003: 18-19).

Etkileşim, yüz yüze iletişimden bilgisayar dolayımlı iletişime (computer mediated communication-CMC) kadar her türlü iletişim biçimini içerir şekilde kavranması (Downes ve McMillan, 2000: 157) ve iletişim sürecinde kaynağın alıcı, alıcının da kaynak olması şeklindeki yaygın tanımı nedeniyle oldukça geniş ele alınan bir kavramdır. Ancak iletişim sürecinde kaynak ve alıcı konumlarını değiştirerek etkileşimi tanımlamak yeni medya üzerinden gerçekleştirilen iletişim sürecindeki etkileşimin kitle iletişimindeki etkileşimden farklılığını gözden kaçırmaya neden olur. Yeni medya üzerinde gerçekleşen iletişim sürecinde etkileşim için başka bir iletişim aracına gereksinim duyulmaz. Oysa, kitle iletişim sürecinde kullanıcıların kaynakla iletişime geçebilmesi için başka bir iletişim aracına gereksinim duyulur. Yeni medyada etkileşim kullanıcıya, kaynakla iletişime geçerek geri besleme olanağı sunmasının yanı sıra kullanıcının kaynağın gönderdiği mesaj üzerinde kontrole sahip olmasını da sağlar (Geray, 2003: 17-18). Yeni medyanın diğer iki özelliği olan çokluortam ve bağlanabilirlik ise bu teknolojilerin sayısal işlemden geçirilmiş her türlü içeriği aktarmaya ve işlemeye uygun teknolojik yapısını anlatan özelliklerdir. Çokluortam niteliği metin, ses, fotoğraf, grafik, şekil gibi durağan görüntülü ve video gibi hareketli görüntülü farklı medya formatlarındaki her türlü içeriğin yeni medya üzerinde birleşebilmesini ifade eder (Dahlgren, 1996: 64). Bağlanabilirlik özelliği ise bir içeriğin farklı kısımlarının birbirine ve başka içeriklere farklı bağlantı noktalarından ilişkilendirilebilme, bağlanabilme derecesi olarak tanımlanmaktadır (Paulussen, 2004; Deuze, 2001). Yeni medyanın diğer iki özelliği olan kitlesizleştirme ve eşzamansız olabilme ise iletişim sürecinde mesajın iletilmesi ve tüketilmesi süreçlerinde yaşanan değişimleri açıklamaktadır. Buna göre kitlesizleştirme mesajın “kullanıcıların her birine özel olarak iletilmesini ve kullanıcılar arasındaki her bireyle ayrı ayrı mesaj değişiminin yapılabilmesini” sağlamaktadır. Eşzamansız olabilme ise kullanıcının gönderilen mesajı kendi istediği zamanda alabilmesi; mesaj göndermede ve almada eşzamanlılığı zorunluluk olmaktan çıkartmaktadır (Rogers’tan aktaran Geray, 2003: 18). 

Yeni Medya Olarak İnternet Ağı

Küresel bilgisayar ağlarını birbirine bağlayan ağ olarak internet (Geray, 2003: 20), “ses iletiminden web yayıncılığına (webcasting)” kadar farklı iletişim hizmetleri için uygun bir altyapıdır (Iosifidis, 2002: 28) ve içinde bulunduğumuz dönemde teknolojik yöndeşmenin somutlaştığı, yeni iletişim teknolojilerinin en tipik ve yaygın örneklerindendir. Golding, interneti “enerjik, yaratıcı ve risk alabilen genç tekno-girişimciler” tarafından geliştirilen bir teknoloji olarak tanımlayan ve internetin tarihini bireysel yaratıcılığın ve ileri görüşlülüğün içine yerleştiren bir yaklaşımın olduğunu ancak internetin köklerinin esasen geliştirildiği dönemin gerektirdiği askeri araştırmalara dayandığını belirtmiştir  (1996: 72). Preston’a göre de internetin geliştirilmesinde devletin, askeri kurumların, araştırma kuruluşlarının ve bunlar tarafından sağlanan desteklerin oynadığı rolü görmezden gelen ve internetin tarihini, enformasyon toplumu yaklaşımının “rekabetçi, pazar yönelimli ve özel sektör mantığına dayanan” yorumunun içine yerleştiren bir yaklaşım bulunmaktadır (2001: 208). Bu boyutuyla da internet, yeniliğin ve yaratıcılığın bir simgesi olarak sunulmaktadır. [İnternetin teknolojik özelliklerinin ve potansiyellerinin çeşitli metaforlar dolayımıyla açıklanması ve bu metaforların internetin geleceğiyle ve yaratması beklenen değişimlerle ilişkisi konulu bir yazı için bkz. Johnston, 2009.]

1960’lardan itibaren başlayan bilgisayar ağlarına yönelik çalışmaların bir ürünü olan internet, teknolojik gelişmelerin rastlantısal bir sonucu olmadığını, dönemin gerekliliklerinin geliştirilmesinde rol oynadığını gösteren bir tarihe sahiptir. İnternet, soğuk savaş döneminin askeri kaygılarının ve hedeflerinin, askeri kurumların ve bu kurumlarla işbirliği içinde çalışan araştırma kuruluşlarının dahil olduğu bir geliştirme sürecinin ve ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki soğuk savaşın uzay araştırmalarında rekabete uzanmasının sonucunda ortaya çıkmıştır (Dewdney ve Ride, 2006: 89). 1957 yılında Sovyetler Birliği’nin Sputnik uydusu ile belirli bir seviyeye ulaştığı uzay araştırmalarına yanıt olarak ABD de uzay araştırmalarına ağırlık vermiş (Briggs ve Burke, 2004: 331); aynı yıl İleri Araştırma Programları Ajansı’nı (Advanced Research Projects Agency-ARPA) kurmuştur. 1972’de de ARPA, İleri Savunma Programları Ajansı (Defense Advanced Research Projects Agency-DARPA) olarak yeniden yapılandırılmıştır. DARPA, araştırma kurumlarının birbirleriyle iletişimini ve araştırmacılarla askeri birimler arasındaki bağlantıyı sağlayacak bir iletişim ağının geliştirilmesine destek vermiş; bilgisayar ağlarına yönelik ilk araştırmalar da bu kapsamda yapılmıştır. DARPA, internetin en çok kullanılan hizmetlerinden olan elektronik postanın geliştirilmesine mali destek sağlamış; elektronik posta 1990’ların başına kadar da ağırlıklı olarak askeri amaçlarla kullanılmıştır (Geray, 2003: 21). 

Bilgisayar ağlarına yönelik çalışmaların 1960’lı yıllarda odaklandığı bir diğer konu ise kesintisiz iletişimi sağlayacağı düşünülen paket anahtarlama teknolojisinin geliştirilmesidir (Baran, 1964). Paket anahtarlama üzerine ABD’de çalışmalar yapan Paul Baran, ABD Hava Kuvvetleri için hazırladığı ve paket anahtarlamanın avantajlarını sıraladığı bir raporda, “askeri bir saldırıda en az düzeyde etkilenme” özelliğini vurgulamış; tasarım aşamasında da “askeri güvenlik ve fiziki sürdürülebilirlik” gibi gereksinimlerin özellikle dikkate alındığını belirtmiştir (Baran, 1964: 8). Bilgisayar ağlarında paket anahtarlama tercihinin, askeri gerekçelerle kesintisiz iletişimi sağlama özelliğinden değil, ekonomik nedenlerden kaynaklandığını belirten bir yaklaşım bulunsa da, soğuk savaş koşulları ve bilgisayar ağlarına yönelik çalışmaların askeri kurumlar tarafından desteklenmesi dikkate alındığında ekonomik gerekçeler tek başına açıklayıcı değildir ve ekonomik nedenlerin belirleyiciliği iddiası da “internetin sadece askeri amaçlarla geliştirilen bir teknoloji olmadığını göstererek interneti demokrasi kavramıyla ilişkilendirme” arzusundan kaynaklanmaktadır (Başaran, 2006: 48).

Bilgisayar ağlarına yönelik çalışmalar ABD’de 1960’ların sonlarından başlayarak sonuç vermeye başlamıştır. ABD Savunma Bakanlığı prototip şeklinde bir ağın kurulması için fon sağlamış; Aralık 1968’de de bir mühendislik firmasıyla Savunma Bakanlığı arasında ilk paket anahtarlamanın yapılması için kontrat imzalanmıştır. Yapılan anahtarlama, arabirim mesaj işlemcisi (interface message processor-IMP) olarak adlandırılmış ve bilgisayarları geniş alan ağları ile bağlamıştır. Böylece internetin ilk şekli olarak bilinen ARPANET oluşturulmuştur (Mowery ve Simcoe, 2002: 1372). ABD’de ARPANET’in geliştirildiği tarihlerde İngiltere’de ve Fransa’da da paket anahtarlamalı ağ biçiminde prototipler yapılmıştır. İngiltere’de Ulusal Fizik Laboratuvarı’nda (National Physical Laboratory-NPL) Donald Davies tarafından 1967’de başlatılan çalışmalar MARK I adı verilen ağın kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Fransa’da ise CYCLADES isimli ağ Louis Pouzin ve Hubert Zimmerman tarafından geliştirilmiş ve Fransız hükümeti tarafından desteklenmiştir. Ancak her iki çalışma da yeterli maddi desteği alamaması nedeniyle devam ettirilmemiş ve ARPANET’in ABD’de ulaştığı etkiye ulaşamamıştır (Werle, 2001: 3-4). 

1980’lere gelindiğinde ise ağın, askeri kullanımın yanı sıra araştırmacıların da kullanımına açıldığı bir dönem başlamıştır. 1983 yılında ARPANET askeri birimler tarafından kullanılan MILNET, ve akademik kurumlar, sanayi ve kamu kuruluşlarının araştırma birimleri tarafından kullanılan ARPANET olmak üzere ikiye ayrılmıştır. 1980’li yıllarda internetin tarihi açısından önemli olan bir diğer gelişme ise ABD’de Ulusal Bilim Kurumu’nun (National Science Foundation-NSF) 1985 yılında NSFNET adını verdiği internet omurgasını kurup finansman sağlamaya başlamasıdır. Öncelikle üniversitelere hizmet veren NSFNET omurgası 1990’da ARPANET’in, NSFNET’e devredilmesi sonrasında daha geniş bir kesime hizmet veren sivil bir altyapı haline getirilmiştir. Bu tarihler aynı zamanda ağın, “İnternet” olarak da anılmaya başlandığı tarihlerdir (Auter, 1998: 115-116).

Webin Geliştirilmesi 

1990’larda internetin tarihi, ağın bugünkü biçimine ulaşılması açısından etkili olduğu kabul edilen iki teknolojik gelişmenin, webin ve ilk ticari web tarayıcılarının (web browser) geliştirildiği yıllardır. Web, Avrupa merkezli bir teknolojik gelişmedir ve webin yaratıcılarından Tim Berners-Lee (2003: 792) “WWW/W3” olarak adlandırdıkları bu teknolojik gelişmenin “işbirliğine açık kişilerin kendi fikirlerini ve/veya ortak bir projenin tüm yönlerini paylaşabilecekleri bir bilgi havuzu” olarak tasarlandığını belirtmiştir. Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi’nde (European Organization for Nuclear Research-CERN), Tim Berners-Lee ve Robert Cailliau farklı bilgisayarlardaki verilerin birbiriyle bağlantılandırılması fikrinden hareketle (Briggs ve Burke, 2004: 333) bağlantılı metin işaret dili (hypertext markup language-HTML) adı verilen doküman formatını ve bağlantılı metin aktarım protokolü (hypertext transfer protocol-HTTP) adı verilen protokolü geliştirmişlerdir. Bu iki gelişme sonucunda internet üzerinden sunulan metinlere aynı sayfa üzerinde resim ve grafik gibi farklı medya formatlarında verilerin eklenmesi ve ağ üzerindeki metinlerin birbiriyle ilişkilendirilmesi mümkün olmuş; internet çokluortam ve bağlanabilirlik niteliklerini kazanmıştır (Movery ve Simcoe, 2002: 1378). Webin geliştirilmesinden önce internet kullanıcılarına NSFNET’in yanı sıra ağ üzerinde çevrimiçi hizmet sunan AOL ve Prodigy gibi ticari kuruluşlar (Başaran, 2010a: 154) da kişisel bilgisayarların grafik özelliklerini kullanarak görüntü içeren arayüzler geliştirmişlerdi. Gopher, WAIS gibi sistemler ise web öncesinde ağ üzerindeki içeriği konu dizinleri arasından bulmak için kullanılmaktaydı. Dolayısıyla, webin geliştirilmesinden önce de bağlanabilirlik ve çokluortam özellikleri belirli bir seviyeye kadar da olsa internet üzerinde kullanılabilmekteydi. Webin geliştirilmesi ise bu iki özelliğin önündeki teknolojik sınırlılıkların tamamen ortadan kalkmasını ve aynı sayfa üzerinde kullanılabilmesini sağladı (Abbate, 2010: 475-476). CERN’de ortaya çıkan bu teknolojik gelişme, ABD’de Vannevar Bush tarafından geliştirildi ve web 1991 yılında dünya kamuoyuna duyuruldu (Başaran, 2010a: 152).

1990’lı yıllarda internetin tarihi içinde önemli olan bir diğer gelişme de 1993 yılında Mosaic olarak adlandırılan ilk grafik tabanlı web tarayıcısının geliştirilmesidir. ABD’de, Illionis Üniversitesi’nde bulunan Ulusal İleri Bilgisayar Uygulamaları Merkezi (National Center for Supercomputing Applications-NCSA) laboratuarında geliştirilen Mosaic, önceleri herkesin kullanımına açık olarak sunulmuş; bir yıl sonra geliştiricisi Marc Andreessen’in NCSA’dan ayrılarak kendi şirketini kurmasıyla Netscape adıyla pazarlanmış ve ticarileşmiştir (Werle, 2001: 4; Hura, 1998: 1426). Microsoft’un da Internet Explorer ile internet işine girmesi ile 1995’te internet alanı yeni bir döneme girer. [Tam da bu yıl Federal Ağ Konseyi internetin tanımı üzerinde bir uzlaşmaya varmıştır. Buna göre internet, ilk olarak Internet Protokolü (IP) ve bunun sonraki uzantıları üzerine kurulu küresel çapta her alanın tek bir adresi olması mantığıyla birbirine bağlı; ikinci olarak, İletim Kontrol Protokolü (TCP) ve İnternet Protokolü(IP) ve bunların sonraki uzantılarını kullanarak iletişimi destekleyen; üçüncü olarak da kamusal veya özel olarak, yüksek seviye iletişim hizmetlerini ulaşılabilir kılan küresel bir enformasyon sistemidir. Kaynak: www.isog.org/internet/history/brief.shtml#Commercialization, son ziyaret tarihi 20.10.2011]

1995’e gelindiğinde internet alanı neredeyse tamamen özelleştirilmiştir. Sonuçta internet, Castells’in sözleriyle “bilgisayar bilimcilerin kafasında 1960’larda başlamış, 1970’ler ve sonrası boyunca bilim adamları arasındaki genişleyen ve zenginleşen ağlar ile hayat bulmuş ancak insanların büyük çoğunluğu için ancak 1995’te başlayabilmiştir (2001: 17).  

1995 birçok açıdan önemli bir tarihtir. Bu yıl ilk arama motoru olan Yahoo belli başlıklarda enformasyona ulaşmaya izin veren bir web sayfası olarak kullanıma girmiştir. Yahoo’dan birkaç yıl sonra günümüzün en büyük yeni medya şirketlerinden Google kurulmuştur. 1995 yılı e-ticaret açısından da bir milattır. Amazon.com ve ebay çevrimiçi satış siteleri bu yıl kurulmuştur. 

Reklamcılığın her medyanın toplumsal amaçlarını zapt edip, onu yeniden düzenlediğine ilişkin özellikle televizyon üzerinden pek çok kanıt ortaya konulabilir. Reklamcılar tüm medya maliyetlerinin önemli bir oranını ödemeye başladıklarında, izleyici ilişkilerinde sınırlamalar ve baskılar yaratan ortamın gündelik bilincine egemen hale gelmektedirler. Bu ilişki tarzı, reklam verenlerin içerik üzerindeki belirleyici ve yaygın, ancak görülür olmayan etkilerini gündeme getirmektedir. Bu etki, sadece belirli konuların içerikten dışlanması biçiminde değil, reklam verenler tarafından içeriğin belirlenmesine kadar uzanır. İnternetin süreç içerisindeki evrimi, onu özellikle başlıca özellikleri -etkileşim ve onun doğrudan ve çift yönlü ilişkiler kurmak için kullanılması, bu arada mutlaka eklenmeli benzersiz izleme ve gözlem kapasitesi- nedeniyle etkileyici bir reklam alanı haline getirmiştir. Reklamlar aracılığı ile tüketimin yönlendirilmesi ve denetimi yanında, İnternet üzerinden alışveriş, danışmanlık, pazarlama ve bankacılık uygulamaları giderek yaygınlaşmıştır. Öte yandan, internet yazılım ve donanımlarının oluşturduğu pazar giderek büyümekte, kullanıcı sayısı günden güne hızla artmakta, sadece internet servis sağlayıcıları ve altyapı sağlayıcıları değil ayrıca içerik sağlayıcılar ve bütün bir medya endüstrisi de internete yeni yatırımlar yapmakta ve karlılıklarını arttırmak için yeni teknolojik olanakları yaratmaktadırlar.

İnternet bir yandan, ticaret ve reklam alanı haline gelirken, diğer yandan geleneksel medya ortamında temsil olanağı bulamayan grupların seslerini ve mesajlarını iletmek için yoğun bir şekilde kullandığı bir mecra olmuştur. Son birkaç yıldan beri de profesyonel anlamda içerik üreticisi olmayan insanlar tarafından üretilen içerikle hazırlanan ve Web 2.0 ve/veya sosyal medya olarak kavramsallaştırılan platformların doğuşu ve yaygınlaşmasıyla da internetin daha eşitlikçi ve özgürlükçü bir iletişim ortamını yaratacağı beklentileri güçlenmiştir. 

Web 2.0, Kullanıcının Ürettiği İçerik ve Sosyal Medya

İnternet üzerinden insanların dünya çapında kendi mesajlarını iletebilmeleri süreci, internet 1995 yılında herkesin kullanabileceği bir platform olmadan çok önce mümkün hale geldi. USENET’in geliştirilmesi, mesaj panoları, “açık günlük” (open diary) adıyla bugün blog olarak bildiğimiz ilk uygulamalar sosyal ağların oluşmasının kilometre taşları olarak anılabilir. İnternet artan kullanımı ve internet bağlantı hızının giderek artması, bugün sosyal medya olarak adlandırdığımız 2003’de MySpace ve 2004’de de Facebook’un kurulmasını sağladı.

Sosyal medyanın ne olduğu üzerine bir fikrimiz olsa da, onu tanımlayabilmek için birbiriyle ilişkili iki başka kavrama gönderme yapmamız zorunludur. Bunlardan birisi Web 2.0 diğeri ise kullanıcının ürettiği içerik kavramlarıdır.  

2000’li yıllarda web’in yeni bir dönemine girildiği belirtilmeye başlanmış ve bu dönem Web 2.0 olarak adlandırılmıştır. Web üzerinden içerik/hizmet sunumunun yeni özelliklerini ve bu yeni özelliklerin iletişim alanında yarattığı belirtilen değişimleri açıklamak için kullanılan Web 2.0, savunucularına göre sonuçları itibariyle önemli değişimlere işaret etmekte; internet üzerindeki iletişim sürecinde paylaşım ve katılımın arttığı yeni bir dönemin başladığını göstermektedir (O’Reilly, 2005). 

İnternet tarayıcıları üzerinden insanların enformasyonu görüntülemesine yarayan bir temelde işleyen web biçimi, webin ilk aşaması bir başka ifadeyle Web 1.0 dönemi olarak adlandırılmaktadır. Web 1.0 dönemi, internette küresel düzeyde dolaşan etkileşimli enformasyonun ticari aktörler tarafından nasıl belirlendiğini, “webin potansiyellerinin nasıl ticarileştirildiğini” gösteren kanıtlar içermektedir. 1990’ların sonlarından itibaren ise “Web 2.0 döneminin doğuşunun ve webin ilerleyen yıllarda nasıl bir biçim alacağının ipuçlarını” barındıran gelişmeler ortaya çıkmıştır. Bunlar, etkileşimin artan önemi ve webin bir aktarım ortamı olarak yapılanmaya başlamasıdır. Bir diğeri gelişme ise webin farklı iletişim araçlarıyla uyumlu hale gelmeye başlamasıdır (DiNucci, 1999: 32).

Web 2.0 kavramı ilk kez 2004 yılında, yazılım üreticilerin ve sıradan kullanıcıların web’e dair geliştirdikleri yeni kullanım yollarını tanımlamak için kullanılmaya başlanmıştır. Web’in bireysel bir içerik ve uygulama geliştirme ve yayınlama yerine tüm kullanıcıların katılımcı ve ortaklaşa bir biçimde içeriği değiştirmesi için bir platform olarak kullanılması bu yeni kullanım yollarının temelinde yer almaktadır. Kişisel web sayfaları, içerik yayınlanması ya da örneğin Britanica Ansiklopedisi gibi web 1.0 uygulamalarının yerini Web 2.0 döneminde bloglar, wikiler ve ortaklaşa projeler almıştır. Bu katılımcılığı ve ortaklaşa projeleri kolaylaştırıcı niteliği Web 2.0’ı sosyal medyanın platformu haline getirmiştir. Kullanıcının ürettiği içerik (user generated content-UGC) ise 2005’te popülerlik kazanmış ve kamusal olarak erişilebilen ve son kullanıcı tarafından üretilen farklı biçimlerdeki medya içeriğini tanımlamak için kullanılmaktadır. OECD’ye (Organisation for Economic Co-operation and Development – Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) göre bir içeriği “kullanıcının ürettiği içerik” olarak adlandırabilmek için üç temel özelliğe sahip olması gerekir. Öncelikle bu içerik kamusal olarak erişilebilen bir web sitesi ya da seçilmiş bir grup insan tarafından erişilebilen bir sosyal ağ sitesinde yayınlanmalıdır. İkinci olarak belli bir oranda yaratıcı çaba içermelidir. Üçüncü olarak ise profesyonel rutinler ve pratikler dışında üretilmiş olmalıdır (OECD, 2007). Bu üç özellik, internet üzerinde video paylaşım siteleri, haber temelli başka uygulamalar, sosyal paylaşım siteleri, bloglar, haber grupları ya da tartışma listeleri şeklinde sıralanabilecek pek çok iletişim platformunda açığa çıkan ifade biçimlerini içermektedir (Kaplan ve Hainlein, 2010: 61). 

Web 2.0 ve kullanıcının ürettiği içerik kavramları ile birlikte sosyal medyayı kullanıcının ürettiği içeriğin yaratılıp değiş tokuş edilebildiği Web 2.0’ın oluşturduğu platformda geliştirilen bir grup internet temelli uygulama olarak tanımlayabiliriz. Bu genel tanım içerisine Wikipedia, YouTube, Facebook, Twitter ve daha yeni bir uygulama olan Second Life gibi pek çok uygulamayı alabiliriz. Diğer taraftan, belirtmek gerekir ki, farklı sosyal medya uygulamalarını sınıflandırmanın sistematik bir yolu, internet üzerinde her gün yeni siteler kurulduğundan olası değildir. 

Yaşanan gelişmelerin, iletişim süreçleri açısından geleneksel medyada kendini ifade etme olanağı bulamayanlar açısından internet devrimi olarak tanımlanmasının temelinde Web 2.0, kullanıcının ürettiği içerik ve sosyal medya kavramları vardır. Sosyal medya’nın önce Wikileaks’in sızıntı belgeleri yayınlamasıyla, ardından da Tunus, Mısır ve Libya’daki halk hareketlerinde uluslararası düzeyde geleneksel medya tarafından dolayımlanmamış enformasyonu aktarması ise yaşananın bir internet devrimi olduğu iddialarının gerçekleşmesi olarak ele alınmıştır. Ancak internet ve internet üzerinde gelişen teknolojilerin “insanlığın problemlerini” çözebilecek ve “politik süreçlerden ve karar alma mekanizmalarından dışlanan yurttaşların daha katılımcı ve şeffaf demokrasiye” kavuşmalarını sağlayacak araçlar olduğuna (Göker, 2009) karar vermeden önce Web 2.0 ve kullanıcının ürettiği içerik kavramlarının başka uzantılarının ve bu kavramsallaştırmalara yöneltilen eleştirilerin de ele alınması zorunluluktur. 

Web 2.0 kavramının doğuşu 2001-2002 döneminde teknoloji şirketlerinin hisselerinde yaşanılan düşüşle internetin/webin abartılmış bir teknoloji olduğunun ortaya çıktığı söylemine karşılık, bazı internet şirketlerinin başarılı olmaya devam etmeleriyle aslında internetin/webin daha da önemli olduğunu ileri süren bir tartışmadan kaynaklanmaktadır. Bu tartışma asıl olarak yaşanan gelişmelerin web için bir dönüm noktası, yeni bir dönemin başlangıcı olarak kavranıp kavranamayacağı tartışmasıdır. Bu tartışma sonucunda yeni dönemi  adlandırmak için Web 2.0 ifadesinin anlamlı olduğu konusunda uzlaşılmış ve kullanımı başlamıştır (O’Reilly, 2005).  

Web 2.0, O’Reilly tarafından birbiriyle ilişkili 7 temel ilke üzerinden açıklanmış ve bunlar platform olarak web, ortak akıldan faydalanmak, veri yeni akıldır, yazılım sürüm döngüsünün sonu, hafif programlama modelleri, tek araç seviyesi üzerinde yazılım ve zengin kullanıcı deneyimi olarak sıralanmıştır (2005). 

Birinci ilke olan “platform olarak web” O’Reilly’e göre internet alanında başarılı olan şirketlerin gelir yöntemlerinin merkezinde yer alan bir ilkedir ve Netscape şirketini Web 1.0 döneminin Google şirketini ise Web 2.0 döneminin kazananı yapan bu ilkedir (2005). Her iki şirket de webi bir platform olarak algılamıştır ancak Netscape “geleneksel yazılım paradigması” çerçevesinde çalışmaya devam etmiş; web tarayıcılarını ve sunucularını (server) web üzerinden sunulan birer ürün, meta olarak algılamıştır. Dolayısıyla da tarayıcı standartları üzerindeki kontrolün pazar hâkimiyetini getireceğine inanmış ve gelir yöntemini bu doğrultuda biçimlendirmiştir. Buna karşılık Google, web uygulaması olarak başlattığı ve sunduğu hizmetini ücret karşılığında satılan bir ürüne dönüştürmemiştir. Gelir yöntemi olarak da “kullanıcıların bu hizmetten yararlanmak için dolaylı olarak ödedikleri ücret” yani reklam benimsenmiştir. Google gelir modelini, kullanım ve ürün yerine hizmet sunumu üzerine kurmuş, “geleneksel yazılım paradigması” içine yerleşmemiş, “takvime bağlanmış yazılım sürümleri, lisanslayarak ücret karşılığında satış” gibi yöntemleri benimsememiştir. Webi platform olarak görüp hizmetini bu doğrultuda biçimlendiren başarılı bir diğer Web 2.0 şirketi ise O’Reilly tarafından Napster olarak belirtilmiştir. İnternet üzerinden müzik paylaşımı hizmeti sunan Napster “merkezi bir şarkı veritabanı oluşturmak yerine” veritabanından şarkı indiren (download) her kullanıcının aynı zamanda sunucu olarak da işlev gördüğü bir teknolojik mimari oluşturmuştur (2005). Yazara göre, böyle bir yapılanma, hem Napster’ı yasal nedenlerle kapatılana kadar Web 2.0 döneminin başarılı şirketlerinden biri yapmış hem de “ağın büyümesine” katkı sağlamıştır. İkinci ilke olan “ortak akıldan faydalanma” ise bağlanabilirlik ve kullanıcı katılımını ifade etmektedir ve O’Reilly, Web 2.0’ın özellikle bu ilke üzerinde yükseldiğini belirtmiştir. Web 1.0, şirketlerin içerik/hizmet sunması, kullanıcıların da bundan yararlanması biçiminde işlemekteyken Web 2.0 döneminde hem kullanıcılar hem de şirketler içerik/hizmet sunumu yapmaya başlamıştır (2005). Bu bağlamda da Web 2.0’ı karakterize eden temel özellikler katılım, paylaşım ve açıklık olarak belirtilmiştir. Kullanıcı katılımı, içeriğin niteliksel olarak iyileşmesini ve miktarının artmasını sağlamış; kullanıcıların içeriğin paylaşımında aktif olmaları da içeriğe değer katmıştır. Açıklık ise içeriğin mülkiyetinin diğer kullanıcılara da açık olmasını, farklı kullanıcıların içeriği düzeltebilmesini, yeniden yazabilmesini ve paylaşabilmesini sağlamıştır. Web 2.0 döneminin başarılı, öncü şirketleri “kullanıcıların, kendi içerik/hizmet üretim ve sunum süreçlerine katılmalarını sağlayacak, paylaşıma ve etkileşime açık biçimde” organize olan şirketlerdir ve kullanıcı katılımı Web 2.0 şirketlerinin gelir yöntemlerinin merkezinde yer almaktadır. Yazarın ifadesiyle “Web 2.0 döneminde pazar hâkimiyetinin anahtarı kullanıcı katkısının yarattığı ağ etkisi”dir (O’Reilly, 2005). Web 2.0’ın “ortak akıldan faydalanma” ilkesi çerçevesinde kullanıcı katılımını en iyi uygulayanlar ise, Amazon, Flickr, MySpace, Facebook, YouTube, Craigslist ve Twitter şirketleridir. Ayrıca iki eş sunucu arasında paylaşım sağlama temelinde işleyen ağlar da (peer-to-peer networks) ortak akıldan faydalanma ilkesi çerçevesinde kullanıcı katılımına örnek olarak gösterilmiştir (O’Reilly, 2005). Web 2.0’ın bir diğer temel ilkesi olan “veri yeni akıldır” ise internet şirketlerinin içerik/hizmet sunumunda kullandıkları veriyi nasıl edindikleri ve bu veriyi nasıl işlediklerini anlatmaktadır. O’Reilly (2005), “veri yeni akıldır” ilkesini kitap satışı yapan elektronik ticaret şirketleri Barnes&Noble ve Amazon üzerinden tartışmıştır. Her iki şirket de kitap satışına ilişkin gereksinimleri olan ürün bilgilerini uluslararası standart kitap numarası (international standard book number-ISBN) sağlayıcısından almaktadır. Ancak Barnes&Noble’dan farklı olarak Amazon, kitap kapağı, içindekiler, örnek metin gibi verileri yayımcılardan da toplamaktadır. Ayrıca şirket, kullanıcılara kitaplarla ilgili yorumlarını site üzerinden paylaşma gibi olanaklar da sunmaktadır. Bunlar, Amazon’un sahip olması gereken veriye ilişkin kaynaklarını kullanıcıları da kapsar biçimde çeşitlendirdiğini göstermektedir. Kullanıcı katılımı yoluyla da veri toplama ve bu veriyi işleyip kendi veritabanıyla birleştirme gibi özellikler, Amazon’u Web 2.0 döneminin başarılı şirketlerinden biri haline getirmiştir. O’Reilly’nin sıraladığı bir diğer temel Web 2.0 ilkesi olan “yazılım sürüm döngüsünün sonu” ise, “platform olarak web” ilkesinde de değinildiği gibi yazılımın ürün değil hizmet olarak görülmesidir (2005). Bu ilke, Web 2.0 şirketlerinin gelir yönteminin yanı sıra birer işletme olarak hangi yeteneklere sahip olmaları gerektiğini de açıklamaktadır. Buna göre operasyonel olmak, yazılımı sürekli geliştirmek ve bunu da periyodik değil günlük ya da gerekli olan her an yapabilmek bu yeteneklerden bazılarıdır. Ayrıca geliştirme sürecine “kullanıcılardan gelen geribildirimler de dahil edilmeli”, kullanıcılar “yardımcı geliştirici” olarak kavranmalıdır. Bu temel ilke çerçevesinde Web 2.0 şirketlerinin sahip olması gereken bir başka yetenek ise şirketlerin, “kullanıcıların sunulan hizmetleri nasıl kullandıklarına ilişkin veriyi toplayabilecekleri gerçek zamanlı izleme (real time monitoring)” yöntemlerini yazılım geliştirme süreçlerine dahil etmeleridir. Bir fotoğraf paylaşım sitesi olan Flickr, bu bağlamda örnek gösterilebilecek başarılı bir Web 2.0 şirketidir. Yazılım mimarisinin değişimi vurgulu bir diğer Web 2.0 temel ilkesi ise “hafif programlama modelleri” olarak belirtilmiştir. Bu ilke internet şirketlerinin “sistemlerini diğer geliştiricilere açarken basit arayüzler ve programlama dilleri” kullanmalarını ifade etmektedir. O’Reilly “basit programlama modellerini destekleyen ve web hizmetlerinin yeniden kullanımını daha kolay ve erişilebilir hale getiren basit arayüzlerin” önemli olduğunu ve yaygınlaşma açısından ciddi avantaj sağladığını belirtmiştir (2005). Örneğin web tabanlı haritalandırma programlarından olan Google Maps rakipleri MapQuest ve Microsoft MapPoint’i basitliği sayesinde geride bırakmıştır. Web 2.0’ın sayısal her araca uygun olabilmesini ifade eden “tek araç seviyesi üzerinde yazılım” ilkesi ise “webin kişisel bilgisayar dışındaki sayısal araçlardan da erişilebilir hale gelmesini” ifade etmektedir. Web 2.0 döneminde içeriğin ve hizmetlerin mümkün olan her sayısal araca örneğin bilgisayarlara, taşınabilir sayısal araçlara uygun şekilde düzenlenmesi gerekmektedir. Bu alandaki en tipik örnek ise iPod adlı taşınabilir mp3 çaların web üzerindeki bir şarkı veritabanına erişmesini sağlayan Apple’ın iTunes uygulamasıdır. Web 2.0’ın son ilkesi ise “zengin kullanıcı deneyimi” olarak belirtilmiştir ve web sayfalarının “masaüstü uygulamalar ile kıyaslanabilecek kadar zengin etkileşim ve uygulama çeşitliliği” sunması olarak açıklanmıştır. Bunun en tipik örneği ise Google’ın elektronik posta hizmeti olan Gmail’dir (O’Reilly, 2005).

Görüldüğü üzere, Web 2.0 internet üzerinde içerik/hizmet sunumunda yaşanan değişimi ve bununla ilişkili olarak kullanıcıların daha aktif hale geldiği, daha açık ve paylaşım temelli yeni bir iletişim ortamının yükseldiğini belirtmek için kullanılan bir kavram olsa da, asıl olarak bu özelliklerin şirketlerin iş modelleri ve gelir yöntemleriyle ilişkisinin analizinden hareketle webin zaten parçası olan katılım, paylaşım gibi özelliklerinin nasıl ticari döngüye dahil olduğunu da göstermektedir. Dolayısıyla, Web 2.0’ın temelinde yer aldığı belirtilen artan kullanıcı katılımını ve bunun etrafında kurulan beklentileri ticari şirketlerin gelir yöntemleri ve iş modelleriyle birleşmelerini de dikkate alarak değerlendirmek gerekir.

Allen, Web 2.0’ın teknoloji, ekonomi, kullanıcılar ve felsefe olarak sıralanabilecek 4 temel bileşeninin olduğunu belirtmiştir (2008). Yazara göre, Web 2.0 ve demokrasi ilişkisinde genel olarak internetin daha demokratik bir iletişim süreci oluşturma potansiyeli olduğu yaklaşımından bir kopuş vardır ve daha sınırlı beklentiler dile getirilmektedir. Yazar, bu durumu, Web 2.0 çerçevesindeki demokrasi tartışmalarının “demokrasi ve eşitliğe iletişim ağlarının potansiyellerinin hayata geçirilmesiyle ulaşılabileceği yaklaşımından doğrudan internet üzerindeki demokrasi yaklaşımına” kayılmasıyla örneklendirmiştir. Teknoloji bileşeni ise internet sitelerinin teknolojik mimarileriyle, işlevleriyle ve bu siteler üzerinden sunulan içerikle/hizmetle ilişkilidir ve Web 2.0’da teknolojik anlamda “hem bilgisayarlar arasındaki hem de bilgisayarlarla kullanıcılar arasındaki etkileşime” özel önem verilmektedir. Yazara göre etkileşim sonucu ortaya çıkan veri ise Web 2.0 şirketleri tarafından manipüle edilmeye açık bir veridir. Teknoloji bileşeniyle ilişkili bir biçimde ekonomi bileşeni ise etkileşim sonucu ortaya çıkan veriyi kullanıcılarla anlamlı şekilde bağlantılandıran bir gelir yöntemini ifade etmektedir ve bu birleşme en somut biçimde internet reklamcılığında gözlemlenebilir (Allen, 2008). Buna göre, Web 2.0 şirketlerinin sunduğu kullanıcı katılımı odaklı içerikler/hizmetler reklamcıların, “daha ayrıntılı verilere ulaşabilmelerini, hedef kitle odaklı reklam sunabilmelerini ve pazarlama iletişimiyle internetteki tüketici davranışlarını birleştirebilmelerini” sağlamaktadır. 

Fuchs ise internet şirketlerinin iş modellerinin kullanıcı katılımını kapsar biçimde değişmesinden yola çıkarak, Web 2.0 ve kullanıcının ürettiği içeriği internetle ilişkili sermaye birikim stratejisinin değişmesi üzerinden açıklamıştır (2009: 80). 1990’lı yıllarda internet içeriği gelir getirecek bir alan olarak kavranmış ve internet sitelerinin çoğunun iş modeli içerik sunumu üzerine kurulmuştur. Bu iş modeli, 2000’lerden başlayarak değişmeye başlamış; internet şirketleri enformasyon ve/veya içerik temelli birikim stratejisi yerine “iletişime ve işbirliğine dayanan” bir internet birikim stratejisine yönelmeye başlamıştır. Yazara göre, böylesi bir dönüşüm bilinçli olarak Web 2.0’la ilişkilendirilmektedir ve bunun temel nedeni de bu alana yatırım yapılmasını sağlamaktır. Bu çerçevede de, Web 2.0 bir “pazarlama aracı” olarak kullanılmaktadır. Fuchs Web 2.0’ın ve Web 2.0 ile ilişkilendirilen katılım, paylaşım gibi değişimlerin içinde bulunduğumuz dönemde internet birikim stratejisiyle ilişkisini internet reklamcılığı üzerinden örneklendirmiştir (2009: 81-82). Buna göre, ürün ve hizmetlerini ücretsiz olarak sunan reklama dayalı sosyal ağlar, paylaşım siteleri gibi internet üzerinde içerik/hizmet sunumunun yeni biçimleri/platformları ve diğer Web 2.0 şirketleri ne kadar çeşitli ve fazla miktarda ücretsiz içerik ve hizmet sunarlarsa o kadar çok kullanıcı çekecekleri ve daha çok kullanıcının da daha çok reklam getireceği varsayımından hareket etmektedirler. Böylesi bir birikim stratejisi geleneksel mecralarda izleyicinin metalaşması sürecinin, Web 2.0’da kullanıcılarının metalaşması olarak sürdüğünü göstermektedir. İnternette kullanıcı, sadece içeriği tüketen değil, aynı zamanda içeriği üretendir ve bu içeriği ağ ortamında paylaşarak içerik üretim ve sunum sürecinin aktif bir katılımcısı durumundadır. Kullanıcının hem tüketen hem de üreten olması, üretici (producer) ve tüketici (consumer) sözcüklerinin birleşimiyle oluşan “prosumer” ve/veya “produser” kavramıyla ifade edilmekte ve kullanıcının reklam dolayımıyla metalaşmasının aynı zamanda kullanıcının bireysel yaratıcılığının da metalaşmasını içerdiğine dikkat çekmektedir. Fuchs’a göre, Web 2.0’da görülen bir diğer metalaşma da kullanıcıların sosyal ağlar, paylaşım siteleri gibi platformlarda diğer kullanıcılarla kurdukları sosyal ilişkilerin metalaşmasıdır (2009: 83). 

Bu nokta, Petersen tarafından “bağlamsallaştırılmış verinin metalaşması” olarak ifade edilmiştir (2008). Yazara göre kullanıcıların özellikle sosyal ağlar ve paylaşım siteleri gibi platformlarda özgün içerik üretimi, içeriğe yorum yaparak katkıda bulunma, mevcut içeriği paylaşma, içeriği etiketleme (tagging) gibi etkinlikleri bu platformlardaki içeriği başka içerik ve uygulamalarla, hizmetlerle, kişisel bilgilerle ve tercihlerle, bireylerin sosyal çevreleriyle ilişkilendirilmekte ve bu tür platformlardaki içeriğin değeri de bu bağlamsallaştırma dolayımıyla ortaya çıkmaktadır. Web 2.0 ile ilişkilendirilen artan kullanıcı katılımının ve kullanıcının ürettiği içeriğin internetteki gelir yöntemiyle ilişkisi de bu aşamada somutlaşmaktadır ve bu tür platformların son yıllarda şirketlerin birleşme ve satın alma uygulamalarının konusu haline gelmesinin sebebi de budur. Şirketlerin yatırım yaptığı esas olarak “içerik değil içeriğin bağlamsallaştırılmış hali” bir başka ifadeyle, kullanıcıların ve/veya kullanıcı topluluklarının tercihleri, beğenileri ve bunun sosyal çevreyle paylaşılması, ilişkilendirilmesidir. 

Alternatif İletişime Dair

Enformasyon üretiminin egemen biçimlerine ve ticari medyanın hegemonyasına bir meydan okumayı içeren, katılımcılık yanında yaygınlığı da hedefleyen bir iletişim ortamını tasarlayabilmek son derece önemlidir. Bu noktada elbette ki alternatif bir iletişim ortamının rolü ticari medyadan farklı içerikler sağlamak ve daha demokratik farklı üretim biçimlerine ilişkin deneyimler ortaya koyabilmektir. Kullanıcının ürettiği içeriğin yaratılıp değiş tokuş edilebildiği Web 2.0’ın oluşturduğu platformda geliştirilen bir dizi sosyal medya uygulaması alternatif bir iletişim ortamını olanaklı kılan bir dizi özelliğe sahip görünmektedir. Örneğin sıradan kullanıcılar bazında bakıldığında, sosyal medyanın siyasal katılıma dair enformasyona hızlı ve aracısız bir erişim sağladığı söylenebilir. Ayrıca siyasal duyarlılığa sahip kişilerin ağ üzerinde bu tür enformasyonu aradığını belirtmek gerekir. Bir diğer özellik, sosyal medyanın son dakika gelişmelerinde hızlı bir enformasyona erişim olanağı sunmasıdır. Sosyal medyanın sansür ve denetime uğramamış bir enformasyon sunuyor olduğu ise tartışmalı olmakla birlikte belirli bir aşamaya kadar olanaklı görünmektedir. Sosyal medya aracılığı ile kendini ifade etmek ya da enformasyona erişmenin görece ucuz olduğu da söylenebilir. Twitter, facebook gibi platformlar, bloglar bu yönleriyle ticari medyadan dışlanmış olanlara, sıradan kullanıcılara, toplumun faklı kesimlerine kendilerini ifade olanağı sağlamakta, ticari medya tarafından dışlanan/enformasyon olarak kabul edilmeyenin açığa çıkartılması olanağı yaratmaktadır. Ancak buradan yola çıkarak bir alterantif iletişim tanımı yaparken bir dizi ölçüt belirlemek gerekmektedir. Alternatif iletişimi “bazı noktalarda bazı şeyler alternatif” olan “her şey” (Downing, 2001: ix) olmaktan çıkartmak için de bu ölçütlere gereksinim vardır. 

Bu ölçütlerden ilki hiç kuşkusuz alternatif olma iddiasında olanın toplumsal muhalefete ve hareketlere, daha eşitlikçi ve demokratik bir toplumsal yapılanmaya yönelik mücadelede yer almasıdır. Sunulan içeriğin politik, sosyal ve kültürel düzeylerde radikal olması, egemen medya tarafından bilerek görmezden gelinen, insan hayatının her alanına dair bilgiyi üretmeye katkı ve bu tür bilginin sunumu ve dolaşıma girmesi için uygun bir platform sağlamak alternatif iletişim deneyimini niteleyen ölçütlerden bir diğeridir. Bilgi üretim sürecinde hiyerarşik yapılanmaya karşı çıkmak ve profesyonel-amatör ayrımı yapmamak, içerik üretiminde ve sunumunda hiyerarşik yapılanmadan uzak yatay, eşitlikçi ve katılımcı bir yapılanmaya sahip olmak da herhangi bir iletişim deneyimini egemen medyadan farklı kılan bir ölçüttür. Alternatiflik iddiası taşıyan bir iletişim deneyiminin en azından taşıması gerektiği düşünülen diğer ölçüt ise ticari olmaması, yayın yapmaya yönelik temel motivasyon kaynağının kar elde etmek olmaması, sosyal sorumluluk ve insanların kendilerini ifade etmelerine olanak sağlama amacıyla hareket etmek şeklinde tanımlanabilir. Bu aynı zamanda ticari faaliyetlerle asla bağı olmadan kendi maliyetlerini karşılamayı gerektirmektedir. İletişim sürecinin ve bunun sonucunda üretilen bilginin ticarileştirilmesine karşı mücadele vermek ise bir diğer ölçütü oluşturmaktadır (Başaran, 2010b: 263-264). 

Sonuç Yerine

Web 2.0, kullanıcının ürettiği içerik ve sosyal medya kavramlaştırmaları ve bunlara yönelik eleştiriler internetin bir yandan kullanıcının enformasyon üzerindeki artan denetimi ile birlikte daha demokratik bir iletişim sürecinin dolayımlayıcısı olabileceğini ortaya koymakta, diğer yandan aynı olanaklarla internet giderek şirketlerin yatırım alanına dönüşür ve piyasanın kurallarına tabi hale gelirken kullanıcı, kullanıcının katılımı ve yaratıcılığı metalaşmaktadır. Bu ikili sonuç, son birkaç yılda özellikle son dakika gelişmelerinde, yönetenlerin iktidarlarına karşı yürütülen mücadelelerde internetin, dolayımlanmamış, sansürlenmemiş ve anlık enformasyonun akışında özel ve önemli rol edinmesi ile daha da çetrefil bir hal almıştır. Özellikle, 2011 yılı başında Mısır ve Tunus’ta yaşanan gelişmelerde eylemciler tarafından gönderilen Twitter mesajları, hem insanların doğrudan olay yerinden, geleneksel medyanın süzgecinden geçmemiş enformasyona erişimini sağlamış hem de geleneksel medya kuruluşlarının eylemcileri görmezden gelmelerinin, resmi kaynaklara bağımlı haber aktarımı yapmalarının önünde ciddi bir engel olmuştur. Geleneksel medya kuruluşları kendi muhabirlerinin haberlerinin yanı sıra bu platform üzerinden gönderilen iletileri de mesajların ulaştığı kitlenin genişliği ve mesajların görünür olmasını göz ardı edememe durumuna koşut olarak dikkate almak durumunda kalmıştır. Mısır örneğinin ortaya çıkardığı bir diğer nokta da, eylemlerin örgütlenmesi sürecinde de sosyal ağların örneğin Facebook’ta kurulan grupların önemli rol üstlendiğidir. İnternet gibi yeni iletişim teknolojilerinin ve sosyal medyanın bu süreçte oynadığı rolün önemi sadece, Mısır yetkililerinin 27 Ocak tarihinde internet erişimini kesmesi ve Tahrir Meydanı’ndaki mobil iletişimi kapatması yönündeki eylemleri dikkate alındığında bile açıktır. Diğer taraftan yeni iletişim teknolojileri karşı eylemliliğin örgütlenmesinde de kullanılmış, küresel bir mobil iletişim operatörü olan Vodafone altyapısı üzerinden insanlara Hüsnü Mübarek’i desteklemek için Tahrir Meydanı’nda toplanmalarını ileten kısa mesajlar gönderilmiştir. Dijital teknolojilerin Mısır’da yaşananlarda oynadığı rol, internet kesintisi karşısında Twitter, Facebook gibi kuruluşların mobil altyapı üzerinden insanların bu platformlara erişimini sağlayacak teknolojik yöntemleri desteklemesi ve uygulamaya koymasıyla daha da ilginç bir hal almıştır. Bu gelişmelere ek olarak İspanya, Fransa, İsveç ve ABD’deki bazı internet servis sağlayıcıları Mısır’daki insanların uluslararası bağlantı kurabilmeleri için genişbant internet erişimiyle kıyaslandığında daha ilkel sayılabilecek bir erişim yöntemi olan çevirmeli bağlantıyı kullanabilmeleri için gerekli teknolojik uygulamaları başlatmış ve bazıları ücret de talep etmemiştir. Tüm bu gelişmeler, yeni medyanın alternatif bir iletişim sürecini yaratabileceğini kanıtlamakla birlikte, egemenlerin yeni medya dolayımıyla gerçekleştirilen iletişim sürecini engelleyebileceği ve/veya yönetebileceğini de ortaya koymuştur. 

Bu noktada yeni medyayı açığa çıkan tüm sonuçları ve olasılıkları dikkate alan bir biçimde düşünme gereği açığa çıkmaktadır. Raşit Kaya, teknolojilerin geliştirilip kullanılması ve yaygınlaşması arasındaki zamanın kısalmasının toplumsal düşüncenin teknolojik değişimin etkilerini incelemek ve değerlendirmek için kullanabileceği zamanı daralttığına dikkat çekmektedir (2000: 105-106). Yazara göre, yeni iletişim teknolojilerinin içinde bulunduğumuz dönemdeki hızlı geliştirilme ve yayılma süreci ile bu teknolojilerin ticarileştirme ve pazarlama etkinliklerinin konusu haline gelmesi eşzamanlı olarak ilerlemektedir. Bu durum, teknolojiye ve teknolojik gelişime ilişkin eleştirel bir yaklaşımın geliştirilmesini zorlaştırmakta; “rasyonel bir değerlendirme süreci devreye girmeden pazarlama sürecinin başlamasıyla” ve teknolojiye ve teknolojik değişime ilişkin bir “efsunlanma”nın ortaya çıkmasıyla sonuçlanmaktadır (Kaya, 2000: 107). İnternet ve internet üzerinde ortaya çıkan daha eşitlikçi ve özgürlükçü bir iletişimi mümkün kılacağı düşünülen teknolojik gelişmeler, “teknolojik değişimin ve gelişmenin yarattığı efsunlanmanın” açıkça görülebileceği alanlardandır. Tam da bu nedenle yeni medya, bilinçli ve kolektif bir çabayla tekrar tekrar çözümlenmesi gereken bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kaynakça

  • Abbate, Janet (2010). “İnternetin Popülerleşmesi.” İletişim Tarihi: Teknoloji, Kültür, Toplum. David Crowley ve Paul Heyer (der.) içinde. Çev., Berkay Ersöz. Ankara: Phoenix. 472-479.
  • Allen, Matthew (2008). “Web 2.0: An Argument against Convergence.” First Monday 13(3).
  • Auter, Philip J. (1998) “The Internet and the World Wide Web.” Communication Technology Update. August E. Grant ve Jennifer H. Meadows (der.) içinde. Burlinghton: Focal Press. 109-123.
  • Baran, Paul (1964). “On Distributed Communications: XI. Summary Overview.” RAND Corporation İnternet Sitesi. http://bit.ly/jD0Oxd Erişim Tarihi: 04. 02. 2011.
  • Başaran, Funda (2005). “İnternetin Ekonomi Politiği.” İnternet, Toplum, Kültür. Mutlu Binark ve Barış Kılıçbay (der.) içinde. Ankara: Epos. 32-52.
  • Başaran, Funda (2006). “Bir Teknolojik Yenilik Olarak İnternetin Tarihi: Ulusal Yenilik Sistemi, Kamu Politikaları ve Standartlar.” Kültür ve İletişim 9(2): 9-32.
  • Başaran, Funda (2010a). İletişim Teknolojileri ve Toplumsal Gelişme: Yayılmanın Ekonomi Politiği. Ankara: Ütopya.
  • Başaran Funda (2010b). “Yeni İletişim Teknolojileri, Alternatif İletişim Olanakları”. Mülkiye 269: 255-270. 
  • Berners-Lee, Tim, vd. (2003). “The World-Wide Web.” The New Media Reader. Noah Wardrip-Fruin ve Nick Montfort (der.) içinde. Cambridge, Massachusetts: MIT Press. 792-797.
  • Briggs, Asa ve Peter Burke (2004). Medyanın Toplumsal Tarihi: Gutenberg’den İnternet’e. Çev., İbrahim Şener. İstanbul: İzdüşüm.
  • Capurro, Rafael (1996). “On the Genealogy of Information.” Information – New Questions to a Multidisciplinary Concept. Klaus Kornwachs ve Konstantin Jacoby (der.) içinde. Berlin: Akademie Verlag: 259-271.
  • Capurro, Rafael ve Birger Hjørland (2003). “The Concept of Information.” Annual Review of Information Science and Technology (ARIST). Blaise Cronin (der.) içinde. 37(8):  343-411.
  • Castells, Manuel (2001). The internet galaxy: Reflections on the internet, business and society. UK: Oxford University Press. 
  • Dahlgren, Peter (1996). “Media Logic in Cyberspace: Repositioning Journalism and Its Publics.” Javnost – The Public 3(3): 59-72.
  • Deuze, Mark (2001). “Online Journalism: Modelling the First Generation of News Media on the World Wide Web.” First Monday 6(10).
  • Dewdney, Andrew ve Peter Ride (2006). “New Media Histories.” The New Media Handbook. Andrew Dewdney ve Peter Ride (der.) içinde. New York: Routledge. 68-91.
  • DiNucci, Darcy (1999). “Fragmented Future.” Print 53(4): 32.
  • Downes, Edward J. ve Sally J. McMillan (2000). “Defining Interactivity: A Qualitative Identification of Key Dimensions” New Media & Society 2(2): 157-179.
  • Downing, John (2001). Radical Media: rebellious communication and social movements. London: Sage Publications Inc.
  • Feldman, Tony. (1997). An Introduction to Digital Media. London: Routledge.
  • Fuchs, Christian (2009). “Information and Communication Technologies and Society: A Contribution to the Critique of the Political Economy of the Internet.” European Journal of Communication 24(1): 69-87.
  • Geray, Haluk (2003). İletişim ve Teknoloji: Uluslararası Birikim Düzeninde Yeni Medya Politikaları. Ankara: Ütopya.
  • Golding, Peter (1996). “World Wide Wedge: Division and Contradiction in the Global Information Infrastructure.” Monthly Review 48(3): 70-85.
  • Göker, Gamze (2009). “Yeni Toplumsal Hareketler ve İnternet İlişkisi.” Evrensel Kültür Aralık (216).
  • Hura, Gurdeep Singh (1998). “The Internet: Global Information Superhighway for the Future.” Computer Communications 20: 1412- 1430.
  • Iosifidis, Petros (2002). “Digital Convergence: Challenges for European Regulation.” Javnost – The Public 9(3): 27-48.
  • Johnston, Rebecca (2009). “Salvation or Destruction: Metaphors of the Internet.” First Monday 14(4).
  • Kaplan, Andreas M. ve Michael Haenlein (2010). “Users of the World, Unite! The Challenges and Opportunities of Social Media.” Business Horizons 53(1): 59-68.
  • Kaya, Raşit (2000). “Küreselleşme ve Medya.” İletişim 6(Yaz): 99-112.
  • Movery, David C. ve Timothy Simcoe (2002). “Is the Internet a US Invention? An Economic and Technological History of Computer Networking.” Research Policy 31: 1369-1387.
  • O’Reilly, Tim (2005). “What is Web 2.0: Design Patterns and Business Models for the Next Generation of Software.” O’Reilly Media Inc. İnternet Sitesi. http://oreil.ly/aa1sP Erişim Tarihi: 19. 05. 2010.
  • OECD (2007). Participative Web and User-Created Content: Web 2.0, Wikis and Social Networking. Paris: OECD. 
  • Paulussen, Steve (2004). “Online News Production in Flanders: How Flemish Online Journalists Perceive and Explore the Internet's Potential.” Journal of Computer-Mediated Communication 9(4). 
  • Williams, R. (19902003). Televizyon, Teknoloji ve Kültürel Biçim, Ankara: Dost.

Haftalık E-Bülten Aboneliği

Yorum Yazın

Haftalık E-Bülten Aboneliği




sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.