Sosyal Bilimler

Herman ve Chomsky'den Bir Propaganda Modeli | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Herman ve Chomsky’den Bir Propaganda Modeli

Kitle medyası, mesajları ve sembolleri sıradan insanlara ileten bir sistem olarak hizmet verir. Eğlendirmek, avutmak, bilgi vermek ve bireyleri toplumun bütününe eklemleyen değerleri, inançları ve davranış kodlarını aşılamak işlevleri arasındadır. Refahın belli ellerde toplandığı ve önemli sınıfsal çıkar çelişkilerinin bulunduğu bir dünyada, bu rolü yerine getirmek sistematik bir propagandayı gerektirir.(1)

Güç manivelalarının bir devlet bürokrasisinin elinde bulunduğu ülkelerde, çoğu zaman resmi sansür yoluyla tamamlanan medya üzerindeki tekelci denetim, medyanın hâkim bir seçkinler grubunun çıkarlarına hizmet ettiğini açıkça ortaya koyar. Medyanın özel ellerde bulunduğu ve resmi bir sansürün olmadığı yerlerde ise, işleyen bir propaganda sistemini görmek çok daha zordur. Medyanın aktif rekabete girdiği, periyodik olarak şirketlerin ve hükümetin yolsuzluklarını ortaya çıkardığı ve saldırgan bir şekilde kendisini ifade özgürlüğünün ve genel toplum çıkarlarının sözcüsü olarak tanımladığı yerlerde, bu durum özellikle geçerlidir. Açık olmayan (ve medyada tartışılmayan) nokta ise, bu tür eleştirilerin sınırlı niteliği, kaynaklara kumanda etme konusunda yaşanan büyük eşitsizlik ve bunun hem özel medya sisteminde sesini duyurabilme hem de onun davranışı ve performansı üzerindeki etkisidir.

Propaganda modeli, bu servet ve güç eşitsizliğine, onun kitle medyasının çıkarları ve seçimleri üzerindeki çok boyutlu etkisine odaklanır. Hangi yollarla paranın ve gücün basılmaya uygun haberleri süzgeçten geçirebildiğini, muhalefeti marjinalleştirdiğini, hükümetin ve hâkim özel çıkar gruplarının mesajlarını halka iletebildiğini ortaya çıkartır. Bizim propaganda modelimizin temel bileşenleri ya da haber “süzgeçleri” kümesi şu başlıklar altında toplanır: (1) hâkim kitle medyası firmalarının büyüklüğü, tekelleşmiş mülkiyeti, sahibinin serveti ve kâr yönelimi, (2) kitle medyasının temel gelir kaynağı olarak reklamcılık, (3) medyanın, hükümet, iş dünyası ve bu temel kaynakların ve gücün faillerinin finanse ettiği ve onayladığı “uzmanlar”ın sağladığı bilgilere dayanması, (4) medyayı disiplin altına alan bir araç olarak “tepki üretimi”, ve (5) ulusal bir din ve denetim mekanizması olarak “anti-komünizm”. Bu bileşenler birbirleriyle etkileşime girer ve birbirlerini pekiştirir. İşlenmemiş haldeki ham haberler, geriye yalnızca basıma uygun damıtılmış bir artık kalana kadar peş peşe süzgeçlerden geçmelidir. Bu süzgeçler, söylemin ve yorumun öncüllerini, öncelikle neyin haber değeri taşıyıp taşımadığını tanımlar ve propaganda kampanyalarına dönüşen süreçlerin temellerini ve işleyişlerini açıklar.

Bu süzgeçlerin işleyişinden kaynaklanan medya üzerindeki seçkinler hâkimiyeti ve muhaliflerin marjinalleştirilmesi öylesine doğal bir şekilde gerçekleşir ki, genellikle tam bir dürüstlükle ve iyi niyetle çalışan medya habercileri, haberleri “objektif” olarak ve mesleki değerleri esas alarak seçtiklerine ve yorumladıklarına kendilerini inandırabilirler. Süzgeçlerin kısıtlamaları içinde genellikle objektif hareket ederler; kısıtlamalar öylesine kuvvetlidir ve öylesine köklü bir şekilde sistemin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir ki, haber seçiminde alternatif temeller hayal etmek neredeyse imkânsızdır. 5 Kasım 1984’te, ABD Hükümeti’nin Nikaragua’ya MIG’ler yollandığına dair yaptığı acil açıklamaların haber değeri taşıyıp taşımadığını değerlendirirken medya, hükümet kaynaklı ham haber malzemesine atfedilen önceliğin içerdiği tarafgirlik hakkında durup düşünmez veya hükümetin kendi gündemini dayatarak ve bilinçli bir şekilde dikkati başka haber malzemelerinden uzaklaştırarak haberleri manipüle ediyor(2) olabileceğini hiç aklına getirmez.(3) Manipülasyon ve sistematik tarafgirlik modelini görebilmek için tek tek haberleri izleyecek mikro bir yaklaşımın yanı sıra, medyanın işleyişiyle ilgili makro bir bakış da gereklidir.

Artık aşağıdaki bölümlerde uygulanacak ve test edilecek propaganda modelinin ana unsurları üzerinde ayrıntılı bir incelemeye girişelim.

1.1. Kitle Medyasının Büyüklüğü, Mülkiyeti ve Kâr Yönelimi: Birinci Süzgeç

Medyanın, Büyük Britanya’da geçirdiği evrim üzerine yaptıkları analizde James Curran ve Jean Seaton 19. yüzyılın ilk yarısında ulusal düzeyde bir işçi sınıfı okuyucu kitlesine ulaşan radikal bir basının nasıl ortaya çıktığını anlatırlar. Bu alternatif basın sınıf bilincini pekiştirmekte hayli etkiliydi: Alternatif bir değer sistemi ve dünyaya bakış açısı geliştirerek ve “çalışan kesimin ‘bir araya gelme’ ve örgütlü eylem yoluyla toplumsal değişimi etkilemeye dair potansiyel gücünü tekrar tekrar vurgulayarak daha büyük bir kolektif güven yarattığı” için işçileri birleştirdi.(4) Bu, yönetici seçkinler tarafından önemli bir tehdit olarak görüldü. Bir parlamento üyesi şunları ileri sürdü: İşçi sınıfı gazeteleri “şimdiki koşullarıyla ileride sahip olacaklarına inandıkları koşulları –ki bunlar, insan doğası ve ilahi takdirin sivil toplumun düzenlenmesi için koyduğu değişmez yasalarla bağdaşmazlar– karşılaştırarak tutkuları alevlendirir ve onların bencilliklerini uyandırır.”(5) Sonuç, iftira yasaları çıkarıp kovuşturmalar yaparak, yayın yapma koşulu olarak yüksek bir teminat senedi isteyerek ve radikal medyayı piyasanın dışına itmek için maliyet arttırıcı vergiler koyarak işçi sınıfı medyasını susturma girişimi olmuştur. Bu zorlayıcı çabalar etkili olmadı ve yüzyılın ortalarından itibaren, sorumluluğu piyasanın dayatacağına inanan liberal görüş doğrultusunda bu tedbirler terk edildi.

Curran ve Seaton, devlet müdahalesinin yapamadığını piyasanın yaptığını gösterirler. 1853-1863 yılları arasında gazeteler üzerindeki cezalandırıcı vergilerin kaldırılmasının ardından, yeni bir yerel günlük basın ortaya çıktı; fakat 19. yüzyılın geri kalan bölümünde, tek bir yerel günlük işçi sınıfı gazetesi dahi çıkmadı. Curran ve Seaton şunu söylüyorlar:

Gerçekten de ulusal radikal basının sönüşü öylesine geniş kapsamlıydı ki, İşçi Partisi 20. yüzyılın ilk on yılında işçi sınıfı hareketinden türediği zaman hiçbir ulusal günlük gazetenin ya da pazar gazetesinin özel desteğini almadı.(6)

Bunun en önemli nedeni, gazetecilik girişiminin çapının ve bununla bağlantılı olarak 19. yüzyılın ortalarından itibaren sermaye maliyetlerinin artmasıydı. Bu olgular, teknolojik gelişmelere ve bunun yanı sıra gazete sahiplerinin geniş okuyucu kitlesine ulaşma yönünde artan ısrarına dayanıyordu. Serbest piyasanın genişlemesi “basının endüstrileşmesini” de beraberinde getirdi. 1837’de kâr edebilecek bir haftalık ulusal gazete kurmanın toplam maliyeti –6.200 tirajla maliyetin karşılandığı bir durumda– bin sterlinin altındaydı. 1867’de yeni bir günlük Londra gazetesinin kuruluş maliyeti 50.000 sterlin olmuştu. 1918’de yayın hayatına başlayan Sunday Express, 250.000’in üzerinde bir tirajla maliyetlerini çıkarabilen bir konuma gelmeden önce, iki milyon sterlinin üzerinde bir para harcadı.(7)

New York şehrinde 1851’de yeni bir gazetenin kuruluş maliyetinin 69.000 dolar olduğu Birleşik Devletler’de de benzer süreçler işliyordu. St. Louis Democrat 1872’de açık arttırmayla 456.000 dolara satılmıştı ve şehir gazeteleri 1920’lerde 6 ila 18 milyon dolara el değiştiriyordu.(8) Çok küçük gazetelerin bile yalnızca makine giderleri onlarca yıl boyunca yüz binlerce dolar tutuyordu; 1945’te şunlar söylenebiliyordu: “Küçük gazete yayıncılığı bile büyük bir iştir… (ve) önemli miktarda nakit paraya sahip olsa bile artık bir kimsenin kolayca atılacağı bir ticaret değildir ya da büyük miktarda nakit parası yoksa hiç girişmeyeceği bir iştir”.(9)

Öyleyse ilk süzgeç –büyük miktarda yatırımın gerekli olmasının geniş bir okuyucu kitlesine ulaşan medya sahipliğine getirdiği kısıtlama– bir yüzyıl ya da daha fazla bir süre önce geçerliydi ve zaman içinde etkisini artırarak sürdürdü.(10) 1986’da ABD’de 1.500 civarında günlük gazete, 11.000 dergi, 9.000 radyo ve 1.500 TV istasyonu, 2.000 yayınevi ve yedi film stüdyosu olmak üzere toplam 25.000’in üzerinde medya birimi vardı. Fakat bu toplam içinde haber ileten birimlerin büyük bölümü küçük ve yerel şirketlerden oluşuyordu ve yerel olanlar hariç, haberlerde büyük ulusal şirketlere ve haber ajanslarına bağımlı durumdaydılar. Bazen neredeyse tüm medya türlerini kapsayan bu medya birimlerinin daha büyük kısmının sahipleri ise aynıydı.(11)

Ben Bagdikian, çok sayıda medya birimi olduğu halde, en büyük 29 medya kompleksinin gazete tirajlarının yarısından fazlasına sahip olduğunu; dergilerin, radyo-TV yayınlarının, kitapların ve film satışlarının ve izleyici kitlesinin ise önemli bir çoğunluğunu elinde tuttuğunu vurgular. Bunların ulusal gündemi belirleyebilecek “yeni bir Özel Enformasyon ve Kültür Bakanlığı oluşturduğunu” ileri sürer.(12)

Gerçekte, Bagdikian (aşağıda açıkladığımız gibi) yapısal olgularla bağdaşmadığına inandığımız bir iddiayla şirketlerin ve hükümetin gücünden özerk bir medya yapılanması olduğunu belirtirken, aynı zamanda haber imalatındaki etkin bir tekelleşmenin hangi ölçüye varmış olduğunu da yeterince dikkate almıyor olabilir. Medyanın katmanlı bir yapıya sahip olduğu, prestij, kaynaklar ve izleyici kitlesi açısından ölçüldüğünde, en yüksek katmanın 10 ile 24 medya kompleksinden oluştuğu uzun süredir belirtilmektedir.(13) Hükümet ve haber ajanslarıyla birlikte bu en üst tabaka, haber gündemini belirler ve medyanın alt tabakalarına, dolayısıyla da halka ulusal ve uluslararası haberlerin çoğunu sağlar.(14) En üst katmandaki tekelleşme, II. Dünya Savaşı sonrasında televizyonun yaygınlaşması ve bu önemli aracın ulusal bir şebeke oluşturması sonucu önemli ölçüde artmıştır. Televizyon-öncesi haber piyasaları, daha yüksek katmanlara ve ulusal ve uluslararası haberler için dar bir kaynaklar kümesine bağımlı olsalar bile, yerel nitelikteydi; TV şebekeleri ulusal ve uluslararası haberleri üç ulusal kaynaktan sağlar ve artık televizyon halkın başlıca haber kaynağıdır.(15) Buna karşılık, kablolu televizyonun gelişmesi, televizyon izleyicilerinin bölünmesine ve televizyon şebekelerinin gücünde ve pazar payında yavaş bir aşınmaya yol açmıştır.

Tablo 1-1 ABD’de medya şirketlerinin en üst katmanını oluşturan 24 medya devi (ya da onları denetleyen ana şirketler) ile ilgili bazı temel mali veriler sağlıyor.(16) Bu derleme şunlardan oluşur: (1) üç televizyon şebekesi: ABC (ana şirketi Capital Cities bünyesinde yer alıyor), CBS ve NBC (nihai ana şirketi General Electric (GE) bünyesinde yer alıyor), (2) önde gelen gazete imparatorlukları: New York Times, Washington Post, Los Angeles Times (Times-Mirror), Wall Street Journal (Doww Jones), Knight-Ridder, Gannett, Hearst, Scripps-Howard, New-house (Advance Publications) ve Tribune Company, (3) en büyük haber ve magazin dergileri: Time, Newsweek (Washington Post bünyesinde yer alıyor), Reader’s Digest, TV Guide (Triangle) ve US News & World Report, (4) önde gelen bir yayınevi (McGraw-Hill), ve (5) geniş ve giderek büyüyen öneme sahip diğer kablolu TV sistemleri: Murdoch, Turner, Cox, General Corp., Taft, Storer(17) ve Group W (Westinghouse) sistemleri. Bu medya komplekslerinin pek çoğu birden fazla alanda hâkim durumdadır ve belli bir kategoriye sadece keyfi olarak yerleştirilmişlerdir (Time,  Inc., kablolu sistemde ve dergilerde çok önemli bir ağırlığa sahiptir; McGraw-Hill önemli bir dergi yayıncısıdır; Tribune Company televizyon ve gazete alanında büyük bir güç haline geldi; Hearst dergi ve gazete konusunda önemli bir yere sahiptir ve Murdoch gazete, televizyon ve film şirketlerinin mülkiyetine ilişkin hisse senetlerinde önemli paylara sahiptir).

Bu 24 şirket, büyük ve kâr amaçlı gruplardır; son derece zengin kişilerin mülkiyetindedirler ve onlar tarafından denetlenirler. Tablo 1-1’de, biri hariç, ilgili verilerin bulunduğu, en tepedeki tüm şirketlerin varlıkları 1 milyar doların üzerindedir ve ortanca büyüklükte olanın varlıklarının değeri 2,6 milyar dolardır. Tabloya baktığımızda bu medya devlerinin yaklaşık olarak dörtte üçünün vergi-sonrası kârları 100 milyon dolardan fazladır ve vergi-sonrası kârı ortanca büyüklükte olan şirket 183 milyon dolar kâr etmiştir.

Tablo 1-1: 24 Büyük Medya Şirketi (ya da Onların Ana Şirketleri) Hakkında Mali Veriler, Aralık 1986
ŞİRKET Toplam varlıklar

(milyon dolar)

Vergi-öncesi

kâr

Vergi-sonrası

Kâr

Toplam

Gelir

Advance Publications

(Newhouse)(1)

2,500 Yok Yok 2,200
Capital Cities / ABC 5,191 688 448 4,124
CBS 3,370 470 370 4,754
Cox Communications(2) 1,000 170 87 143
Dow Jones & Co. 1,236 331 183 1,315
Gannett 3,365 540 276 2,801
General Electric (NBC) 34,591 3,689 2,492 36,725
Hearst(3) 4,040 Yok 215

(1983)

2,100

(1983)

Knight-Ridder 1,947 267 140 1,911
McGraw-Hill 1,463 296 154 1,577
News Corp. (Murdoch)(4) 8,460 377 170 3,822
N.Y Times 1,405 256 1,32 1,565
Reader’s Digest(5) Yok 75-110

(1985)

Yok 1,400

(1985)

Scripps-Howard(6) Yok Yok Yok 1,062
Storer(7) 1,242 68 (-17) 537
Taft 1,257 (-11) (-53) 500
Time. Inc. 1,257 626 376 3,762
Times-Mirror 2,929 680 408 2,948
Triangle(8) Yok Yok Yok 730
Tribune Co. 2,589 523 293 2,030
Turner Broadcasting 1,904 (-185) (-187) 570
US News & World

Report(9)

200+ Yok Yok 140
Washington Post 1,145 205 100 1,215
Westinghouse 8,482 801 670 10,731

Tablo 1-1 Notlar:

(1) Toplam varlık, Newhouse ailesinin 1985’teki toplam servetini yansıtan Forbes dergisinden alınmıştır; Advertising Age’de (29 Haziran 1987) aktarıldığı gibi toplam gelir yalnızca medya satışlarını kapsamaktadır.

(2) Cox Communications 1985’te bir başka Cox ailesi şirketi olan Enterprise ile birleşinceye kadar kamu mülkiyeti altındaydı. Burada sunulan veriler, kamu mülkiyetinin ve önemli mali bilgilerin açıklandığı son yıl olan 1984 yılı sonuna aittir.

(3) Veriler William Barrett, “Citizens Rich”, Forbes, 14 Aralık 1987’den alınmıştır.

(4) Bu veriler Avustralya doları cinsindendir ve 30 Haziran 1986 tarihi itibariyledir; o tarihte 1 Avustralya doları, 1 ABD dolarının 68/100’ü değerindeydi.

(5) New York Times, 9 Şubat 1986’da sunulduğu haliyle veriler 1985 yılına aittir.

(6) 29 Haziran 1987 tarihli Advertising Age’de bildirildiği gibi, toplam gelir yalnızca medya satışlarını kapsar.

(7) Storer, 1985’te bir Wall Street firması olan Kohlberg Kravia Roberts & Co.’nun denetimi altına girdi; buradaki veriler Storer’ın özerkliğe sahip olduğu ve kamuya açık bilgilerin var olduğu son dönem olan Aralık 1984’e aittir.

(8) Toplam gelir yalnızca medya satışlarını kapsar; Advertising Age’den alınmıştır (29 Haziran 1987).

(9) 1984-85 itibariyle toplam varlıklar Fortunes dergisindeki “Mort Zuckerman, Media’s New Mogul” başlıklı, 14 Ekim 1985 tarihli habere dayanmaktadır. Toplam gelir, 29 Haziran 1987 tarihli Advertising Age’den alınmıştır.

Medya şirketlerinin birçoğu tamamen piyasayla bütünleşmişlerdir; diğerlerine gelince, hissedarlar, şirket yöneticileri ve bankacıların onların üzerinde yarattığı bilanço baskısı da güçlüdür. Medya hisseleri piyasaların gözdeleri haline geldikçe, son yıllarda bu baskı daha da artmıştır, mevcut ya da müstakbel gazete ve televizyon sahipleri artan izleyici kitlesini ve reklam gelirlerini, değeri giderek artan medya işletme hakları yoluyla sermayeye dönüştürme fırsatı bulmuş, böylece büyük bir servet elde etmişlerdir.(18) Bu, spekülatörlerin medya piyasasına girişini cesaretlendirmiş ve daha yoğun bir şekilde kârlılığa odaklanma baskısını ve çekiciliğini arttırmıştır. Medyadaki aile mülkiyeti sahipleri, yeni fırsatlardan avantaj sağlamak isteyenler ile aile denetiminin sürmesini arzulayanlar olarak ikiye bölünmüştür; bu şekilde bölünmeleri, sonunda ailenin hisse senetlerinin satılmasına yol açan krizleri hızlandırmıştır.(19)

Medyanın piyasa sistemi ile daha fazla bütünleşmesi yönündeki bu eğilim, medyanın tekelleşmesini, çapraz-mülkiyeti (Bir şirketin bir veya daha çok gazete, radyo ya da tv kanalına sahip olması, -y.h.n.) ve medya-dışı şirketlerin denetimini kısıtlayan kuralların gevşemesiyle ivme kazandı.(20) Aynı zamanda, radyo-TV reklamları, eğlence ve kavga-dövüş programları ve “adil yayıncılık doktrini”nden kaynaklanan tehditler üzerindeki, daha önce de oldukça zayıf olan sınırlamalar kaldırılmış ve yayın frekanslarının sınırsız ticari kullanımına kapı açılmıştır.(21)

Devletin yasal düzenlemelerini azalttığı bir ortamda medyanın daha kârlı hale gelmesi, şirket ele geçirme olaylarında ve tehditlerinde artışa yol açmış; CBS ve Time Inc. gibi devler bile doğrudan ele geçirme saldırısına ya da tehdidine maruz kalmışlardır. Bu, medya devlerinin işletmecilerini, şirket sahiplerini yatıştırmak ve mülklerinin medya-dışı sektörler için cazibesini azaltmak için, daha fazla borçlanmaya ve her zamankinden daha saldırgan ve gözü kara bir şekilde kârlılığa odaklanmaya zorlamıştır.(22) Sınırlı özerkliklerinin bir bölümünü bankacılara, kurumsal yatırımcılara ve potansiyel “beyaz şövalyeler” olarak yardımlarına başvurmak zorunda kaldıkları büyük bireysel yatırımcılara kaptırmışlardır.(23)

Büyük medya firmalarının önemli bir çoğunluğunun hisseleri borsalarda işlem görmesine rağmen, bu firmaların yaklaşık üçte ikisi hâlâ ellerinde büyük hisse blokları bulunduran kurucu aile üyelerinin mülkiyeti ya da denetimi altındadır. Aile mülkiyeti, sayısı giderek artan mirasçılar arasında dağıldığı ve medya hisse senetlerinin satılmasına yönelik piyasa imkânları gelişmeye devam ettiği için, bu durum değişiyor; fakat aile denetiminin güçlü bir şekilde varlığını sürdürdüğü tablo 1-2’de sunulan verilerde açıkça görülmektedir. Tabloda açık olan bir başka nokta ise, en büyük medya kuruluşlarını denetleyen ailelerin çok büyük bir servete sahip olduklarıdır. 24 büyük medya şirketinden 7’sinde, denetleyici ailelerin sahip olduğu medya hisse senetlerinin piyasa değeri 1980’lerin ortasında bir milyar doları aşıyordu; ortanca değer ise yarım milyar dolara yakındı.(24) Servetleri ve toplumun en önemli kurumlarından birindeki stratejik konumları sayesinde, bu denetleyici gruplar statükonun sürdürülmesinde açıkça özel bir paya sahip hale gelirler. Sadece şirketin genel amaçlarını belirleyerek ve onun en üst düzey yönetimini seçerek bile olsa, bu stratejik konumun verdiği gücü uygularlar.(25)

Medya devlerini denetleyen gruplar, yönetim kurulları ve toplumsal bağlarla iş dünyasının ana-akım kesimiyle yakın ilişkiye girerler. NBC ve Group W televizyon ve kablolu sistemleri örneklerinde görüldüğü gibi, sırasıyla ana şirketleri olan GE ve Westinghouse ana-akım dev şirketlerdir ve yönetim kurulları şirket ve banka yöneticilerinin hâkimiyeti altındadır. Öteki büyük medya firmalarının pek çoğu ağırlıklı olarak firmanın kendi elemanlarından oluşan yönetim kurullarına sahiptir; bu, görece küçük ve sahibi tarafından denetlenen şirketlerin genel bir özelliğidir. Firma ne kadar büyükse ve hisseleri ne kadar yaygın olarak dağılmışsa, dışarıdan gelen yöneticilerin sayısı ve oranı da o kadar fazla olur. Medya devlerinin dışarıdan gelen yöneticilerin bileşimi, medya-dışı şirketlerde varolan duruma oldukça benzer. Tablo 1-3’te görüldüğü gibi, halen görev yapan şirket yöneticileri ile bankacılar birlikte, 10 medya devinin dışarıdan gelen toplam yönetici sayısının yarısından biraz daha fazlasını oluşturur; avukatlar ve şirketlerle bankalardan emekli olmuş yöneticiler –ki  “Emekli” kategorisindeki 13 kişinin 9’unu bunlar oluşturmaktadır– şirket yöneticilerinin dışarıdan gelen yöneticilerin toplamı içinde oranını yaklaşık üçte ikiye çıkarır. Dışarıdan gelen bu 95 yönetici, (çalıştıkları medya şirketi ve kendi asıl firmaları dışında) ilave olarak 36 bankada ve 255 adet başka şirkette yöneticilik yapmışlardır.(26)

Tablo 1-2: 24 Büyük Medya Şirketini (ya da Onların Ana Şirketlerini) Denetleyen Grupların Servetleri, Şubat 1986
ŞİRKET Denetleyen

Aile veya Grup

Denetleyici Grubun Oy Verme Hakkına Sahip Olduğu Hisselerin Yüzdesi Denetlenen  Hisse Senedinin Değeri (milyon dolar)
Advance Publications

(Newhouse)

Newhouse

ailesi

Tam

Mülkiyet

2.200

(F)

Capital Cities / ABC Memurlar ve Müdürler (MM) 20,7

(Warren Buffett, 17,8’i)

711

(P)

CBS MM 20,6(1) 551 (P)
Cox Communications Cox ailesi 36 1.900 (F)
Dow Jones & Co. Bancroft-Cox aileleri 54 1.500

(P)

Gannett MM 1,9 95 (P)
General Electric (NBC) MM 1’in altında 171

(P)

Hearst Hearst ailesi 33 1.500 (F)
Knight-Ridder Knight ve Ridden aileleri 18 447

(P)

McGraw-Hill McGraw ailesi Yaklaşık 20 450 (F)
News Corp. (Murdoch) Murdoch ailesi 49 300

(F)

N.Y Times Sulzberger

ailesi

80 450

(F)

Reader’s Digest Vasiler tarafından yönetilen Wallace mal varlığı. Gelirlerinden kişisel olarak yararlanan kimse yok. Bilinmiyor Bilinmiyor
Scripps-Howard Scripps varisleri Bilinmiyor 1.400 (F)
Storer MM 8,4 143(P)
Taft MM 4,8 37 (P)
Time. Inc. MM 10,7

(Luce 4,6’sı; Temple 3,2’si)

406

(P)

Times-Mirror Chandlers 35 1.200 (P)
Triangle Annenbergs Tam mülkiyet 1.600 (P)
Tribune Co. McCormick

varisleri

16,6 273

(P)

Turner Broadcasting Turner 80 222

(P)

US News & World

Report(9)

Zuckerman Tam mülkiyet 176(2)
Washington Post Graham ailesi 50+ 350 (F)
Westinghouse MM 1’in altında 42 (P)

 

Tablo 1-2 Notlar:

(1) Bu hisse senetleri William Paley’in yüzde 8,1’lik payını ve Loews’in yaptığı yatırım yoluyla Laurence Tisch’in sahip olduğu yüzde 12,2’lik payını kapsıyor. Daha sonra yıl içinde Loews yatırımını yüzde 24,9’a çıkardı ve bundan kısa süre sonra Laurence Tisch yönetici genel müdür oldu.

(2) 1984’te US News’i satın aldığı zaman Zuckerman bu fiyatı ödedi. Bkz. Gwen Kinkend, “Mort Zuckerman,Media’s New Mogul”, Fortune, 14 Ekim, 1985, s. 196.

(3) Kaynaklar: P, “vekil beyanlarından alınmış ve 1986 Şubat ayı itibariyle hisse senetlerinin değerleri üzerinden hesaplanmıştır” anlamına geliyor. F, “Forbes dergisinin en zenginlerin elindeki hisse senetlerinin değerine dönük yıllık tahmininden alınmıştır” anlamına geliyor.

Bu yönetim kurulu bağlantılarına ek olarak, büyük medya kuruluşlarının hepsi ticari ve yatırım bankacılarıyla iş yaparlar. Böylece kredi ve borç kanalları açarlar; hisse satışları ve tahvil ihraçları sırasında, mülk satın alma fırsatları doğduğunda ve ele geçirme tehditleriyle uğraşırken onlardan tavsiye ve hizmet alırlar. Bankalar ve öteki kurumsal yatırımcılar aynı zamanda büyük miktarda medya hissesinin sahipleri konumundadırlar. 1980’lerin başında bu tür kurumlar kamu mülkiyetindeki gazetelerin yüzde 44’lük ve yine kamu mülkiyetindeki radyo/TV yayını yapan kuruluşların yüzde 35’lik hissesine sahiptiler.(27) Bu yatırımcılar, aynı zamanda, çoğunlukla tek tek şirketlerin de en büyük hisse senedi sahipleridir. Örneğin 1980-81’de, bir yatırım şirketi sistemi olan Capital Group, ABC’nin yüzde 7,1, Knight-Ridder’ın yüzde 6,6, Time, Inc.,’ın yüzde 6 ve Westinghouse’ın yüzde 2,8 oranındaki hissesine sahipti.(28) Bu hisseler kolektif ve bireysel olarak sahiplerine denetim imkânı kazandırmazlar. Fakat bu büyük yatırımcılar bu yolla etkili olabilirler ve faaliyetleri, medya şirketlerinin ve yöneticilerinin durumunu etkileyebilir.(29) Eğer yöneticiler, hissedar gelirlerini gözeten faaliyetleri gerçekleştirmekte başarısız olurlarsa, kurumsal yatırımcılar hisseleri satma eğilimine girecekler (böylece fiyatlar düşecek) ya da medya şirketlerini ele geçirmeyi düşünen medya dışı kuruluşları sempatiyle dinlemeye başlayacaklardır. Bu yatırımcılar, medya şirketlerini doğrudan piyasa amaçlarına (kârlılık) yönlendiren önemli bir kuvvettir.

Tablo 1-3: En Büyük 10 Medya Şirketinin (veya Onların Ana Şirketlerinin) Dışarıdan Gelen Yöneticilerinin Asıl Görevleri ve Görev Yerleri 1986 (1)
Asıl görevi ve görev yerleri Sayı Yüzde
Şirket yöneticisi 39 41,1
Avukat 8 8,4
Emekli (eskiden şirket yöneticiliği veya bankacılık yapmış) 13 (9) 13,7 (9,5)
Bankacı 8 8,4
Danışman 4 4,2
Kâr amacı gütmeyen kuruluşlar 15 15,8
Diğerleri 8 8,4
Toplam 95 100,0
Diğer yöneticiler
Diğer yöneticilikler (banka yöneticilikleri) 255 (36)
Eski hükümet görevlileri 15
Dış İlişkiler Konseyi Üyesi 20

Tablo 1-3 Notlar:

(1) Bu medya şirketleri şunlardır: Dow Jones&Co.; Washington Post; New York Times; Time, Inc.; CBS; Times-Mirror; Capital Cities; General Eletric; Gannett; ve Knight-Ridder.

Büyük medya şirketlerinin çeşitli alanlara ve coğrafi bölgelere dağılımı da böyledir. Bunların pek çoğu belli medya alanlarından, büyüme vaat eden başka alanlara yönelmişlerdir. Televizyonun gücünden ve reklam gelirleri üzerindeki etkisinden korkan gazete temelli birçok eski medya kuruluşu, süratle radyo/TV yayıncılığına ve kablolu televizyon yayıncılığına yöneldiler. Time, Inc., de kablolu televizyon yayıncılığına yöneldi; şu andaki kârlarının yarısından fazlasını bundan sağlamaktadır. 24 medya devinin yalnızca küçük bir azınlığı tek bir medya sektöründe kalmaya devam etmektedir.(30)

Büyük medya kuruluşları medya-dışı alanda da yatırımlar yapmaya başladı ve medyadışı kuruluşlar da aynı şekilde kitle medyası alanında güçlü bir varlık gösterdiler. İkinci durumun en önemli örnekleri, GE’nin NBC’yi bünyesinde barındıran RCA’ya sahip olması ve Westinghouse’un büyük televizyon istasyonlarını, bir kablolu televizyon şebekesini ve bir radyo istasyonu şebekesini elinde bulundurmasıdır. GE ve Westinghouse, silah üretimi ve nükleer güç gibi çatışmalı alanlarda büyük yatırımları olan, devasa ve pek çok sektörde söz sahibi çok-uluslu şirketlerdir. Hatırlanacak olursa, 1965-1967 arasında International Telephone and Telegraph’ın (ITT) ABC’yi satın alma girişimi oluşan tepkiler nedeniyle hüsranla sonuçlanmıştı.(31) Bu tepkiler, büyük çapta yabancı yatırımları ve faaliyetleri olan çok-uluslu dev bir şirketin önemli bir medya kuruluşunu denetlemesine izin vermenin yaratacağı tehlikelere dikkat çekiyordu. Bu korkunun kaynağı ise şuna dayanıyordu: ITT’nin denetimi, “bu kuruluşun çıkarlarının bulunduğu ülkelerde ABC’nin siyasal olayları haber olarak işlerken sahip olduğu bağımsızlığını zedeleyebilirdi.”(32) Satın almaya izin vermeme kararının doğruluğu, daha sonra ITT’nin siyasi rüşvet olaylarına ve Şili Hükümeti’ni devirme girişimlerine karıştığının açığa çıkması üzerine teyit edilmiş gözükmektedir. Buna karşılık, ITT’ye yöneltilen eleştirilerin bir kısmı kendileri için de geçerli olduğu halde, RCA ve Westinghouse’a –ITT olayından çok önce– medya şirketlerini denetleme izni verilmişti. Geniş çaplı uluslararası bağlantılara sahip olması, nükleer güç işine oldukça derinlikli bir şekilde dahil olması ve silah endüstrisinde ITT’den çok daha önemli bir kuruluş olması nedeniyle GE, ITT’den çok daha güçlü bir şirkettir. Oldukça merkezileşmiş ve işlerini gizli yürüten bir kuruluştur; fakat “siyasi” kararlardan büyük ölçüde etkilenmektedir.(33) GE, iş dünyasının mesajlarını yayan entelektüelleri destekleyen sağ-kanat bir düşünce kuruluşunun, Amerikan Girişim Enstitüsü’nün kuruluşuna katkıda bulunmuştur. ABC’nin satın alınmasıyla, GE sağduyulu bulduğu görüşlerin öncelikle dikkate alınmasını sağlama konusunda çok daha iyi bir konum elde etmiş olacaktır.(34) GE’nin, RCA ve NBC’yi ele geçirmesine fazla ses çıkarılmaması, kısmen RCA’nın NBC üzerindeki denetiminin zaten sektörlerin ayrılığı ilkesini daha önce çiğnemiş olmasındandı; fakat bu durum aynı zamanda Reagan döneminin iş dünyası ve laiaezfiaire (Fr. “Bırakınız yapsınlar”. Devlet müdahalesinin sınırlanmasını savunan dünya görüşü, -y.h.n.) yanlısı atmosferini de yansıtmaktadır.

Çoğu medya devinin medya-dışı yatırımları fazla değildir; GE ve Westinghouse sistemleri hariç, bu yatırımlar gelirlerinin yalnızca küçük bir bölümünü oluşturur. Buna karşılık, medya devlerinin uluslararası alanda ulaştıkları pazarlar daha önemlidir. Televizyon şebekeleri, televizyon için program yapan kuruluşlar, önemli haber dergileri ve film stüdyolarının hepsi yurtdışında yaygın olarak iş yapar ve gelirlerinin önemli bir bölümünü yurtdışındaki satışlardan ve bu ülkelerdeki bağlı kuruluşlarının faaliyetlerinden elde ederler. Reader’s Digest 17 dilde yayımlanır ve 160’tan fazla ülkede satılır. Murdoch İmparatorluğu ilk olarak Avustralya’da kurulmuştur ve denetleyici ana şirketi hâlâ bir Avustralya şirketidir; imparatorluğun ABD’de yaygınlaşması, Avustralyalı ve Britanyalı bağlı kuruluşların kârlarıyla finanse edilmiştir.(35)

Diğer önemli bir yapısal ilişki, medya şirketlerinin hükümete bağımlılığı ve hükümetle bağlantılarıdır. Radyo-TV şirketleri ve şebekeleri için hükümetin düzenlediği ruhsatlar ve işletme hakları mutlaka gereklidir ve bu nedenle potansiyel olarak hükümetin denetimine ya da tacizine tâbi durumdadırlar. Bu teknik hukuki bağımlılık, medyayı disiplin altında tutmak için bir sopa olarak kullanılmıştır ve sık sık resmi çizgiden sapan medya politikaları bu tehdidi aktif hale getirebilir.(36) Lobicilik ve başka politik harcamalar yaparak, siyasi ilişkiler geliştirerek ve dikkatli bir politika izleyerek medya kendini bu ihtimale karşı korur. Medyanın siyasi bağlantıları her zaman etkili olmuştur. Tablo 1-3, 10 medya devinin dışarıdan gelen 95 yöneticisinden 15’inin eski hükümet yetkilileri olduğunu gösteriyor ve Peter Dreier da, büyük gazeteleri ele alan araştırmasında benzer bir oran veriyor.(37) Televizyon alanında, medyanın ve şebekelerin oligopolistik bir yapıya kavuştuğu yıllarda, düzenleyici önlemler getiren kuruluşlar ile bu düzenleyici önlemlere tâbi durumdaki firmalar arasında karşılıklı personel akışı çok yoğundu.(38)

Büyük medya daha genel siyasi destek bakımından da hükümete bağımlıdır. Tüm firmalar faaliyetleri üzerinden alınan vergiler, faiz oranları ve emek politikalarıyla ve anti-tekel yasalarının uygulanıp uygulanmamasıyla yakından ilgilenirler. GE ve Westinghouse, nükleer güç ve askeri alandaki araştırma ve geliştirme projelerini mali olarak desteklemesi ve deniz aşırı satışlara yönelik elverişli bir iklim yaratması için hükümete bağımlıdır. Reader’s Digest, Time, Newsweek ve film yapımcıları ile televizyon programları yapan satıcı kuruluşlar, ABD ticari ve değer mesajları ve güncel olaylar hakkındaki yorumlarıyla yabancı kültürlere nüfuz etme haklarının korunması için de diplomatik desteğe ihtiyaç duyarlar. Medya devleri, reklam kuruluşları ve çokuluslu büyük şirketler, Üçüncü Dünya’da elverişli bir yatırım ikliminin yaratılması konusunda ortak ve yakın çıkarlara sahiptirler ve bu politikalarla ilgili hükümetle kurdukları bağlantılar ve ilişkiler sembiyotik bir niteliğe sahiptir.(39)

Özet olarak, hâkim medya firmaları oldukça büyük işletmelerdir. Sahiplerinin ve öteki piyasa-kâr yönelimli güçlerin keskin sınırlamalarına tâbi olan çok zengin kişiler ya da yöneticiler tarafından denetlenirler.(40) Bu firmaların çıkarları birbirleriyle sıkı bir şekilde içiçe geçmiştir ve başka büyük şirketlerle, bankalarla ve hükümetle önemli ortak çıkarlara sahiptirler. Bu, medya firmalarının haber tercihlerini etkileyecek ilk güçlü süzgeçtir.

1.2. İş Yapmak İçin Reklamcılık Ruhsatı: İkinci Süzgeç

Britanya’nın liberal maliye bakanı Sir George Lewis, 19. yüzyılın ortasında muhalif görüşleri denetlemenin bir aracı olarak serbest piyasanın yararlarını savunurken, piyasanın “reklam veren kuruluşların tercihini yansıtan” gazeteleri teşvik edeceğini belirtmişti.(41) Reklamcılık gerçekte işçi sınıfı basınını zayıflatan güçlü bir mekanizma olarak işlev gördü. Curran ve Seaton, reklamcılığın gelişmesini, devlet vergilerinin ve baskısının yapamadığını piyasanın yapmasına imkân tanıyan bir faktör olarak gördüler ve ona sermaye maliyetlerindeki artışa benzer bir statü verdiler. Onlara göre, “Reklam veren kuruluşlar böylece fiili bir ruhsat verme yetkisi kazandı; çünkü onların desteği olmadan gazetelerin ekonomik olarak yaşaması mümkün olmaktan çıktı.”(42)

Reklamcılık bu kadar önemli hale gelmeden önce, bir gazetenin fiyatının yapılan işin maliyetini karşılaması gerekiyordu. Reklamcılığın gelişmesiyle birlikte, reklam çeken gazeteler bir nüshalarını, üretim maliyetinin çok altında bir fiyatla satabilir hale geldiler. Bu, yeterince reklam çekemeyen gazeteleri ciddi şekilde dezavantajlı duruma soktu; fiyatları yükselme eğilimine girdi ve bu da satışların düşmesine yol açtı, gazetenin satılmasını sağlayacak özellikleri (çarpıcı yazılar, cazip sayfa düzeni, tanıtım, vs.) geliştirmeye dönük yatırımlar için ellerinde daha az artı-değer kalmaya başladı. Bu nedenle, reklamcılığa dayalı bir sistem, yalnızca satışlardan sağlanan gelirle ayakta duran medya kuruluşlarının varlığını ya tamamen ortadan kaldıracak ya da marjinalleştirecektir. Reklamcılık işin içine girdiği andan itibaren, serbest piyasa artık nihai satın alıcının seçiminin belirleyici olduğu tarafsız bir sistemi ortadan kaldırır. Reklam veren kuruluşların seçimleri medyanın gönencini ve bekasını etkileyecektir.(43) Reklama dayalı medya, kendisine bir fiyat-pazarlama-kalite avantajı sağlayacak bir reklam teşviki sağlar ve reklam almayan ya da reklam açısından dezavantajlı olan rakiplerinin haklarına tecavüzde bulunma ve onları büsbütün zayıflatma imkânına kavuşur.(44) Reklama dayalı medya varlıklı bir üst tabaka izleyicisine hitap etse bile, “alt tabaka” izleyicilerin büyük bir bölümünü kolaylıkla kendine çeker; sonuç olarak rakipleri pazar paylarını kaybeder ve nihayetinde piyasadan silinir ya da marjinalleşirler.

Aslına bakılırsa reklamcılık, eşit çabayla reklam geliri elde etmeye çalışan rakipler arasında bile tekelleşmeyi arttıran güçlü bir rol oynamıştır. Bir gazete ya da televizyon istasyonunun sahip olduğu pazar payı ve reklam avantajı, ona daha etkili bir şekilde rekabet etme imkânı sağlayacak ek bir gelir kazandıracaktır: Daha hırslı bir tanıtım faaliyetine girecek, satışını arttıracak hikâyeler ve programlar satın alacaktır. Dezavantajlı durumdaki rakip ise, pazar (ve gelir) payının azalmasına yol açan toplam süreci durdurmaya çalıştıkça, karşılayamayacağı boyutlarda ek masraflar yapmak zorunda kalacaktır. Bu dönüm noktası çoğu kez ölümcüldür ve çok sayıda yüksek tirajlı gazete ve derginin yok olmasını ve gazete sayısının azalmasını açıklamaya yardımcı olur.(45)

Dolayısıyla, basında reklamcılığın ortaya çıkışından bu yana, işçi sınıfı gazeteleri ve radikal gazeteler ciddi şekilde dezavantajlı bir duruma sürüklendiler. Bu gazetelerin okuyucularının mütevazı imkânlara sahip olması, daima reklamcıların menfaatini etkileyen bir faktör oldu. 1856’da bir reklam kuruluşunun yöneticisi, bazı dergilerin reklamcılık açısından elverişsiz olduğunu, “çünkü okurlarının tüketim düzeylerinin düşük olduğunu ve onlara harcanan paranın boşa gitmiş para anlamına geldiğini” söylüyordu.(46) Aynı güç II. Dünya Savaşı’nın ardından Büyük Britanya’daki sosyal-demokrat basına ağır bir darbe indirdi: Daily Herald, News Chronicle ve Sunday Citizen toplam olarak günde ortalama 9.3 milyon okuyucuya sahip olmalarına rağmen, 1960-1967 arasında ya iflas ettiler ya da kurulu düzenin sistemlerine asimile oldular. James Curran’ın işaret ettiği gibi, son yılında 4,7 milyon okura sahip olan “Daily Herald gerçekte, The Times, Financial Times ve Guardian’ın –üçü birlikte ele alındığında– toplam okur sayısının neredeyse iki katı okura sesleniyordu.” Üstelik, araştırmalar “Daily Herald’ın okurlarının gazetelerini başka herhangi bir popüler gazetenin düzenli okurlarına göre daha çok beğenerek okuduklarını” ve “ezici ölçüde işçi sınıfından olmalarına rağmen, diğer popüler gazetelerin okurlarına göre kendi gazetelerini okuma oranının çok daha fazla olduğunu gösteriyordu…”(47) News Chronicle ve Sunday Citizen’la birlikte Herald’ın batması, büyük ölçüde reklam desteği eksikliğinin yol açtığı sürekli artan bir boğulmanın sonucuydu. Günlük ulusal tirajın yüzde 8.1’ini oluşturan Herald, net reklam gelirlerinin yüzde 3.5’ine sahipti; Sunday Citizen, (bin nüsha üzerinden) Sunday Times’ın net reklam gelirinin onda birini, Observer’ınkinin ise yedide birini elde ediyordu. Curran ikna edici bir şekilde şunu ileri sürüyor: Bu üç gazetenin kaybedilmesi, İşçi Partisi’nin talihinin kötüye doğru gitmesine önemli bir katkıda bulundu. Herald örneğinde bu durum, “hem radyo/TV yayıncılığında hem de ana-akım basında, hâkim temsil sistemlerini sorgulayan alternatif bir analiz ve anlayış çerçevesi” sağlayan yüksek tirajlı bir kurumun ortadan kalkması anlamına geliyordu.(48) Hatırı sayılır bir medya desteğine sahip olmayan ve önemli ölçüde basının aktif düşmanlığına maruz kalan bir kitle hareketi, ciddi şekilde sekteye uğrar ve çok zor koşullarda mücadele etmek zorunda kalır.

Bugün başarılı medya kuruluşları, okur ve izleyici “kalite”sinin can alıcı önemine tamamen uyum sağlamıştır. CBS, bir yandan “sürekli olarak azami sayıda izleyiciye ulaşmaya çalışırken”, bir yandan da reklam veren kuruluşlara yaklaşırken kullanılacak yeni bir “satış aracı” geliştirdiğini hissedarlarına gururla duyurmaktadır: “Müşteri İzleyici Profili, ya da MİP, izleyici katmanlarının reklam veren kuruluşların ürünleri ve hizmetlerini kullanma oranını gösterecek; böylece reklam veren kuruluşlara, hangi televizyonlarda ne zaman hangi reklamları yayımlatmaları gerektiği konusunda yardımcı olacaktır.”(49) Kısacası, kitle medyası kelimenin nötr anlamında izleyicileri değil, satın alma gücü olan izleyicileri cezbetmekle ilgilenir; 19. yüzyılda olduğu gibi bugün de reklam veren kuruluşların ilgisini çeken varlıklı izleyicilerdir. Böylece, geniş izleyici kitlelerine yönelme dürtüsünün kitle medyasını “demokratikleştireceği” düşüncesi daha en baştan yara alır: Politik bir benzetmeyle, seçim sistemi gelir farklarını yansıtacak şekilde ayarlanmış olur.

Reklam veren kuruluşların televizyon programcılığı üzerindeki gücü şu yalın gerçeklikten kaynaklanır: Programları satın alırlar ve parasını öderler; onlar medyaya parasal destek sağlayan “patronlardır.” Bu şekilde, medya şirketleri reklam veren kuruluşlarla ilişkiye geçen uzmanlar yetiştirerek ve zorunlu olarak programlarının reklam veren kuruluşların ihtiyacına nasıl cevap verdiğini açıklayarak onların himayesini elde etmek için rekabet ederler. Bu patronların seçimleri medyanın mali durumunu büyük ölçüde etkiler ve patronlar, William Evan’ın “kural koyucu referans örgütleri” olarak adlandırdığı örgütlere dönüşür;(50) eğer medya başarılı olmak istiyorsa onların istek ve taleplerini yerine getirmelidir.(51)

Bir televizyon şebekesi için, Nielsen reytinglerine göre yüzde 1’lik bir izleyici kazancı ya da kaybı, yıllık reklam gelirlerinde 80 ila 100 milyon dolarlık bir farka tekabül eder; izleyici kitlesinin “kalitesine” göre bu oranlar şu ya da bu şekilde değişebilir. İzleyici kitlesinin hacmi ve zenginliği bu nedenle çok önemlidir ve bir piyasa sisteminde bu düşüncelerden kalkarak politikaları belirleme ve değiştirme konusunda güçlü bir eğilim vardır. Bu, kısmen bilanço sonuçlarına odaklanma yönünde kurumsal bir baskı oluşmasından, kısmen de medya kuruluşunun kendisine kazanç sağlayan patronlarla sürekli etkileşim içinde olmasından kaynaklanır. NBC televizyonunun vaktiyle yöneticiliğini yapan Grant Tinker’in gözlemlediği gibi, televizyon “reklam desteğiyle ayakta duran bir ortamdır ve bu destek azaldığı oranda yapılan programlar da değişecektir.”(52)

İşçi sınıfı medyası ve radikal medya reklam veren kuruluşların politik ayrımcılık yapmasından da zarar görür. Reklamların dağılımı satın alma gücü olan insanlara vurgu yapılarak belirlendiği için, politik ayrımcılık medyada yapısal bir unsurdur. Birçok firma ideolojik düşmanlarını ve kendi çıkarlarına zarar verdiğini düşündükleri kuruluşları himaye etmeyi reddedecektir ve açık ayrımcılık örnekleri, gelir farklarını yansıtacak şekilde ayarlanmış olan seçim sisteminin gücüne güç katacaktır. Kamuya ait bir televizyon istasyonu olan WNET, Üçüncü Dünya’daki çok uluslu şirketlerin faaliyetleri hakkında eleştirel malzemeler içeren “Hungry for Profit” (Kâr Düşkünü) isimli belgeseli yayımladıktan sonra, 1985’te, Gulf + Western’in sağladığı şirket finansmanını kaybetti. Bir istasyon kaynağına göre belgesel daha gösterilmeden, istasyon yetkilileri şirketin olumsuz tepki göstereceği beklentisi içinde şunları söylemişti: “Programın sakıncalı bölümlerini atmak için elimizden gelen her şeyi yaptık.”(53) Gulf + Western’in yönetici genel müdürü, programın “Amerikan karşıtı değilse bile aşırı derecede iş dünyası karşıtı” olduğu ve istasyonun programı yayımlamasının şirketin “dostu olan birinin” davranışına uygun düşmediği yolundaki şikâyetini istasyona iletti. Londra Economist ise şunları söylemektedir: “Pek çok kişi WNET’in aynı yanlışı bir daha yapmayacağına inanıyor.”(54)

Dostça bulmadıkları medya kuruluşlarına karşı yaptıkları ayrımcılığa ek olarak, reklam veren kuruluşlar kendi ilkelerine göre programlar arasında ayıklama yapmayı içeren tercihler de yaparlar. Nadir istisnalar dışında, bu kuruluşlar kültürel ve politik açıdan muhafazakârdır.(55) Televizyona reklam veren büyük şirketler, çevre tahribatı sorunu,  askeri-sanayi kompleksin işleyişi ya da şirketlerin Üçüncü Dünya diktatörlüklerine verdikleri destek ve onlardan sağladıkları çıkarlar gibi şirket faaliyetlerini ciddi bir şekilde eleştiren programları nadiren destekleyeceklerdir. Eric Barnow NBC tarafından çevre sorunları üzerine –tam da bu sorunlara karşı büyük bir ilginin olduğu dönemde– önerilen bir belgesel dizisinin tarihini anlatır. Barnow, o tarihte pek çok büyük firmanın çevre sorunlarıyla ilgili reklamlara ve öteki tanıtım faaliyetlerine para harcamasına rağmen, belgesel dizisinin sponsor bulamadığı için yayımlanamadığını belirtir. Sorun, dizinin fazlasıyla objektif olmasıydı: Çevre tahribatında, şirketlerden kaynaklanan ya da sistemik meseleleri öne çıkartıyordu; oysa şirketlerin mesajı “halkın güvenini kazanma” yönündeydi.(56)

Televizyon şebekeleri zamanla bu tür programların satmayacağını, ancak belli bir mali fedakârlıkla sürdürülebileceğini, ayrıca güçlü reklam veren kuruluşları rahatsız edebileceğini öğrendiler.(57) Reklam spotlarının fiyatlarının artmasıyla, daha önce vazgeçilebilecek durumdaki gelirler yükselir; mali performans konusunda artan piyasa baskısı ve kamu denetiminden kaynaklanan sınırlamaların azalması, reklamcılığa dayalı bir medya sisteminin aşama aşama reklam zamanını arttırmasına ve halkı ilgilendiren ciddi sorunların işlendiği programcılığın ya marjinalleşmesine ya da tümüyle ortadan kalkmasına yol açar.(58)

Reklam veren kuruluşlar, genel olarak, ciddi güçlükler içeren ve “satın alma psikolojisi” ile uyuşmayan rahatsız edici ihtilafların yer aldığı programlardan kaçınmak isteyeceklerdir. İnsanları rahatsız etmeden eğlendirecek ve böylece programları satın almalarının asıl amacının –yani satış mesajının yayılmasının– ruhuna uygun düşecek programlar hedeflerler. Böylece zamanla, sponsorlarından gelecek parayla ilgilenen bir piyasanın “The Selling of Pentagon” (Pentagon’un Satılması) gibi programlar yerine, “A Bird’s-Eye View of Scotland” (İskoçya’nın Kuşbakışı Görünümü), “Barry Goldwater’s Arizona” (Barry Goldwater’ın Arizonası), “An Essay on Hotels” (Oteller Üzerine Bir Deneme) ve “Amerikalıların yemeğe çıktıkları zaman nasıl yemek yedikleri, nereye gittikleri ve niçin gittikleri” hakkında bir CBS programı olan “Mr. Rooney Goes to Dinner” (Bay Rooney Yemeğe Çıkıyor) gibi programlar sunması, doğal bir evrimdir.(59) Bazen şirketlerin ciddi programların sponsorluğunu yapmak istedikleri istisnai durumlar da vardır, ama bunlar yakın zamanda yaşanılan utanç verici bir durum karşısında halkla ilişkilerin telafi edilmesi gereğinden kaynaklanır.(60) Bu tür durumlarda bile, şirketler hassas ve tartışma yaratacak konuları yakından inceleyen programları mali ola rak desteklemeyeceklerdir. Bunun yerine, eski Yunan eserleri, bale, kültürel ve milli tarih ve nostaljiyi konu alan programları tercih ederler. Barnow ilginç bir tezata işaret eder: Ticari televizyon dizileri “reklam bütçelerinde öngörüldüğü gibi, neredeyse tamamen burası ve şimdi ile ilgilenir,” ama kamu televizyonunda kültür “‘öteki kültürler’ anlamına gelir … buradaki ve şimdiki Amerikan uygarlığı kapsam dışıdır.”(61)

Televizyon istasyonları ve şebekeleri, reklam reytinglerini ve gelirlerini koruyabilmek için izleyici “akış” düzeylerini de korumaya çalışırlar; yani insanlar programdan programa geçerken, onları kaçırmamaya çalışırlar. İzleyicilerin kanal değiştirmesine yol açan ve yayın akışı içine alınan belgesel-kültürel programlar önemli bir maliyete neden olur; zaman içinde, “maliyetsiz” (yani reklama dayalı) bir ticari sistem bu tür programları devre dışı bırakma eğiliminde olacaktır. Her zaman ana-akım medyanın çeperinde var olmaya çalışan kültürel-politik bir programcılık olacaksa da, bu tür belgesel-kültürel-eleştirel yapımlar ikincil medya araçları tarafından da yayın akışından çıkarılacaktır; çünkü bu şirketler de reklam veren kuruluşların ilgisini çekme uğraşı içindedir.

1.3. Kitle Medyasının Haber Kaynakları: Üçüncü Süzgeç 

Kitle medyası, ekonomik zorunluluk ve karşılıklı çıkarlar yüzünden güçlü enformasyon kaynaklarıyla sembiyotik bir ilişkiye girmeye zorlanırlar. Medya, sürekli ve güvenilir bir ham haber akışına ihtiyaç duyar. Günlük haber ihtiyaçları ve zorunlu olarak doldurmaları gereken haber programı takvimleri vardır. Önemli olayların patlak verebileceği her yerde muhabir ve kamera bulundurmaya maddi güçleri yetmez. Ekonomi, medya kuruluşlarını kaynaklarını önemli haberlerin sık sık ortaya çıktığı, önemli söylentilerin ve sızdırmaların çok olduğu ve basın toplantılarının düzenli olarak yapıldığı yerler için seferber etmeye zorlar. Washington’daki Beyaz Saray, Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı bu tür habercilik faaliyetlerinin kilit noktalarıdır. Yerel bazda ise muhabirler için düzenli haber geçme yerleri belediye ve polis merkezidir. Şirketler ve meslek grupları da haber değeri taşıdığı kabul edilen hikâyelerin düzenli ve güvenilir bir şekilde sağlandığı yerlerdir. Bu bürokrasiler, haber ajanslarının güvenilir ve belli bir zaman çizelgesine bağlı haber akışına yönelik taleplerini karşılayan çok miktarda malzeme üretirler. Mark Fishman bunu, “bürokratik yakınlık ilkesi” olarak adlandırır ve

bunu şöyle açıklar: “Bir haber bürokrasisinin girdi ihtiyaçlarını ancak başka alanlardaki bürokrasiler karşılayabilir.”(62)

Statüleri ve prestijleri sayesinde, hükümet ve şirket kaynaklarına geçerli ve güvenilir olmak gibi meziyetler de atfedilir. Bu, kitle medyası açısından önemlidir. Fishman’ın belirttiği gibi:

Medya çalışanları bürokratik açıklamaları gerçek olarak kabul etmeye hazırdır; çünkü haberleri hazırlayan personel de toplumda bilmeye yetkili kişilerin olduğu kurallı bir düzenin gerekliliği düşüncesini paylaşır. Muhabirler, işleri neyin bilinmesini gerektiriyorsa yetkililerin de onu bilmeleri gerektiği anlayışıyla çalışırlar… Özelde, bir medya çalışanı bir yetkilinin söylediklerini sadece bir iddia olarak değil, ama doğru bilginin inanılır ve uzmanlık içeren bir unsuru olarak kabul eder. Bu, manevi bir iş bölümüne yol açar: Yetkililer gerçeklere sahiptir ve onları verirler; muhabirlerin yaptığı ise yalnızca bu gerçekleri kaydetmektir.(63)

Resmi kaynaklara fazla ağırlık verilmesinin bir başka nedeni de, kitle medyasının “objektif” haber ileticisi olduğu iddiasıdır. Kısmen objektiflik imajını sürdürmek, ama aynı zamanda tarafgirlik eleştirilerinden ve iftira davalarından korunmak için, büyük olasılıkla doğruymuş gibi göstereceği malzemeye ihtiyaç duyar.(64) Bu aynı zamanda maliyetle ilgili bir meseledir: Güvenilir olduğu varsayılan kaynaklardan enformasyon almak araştırma masrafını azaltır; ilk bakışta güvenilirmiş gibi görünmeyen ya da eleştiri ve tehditlere yol açacak kaynaklardan sağlanacak malzeme ise, dikkatli bir denetimi ve masraflı bir araştırmayı gerektirir.

Temel haber kaynaklarını oluşturan büyük hükümet ve şirket bürokrasilerinin halkla ilişkiler faaliyetlerinin boyutu çok büyüktür ve bu kuruluşların medyaya sesini duyurmasını garanti eder. Örneğin Pentagon, her yıl yüz milyonlarca dolar harcayan ve yalnızca herhangi bir muhalif kişi ya da grubun değil, bu grupların toplamının halkla ilişkiler kaynaklarını gölgede bırakacak düzeyde, binlerce kişinin çalıştığı bir halkla ilişkiler servisine sahiptir. 1979 ve 80’de görece kısa bir açıklık döneminde (daha sonra bu dönem kapanmıştır) Amerikan Hava Kuvvetleri, kendi bünyesindeki halkla ilişkiler bölümünde şunların yer aldığını açıklamıştı:

Haftada 690.000 nüsha dağıtılan 140 gazete

Aylık tirajı 125.000 olan Airman dergisi

Çoğunluğu denizaşırı yayın yapan 34 radyo ve 17 TV istasyonu

45.000 karargâh ve birimlerle ilgili basın bildirisi

615.000 yerel basın bildirisi

Haber medyası ile 6.600 söyleşi

3.200 basın toplantısı

500 adet haber medyasına yönelik oryantasyon gezisi

50 adet yönetim kurullarıyla yapılan toplantı

11.000 konuşma(65)

Bu liste, Hava Kuvvetleri’nin halkı bilgilendirme çabasının içerdiği pek çok alanı dışarıda bırakmaktadır. Senatör J. W. Fulbright’ın 1970’te tespit ettiğine göre, 1968’de Hava Kuvvetleri’nin yürüttüğü halkla ilişkiler faaliyeti, “başka görevlerinin yanı sıra kamu işleri yapan” ek binlerce kişiden ayrı olarak 1.305 tam zamanlı çalışanı kapsıyordu.(66) O zamanlar Hava Kuvvetleri TV için haftada bir kısa film hazırlıyor ve haftada üç kez yayımlanmak üzere konulu bir program yapıyor ve 1.139 radyo istasyonuna gönderiyordu; ayrıca 24 tanesi gösterime girmiş 148 adet film de üretmişti.(67) 1960’lardan bu yana Hava Kuvvetleri’nin halkla ilişkiler çabasında bir azalma olduğunu düşünmek için hiçbir neden yoktur.(68)

Bunun sadece Hava Kuvvetleri olduğunu düşünün. Pentagon’da yığınla programı olan üç bölüm daha var ve halkla ilişkilerden sorumlu bir savunma bakan yardımcısının yönetiminde ayrı ve kapsamlı bir halkı bilgilendirme programı mevcuttur. 1971’de Armed Forces Journal’ın yaptığı bir araştırma, Pentagon’un yıllık maliyeti 57 milyon dolar olan toplam 371 dergi yayımladığını ortaya koydu. Bu, ülkenin en büyük yayınevinin yaptığı harcamaların tam 16 katı büyüklüğünde bir faaliyettir. Air Force Journal International 1982’de yayımlandığı bir güncellemede, Pentagon’un 1.203 dergi yayımladığını belirtti.(69) Bunu daha iyi değerlendirmek için, Pentagon’un görüşlerine tutarlı bir şekilde meydan okuyan ve kâr amacı gütmeyen örgütlerin en büyük iki tanesinin, Amerikan Dostları Hizmet Komitesi (AFSC) ve İsa Kiliseleri Ulusal Konseyi’nin (NCC) yürüttüğü halkla ilişkiler faaliyetlerinin kapsamından söz edebiliriz. 1984-1985’te AFSC’nin merkez büro enformasyon hizmetlerinin bütçesi 500.000 doların altındaydı ve 11 görevli çalışıyordu.(70) Tüm kurumsal basın bildirileri yılda 200 civarındaydı; yılda 30 kadar basın toplantısı yapıyordu; yılda bir film ve iki ya da üç slayt gösterisi üretiyordu. Medyaya kısa filmler, fotoğraflar ya da radyo programları dağıtmıyordu. NCC Enformasyon Bürosu’nun yıllık bütçesi ise 350.000 dolardı; yılda 100 civarında basın bildirisi yayımlıyor ve dört kez basın toplantısı yapıyordu.(71) Hava Kuvvetleri’nin basın bildirilerinin ve basın toplantılarının (birlikte ele alındığında) AFSC ve NCC’ninkilere oranı sırasıyla, 150’ye 1 (Hava Kuvvetleri’nin yerel basın bildirilerini de dahil ettiğimizde bu oran 2.200’e 1 olur) ve 94’e 1’dir. Diğer hizmetleri de eklersek, aradaki fark daha büyük oranda artacaktır.

Pentagon ve diğer hükümet organları çapında halkla ilişkiler ve propaganda faaliyetleri üretebilecek kaynaklara yalnızca şirketler sahiptir. AFSC ve NCC, Mobil Oil şirketi gibi görüşlerini yaymak için milyonlarca dolar harcayıp sayfalarca gazete ilanı veremez ve başka yatırımlar yapamaz.(72) AFSC ve NCC’nin halkla ilişkiler ve lobicilik için ayırdığı bütçeleri kat kat aşan bütçelere sahip şirketlerin sayısı yüzlerle, hatta binlerle ifade edilebilir. ABD Ticaret Odası gibi bir şirket kolektifi, 1983 rakamlarıyla, araştırma, iletişim ve siyasal faaliyetlere yönelik 65 milyon dolarlık bir bütçeye sahipti.(73) 1980 itibariyle Ticaret Odası 1.3 milyon tirajı olan bir iş dünyası dergisi (Nation’s Business) ve 740.000 aboneli haftalık bir gazete yayımlıyordu; ayrıca 400 radyo istasyonuna ulaştırılan haftalık bir tartışma programının ve 128 ticari televizyon istasyonu tarafından gösterilen haftalık bir açık oturumun yapımını gerçekleştiriyordu.(74)

ABD Ticaret Odası’nın yanı sıra, halkla ilişkiler ve lobicilik faaliyetleri yürüten binlerce eyalet ve yerel ticaret odası ve ticaret birliği vardır. Şirketler ve ticaret birlikleri cemaatinin lobicilik şebekesi “150.000’in üzerinde profesyonelin çalıştığı bir şebekedir”(75) ve kaynakları şirketlerin gelirleri, kârları ve halkla ilişkiler ve lobicilik için yapılan harcamaların koruyucu değeriyle bağlantılıdır. 1985’te vergi öncesi şirketlerin kârları 295.5 milyar dolardı. Şirketler cemaati, 1970’lerde olduğu gibi, politik ortam hakkında kaygılanmaya başlayınca açık ki algılanan tehdide karşılık verecek imkânlara sahiptir. Şirketlerin ve ticaret birliklerinin imaj düzeltme ve propaganda çalışmaları 1975’te 305 milyon dolardan 1980’de 650 milyon dolara yükseldi.(76) Mektupla yürütülen ikramiye ve indirim kuponları kampanyaları, eğitici film, kitapçık ve broşür dağıtımı, imza kampanyaları, referandumlar, lobicilik ve siyasi bağışlar ve düşünce kuruluşları için yapılan masraflar da aynı şekilde artmıştır. 1978 itibariyle, şirketlerin ve ticaret birliklerinin siyasi propaganda ve halk tabanının görüşlerini etkilemeye yönelik tanıtım harcamalarının toplam olarak yılda 1 milyar dolar düzeyine ulaştığı, 1984’te ise, bu miktarın 1.6 milyar dolara ulaştığı tahmin ediliyordu.(77)

Haber kaynağı olarak üstün konumlarını pekiştirmek için, hükümet ve iş çevrelerinin basın sorumluları haber kuruluşlarının işlerini kolaylaştırmak için ellerinden geleni yaparlar. Medya kuruluşlarına toplanmaları için yer sağlarlar; gazetecilere konuşmaların ve yayımlanacak raporların kopyalarını önceden verirler; basın toplantılarını haberlerin verileceği saatlere göre ayarlarlar;(78) basın bildirilerini uygun bir dilde yazarlar ve basın toplantılarını titiz bir şekilde düzenleyip “fotoğraf çekme imkânı” sunarlar.(79) “Basın bürolarının çalışma temposuna göre düzenlenen malzemeleri gazetecilerin zamanında karşılanması gereken ihtiyaçlarına uygun” hale getirmek basından sorumlu yetkililerin görevidir.(80)

Sonuçta, güçlülerin dev bürokrasileri kitle medyasını sübvanse eder ve medyanın ham haber malzemesi edinme ve haber üretme masraflarını azaltmaya katkı sağlayarak medyada sesini duyurma imkânı kazanır. Bu sübvansiyonu sağlayan büyük kuruluşlar “rutin” haber kaynakları haline gelir ve medyanın kapılarının kendilerine açılmasını kolayca sağlayabilirler. Rutin olmayan kaynaklar kitle medyasına erişmek için mücadele vermek zorundadır ve kapı bekçilerinin keyfi kararıyla görmezden gelinebilirler. Pentagon’un ve Dışişleri Bakanlığı Halkla İlişkiler Dairesi’nin medyaya karşı cömertliği ele alınırken şu belirtilmelidir:(81) Sübvansiyon vergi mükelleflerinin cebinden çıkar; böylece askeri müteahhitler ve devlet terörizminin öteki sponsorları gibi güçlü grupların çıkarları doğrultusunda kendilerine propaganda yapılması için yurttaşlar kendi ceplerinden ödeme yapmış olurlar.

Verdikleri hizmetler, haber geçme yerlerindeki sürekli bağlantıları ve karşılıklı bağımlılık nedeniyle, güçlü kesimler medyayı daha fazla etkilemek ve zorlamak için kişisel ilişkilerini, tehditleri ve ödülleri kullanabilirler. Medya, kaynaklarını incitmemek ve yakın ilişkilerini zedelememek için son derece şüpheli haberler yayımlamak ve bazı konularda eleştiri yapmamak zorunda kalabilir.(82) Kuyruklu yalanlar uydursalar bile, medyanın günlük haberler konusunda bağımlı olduğu yetkililere yalancı demesi son derece zordur. Eleştirel haber kaynaklarından sakınılır. Bunun nedeni, yalnızca kolay erişilemeyecek olmaları ve güvenilir olup olmadıklarını sınamak için yapılacak araştırmaların maliyetinin yüksek olması değildir; medyanın asıl haber kaynakları gücenebilir ve onları kullanan medyayı tehdit edebilir.

Güçlü haber kaynakları, eleştirilerin medyada sesini duyurmasını önlemek için prestijlerini ve medya üzerindeki nüfuzlarını bir kalkan olarak kullanabilir. Örneğin Savunma Bakanlığı, Savunma Enformasyon Merkezi’nden uzmanların programda yer alması halinde Ulusal Halk Radyosu’nda savunma konularıyla ilgili yapılacak tartışmalara katılmayı reddetmiştir; Elliott Abrams, eski büyükelçi Robert White’ın katılması engellenmediği takdirde, Harvard Üniversitesi Kennedy Yönetim Bilimi Okulu’nda düzenlenecek olan Orta Amerika’da insan hakları konulu programa katılmayacağını belirtmiştir;(83) Clair Sterling, kendisini eleştirenler geldiği takdirde, Bulgar Bağlantısı ile ilgili televizyonda yayımlanacak programa katılmayacağını açıklamıştır.(84) Bu son iki örnekte, yetkililer ve marka isimler zorlayıcı tehditlerde bulunarak TV yoluyla halka sesini duyurma imkânını tekelleştirmeyi başarmışlardır.

Belki daha da önemlisi, ilerdeki bölümlerde ayrıntılı olarak ele alacağımız gibi, güçlü haber kaynaklarının, özel bir gündemi ya da çerçeveyi izlemesi konusunda medyayı “yönetmek” ve manipüle etmek için, medyanın rutin işleyişi ve bağımlılığından düzenli olarak faydalanmasıdır.(85) Bu yönetim sürecinin bir kısmı, bazen belirli bir çizgiyi ya da çerçeveyi medyaya zorla kabul ettirmeye hizmet eden (örneğin, Nikaragua’nın El Salvadorlu isyancılara gizlice silah sağlaması), başka zamanlarda ise istenmeyen hikâyelerin ön sayfalardan ya da medyadan tamamen çıkarılmasına yardımcı olan (1984 Nikaragua seçimleri haftasında güya bu ülkeye Mig uçakları gönderildiği suçlaması) bir sürü hikâyenin medyaya sokuşturulmasını içerir. Bu strateji, I. Dünya Savaşı sırasında propagandayı koordine etmek için kurulan Halkla İlişkiler Komitesi’ne dek geri götürülebilir. Bu komite “1917-18’de haberleri denetlemenin en iyi araçlarından birinin haber kanallarını ‘olgular’la ve resmi enformasyonla boğmak olduğunu keşfetti.”(86)

Güç ve haber kaynağı olmak arasındaki ilişki, hükümet ya da şirketler tarafından günlük olarak haber temin edilmesinin ötesine geçer ve “uzman” arzını şekillendirmeye kadar uzanır. Resmi kaynakların hâkimiyeti, muhalif görüşleri büyük bir yetkinlikle sunan son derece saygın kaynakların varlığından dolayı zayıflar. Bu sorun, “uzmanları kafalayarak”,(87) yani onları ücretli danışman olarak işe alarak, araştırmalarına fon sağlayarak ve doğrudan bünyesine katıp mesajlarının iletilmesine yardım edecek düşünce kuruluşları oluşturarak hafifletilebilir. Böylece, tarafgirlik yapısal hale gelir ve uzman arzı hükümetin ve “piyasanın” arzuladığı doğrultuda çarpıtılabilir.(88) Henry Kissinger’ın işaret ettiği gibi, “bu uzmanlar çağında uzmanı seçen kesim, genel olarak savunulan görüşlerde menfaati bulunanlardır; nihayetinde onu uzman yapan, bu kesimin konsensüsünü yüksek bir düzeyde işleyip tanımlamasıdır.”(89) Dolayısıyla, bu yeniden yapılanmanın, genel olarak benimsenen görüşlerin (bunu seçkinlerin çıkarları açısından işlevsel olan görüşler diye okuyun) hüküm sürmeye devam etmesine izin vermek üzere gerçekleşmesi gayet doğaldır.

İhtiyaç duyulan uzmanlar grubunu yaratma süreci bilinçli ve kapsamlı bir şekilde gerçekleştirilmiştir. 1972’de Yargıç Lewis Powell (daha sonra Yüksek Mahkeme’ye tayin edildi) ABD Ticaret Odası’na bir yazı göndererek iş dünyasının “şirket araştırmalarının inandırıcılığını arttırmak ve kampüslerde iş çevrelerinin sesini daha güçlü bir şekilde duyurmak için ülkedeki en şöhretli akademisyenleri satın almasını” ivedilikle önermişti.(90) Ünlü akademisyenler satın alınır ve (Ulusal Değerleri Koruma Vakfı’ndan Dr. Edwin Feulner’in sözleriyle) kamu politikası alanının uygun sonuçlara yol açan “derinlemesine akademik araştırmalarla dolup taşması” güvence altına alınmış olur. Diş macunu satan Procter & Gamble’la benzerlik kuran Feulner durumu “tüketicinin zihninde ürünü canlı tutarak onu her gün yeniden satarlar” diye açıklamıştı. Ona göre, “binlerce gazeteye” doğru düşüncelerin iletilmesi dahil, satış çabasıyla tartışmayı “uygun bir perspektif içinde” tutmak mümkündür.(91)

Bu formülle uyumlu olarak, 1970’lerde ve 1980’lerin başında, şirketlerin bakış açısını yayma amacına yönelik yeni bir kurumlar dizisi yaratıldı ve eskileri canlandırıldı. Yüzlerce entelektüel, çalışmalarının finanse edildiği ve gelişkin bir propaganda çabasıyla ürünlerinin medyaya iletildiği bu kurumlara alındı.(92) Şirketlerin finansman sağlaması ve bu çabanın bütününde gözlenen açık ideolojik amaç, bu şekilde seferber edilen entelektüellerin güvenilirliği üzerinde gözle görülür bir etki yaratmadı; aksine, sözü geçen entelektüellerin fikirlerinin finanse edilmesi ve kamuoyuna dayatılması onları basının gözdeleri haline getirdi.

Mali olarak desteklenen uzmanların medyada nasıl öncelikli olarak yer aldıklarını bir örnek çerçevesinde gösteren tablo 1-4, 1980’lerin ortasında bir yıl boyunca “McNeil-Lehrer Haber S aati”ne çıkan terörizm ve savunma konularındaki uzmanları gösteriyor. Gazeteciler hariç, katılımcıların çoğunluğunun (yüzde 54) yeni ya da eski hükümet yetkilileri olduğu ve ikinci büyük kategorinin (yüzde 15.7) muhafazakâr düşünce kuruluşlarından seçildiği görülmektedir. Bu ikinci kategoride yer alan ve programa en fazla çıkanların büyük çoğunluğu, Georgetown Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi (CSIS) tarafından sağlanmaktadır. Bu merkez, muhafazakâr vakıflar ve şirketler tarafından finanse edilmekte ve Dışişleri Bakanlığı, CIA ve sözde özel bir kuruluş arasında sürekli personel akışı sağlamaktadır.(93) CSIS’nin Terörizm ve Bulgar Bağlantısı gibi konularda medyada işgal ettiği yer, bağımsız seslerin kısılmasını sağlamıştır.(94)

Kitle medyası da düzenli olarak resmi görüşü yansıtan “uzmanlar” sağlar. John Barron ve Claire Sterling, KGB ve terörizm konularında devamlı programlara çıkan otoritelerdir; çünkü Reader’s Digest onların çalışmalarını finanse etmiş, yayımlanmış ve reklamını yapmıştır. Sovyet sığınmacı Arkady Shevchenko Sovyet silahları ve istihbaratı üzerine uzman olmuştur; çünkü Time, ABC-TV ve New York Times tarafından (güvenilirliği önemli ölçüde yıpranmış olmasına rağmen) öne çıkarılmıştır.(95) Medya, tercih edilen görüşü piyasaya süren bu kişilere sürekli halkın karşısına çıkma imkânı vererek onlara statü kazandırır ve onları görüş oluşturmak ve analiz için başvurulması gereken tanınmış adaylar haline getirir.

Önemi büyük ölçüde iktidara hizmet etme işlevinden kaynaklanan bir başka uzmanlar sınıfı, “gerçeği gören” eski radikallerdir. Bu bireylerin Stalin (ya da Mao) gibi tanrıların izinden ayrılıp Reagan’a ve serbest girişime tapmalarının ardında yatan nedenler muhteliftir; fakat kurulu düzeni savunan medya için bu değişimin sebebi, sadece eski radikallerin nihayet izledikleri yolun yanlışlığını görmüş olmalarıdır. Yurttaşların günah çıkarmaya ve tövbekârlığa değer verdiği bir ülkede, dönekler pişmanlık getiren önemli bir günahkârlar sınıfıdır. Daha önceki çalışmaları medyanın gözünde çok az ilgi uyandıran ya da alay konusu olan eski günahkârların nasıl birdenbire önem kazandıklarını ve sahici uzmanlar haline geldiklerini gözlemek ilginçtir. McCarthy döneminde sığınmacıların ve eski komünistlerin yaklaşan bir Sovyet işgali ve başka uçuk masallar uydurma konusunda nasıl birbirleriyle yarıştıklarını hatırlayabiliriz.(96) Haber konusu yapılmalarının, açıklamalarını yaygın talebe göre süslemelerine bağlı olduğunu fark etmişlerdi. Eski radikallerin marjinallikten kurtulup sürekli medyanın gündemine gelmeleri, kurulu düzenin söylenmesini istediği şeyleri söyleyecek uzmanlar sağlama konusunda kalıcı bir yönteme tanık olduğumuzu gösterir.(97)

Tablo 1-4: 14 Ocak 1985 ile 27 Ocak 1986(1) Tarihleri Arasında “McNeil-Lehrer Haber Saati” Programına Çıkan Terör ve Savunma Uzmanları:
Uzman Kategorisi Sayı Yüzde Gazeteciler Hariç

Sayı

Gazeteciler Hariç

Yüzde

Devlet görevlisi 24 20 24 27
Eski devlet görevlisi 24 20 24 27
Muhafazakâr düşünce

kuruluşundan

14 11,7 14 15,7
Akademisyen 12 10 12 15,7
Gazeteci 31 25,8
Danışman 3 2,5 3 3,4
Yabancı hükümet görevlisi 5 4,2 5 5,6
Diğer 7 5,8 7 7,8
Toplam 100 100 89 100

Tablo 1-4 Notlar:

(1) 14 Ocak 1985 ile 27 Ocak 1986 arasında Bulgar bağlantısı (3 kez), Kore yolcu uçağı KAL 007’nin vurulması (5 kez), terörizm, savunma ve silah denetimi (33 kez) konularında haber saatine çıkan bütün uzmanların sayısının bir derlemesidir.

1.4. Tepki Üretimi ve Zorlayıcılar: Dördüncü Süzgeç 

“Tepki üretimi” medyada yapılan bir açıklama ya da programa karşı gösterilen olumsuz tepkileri kapsar. Mektup, telgraf, telefon, dilekçe, dava açma, Kongre huzurunda yapılan konuşmalar ve dağıtılan bildiriler ve başka şikâyet biçimleri ya da tehdit ve cezalandırıcı eylem gibi çeşitli biçimler kazanabilir. Merkezi ya da yerel olarak örgütlenebilir ya da tamamen bireylerin bağımsız eylemlerinden oluşabilir.

Eğer tepki üretimi büyük çapta ya da önemli kaynaklara sahip bireyler ya da gruplar tarafından gerçekleştiriliyorsa, medya açısından rahatsızlık verici ve bedeli yüksek olabilir. Ortaya atılan görüşlerin, kurum içinde ve dışında, bazen yasama meclisleri, hatta muhtemelen mahkemeler önünde savunulması kaçınılmaz olabilir. Reklam veren kuruluşlar patronaj ilişkilerinden çekilebilirler. Televizyon reklamcılığı kolayca örgütlü boykotlara maruz kalan tüketici ürünleridir. McCarthy yıllarında, reklam veren pek çok kuruluş ve radyo-televizyon istasyonu, Kızıl avına çıkanların ürünlerini boykot edecekleri tehditleriyle susturulmuş ve çalışanları kara listeye almaya mecbur edilmiştir. Reklam veren kuruluşlar bugün de tepki üretebilecek izleyici kitlelerini incitmekten kaçınma endişesi taşırlar ve uygun bir programcılık yapılması talepleri medya ortamının değişmez bir özelliğidir.(98) Eğer belli olguların, görüşlerin ya da programların tepki üretmesi bekleniyorsa, bu beklenti caydırıcı bir nitelik taşıyabilir.

Tepki üretimi –özellikle bedeli yüksek ve tehditkâr tepki üretme kabiliyeti– güçle ilgili bir meseledir. 1970’ler ve 1980’lerde, iş çevrelerinin medya eleştirilerine yönelik artan kızgınlığı ve şirketlerin saldırganlığıyla yakın bir koşutluk içinde, tepki üretimi ciddi bir şekilde yükseldi. Güçlülerden gelen tepki doğrudan ya da dolaylı olabilir. Doğrudan tepki üretimi, Beyaz Saray’dan Dan Rather ya da William Paley’e, FCC’den bir program yapımında kullanılan belgeleri talep eden televizyon istasyonlarına, cevap verme süresi isteyen ya da misilleme tehdidinde bulunan reklam kuruluşlarının yöneticilerinden ve sponsorluk yapan şirketlerden medya yetkililerine, gönderilen mektupları ve açılan telefonları içerecektir.(99) Güçlüler, kendi dayandıkları tabana (hisse senedi sahipleri, çalışanlar) medyayı şikâyet ederek, yine şikâyet işlevi gören kurumsal reklamlar üreterek ve medyaya saldırmak üzere tasarlanmış sağ-kanat izleme ya da düşünce kuruluşlarının operasyonlarını destekleyerek, medya üzerinde dolaylı olarak da etkili olabilirler. Güçlüler, aynı zamanda siyasal kampanyaları destekleyebilir ve medyadaki herhangi bir sapkınlığı önleyerek özel güçlerin çıkarlarına daha doğrudan hizmet edecek muhafazakâr siyasetçilerin iktidara gelmesine yardımcı olabilirler.

1970’ler ve 1980’lerdeki öteki politik yatırımlarının yanı sıra, şirketler cemaati Amerikan Hukuk Vakfı, Sermaye Hukuk Vakfı, Medya Enstitüsü, Medya ve Kamu İşleri Merkezi ve Medyada Doğruluk (AIM) gibi kuramların gelişmesini de desteklemiştir. Bunlar, özel olarak tepki üretme amacı doğrultusunda örgütlenmiş kurumlar olarak görülebilir. Geniş donanımlı başka ve daha eski bir tepki-üretme makinesi de Özgürlük Evi’dir. 1980’de kurulan Amerikan Hukuk Vakfı “medya kurbanlarına” yardım etmek için Doğruluk Doktrini doğrultusundaki şikâyetler ve iftira davaları üzerine uzmanlaştı. 1977’de kurulan Sermaye Hukuk Vakfı, Westmoreland’ın CBS aleyhine açtığı 120.000 dolarlık iftira davasında Scaife’nin (Dolar milyarderi olan Scaife ailesi, muhafazakâr ve neo-liberal politikaların önde gelen sermaye grubudur. “Scaife Foundations” (Scaife Vakıfları) adıyla bilinen bir dizi kuruluşu denetlemektedir. -y.h.n.) aracıydı.(100)

1972’de kurulan ve zengin şirket patronları tarafından desteklenen Medya Enstitüsü, izleme projeleri, konferanslar ve medya araştırmalarını finanse eder. Daha ziyade ekonomik konular ve iş dünyasının medya tarafından nasıl resmedildiği üzerine yoğunlaşmıştır; bu bakımdan dış politikada medyanın gösterdiği başarısızlıklara daha az eğilmiştir, ama ilgi alanı oldukça geniştir. Desteklediği araştırmaların ve konferansların ana konusu, medyanın iş çevrelerini doğru bir şekilde resmedemeyişi ve iş dünyasının görüşüne yeterli ağırlığı vermemesidir.(101) Buna karşılık, kitle medyasının güya solcu bir tarafgirlik içinde olduğunu ortaya koyan John Corry’nin ifşaatı gibi girişimleri de destekler.(102) 1985’te kurumun mütevelli heyeti başkanı, Amerikan Tabipler Birliği’nin en üst düzey halkla ilişkiler yetkilisi olan Steven V. Seekins’di. Ulusal Danışma Konseyi’nin başkanı ise, Mobil Oil Corporation’dan Herbert Schmert’di.

Linda ve Robert Lichter tarafından yönetilen Medya ve Kamu İşleri Merkezi 1980’lerde “kâr amacı gütmeyen, tarafsız” bir araştırma enstitüsü olarak kuruldu. Objektif ve dürüst bir basın ihtiyacını fark eden Patrick Buchanan, Faith Whittlesey ve Ronald Reagan’ın sıcak övgüleriyle karşılaştı. Çıkardıkları Media Monitor adlı yayın organı ve araştırma çalışmaları, kitle medyasının liberal tarafgirliğini ve iş dünyası karşıtı eğilimlerini teşhir etmeyi amaçlayan daha önceki çabalarını sürdürmektedir.(103)

AIM 1969’da kuruldu ve 1970’lerde müthiş bir büyüme gerçekleştirdi. 1970’de 5.000 dolar olan yıllık geliri, 1980’lerin başında 1.5 milyon dolara yükseldi; sağlanan finansmanın önemli bir bölümü büyük şirketlerden ve şirketler sisteminin zengin varisleri ve vakıflarından gelmişti. 1980’lerin başında en az sekiz farklı petrol şirketi AIM’yi destekliyordu; bununla birlikte, finansörlerinin iş dünyasından geniş bir yelpazeyi temsil etmesi dikkat çekicidir.(104) AIM’in işlevi, iş dünyasının gündemini ve katı bir sağ-kanat dış politikayı takip etmesi için medyayı taciz etmek ve baskı uygulamaktır. Kızıl-korku saflarına daha bir şevkle geçmesi için medyaya baskı yapar ve dış politikada tercih edilen çizgiyi savunmakta güya yetersiz kaldığında ona saldırır. Sağ-kanat tarafgirlik standartlarını çiğnemesi halinde, medyayı sıkıntılı günlerin (ve maliyet artışlarının) geleceği yönünde şartlandırır.(105)

Özgürlük Evi’nin geçmişi 1940’lara kadar uzanır; AIM, Dünya Anti-Komünist Birliği, Uluslararası Direniş ve Özgür Avrupa Radyosu ve CIA gibi ABD devlet organlarıyla sıkı ilişkiler içindedir; uzun bir süredir hükümetin ve uluslararası sağ kanadın fiili bir propaganda kolu olarak hizmet vermektedir. 1979’da Ian Smith tarafından düzenlenen Rodezya seçimlerine gözlemciler gönderdi ve bu seçimleri “dürüst” buldu; buna karşılık, Britanya denetimi altında yapılan ve Mugabe’nin kazandığı 1980 seçimlerini kuşkulu ilan etti. Özgürlük Evi’nin seçim gözlemcileri 1982’deki El Salvador seçimlerini de hayranlık verici buldular.(106) Medyanın, ABD’nin dış politika girişimlerine yeterince sempati göstermemesini ve ABD güdümündeki devletleri aşırı ölçüde sorgulamasını eleştirmek için önemli harcamalar yaptı. Bu türden en kayda değer yayını, medya tarafından Tet Saldırısı’nın (1968-69’da, Vietnam Savaşı sırasında, Ulusal Kurtuluş Cephesi’ne bağlı Halk Silahlı Kurtuluş Güçleri (Viet Kong) ile Vietnam Halk Ordusu’nun Vietnam Cumhuriyet Ordusu ve ABD ordusuna karşı gerçekleştirdiği bir dizi saldırı. Saldırı Çin takvimine göre Yeni Güneş Yılı’na (Vietnam dilinde “Tet Nguyen Dan”) girildiği gün başlatıldığı için, “Tet Saldırısı” adını almıştır. Tet Saldırısı sırasında komünist askeri güçlerin kayıpları daha fazla olmasına rağmen, ABD psikolojik üstünlüğünü ve alan hâkimiyetini yitirmiş ve Vietnam Savaşı’nda ABD aleyhine bir dönüm noktası yaşanmıştır, -y.h.n.) olumsuz şekilde resmedilmesinin savaşın kaybedilmesine yardımcı olduğunu iddia eden Peter Braestrup’ın Big Story (Büyük Hikâye) adlı eseridir. Bu eser bilimsellik adına gülünç bir taklittir; ilginç olan dayandığı öncüldür: Medyanın yurtdışındaki ulusal bir girişimi desteklemesi yetmez; bunu büyük bir şevkle yapmalıdır; çünkü bu tür girişimler tanımları gereği yüce ve soyludur. 1982’de Reagan yönetimi, El Salvador ordusu tarafından sivillerin sistematik bir şekilde öldürülmesinin medyada yer almasını sınırlandırma konusunda sıkıntılar yaşadığında, Özgürlük Evi devreye girerek El Salvador’la ilgili medya haberciliğini “dengesiz” olmakla itham etmişti.(107)

Tepki üretim mekanizmaları sürekli medyaya saldırdığı halde, medya onları hoş karşılar. Tepki üretim mekanizmalarına karşı saygılı bir dikkat örgütlenir; propagandacı rolleri ve şirketler dünyasının daha kapsamlı programıyla bağlantıları nadiren ele alınır ve analiz edilir. AIM başkanı Reed Irvine’in keskin eleştirileri sık sık yayımlanır; Michael Leeden gibi “liberal medya”ya düzenli olarak saldıran sağ-kanat tepki üreticilerinin yorum yazılarına köşelerinde yer verilir;(108) onlar hakkında sempatik değerlendirmeler yapılır ve uzman sıfatıyla talk şovlarda sürekli bir yere sahip olurlar. Bu, sağ kanadın kitle medyasındaki gayet kökleşmiş konumunu ve sponsorların gücünü yansıtır.(109)

Tepki üreticileri birbirlerinin gücüne güç katarlar ve siyasi otoritenin haber yönetimi faaliyetlerindeki komutasını pekiştirirler. Hükümet sürekli medyaya saldıran, onu tehdit eden ve “düzelten” ve resmi çizgiden muhtemel sapmaları önleyen büyük bir tepki üreticisidir. Haber yönetiminin bizatihi kendisi tepki üretmek için tasarlanmıştır. Reaganlı yıllarda Bay Reagan milyonları cezbetmek üzere televizyona çıkarılırdı ve izleyicilerin birçoğu “Büyük İletişimciyi” eleştirme cesareti gösterdiğinde medyaya kızardı.(110)

1.5. Bir Denetim Mekanizması Olarak Anti-Komünizm

Son süzgeç anti-komünizm ideolojisidir. En büyük kötülük olarak komünizm her zaman mülk sahiplerinin uykusunu kaçıran bir hayalet olmuştur; çünkü onların sınıfsal konumlarının ve yüksek statülerinin temelini tehdit eder. Sovyet, Çin ve Küba devrimleri Batılı seçkinler açısından bir travma yarattı ve sürüp giden ihtilaflar ve komünist devletlerin oldukça iyi teşhir edilen suistimalleri, komünizme karşı muhalefetin Batı ideolojisi ve siyasetinin başlıca ilkesi haline getirilmesine katkıda bulundu. Bu ideoloji toplumu bir düşmana karşı seferber etmeye yardımcı olur ve söz konusu kavram bulanık olduğu için mülkiyet çıkarlarını tehdit etmeye yönelik politikaları savunan ya da Komünist devletlerle ve radikalizmle uzlaşmayı destekleyen herkese karşı kullanılabilir. Dolayısıyla solun ve işçi hareketlerinin bölünmesine yardımcı olur ve bir siyasi denetim mekanizması olarak hizmet eder. Eğer komünizmin başarısı hayal edilebilecek en kötü sonuçsa, yabancı ülkelerde faşizmin desteklenmesi daha hafif bir kötülük olarak haklı gösterilir. Komünistlere karşı çok yumuşak davranan ve “onlara avantaj kazandıran” sosyal demokratları hedef alan muhalefet de benzer gerekçelerle haklı gösterilir.

Çoğunlukla komünizm yanlısı olmakla ya da yeterince anti-komünist olmamakla suçlanan ülke içindeki liberaller, anti-komünizmin egemen din olduğu kültürel bir ortamda sürekli olarak savunma konumunda tutulurlar. Görevde oldukları süre boyunca kendi eyaletlerinde komünizmin ya da komünizm olarak damgalanabilecek herhangi bir şeyin başarılı olmasına izin verirlerse, bunun siyasi maliyetleri ağır olur. Liberallerin çoğu şöyle ya da böyle bu dini tamamen içselleştirmişlerdir; fakat anti-komünist özelliklerini sergilemeleri için büyük baskı altındadırlar. Bu, onların gericilere çok benzer bir şekilde davranmalarına yol açar. Zaman zaman liberallerin sosyal demokratlara sağladıkları destek, sosyal demokratlar kendi eyaletlerindeki radikallere ya da genellikle marjinal kesimler arasında örgütlenen popüler gruplara karşı yeterince sert davranmadıklarında, bir sonuca ulaşmadan başarısızlığa uğrar. Dominik Cumhuriyeti’nde iktidarda bulunduğu kısa süre içinde Juan Bosch ordu ve devlet içindeki yolsuzluğun üzerine gitti, bir toprak reformu programı ve halka dönük yaygın bir eğitim programı uygulamaya başladı ve önemli ölçüde şeffaf bir hükümet yönetimi ve etkili bir sivil özgürlükler sistemi geliştirdi. Bu politikalar içerideki güçlü çıkar çevrelerini tehdit etti ve ABD onun bağımsız tutumuna ve sivil özgürlükleri komünistleri ve radikalleri kapsayacak şekilde genişletmesine kızdı. Demokrasi ve çoğulculuk çok ileriye taşınıyordu. Kennedy, Bosch’un yönetiminden dolayı “olağanüstü bir hayal kırıklığı yaşamıştı” ve Dışişleri Bakanlığı “otuz yıl sonra ilk defa demokratik bir şekilde Dominik Cumhuriyeti’nin başkanı seçilen Bosch ile ilişkileri germeye başladı.” Dokuz ay görevde kaldıktan sonra Bosch’un askeriye tarafından devrilmesi, en azından ABD’nin örtük desteği ile gerçekleşti.(111) Aradan iki yıl geçtikten sonra, Bosch’un yeniden iktidara gelmesini önlemek için, Johnson yönetimi Dominik Cumhuriyeti’ni açıkça işgal etti.

Kennedy liberalleri, 1964’te Brezilya’daki askeri darbe ve seçimle işbaşına gelmiş bir hükümetin devrilmesi karşısında büyük şevk duydular.(112) Kennedy ve Johnson döneminde, neo-faşist ulusal güvenlik devletlerinin sayısında ciddi bir artış meydana geldi. 1947-54 döneminde ABD Guatemala’nın altını üstüne getirirken ve 1981-87 döneminde Nikaragua’ya askeri saldırılar düzenlenirken, komünist bağlantı suçlamaları ve komünist tehdidi pek çok liberali karşı-devrimci müdahaleyi desteklemeye itti; geriye kalanlar ise ulusal dine ihanet etmekle suçlanacakları korkusuyla felç geçirip sessizliğe gömüldüler.

Anti-komünist coşku uyandığında, “komünist”  suistimallerin varlığına işaret eden ciddi kanıtların gösterilmesi taleplerinin askıya alındığını ve kanıt kaynağı olarak bol miktarda şarlatanın ortaya çıktığını belirtmek gerekir. Sığınmacılar, muhbirler ve her türden oportünistler “uzman” kılığında sahneye çıkarlar; büsbütün yalancı oldukları değil, ama en azından güvenilmez oldukları ortaya çıktığında ise bir şey değişmez; sahnede kalmayı sürdürürler.(113) Pascal Delwit ve Jean-Michel Dewaele Fransa’da da anti-komünist ideologların “her şeyi yapabileceklerini ve söyleyebildiklerini” belirtirler.(114) İki eski ateşli Stalinci olan ve şu anda Fransa’da geniş ve önyargılı bir kitleye hitap eden Annie Kriegel ve Pierre Daix’nin yeni statüsünü analiz eden(115) Delwit ve Dewaele şunları belirtir:

Onların yazılarını analiz edecek olursak, aşkta hayal kırıklığına uğramış insanların bütün klasik tepkilerini bulabiliriz. Fakat daima onlara damgasını vurmuş olsa bile, hiç kimse onları geçmişinden dolayı eleştirmeyi aklından geçirmez. Pekâlâ inançlarını değiştirmiş olabilirlerdi, ama gerçekte hiç değiştirmediler … çarpıcı bir açıklığa sahip olsa bile, kimse değişmeyen şeylerin farkına varmaz. Bulunabilecek en hoşgörülü ve en tembel eleştirmenlerin desteği sayesinde, çok satan eserleri halkın aptal yerine konulabileceğini kanıtlar. Hem dünün övgülerine hem de bugünün saldırganlığına damgasını vuran küstahlığı hiç kimse kınamaz, hatta bunun farkına bile varmaz. Hiç kanıt olmamasına ve analizin yerini küfrün almasına hiç kimse aldırış etmez. Bu kişilerin tam bir Maniciliğin (Manicilik dinine atfen, keskin bir iyi kötü ikiciliği ve karşıtlığının savunulması. Bu örnekte, komünizm dünün mutlak iyisi iken, bugünün mutlak kötüsü haline gelmiştir. -y.h.n.) alışılmış bir biçimine bürünen ters yüz edilmiş süper-Stalinciliği, sırf komünizmi hedef aldığı için aklanır. Gerçekte yaşadıkları histeri değişmemiştir, ama şimdi büründüğü kılık memnuniyetle karşılanmaktadır.(116)

Anti-komünist denetim mekanizması sistem aracılığıyla kitle medyası üzerinde derin bir etkide bulunma imkânı bulur. Normal zamanlarda ve Kızıl korku dönemlerinde, meseleler komünist ve anti-komünist güçlerin kutuplaştığı bir dünyanın belirlediği bir çerçeve içinde ele alınma eğilimine girer; kazançlar ve kayıplar çarpışan tarafların hanesine yazılır; “bizim tarafın” şakşakçılığını yapmak tamamen meşru bir haber pratiği olarak düşünülür. Bir Joe McCarthy’yi, Arkady Shevchenko’yu, Claire Sterling’i, Robert Leiken’ı ya da bir Annie Kriegel’i ve Pierre Daix’i tanımlayan, yaratan ve halkın ilgi odağı haline getiren kitle medyasıdır. Anti-komünizm ideolojisi ve dini, güçlü bir süzgeçtir.

1.6. Kutuplaştırma ve Propaganda Kampanyaları

Beş süzgeç, kapılardan geçen haber yelpazesini daraltır; neyin haber kampanyası olarak destekleneceği ve “büyük haber” niteliği taşıdığı ise, çok daha ciddi bir sınırlamanın konusudur. Tanımı gereği, birincil düzen kaynaklarından gelen haberler, süzgeçten geçebilmek için gerekli olan başlıca koşulu karşılar ve kitle medyası bunları peşinen benimser. Gerek yurtiçi gerekse yurtdışından muhalif ve güçsüzlerden, örgütlü olmayan kişi ve gruplardan gelen ya da bunları konu alan mesajlar, haber kaynağı olarak kullanılmalarının maliyetli olması ve güvenilir bulunmamaları nedeniyle daha en baştan dezavantajlı durumdadır. Genelde bu haberler kapı bekçileri ile süzgeçten geçirme sürecini etkileyen öteki güçlü tarafların ideoloji ve çıkarlarıyla uyuşmazlar.(117)

Bu nedenle, örneğin Türkiye’de siyasi mahkûmlara yapılan işkence ve sendikalara düzenlenen saldırıların medyada haber olması için çaba gösterenler yalnızca pek az siyasi gücü bulunan insan hakları aktivistleri ve grupları olacaktır. ABD Hükümeti, 1980’de iktidara geldiğinden bu yana Türkiye’deki sıkıyönetim hükümetini destekledi. ABD iş çevreleri ateşli bir anti-komünizm propagandası yapan, yabancı yatırımı destekleyen, sendikaları baskı altında tutan ve ABD dış politikasını sadakatle destekleyen rejimlere karşı sıcak davrandı; bunlar çoğunlukla birbiriyle yakından bağlantılı meziyetlerdir. Türkiye’nin kendi yurttaşlarına şiddet kullanmasını işlemeyi tercih eden medya, enformasyon kaynakları bulmak ve haberlerin doğruluğunu denetlemek için fazladan masraflara girmek zorunda kalacaktır; hükümetten, iş dünyasının ve örgütlü sağ-kanat tepki üretim mekanizmalarının hiddetini üzerine çekecektir; böylesine Don Kişotvari bir maceraya ve kampanyaya giriştiği için (reklam veren kuruluşlar dahil) şirketler cemaatinin gözünden düşecektir. Hâkim Amerikan çıkarlarının bakış açısından değersiz görülen kurbanlar meselesine eğilirken yalnız kalacaktır.(118)

Belirgin bir çelişki içinde, Polonya’daki siyasi mahkûmların ve işçi sendikalarının haklarının çiğnenmesinin protesto edilmesi, 1981’de Reagan yönetimi ve iş dünyası seçkinleri tarafından soylu ve yüce bir amaç olarak görüldü ve hiç de tesadüfi olmayan bir şekilde, siyasi puan kazanmak için bir fırsat olarak değerlendirildi. Birçok medya lideri ve yazıları çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanan köşe yazarı da aynı düşünce içindeydi. Böylece, Polonya’daki insan hakları ihlalleri ile ilgili haber ve görüşler Washington’daki resmi kaynaklardan sağlanabildi ve haber kaynağı olarak Polonyalı muhaliflere dayanmak, ABD Hükümeti ya da tepki üretim mekanizmaları tarafından eleştirilmedi. Bu kurbanlar, süzgeçlerin yöneticileri tarafından genellikle değerli kabul ediliyorlardı. Kitle medyası Andrei Sakharov’un niçin değerli olduğunu, ama Uruguaylı Jose Luis Massera’nın niçin değersiz olduğunu asla açıklamaz —ilgi gösterip gösterilmemesi ve karşıt kutuplara ayırma, süzgeçlerin çalışmasının neticesinde “doğal bir şekilde” meydana gelir; fakat sanki bir siyasi komiser medyaya şu talimatı vermiştir: “Düşman güçlerin kurbanları üzerinde yoğunlaşın ve dostların kurbanlarını umursamayın.”(119)

Değerli kurbanların uğradığı kötü muameleye ilişkin hikâyeler yalnızca süzgeçlerden başarılı bir biçimde geçmekle kalmaz; aynı zamanda, sürdürülen propaganda kampanyalarının temeli haline gelir. Eğer hükümet ya da şirketler cemaati ve medya bir hikâyenin dramatik olmasının yanı sıra yararlı olduğunu da düşünürse, yoğun bir şekilde bu hikâyenin üzerinde durur ve halkı aydınlatmak için onu kullanır. Örneğin bu tutum, 1983’ün Eylül ayı başında Kore havayolları uçağı KAL 007’nin Sovyetler tarafından vurulması olayı için geçerlidir. Bu olay, resmi bir düşman hakkında kapsamlı bir kötüleme kampanyasının başlatılmasına imkân verdi ve Reagan yönetiminin silahlanma planlarını büyük ölçüde geliştirmesine yol açtı. Bernard Gwertzman’ın 31 Ağustos 1984 tarihli New York Times’ta memnuniyetle belirttiği gibi, ABD yetkilileri “Sovyetler’in krizi ele alış biçimine dönük dünya çapındaki eleştirinin, Birleşik Devletler’in Moskova ile ilişkilerinde elini güçlendirdiğini ileri sürmektedir.” Bunun aksine, Şubat 1973’te Libyalı bir sivil yolcu uçağının İsrail tarafından vurulması Batı’da ciddi bir gürültünün kopmasına, “soğukkanlı bir cinayet”(120) olarak suçlanmasına ve herhangi bir boykota yol açmadı. Değerlendirmedeki bu farklılık, New York Times tarafından net bir şekilde fayda temelinde açıklandı: “Geçen hafta Sina Yarımadası’nda bir Libya yolcu uçağının düşürülmesinden kimin sorumlu tutulacağı üzerine sert bir tartışma faydalı bir amaca hizmet etmez.”(121) Fakat Sovyet eylemi üzerine yoğunlaşmanın hizmet edeceği çok “faydalı bir amaç” vardı ve bu olayın ardından muazzam çapta bir propaganda kampanyası başlatıldı.(122)

Genel olarak propaganda kampanyaları seçkinlerin menfaatlerine uygun şekilde yürütülmüştür. 1919-20 yıllarındaki Kızıl korkusu, I. Dünya Savaşı sonrasında çelik sanayisi ve öteki sanayi kollarında ortaya çıkan sendikal örgütlenme dürtüsünün engellenmesine gayet iyi hizmet etti. Truman-McCarthy’nin yürüttüğü Kızıl korkusu kampanyası, Soğuk Savaş’ın ve sürekli bir savaş ekonomisinin başlamasına yardımcı oldu; ayrıca New Deal (1929 ekonomik bunalımının ardından, ABD’de Başkan Franklin D. Roosevelt’in öncülüğünde uygulanan toplumsal program. Ekonominin rasyonel ve istikrarlı özellikler kazanması için devlet müdahalesinin gerekli olduğu düşüncesine dayanır. Toplumun değişik kesimlerinin (işçiler, çiftçiler ve diğerleri) durumunun iyileştirilmesi ve şirketlerin gücü karşısında ezilmemeleri için önlemler alınır. Daha sonraları, New Deal liberalizmi yoksulluk ve ırkçılık karşıtı programlar için esin kaynağı olacaktır. -y.h.n.) yıllarının ilerici koalisyonunu zayıflatmaya hizmet etti. Sovyet muhaliflerinin içinde bulundukları kötü durum, Kamboçya’da muhaliflerin katledilmesi ve Bulgar Bağlantısı gibi konular üzerinde sürekli yoğunlaşılması, Vietnam sendromunun zayıflamasına yardım etti, büyük miktarlarda silah üretiminin ve daha saldırgan bir dış politikanın haklı gösterilmesine katkıda bulundu ve ilginin Reagan’ın yurtiçi ekonomi programının kalbi olan gelirlerin üst katmanlara doğru yeniden dağıtılması olgusundan başka yönlere kaydırılmasını sağladı.(123) El Salvador’daki savaşın vahşetini gözlerden uzak tutmak ve ABD’nin Orta Amerika’daki karşı-devrime tırmanan yatırımını haklı çıkarmak için, yakın zaman önce Nikaragua’ya karşı gerçekleştirilen propaganda-dezenformasyon saldırılarına ihtiyaç vardı. Buna karşın, ne kadar kitlesel olsa, süreklilik arz etse ve çarpıcı boyutlara ulaşsa da, mağduriyetlerin seçkinlerin çıkarlarına faydalı olma testinden geçmeyi başaramadığı durumlarda, propaganda kampanyaları düzenlenmeyecektir. Dolayısıyla, komünistlerin elinde olduğu ve onların kurbanlarına ilgi gösterilerek yararlı dersler çıkartabildiği için Pol Pot dönemi (ve sonrası) Kamboçya üzerinde yoğunlaşmak fazlasıyla işe yarıyordu. Fakat komünistlerin iktidarı ele geçirmesinden önce ABD bombardımanlarında ölen sayısız kurban Amerikan seçkin basını tarafından titizlikle göz ardı edilmişti. Pol Pot’un Vietnamlılar tarafından sürgün edilmesinden sonra ABD, desteğini “Hitler’den daha kötü” olan bu alçağa doğru kaydırdı ve bir kez daha ulusal siyasi gündemle uyum içinde hareket eden basında bu olaydan hiç söz edilmedi.(124) 1965-66’da Endonezya’nın yaptığı katliamlar ya da 1975’ten itibaren Endonezya’nın Doğu Timor işgalinin yarattığı kurbanlar, medya kampanyalarının konusu haline gelemedi; çünkü Endonezya bir ABD müttefikidir, Batı yatırımlarına kapıyı açık tutan uydu bir devlettir ve katliamların gerçekleştirilmesinde ABD’nin büyük sorumluluğu vardır. Aynı durum Şili ve Guatemala’daki devlet terörünün kurbanları için de geçerlidir. Bunlar, devlet terörü sistemi dahil, tüm temel kurumsal yapıları bizzat ABD tarafından ya da önemli ölçüde ABD desteğiyle oluşturulan ve sürdürülen uydu devletlerdir ve öyle olmaya da devam ediyorlar. Bu kurbanlar lehine yürütülecek propaganda kampanyaları, hükümet-iş dünyası-askeriyenin çıkarları ile çelişecek ve bizim modelimizde süzgeç sisteminden geçemeyecektir.(125)

Propaganda kampanyaları ya hükümet ya da en büyük medya firmalarından bir ya da birkaçı tarafından örgütlenir. Nikaragua Hükümeti’ni karalamak, demokrasiyi meşrulaştıran bir uygulama olarak El Salvador seçimlerini desteklemek ve silah imalatı artışına kamuoyu desteği sağlayan bir araç olarak Sovyetler’in Kore yolcu uçağı KAL 007’nin vurmasını kullanmak için yürütülen kampanyalar, hükümet tarafından kurgulandı ve başlatıldı. Pol Pot’un suçlarını ve papaya suikast düzenlemek üzere tasarlanan sözde KGB planını kamuoyuna duyurmayı amaçlayan kampanyalar Reader’s Digest tarafından başlatıldı; kampanyaların sürdürülmesi için NBC TV, New York Times ve diğer önemli medya kuruluşlarından güçlü bir destek geldi.(126) Bazı propaganda kampanyaları hükümet ve medya tarafından ortaklaşa başlatılır ve kitle medyası kuruluşlarının işbirliği yapmasını gerektirir. Kitle medyasının yürüttüğü propaganda kampanyalarına hâkim olan politikanın tek yönlü olmasının sırrı, yukarıda tartışılan çok süzgeçli sistemde yatar: Kitle medyası büyük çıkar gruplarına zarar verecek hikâyelerin (eğer ortaya çıkarma imkânı olmuşsa) çabucak gündemden düşmesini sağlayacaktır.(127)

Faydalı hikâyeler için süreç, hükümetin haberleri sızdırması, bir dizi basın toplantısı yapması ya da resmi raporlar vs. yayımlamasıyla başlayacak ya da bir veya daha fazla medya organının Barren ve Paul’ün Kamboçya ile ilgili “Murder of a Gentle Land” (Narin Bir Ülkenin Katli) ya da Claire Sterling’in “The Plot to Kill the Pope” (Papa’yı Öldürme Planı) gibi makaleleri yayımlamasıyla düğmeye basılacaktır. (Her iki makale de Reader’s Digest’ta yayımlandı). Eğer diğer önemli medya kuruluşları da hikâyeyi beğenirse, onlar da kendi çeşitlemeleriyle kampanyayı sürdürecek ve böylece herkesin aşina olmaya başlamasıyla konu hızla haber değeri kazanacaktır. Eğer makaleler güven verici ve inandırıcı bir üslupla yazılmışlarsa, kitle medyasında eleştiri ya da alternatif yorumlarla karşı karşıya kalmıyorlarsa ve otoritelerden destek alabiliyorlarsa, propaganda konuları gerçek kanıtlara dayanmasa bile hemen doğru olarak kabul edilir. Böylece muhalif görüşler daha kapsamlı bir şekilde dışarıda bırakılacaktır; çünkü bu görüşler halihazırda tesis edilmiş popüler inançla çelişki içinde olacaklardır. Bu ise, daha da şişirilmiş iddialar için daha büyük fırsatlar sağlayacaktır; çünkü bu iddialar ciddi tepkilere yol açma korkusu olmaksızın ortaya atılabilecektir. Resmi görüşlerle çelişen benzer çılgınlıkta iddialar ise güçlü bir tepki uyandıracak, dolayısıyla iddiaların şişirilmesi süreci hükümet ve piyasa tarafından denetim altında tutulacaktır. Sistemi destekleyici iddialar için böylesi korunma yolları yoktur; bu tür iddialar ortaya atıldığında, üretilen tepki düşmanın kötülüğüne karşı medyayı daha fazla yaygara koparmaya zorlayacaktır. Medya organları yalnızca eleştirel yargıyı ve araştırma hevesini askıya almakla kalmayacak, aynı zamanda yeni tesis edilmiş hakikati destekleyen kanıtlar bulmak konusunda birbiriyle yarışacaktır. Artık kurumsallaşmış hale gelen konu ile çelişen konu ve olgular –ne kadar özenli ve iyi belgelenmiş çözümlemeler olurlarsa olsunlar– örtbas edilecek ya da göz ardı edilecektir. Eğer konu kendi uydurma kanıtlarının yükü altında çökerse, o zaman medya sessizce pılı pırtısını toplayıp başka bir konuya doğru yol alacaktır.(128)

Bir propaganda modeli kullanırken, yalnızca kullanışlı olma temelinde değer tanımlarının nasıl yapılacağını ve aynı kriter temelinde haberlerin karşıt kutuplara nasıl ayrılacağını öngörmekle kalmıyoruz; aynı zamanda, değerli ve değersiz kurbanlarla (ya da düşman ve dost devletlerle) ilgili haberlerin nitelik bakımından farklılaşacağını öngörüyoruz. Yani, ABD’nin ve dost devletlerin suistimalleri söz konusu olduğunda, ağırlıklı olarak –ve eleştirel olmayan bir biçimde– ABD’nin ve uydu devletlerin resmi kaynaklarının kullanılacağını; fakat düşmanlar söz konusu olduğunda, mültecilerin ve öteki muhalif kaynakların kullanılacağını öngörüyoruz.(129) Kendimizle ve dostlarımızla ilgili değerlendirmelerde, devletimizin ve liderlerimizin barış ve demokrasiyi hedefledikleri, terörizme karşı çıktıkları, gerçeği söyledikleri vs. bazı öncüllerin hiç sorgulanmadan kabul edileceğini öngörüyoruz. (Bu öncüllerin düşman devletlere uygulanması imkânsızdır). Farklı değerlendirme kriterlerinin uygulanacağını ve böylelikle düşman devletlerde alçakça olan bir şeyin, kendimiz ve dostlarımızla ilgili durumlarda münferit bir olay olarak sunulacağını tahmin ediyoruz.(130) Bir durumu ele alırken gündemde olan hususlar, başka bir durumu tartışırken gündem dışı kalacaktır.(131) Düşmanın alçaklığını ve düşman devletlerde meydana gelen suistimallerde üst düzey yetkililerin sorumluluğunu ortaya çıkarmaya çalışırken büyük bir araştırma heyecanı duyulacağını; fakat kendimiz ve dost devletlerle ilgili olarak bu tür konular gündeme geldiğinde, araştırma heyecanının neredeyse tamamen yok olacağını tahmin ediyoruz. Haberlerin nitelik bakımından nasıl işlendiği, verilen yere, başlık seçimine, kelime kullanımına ve ilgi ya da öfke uyandırmak için kullanılan öteki biçimlere bakılarak da doğrudan ve kabaca gösterilebilir. Yorum köşelerinde açıklanmasına izin verilen görüşler yelpazesi üzerinde katı kısıtlamalar olacağını öngörüyoruz. Bizim varsayımımız, değerli kurbanların önem atfedilerek ve çarpıcı bir şekilde sunulacağı, onların hikâyelerine insani bir boyut kazandırılacağı ve hikâye kurgulanırken mağduriyetlerinin okuyucunun ilgi ve sempatisini uyandıracak ayrıntılara yer verileceği ve bir bağlama yerleştirileceğidir. Değersiz kurbanlar söz konusu olduğunda ise, aksine onların haberleri yüzeysel bir şekilde, asgari bir insanileştirmeyle verilecek ve heyecan ya da kızgınlık uyandırmamaları için belli bir bağlamdan yoksun bırakılacaklardır. Bu arada, kurulu düzen yanlısı haber kaynaklarının, tepki üretme mekanizmalarının ve anti-komünist ideolojinin gücü sayesinde, değerli kurbanların fena halde ihmal edildiği, değersiz kurbanların ise aşırı ölçüde ve eleştirel olmayan bir cömertlikle ele alındığı yönünde gürültü kopartılması şaşırtıcı olmayacaktır.(132) Yine, medyanın hükümete karşı liberal ve yıkıcı olmasa bile yıpratıcı düşmanlığının, karşı-devrimci müdahale için atıldığımız en son ulusal maceraya destek ararken karşılaştığımız güçlüklerin başlıca nedeni olduğu iddia edilecektir.

Özetle, medyanın haberleri işleyişine yönelik bir propaganda yaklaşımı, ülkedeki önemli iktidar odaklarının çıkarlarına hizmet etme ilkesi uyarınca, haberlerin sistematik ve siyasi bir kutuplaştırmanın konusu haline geleceğini öngörür. Bunun, kutuplaşmaya dayalı hikâye seçimlerine, haberlerin kapsam ve niteliklerine bakılarak gözlenebilmesi gerekir. Bundan sonraki bölümlerde, kitle medyasında haberlerin kutuplara ayrılmasının yoğun ve sistematik olduğunu göreceğiz: Kamuoyuna duyurma ya da örtbas etme konusunda yapılan seçimler, sistem açısından hangi seçimin avantajlı olduğuna bakılarak anlaşılabilir; ayrıca uygun ya da uygunsuz malzemeleri ele alma biçimleri (ayrılan yer, üslup, bağlam, kapsam zenginliği) siyasal amaçlara hizmet etme şekline göre değişecektir.

Notlar

(1) Bkz. Walter Lippmann, Public Opinion, (1921, yeni baskı, London: Ailen & Unwin, 1932); Harold Lasswell, “Propaganda”, Encyclopedia of the Social Sciences içinde, (New York: Macmillan, 1933); Edward Bernays, Propaganda, (New York: H. Liveright, 1928); M. J. Croizer, S. P. Huntington ve J. Watanuki, The Crisis of Democracy: Report on the Governability of Democracies to the Trilateral Commission, (New York: New York University Press, 1975). Daha ayrıntılı tartışmalar için bkz. Noam Chomsky, Towards A New Cold War, (New York: Pantheon, 1982), 1. Bölüm ve belirtilen atıflar, özellikle de Alex Carey, “Reshaping the Truth: Pragmatists and Propagandists in America”, Meanjin Quarterly (Avustralya), cilt 35, no. 4 (1976).

(2) Medya temsilcileri, hükümet tarafından söylenen her şeyin başlı başına “haber değeri” taşıdığını iddia eder. Bununla birlikte, eğer hükümetin açıklamaları, herhangi bir değerlendirme yapılmadan, bağlamından kopuk olarak ve hükümetin olası manipülasyon niyetleri dikkate alınmadan aktarılıyorsa, medya kendisini hükümet tarafından “yönetilebilecek” bir duruma sokuyor demektir. Öyleyse, medyanın objektifliği “kâğıt üzerinde”dir, gerçekte mevcut değildir. 1986 yılı Ekim ayının başlarında, Reagan yönetiminin Libya’daki olayları etkilemek amacıyla kasıtlı bir dezenformasyon kampanyası yürüttüğüne ilişkin bilgi notları basına sızdırıldı. Bu kampanyayla ilgili malzemeyi hiç sorgulamadan kullanmış olan kitle medyası, kandırıldığı için haklı bir öfke duydu ve bunu dile getirdi. İşin garibi, beş yıl önce basın, CIA’nin Kaddafi’yi devirmek, belki de öldürmek için düzenlediği terörist eylemlerin yanı sıra, “Kaddafi ve hükümetini sıkıntıya sokmak üzere tasarlanmış bir dezenformasyon kampanyası” başlattığını bildirmişti. (Newsweek, 3 Ağustos 1981; P. Edward Haley, Qaddafi and The United States since 1969 (New York: Praeger, 19841, s. 272). Fakat medya bu durumdan hiç ders almadı. Aslında kitle medyası neredeyse her gün aldatıldığı halde, saflığının hükümet belgeleriyle ortaya konması gibi küçültücü durumlara pek sık düşmez. Libya konusunda medya, 1981’deki “vurucu timler” olayından Berlin’deki diskotek bombalanması olayına kadar pek çok örnekte inanılması güç her iddiayı yutmuş, yaptığı yanlışları geçmişe dönük olarak hiç kabul etmemiş, art arda düştüğü tuzaklardan hiç ders almamış ve her propaganda oyununa ayak uydurmuştur; bu durum bile bile hata yapıldığı izlenimini vermektedir. Bkz. Noam Chomsky, Pirates & Emperors (New York: Claremont, 1986), 3. Bölüm. Kitapta gösterdiğimiz gibi, hükümetin uydurduğu yalanların ardı ardına teşhir edilmesi, görüldüğü kadarıyla medyada hükümetin bir sonraki iddiasına ilişkin en ufak bir şüphe uyandırmamaktadır.

(3) Hükümetin, uydurduğu MIG hikâyesi yoluyla, dikkatleri Nikaragua’daki seçimlerden uzaklaştırma stratejisi ve medyanın hükümetin bu planına hizmet edişi konusunda bkz. Bölüm 3, “Nikaragua’da Seçimlerin Yapıldığı Hafta Boyunca Sahnelenen MIG Krizi.”

(4) James Curran ve Jean Seaton, Power Without Responsibility: The Press and Broadcasting in Britain,  2. baskı (Londra: Methuen, 1985), s. 24.

(5) a.g.e’de zikredilmiştir, s. 23.

(6) a.g.e, s. 34.

(7) a.g.e, s. 38-39.

(8) Alfred McClung Lee, The Daily Newspaper in America (New York: Macmillan, 1937), s. 166,173.

(9) Earl Vance, “Freedom of the Press for Whom” Virginia Quarterly Review (Yaz 1945), Survival of a Free, Competitive Press: The Small Newspaper: Democracy’s Grass Roots, içinde zikredilmiştir, Senato Küçük Boy işletmeler Komitesi, 80. Kongre Dönemi, 1. Oturum, Başkan’ın raporu, 1947, s. 54.

(10) Burada geniş kesimlere ulaşan medyadan –kitle medyasından– söz ettiğimizi vurgulamak istiyoruz. Az sayıda okura gönderilen, küçük tirajlı gazeteler ya da teksir veya fotokopi makinesiyle çoğaltılan haber bültenleri yayımlamak ise her zaman mümkün olmuştur. Bununla birlikte, günümüzde Amerika Birleşik Devletleri’nde küçük gazeteler bile ancak zengin mali kaynakların katkısı sayesinde ayakta kalabilmektedir.

(11) Örneğin 1987’de Times-Mirror Şirketi’nin, Los Angeles, Baltimore, Denver ve Connecticut-Hartford’ta gazeteleri vardı. Bunun dışında, kitap ve dergi yayımlayan bağlı şirketleri, kablolu TV sistemleri ve yedi televizyon kanalı da bulunuyordu.

(12) Ben Bagdikian, The Media Monopoly, 2. baskı (Boston: Beacon Press, 1987), s. xvi.

(13) David L. Paletz ve Robert M. Entman, Media. Povcer. Politics (New York: Free Press, 1981), s. 7; Stephen Hess, The Government/Press Connection: Press Offices and Their Offices, (Washington: Brookings, 1984) s. 99-100.

(14) Günümüz dünyasında dolaşıma giren uluslararası haberlerin yüzde 80’i dört büyük Batılı haber ajansı Associated Press, United Press International, Reuters ve Agence-France-Presse tarafından geçilmektedir. AP’nin sahibi, ajansa üye gazetelerdir. UPI özel mülkiyettir; Reuters, 1984’te halka açılıncaya kadar, esas olarak Britanya medyasının mülkiyetinde bulunuyordu; fakat halka açıldıktan sonra da eski sahipleri yeni hissedarlara sınırlı oy hakkı tanıyarak denetimi ellerinde tuttular; Agence-France-Presse ise Fransız Hükümeti’nden çok büyük mali destek almaktadır. Jonathan Fenby’nin belirttiği gibi, haber ajansları “piyasaya hizmet için vardır”, dolayısıyla en çok önem verdikleri şey, “Amerika Birleşik Devletleri, Batı Avrupa ve Japonya’daki zengin medya piyasalarıyla ve giderek önem kazanan iş çevreleri… ile olan ilişkileridir.” Bu ajanslar kıran kırana rekabet ederler; AP ve UPI, “aslında, uluslararası düzeyde faaliyet gösteren Amerikan teşebbüsleridir… Yerel tabanları olmaksızın AP ve UPI hiçbir zaman uluslararası ajanslar olarak çalışamazlardı. Bu yerel tabanın varlığı, onları Amerika’nın baskısına ve gereksinmelerine tâbi olan Amerikan kuruluşları haline getirmektedir.” (The International News Services (New York: Schocken, 1986), s. 7, 9, 73-74). Ayrıca bkz. Anthony Smith, The Geopolitics of Information: How Western Culture Dominates the World (New York: Oxford University Press, 1980), 3. Bölüm.

(15) “Bir Değişim Döneminde Halkın Televizyon ve Diğer Medya Kuruluşlarına Dönük Tavırları” başlıklı on dördüncü yıllık Roper anketi (Mayıs 1985), 1984 yılında araştırmaya katılanların yüzde 64’ünün, televizyonu “bugün dünyada neler olup bittiği konusunda bilgilenmelerini sağlayan araç…” (s. 3) olarak gördüğünü ortaya koymuştur. Bununla birlikte, bizzat televizyon kanallarının da haber seçimlerinde büyük ölçüde saygın gazetelere, haber ajanslarına ve hükümete bağımlı oldukları sık sık belirtilmiştir. Televizyon kanallarının özerk haber kaynağı olarak rolleri kolayca abartılabilmektedir.

(16) En üst katmanda yer alan kuruluşlar, ulaştıkları okur ve izleyici kitlesinin büyüklüğü, haber standartlarını belirleyen kurumlar olarak önemleri, varlıkları ve kârlarının toplamı ile diğer katmanlarda bulunan kuruluşlardan ayrılırlar. Ele aldığımız yirmi dört şirketin son beş veya altısı, izleyici ve okur sayısı öncelikli bir ölçüt olarak alınmakla birlikte, kısmen gelişigüzel seçilmiştir. McGraw Hill hem mesleki kitaplar, hem de siyasal içerikli dergiler alanındaki güçlü konumu ve ulaştığı okur kitlesi dolayısıyla bu yirmi dört şirkete dahil edilmiştir.

(17) Tablo 1-1, 7. notta belirtildiği gibi Storer, 1985 yılında geçici olarak Kohlberg Kravis Roberts & Co. adlı menkul kıymetler şirketinin denetimine girdi. Liste hazırlanırken Storer’ın akıbeti belli olmadığı ve 1984 yılından sonra şirket hakkında mali veriler bulunmadığı için, belirsiz konumuna rağmen Storer’ı tabloda muhafaza ettik ve listeye dahil ettik.

(18) 1984 yılında 1.1 milyar dolara, kredi desteğiyle Metromedia sistem’i tek başına satın alan John Kluge 1985-86 yıllarında, sistemin çeşitli bölümlerini 5.5 milyar dolara satmış ve yaklaşık 3 milyar dolar kişisel kâr etmişti. (Gary Hector, “Are Shareholders Cheated by LBOs?” Fortune, 17 Ocak 1987, s. 100). 1983 yılında şirket yöneticileri ve yayıncılık sektörü dışındaki girişimcilerden oluşan bir grup tarafından 245 milyon dolara kredi desteğiyle satın alınan Los Angeles’taki KDLA-TV istasyonu iki yıl sonra Tribune Company’e 510 milyon dolara satıldı. (Richard Stevenson, “Tribune in TV Deal for $510 Million”, New York Times, 7 Mayıs, 1985). Ayrıca bkz. “The Media Magnates: Why Huge Fortunes Roll Off the Presses”, Fortune, 12 Ekim 1987.

(19) James E. Scripps’in varisleri arasındaki bir anlaşmazlık sonuçta Detroit Evening News’in satılmasına neden oldu. Bir gazete haberine göre “Scripps ailesinin bir üyesi olan ve kendini ‘öfkeli bir hissedar’ olarak niteleyen Daniel Marentette, aile üyelerinin, paralarının daha iyi gelir getirmesini istediklerini söylüyor. Yarış atları satan Bay Marentette, ‘Paramızı New York’ta bir banka hesabına yatırsaydık daha çok kazandırdık’ diyor.” (Damon Darlin, “Takeover Rumors Hit Detroit News Parent”, Wall Street Journal, 18 Temmuz 1985). Bingham ailesi mensuplarının bu konularda görüş ayrılığına düşmesi, Louisville Courier-Journal’ın satılmasına neden oldu; Jackson Ailesinin New Haven hisseleri yıllar süren iç çekişmelerden sonra satıldı ve “(New Haven hisselerinin) 185 milyon dolarlık satış fiyatı, başka ailelerin denetiminde olan gazetelerdeki aile hisselerinin potansiyel değerinin herkes tarafından anlaşılmasına yetti.” (Geraldine Fabrikant, “Newspaper Properties, Hotter Than Ever”, New York Times, 17 Ağustos 1986).

(20) Reagan yönetimi, halihazırda televizyon yayıncılığı ruhsatına sahip olanların denetim gücünü, ruhsatların süresini üç yıldan beş yıla çıkararak daha da arttırdı. Ayrıca Federal İletişim Komisyonu (FCC), ruhsatları neredeyse otomatik olarak yeniledi. Bunun yanı sıra FCC, yeni satın alınmış bir mülkü satmak için aradan geçmesi gereken süreyi üç yıldan bir yıla indiren yasal bir değişiklikle, televizyon mülklerinin alınıp satılmasına ve bu konudaki spekülatif yatırımlara kolaylık sağladı. Reagan döneminde Federal İletişim Komisyonu ve Adalet Bakanlığı, yaygın tekelleşmeyi (GE-RCA) veya medya tekelleşmesini (Capital Cities-ABC) önemli ölçüde hızlandıracak şirket birleşmelerine ve şirket satın alma girişimlerine karşı çıkmayı da reddetti. Dahası, 2 Nisan 1985’ten başlayarak medya şirketi sahiplerinin mülkiyetlerinde bulundurabilecekleri TV kanalının sayısı, toplam izleyicileri ülkedeki televizyon seyircisinin yüzde 25’ini geçmemesi koşuluyla on ikiye çıkarıldı. 1953’teki “7-7-7 Kuralı”, “12-12-12 Kuralı” ile değiştirildiği için bu kişiler aynı zamanda 12 AM ve 12 FM radyo kanalına da sahip olabilecek duruma geldiler. Bkz. Herbert H. Howard, “Group and Cross-Media Ownership of Television Stations: 1985” (Washington: National Association of Broadcasters, 1985).

(21) Bu durum, Reagan döneminin FCC Başkanı Mark Fowler tarafından piyasadaki seçeneklerin çoğaldığı ve halkın seçimini özgürce yapabilmesi gerektiği gerekçesiyle onaylanmıştı. Fowler’ın bu tutumu, Fred Friendly tarafından yasanın öngördüğü kamu yararı ilkesini ortadan kaldırdığı için eleştirilmiştir. Fowler ise bu eleştiriye, Friendly’nin “halkın serbest piyasa mekanizması içinde kendi başına karar verebilme yeteneğine güvenmediğini, kendisinin ise güvendiğini” belirterek karşılık vermiştir. (Jeanne Saddler. “Clear Channel: Broadcast Takeovers Meet Less FCC Static, and Critics Are Upset” Wall Street Journal, 11 Haziran 1985). Fowler’ın göz ardı ettiği pek çok sorundan biri de, gerçek seçme özgürlüğünün, okuyucu/izleyicileri reklam veren kuruluşlara satan bir oligopol düzeninin sunmadığı başka seçenekleri de seçebilme hakkını içerdiğidir.

(22) CBS, 1985 yılında Ted Turner’ın şirketi ele geçirme girişimine karşı kendini korumak amacıyla hisselerinin yüzde 21’ini satın alabilmek için gerekli finansmanı sağlamak üzere borcunu 1 milyar dolar kadar yükseltmişti. Wall Street Journal, “Artık borçları sermayesinin yüzde 60’ını bulan CBS’nin, borçlarını faiziyle geri ödeyebilmesi için reklam gelirini yüksek bir düzeyde tutması gerektiği”ni yazıyordu. (Peter Barnes, “CBS Profit Hinges on Better TV Ratings”, 6 Haziran 1986). Reklam gelirlerindeki büyümenin azalmasıyla CBS, yayın bölümünde çalışan altı yüz kişiyi işten çıkardı. Bu, CBS’nin, 1971’de sigara reklamlarını kaybetmesinden bu yana gerçekleştirdiği en kapsamlı tenkisattı. (Peter Barnes, “CBS Will Cut up to 600 Posts in Broadcasting” Wall Street Journal, 1 Temmuz 1986). Haziran 1986’da Time, Inc., yine şirketi ele geçirmeye yönelik bir tehlikeyi savuşturmak için 10 milyon hissesini ya da adi hisselerinin yüzde 16’sını 900 milyon dolar civarında olduğu tahmin edilen bir maliyetle geri almak üzere girişimlere başladı. (Laura Landro, “Time Will Buy as Much as 16% of Its Common” Wall Street Journal, 20 Haziran 1986).

(23) Jesse Helms ve Turner’ın CBS’yi ele geçirme girişimi karşısında, Loews şirketinden Laurence Tisch halihazırda yüzde 11,7 oranında olan CBS’deki hisselerini daha da arttırmaya teşvik edildi. 1986 yılının Ağustosunda Loews’e ait hisseler yüzde 24,9’a çıktı ve Tisch, yönetimi fiilen ele geçirdi. Hisselerin yüzde 8,1’ine sahip olan William Paley’le işbirliği yaparak CBS’nin genel müdürünü görevden aldı ve bu göreve geçici bir süre için kendisi geldi. (Peter Barnes, “Loews Increases Its Stake in CBS to Almost 25%” Wall Street Journal, 12 Ağustos 1986).

(24) 1984’te ölen ve Reader’s Digest’te denetim gücünü elinde bulundurduğu hisseleri mütevelli heyetinin yönetimine bırakan Lila Wallace’ın mal varlığını dahil ettiğimiz takdirde bu rakam sekiz olacaktır.

(25) Önsöz Bölümü’nde belirttiğimiz gibi yeni-muhafazakârlar, son sözü söyleyenlerin, medyaya sahip olan veya onu denetleyen kişiler değil, daha alt mevkilerdeki kişiler olduğunu varsayar ya da sanki böyleymiş gibi davranırlar; böylece düzenli olarak medyada “liberal” hâkimiyetten söz ederler. Bu nedenle, anlaşılır bir şekilde, medya şirketi sahiplerinin servetini gösteren bu verileri görmezlikten gelmeyi tercih ederler. Bununla birlikte, yeni-muhafazakârlar kimi zaman “popülizm” taslarlar ve bir yandan Mobil Petrol Şirketi ve Richard Mellon Scaife’den maddi destek alırken, diğer yandan medyaya hükmeden zengin seçkinlere karşı “kitleler” adına konuşuyormuş gibi davranırlar. Bu konuda daha ayrıntılı tartışma için Edward S. Herman’ın The Spirit of Democratic Capitalism adlı kitap üzerine yazdığı “Michael Novak’s Promised Land: Unfettered Corporate Capitalism” adlı eleştiri (Monthly Review, Ekim 1983) ve Önsöz Bölümü’nün 3. notunda belirtilen eserlere bakınız.

(26) Peter Dreier “The Position of the Press in the U.S. Power Structure”, Social Problems, (Şubat 1982, s. 298-310) adlı incelemede de benzer sonuçlara ulaşılmıştır.

(27) Benjamin Compaine ve diğerleri., Anatomy of the Communications Industry: Who Owns the Media? (White Plains, N.Y.: Knowledge Industry Publications, 1982), s. 463.

(28) a.g.e., s. 458-60.

(29) Bkz. Edward S. Herman, Corporate Control, Corporate Power (New York: Cambridge University Press, 1981), s. 26-54.

(30) On beş büyük gazete şirketinin diğer medya alanlarındaki yatırımları ve çeşitli medya sektörlerinde faaliyet gösteren önde gelen şirketlerin yatırım yapmak üzere girdikleri başka alanların bir listesi için bkz. Compaine, Anatomy of the Communications Industry, tablolar 2.19 ve 8.1, s. 11 ve 452-53.

(31) İki şirketin birleşmesi FCC tarafından onaylanmış, fakat Adalet Bakanlığı’nın müdahalesi ile engellenmişti. Bkz. “A broken engagement for ITT and ABC” Business Week, 6 Ocak 1967.

(32) a.g.e..

(33) GE’nin son derece kapsamlı ve etkili lobicilik faaliyetleri hakkında bilgi için bkz. Thomas B. Edsall, “Bringing Good Things to GE: Firm’s Political Sawy Scores in Washington”, Washington Post, 13 Nisan 1985.

(34) A. J. Liebling’in sık sık alıntılanan fıkrası –eğer gazetenizi beğenmiyorsanız kendi gazetenizi çıkartmakta veya bir gazete şirketi satın almakta tamamen özgürsünüz– bireyin ne kadar güçsüz olduğunu vurgular. Fakat Reagan yönetiminin yaratmış olduğu gibi uygun bir siyasal ortamda, medyanın performansını beğenmeyen dev bir şirket, GE örneğindeki gibi gerçekten de kendi medya şirketini satın alabilir.

(35) Allan Sloan, “Understanding Murdoch – The Numbers Aren’t What Really Matters”, Forbes, 10 Mart 1986, s.114 ve izleyen sayfalar.

(36) Açık tehdit ve ilanlarla medyaya gözdağı vermeyi amaçlayan Nixon-Agnew kampanyası hakkında bilgi için bkz. Marilyn Lashner, The Chilling Effect in TV News (New York: Praeger, 1984). Lashner, Nixon yönetimindeki Beyaz Saray’ın medyayı susturma girişiminin “en azından televizyon göz önüne alındığında kolayca başarıya ulaştığı…” sonucuna varır (s. 167). Ayrıca bkz. Fred Powledge, The Engineering of Restraint; The Nixon Administration and the Press (Washington: Public Affairs Press, 1971) ve William E. Porter, Assault on the Media: The Nixon Jean (Ann Arbor: University of Michigan Press, 1976).

(37) Örneklemini oluşturan büyük gazetelerin 290 müdüründen 36’sı –geçmişte ya da günümüzde– federal hükümette yüksek makamlarda görev yapmışlardır (Dreier, “The Position of the Press”, s. 303).

(38) Bir araştırma 1945 ve 1970 yılları arasında FCC’den ayrılan 65 FCC komisyon üyesinin ve yüksek kademede görev yapanlardan 12’sinin FCC’deki görevlerinden önce özel iletişim sektöründe çalıştığını ve 34’ünün de komisyondan ayrıldıktan sonra özel şirketlerin hizmetine girdiğini göstermiştir (Roger Noll ve diğerleri., Economic Aspects of Television Regulation, (Washington: Brookings, 1973), s. 123).

(39) Amerikan televizyonunun ve küresel özel teşebbüsün ortak-yaşar bir ilişki içinde gelişmesi onları birbirlerine öylesine kenetlemiştir ki, bu ikisini birbirinden ayrı düşünmek imkânsızdır. İkisi, özünde aynı fenomen olarak görülmelidir. Kendinden önce dünyanın pek çok bölgesinde öncü ajanlar olarak faaliyet gösteren askeri danışmanlar, lobiciler, teçhizat pazarlamacıları, reklamcılık uzmanları, ticaret uzmanları ve televizyon filmi pazarlamacılarının ardından özel teşebbüs sosyalist-olmayan dünyanın büyük bir bölümüne nüfuz etmektedir. Televizyon bu küresel teşebbüsün sadece en çok göze çarpan bölümünü oluşturmaktadır.” (Erik Barnouw, The Sponsor (New York: Oxford University Press, 1978), s. 158). Daha geniş bilgi için bkz. Herbert I. Schiller, Communication and Cultural Domination (White Plains, N.Y.: International Arts and Sciences Press, 1976), özellikle 3.-4. Bölümler.

(40) Halkın, medya şirketi sahiplerinin hiç hoşlanmadığı türde programlan “talep etmesi” durumunda, rekabet ve kâr amacının şirket sahiplerini bu tür programları yayımlamaya zorlayacağı düşünülemez mi? Bu düşüncede bir miktar hakikat payı vardır; ve bu durum, medya çalışanlarının sınırlı özerkliği ile birleşince, medyada zaman zaman karşılaştığımız “sürprizler”i açıklayabilir. Fakat halkın talebinin gücünü sınırlayan önemli bir etken, milyonlarca okuyucu/izleyicinin, kendilerine hiç sunulmamış ürünlere ilişkin taleplerini bildirmek için hiçbir araca sahip olmayışıdır. Bir başka sorun da, medya şirketi sahiplerinin sınıfsal çıkarlarının, aşağıda tartıştığımız başka süzgeçlerle daha da pekiştirilmesidir.

(41) Curran ve Sealon, Power Without Responsibility içinde zikredilmiştir, s. 31.

(42) a.g.e., s. 41.

(43) “…patronlara (reklam veren kuruluşlara), sahip oldukları izleyiciler/okurlar sayesinde en büyük kâr fırsatlarını sunan yapımcılar destek görürken, bu alanda rekabet edemeyenler piyasadan silineceklerdir.” (Joseph Turow, Media Industries: The Production of News and Entertainment (New York: Longman, 1984), s. 52).

(44) Ticari amaç gütmeyen televizyonlar da aynı nedenden dolayı büyük ölçüde dezavantajlı durumdadır ve rekabet edebilmek için kamunun mali desteğine gereksinim duyarlar. Kamu televizyonu, varlıklı kesimlere ait televizyonların yapısında var olan mülkiyet kısıtlamalarına ve reklam verenleri tatmin etme ihtiyacına tâbi olmadığı için, dar bir seçkin kesimin kitle medyası üzerindeki denetimine tehdit oluşturur. Muhafazakârların kamu televizyonlarına ayrılan fonlarla ilgili kararların her yıl yeniden alınmasını sağlayarak ve bu fonların miktarını düşük tutarak, kamu televizyonlarının mali imkânlarını sürekli sınırlı tutmak üzere mücadele etmesi bundan kaynaklanır, (bkz. Barnouw, The Sponsor, s. 179-182). Carter-Reagan döneminde uygulanan bir başka yöntem de, fonlarını büyük ölçüde kısarak, kamu televizyonlarını ticari ilişkiler ağına girmeye zorlamaktı.

(45) Bagdikian, Media Monopoly, s. 118-126. “Gannett’in başkanı Ailen H. Neuharth ‘En güçlü gazete eninde sonunda başarıya ulaşır. Daha zayıf gazete ise eninde sonunda ölür’ diyor.” (Joseph B. White, “Knight-Ridder’s No-Lose Plan Backfires”, Wall Street Journal, 4 Ocak 1988).

(46) Curran ve Seaton, Power Without Responsibility içinde zikredilmiştir, s.43.

(47) James Curan ed., “Advertising and the Press”, The British Press: A Manifesto içinde (London: Macmillan, 1978), s. 252-255.

(48) a.g.e., s. 254.

(49) 1984 CBS Annual Report s.13. Bu, “hedef izleyici kitlesine ulaşmak” konusundaki “verimliliği” daha da hassas biçimde ölçen bir yöntemdir. Dergicilik sektöründe kullanılan standart ölçü, reklam veren kuruluşun tam sayfa siyah beyaz bir ilanla müşterilere ulaşabilme maliyeti anlamına gelen “bin müşterilik maliyet” yani BMM (veya CPM)’dir. CBS’nin kullandığı CAP gibi son gelişmeler, ulaşılan izleyici kitlesinin kendine has özelliklerinin tanımlanmasına yöneliktir. Soap Opera Digest kendisini reklam veren kuruluşlara pazarlarken şöyle diyor: “Ama herhalde eriştiğimiz ilk hedefi öğrenmek istersiniz: bugün Soap Opera Digest, bütün öbür kadın dergilerine göre, en düşük BMM ile 18-49 yaş kategorisindeki en fazla kadın okura ulaşabiliyor.” (Turow, Media Industries, içinde zikredilmiştir, s. 55).

(50) William Evan, Organization Theory, (New York: Wiley, 1976), s. 123.

(51) Turow, “yapımcılar ile önde gelen patronlar arasındaki devamlı etkileşimin, günlük prodüksiyon faaliyetlerinin genel çerçevesini belirleyen en önemli etken olduğu”nu öne sürüyor. (Media Indu6trie4, s. 51).

(52) Todd Gitlin, Inside Prime Time içinde zikredilmiştir (New York: Pantheon, 1983), s. 253. 

(53) Pat Aufderheide, “What Makes Public TV Public?”, The Progressive (Ocak 1988).

(54) “Castor oil or Camelot?” 5 Aralık 1987. Bu tür müdahalelerle ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Harry Hammitt, “Advertising Pressures on Media”, Haber Alma Özgürlüğü Merkezi, Rapor no. 367, (Gazetecilik Okulu, Missouri Üniversitesi, Columbia, Şubat 1977). Ayrıca bkz. James Aronson, Deadline for the Media (New York: Bobbs-Merrill, 1972), s. 261-263.

(55) Procter & Gamble’ın kendi reklam ajanslarına verdiği talimat şöyleydi: “Programlarımızın hiçbirinde, iş dünyasını soğuk, acımasız, her tür duygudan ve manevi motivasyondan uzak bir çevre gibi gösterebilecek herhangi bir malzeme bulunmayacaktır.” General Electric’in iş dünyası ile ilişkiler müdürü ise şöyle demiştir: “İş dünyamızın verdiği mesajları güçlendirecek bir program atmosferi olmasını ısrarla vurguluyoruz.” (Bagdikian, Media Monopoly içinde zikredilmiştir, s. 160). GE’nin şu anda NBC-TV’ye sahip olduğunu da unutmayalım.

(56) Barnouw, The Sponsor, s. 135.

(57) Reklam veren şirketler, kendilerine ya da ürünlerine yapılan saldırılardan da rahatsız olurlar. Medyanın, tüketicinin sağlığı için çok önemli olan durumlarda bile (örneğin sigaranın etkileri), reklamı yapılan ürünleri eleştirmekten kaçınma eğilimi hakkında bkz. Bagdikian, Media Monopoly, s. 168-173.

(58) FCC’nin yıllar içinde açıkladığı eksik ve yetersiz veriler yüzünden bunun istatistiklerle kanıtlanması zordur. Reklam süresinin program süresine oranının uzun vadede nasıl bir eğilim göstereceği, 1929 yılında Ulusal Yayıncılık Birliği’nin radyoda yayımlanan reklamlara ilişkin şu standardı kabul etmesiyle çarpıcı bir şekilde ortaya çıkmıştır: “Reklam duyuruları… 19:00-23:00 saatleri arasında yayımlanmayacaktır”. 1930 yılında William Paley, Senato Ticaret Komitesi huzurunda, CBS’nin yayın süresinin sadece yüzde 22’sinin ticari olarak finanse edilen programlara ayrıldığı, kalan yüzde 78’lik süreye ait giderlerin ise şirketin kendisi tarafından karşılandığı şeklinde ifade vermiş ve reklamların “tüm yayın süresinin sadece binde yedisini” kapsadığını belirtmiştir. (Public Service Responsibility of Broadcast Licensees, FCC, içinde zikredilmiştir (Washington: GPO, 7 Mart 1946), s. 42). Frank Wolf, toplumsal sorunları ele alan programlara ilişkin olarak şöyle diyor: “FCC yönetmeliği olmasa bu tür programlar ticari televizyonlarda belki de hiç gösterilmezdi.” (Television Programming hor News and Public Affairs (New York: Praeger, 1972), s. 138; ayrıca bkz. s. 99-139).

(59) Barnouw, The Sponsor, s. 134.

(60) Alcoa şirketinin, kendisine karşı açılan anti-tekel davası sonrasında Edward R. Murrow’un, ITT’nin ise 1970’lerin başlarında bulaştığı skandallardan sonra “The Big Blue Marble” adlı programın sponsorluğunu yapması hakkında bkz. Barnouw, a.g.e., s. 51-52, 84-86. Barnouw, ITT’nin programlara sponsorluk yaptığı süre boyunca, bu şirketle ilgili olarak yapılan haberlerin önemli ölçüde sınırlandırıldığını göstermektedir.

(61) Barnouw, The Sponsor, s. 150.

(62) Mark Fishman, Manufacturing the News (Austin: University of Texas Press, 1980), s. 143.

(63) a.g.e., s. 144-145.

(64) Gaye Tuchman; “Objectivity as Strategic Ritual: An Examination of Newsmen’s Notions of Objectivity”, American Journal of Sociology 77, sayı 2 (1972), s. 662-664

(65) ABD Hava Kuvvetleri, “Fact Sheet: The United States Air Force Information Program” (Mart 1979); “News Releases: 600,000 in a Year”, Air Force Times, 28 Nisan 1980.

(66) J. W. Fulbright, The Pentagon Propaganda Machine (New York: H. Liveright, 1970), s. 88.

(67) a.g.e., s. 90.

(68) 3 Nisan 1987 tarihli Washington Post gazetesinde “Hava Kuvvetlerinin B1B programını Savunurken Seferber Ettiği Gazeteler” başlığıyla yayınlanan bir Associated Press haberine göre, 1979 yılında ABD Hava Kuvvetlerine ait 140 gazete varken, bu rakam 1987’de 277’ye çıkmıştı.

(69) “DOD Kills 205 Periodicals; Still Publishes 1,203 Others”, Armed Forces Journal International (Ağustos 1982), s. 16.

(70) Kuruluşun dokuz yerel bürosu daha önce bazı halkla ilişkiler faaliyetlerinde bulunmuştu; ancak doğrudan bu iş için ayrılmış personel ve mali kaynak bulunmamaktadır. Yerel büroların bütçeleri ve personel sayısı, merkezi büronun bütçesinden ve personel sayısından daha küçüktür. AFSC’nin halkla ilişkilere ayırdığı toplam bütçe, Dışişleri Bakanlığı’nın Uluslararası İş Çevreleri İletişim Şirketi’yle (International Business Communications – IBC) kontralar adına lobi faaliyeti yürütmesi için yaptığı sözleşmedeki miktara (419.000 dolar) yakındır. Söz konusu sözleşme, “soruşturmaya katılan bir Genel Muhasebe Dairesi (GAO) yetkilisinin belirttiğine göre, Latin Amerika Halkla İlişkiler Bürosu tarafından Orta Amerika üzerine yapılacak inceleme ve araştırmalar için kimi bireylerle yapılan” ve GAO’nun incelemeye aldığı yirmi beş sözleşmeden yalnızca biriydi. (Rita Beamish, “Pro-Contra Contracts Are Probed”, Philadelphia Inquirer, 22 Temmuz 1987, s. 4A).

(71) NCC’nin haber hizmetleri Halkla İlişkiler Bürosu tarafından yürütülür; fakat kuruluşun öbür bölümlerinde iletişim hizmetlerini yerine getiren ve az sayıda bülten, dergi, video filmi ve saydam hazırlayan görevliler de vardır. 

(72) Mobil Petrol şirketinin 1980 yılında halkla ilişkilere ayırdığı bütçe 21 milyon dolardı ve bu faaliyetler için 73 personel çalıştırıyordu. 1976 ile 1981 arasında şirket, benzin fiyatları gibi çeşitli konularda televizyonlarda, genellikle şirketin sağladığı mali destekten söz edilmeden, sık sık yayımlanan en az on özel haber programı hazırlamıştı. Bu programlarda, ücret karşılığı tutulan bir televizyoncu Mobil yöneticileri ve diğer uzmanlarla röportajlar yapıyordu. Bkz. A. Kent MacDougall, Ninety Seconds To Tell It AlL (Homewood, III.: Dow Jones-Irwin, 1981), s. 117-120.

(73) John S. Saloma III, Ominous Politics: The New Conservative Labyrinth (New York: Hill & Wang, 1984), s. 79.

(74) MacDougall, Ninety Seconds , s. 116-117.

(75) Thomas B. Edsall, The New Politics of Ineguality (New York: Norton, 1984), s. 110.

(76) Peggy Dardenne, “Corporate Advertising”, Public Relations Journal (Kasım 1982), s. 36.

(77) S. Prakash Sethi, Handbook of Advocacy Advertising: Strategies and Applications (Cambridge, Mass.: Ballinger, 1987), s. 22. Ayrıca bkz. Edsall, New Politics, 3. Bölüm, “The Politicization of the Business Community”; ve Saloma, Ominous Politics, Bölüm 6, “The Corporations: Making Our Voices Heard.”

(78) 14 Nisan 1986’da ABD’nin Libya’yı bombalaması, daha çok dikkat çekmek üzere, en çok televizyon izlenen saat olan 19.00’da yayımlanacak haberlere göre ayarlanmıştı; bu bombardıman, medya göz önüne alınarak yapılmış ilk askeri harekâttı. Bkz. Chomsky, Pirates & Emperors, s. 147.

(79) Reagan yönetiminin basını yönlendirmek amacıyla bu yöntemleri nasıl ustaca kullandığı konusunda bkz. “Standups”, The New Yorker, 2 Aralık 1985, s. 81 ve devamı.

(80) Fishman, Manufacturing the News, s. 153.

(81) Bkz. not 70.

(82) 16 Ocak 1986’da Amerikan Dostları Hizmet Komitesi (AFSC), Haber Alma Özgürlüğü Yasası uyarınca genişletilen soruşturmalara dayanarak, 1965 ila 1977 arasında donanmada 381 nükleer silah kazasının ve “olayı”nın meydana geldiğini belirten bir basın bildirisi yayımlamıştı. Bu rakam daha önce iddia edilenlerden çok daha yüksekti. Kitle medyası bu çarpıcı haberi doğrudan doğruya değil, donanmanın suçlamalara verdiği yanıttan yola çıkarak, süzgeçten geçirilmiş haliyle vermişti. Donanmanın yanıtı, yeni bulguların önemini küçümsüyor, AFSC’nin ortaya serdiği bütün olgular dizisini ve keşfettiği bulguların ne anlama geldiğine ilişkin yorumları ya görmezden geliyor ya da çok geri plana itiyordu. Örneğin tipik bir başlığa bakalım: “Donanma Nükleer Talihsizliklerin Listesini Verdi: 630 Olaydan Hiçbiri İnsan Hayatı İçin Tehlike Arz Etmedi”, Washington Post, 16 Ocak 1986.

(83) Bu programın sorumlusu olan Harvard profesörü Harvey Mansfield, açık oturumun “liberallerle muhafazakârlar arasında bir tartışma yapılması amacıyla düzenlendiğini”, bu nedenle de “aşırı solun temsilcisi” olan White’ın bu oturuma davet edilmesinin her halükârda hata olduğunu söyledi. (Harvard Crimson, 14 Mayıs 1986).

(84) Bkz. Edward S. Herman ve Frank Brodhead, The Rise and Fail of the Bulgarian Connection (New York: Sheridan Square Publications, 1986), s. 123-124.

(85) Mark Hertsgaard, “How Reagan Seduced Us: Inside the President’s Propaganda Factory”, Village Voice, 18 Eylül 1984; ayrıca bkz. not 79’da zikredilen “Standups”.

(86) Stephen L. Vaughn, Holding Fast the Inner Lines (Chapel Hill: University of North Carolina Press, 1980), s. 194.

(87) Bruce Owen ve Ronald Braeutigam, The Regulation Game: Strategic Use of the Administrative Process (Cambridge, Mass.: Ballinger, 1978), s. 7.

(88) Bkz. Edward S. Herman, “The Institutionalization of Bias in Economics” Media, Culture and Society (Temmuz 1982), s. 275-291.

(89) Henry Kissinger, American Foreign Policy (New York-. Norton, 1969), s. 28.

(90) Alex Carey, “Managing Public Opinion: The Corporate Offensive” içinde zikredilmiştir, (University of New South Wales, 1986, teksir), s.32.

(91) a.g.e., s. 46-47, Feulner’in 1978 ve 1985 yıllarında sunduğu çalışmalarından zikredilmiştir.

(92) Bu tür birçok kuruluş hakkında ve amaçları, mali kaynakları, örgütlenmeleri ve yayılma programları üzerine iyi bir tartışma için bkz. Saloma, Ominous Politics, Bölüm 4, 6 ve 9.

(93) Bkz. Herman ve Brodhead, Bulgarian Connection, s. 259; Fred Landis, “Georgetown’s Ivory Tovver for Old Spooks”, Inquiry, 30 Eylül 1979, s. 7-9.

(94) CSIS’nin terörizm uzmanı Robert Kupperman, son yıllarda televizyon ve radyolardaki terörizm konulu söyleşi programlarına belki de en çok çağrılan kişiydi.

(95) Sterling’in terörizm üzerine uzman olarak nitelendirilmesi için bkz. Herman ve Brodhead, Bulgarian Connection, s. 125-46; Shevchenko hakkında bkz. Edward J. Epstein, “The Invention of Arkady Shevchenko, Supermorale: The Spy Who Came In to Be Sold” New Republic, Temmuz 15-22,1985.

(96) Bkz. David Caute, The Great Fear: The Anti-Communist Purge under Truman and Eisenhower (New York: Simon & Schuster, 1978), s. 114-138. Bu kitapta yalan söyleyen muhbirlerin önemi vurgulanmaktadır. Bu McCarthyci hastalık, 1982’de Robert Leiken tarafından “Sovyet hegemonyacılığı” –standart Maoist tabir– üzerine yazılan kitapta da aynen tekrarlanmıştır. Leiken’ın kitabı, Küba, Sandinistalar ve diğer ülkelerdeki gerillalar yoluyla Batı yarı-küresini ele geçirmeyi amaçlayan hayali bir Sovyet stratejisi tahayyül eder. (Leiken, Soviet Strategy in Latin America (New York: Praeger, 1982)).

(97) Gerek daha önceki dönemlerde gerekse günümüzde eski muhalifler, eski ortaklarının hataları konusundaki sözde güvenilirlikleri nedeniyle zaman zaman özel bir değere sahip insanlarmış gibi sunuldu ve sunulmaya devam ediyorlar. Bu kişilerin iddialarının genellikle sahtekârlığa kadar varması bir sorun oluşturmaz; çünkü kitle medyası bu nokta üzerinde hiç durmaz. Böylece Jean Lacouture, eski bir Kızıl Kmer sempatizanı olduğunu iddia ederek Kızıl Kmerlere yönelttiği eleştirilerin güvenilirliğini arttırdı; ancak bu iddia yalan olduğu kadar da saçmaydı; çünkü Lacouture hem Sihanouk yanlısıydı, hem de Kızıl Kmerler hakkında o sıralarda hiçbir şey bilinmiyordu. David Horowitz de, Vietnam Savaşı’na karşı çıkanların yanı sıra “Kuzey Koreli Kim II Sung ve benzeri yabancı despotları takdir etmeye başladığını” iddia ederek yeniden doğru yolu bulmuş bir yurtsever olarak değerini arttırmıştır. (Peter Collier ve David Horowitz, “Confessions of Two New-Left Radicals: Why We Voted for Reagan”, Washington Post National Weekly Edition. 8 Nisan 1985). Robert Leiken da, eski bir barış hareketi aktivisti ve daha önceden de Sandinistaları destekleyen birisi olduğunu iddia ederek Sandinistalar konusunda daha yetkin bir uzman haline gelmiştir. Bu iddiaların hepsi uydurmaydı, ancak medya bu gerçeği görmezden gelmişti. Leiken’ın iddiaları ve sözüm ona “eski bir Sandinista hayranı” olmasının, Sandinistalara karşı kaleme aldığı yazılara kattığı “özel etkileme gücü” konusunda bkz. Michael Massing, “Contra Aides”, Mother Jones (Ekim 1987). Bu kandırmacayı dikkate almamakla birlikte Massing, yine de Leiken’ın “savaş karşıtı harekette aktif olarak yer aldığı” iddiasına itibar ediyor; fakat bu oldukça yanıltıcıdır. Leiken’ın savaş karşıtı eylemler düzenlediğini iddia ettiği yer olan Boston bölgesindeki aktivistler, Leiken’ın 1970 yılına kadar bu tür eylemlere katıldığını anımsamıyorlar. 1970’e gelindiğinde ise artık McGeorge Bundy’yi bile bir aktivist lider olarak nitelendirmek mümkündü.

(98) Bkz. yukarıda not 55.

(99) Bkz. “The Business Campaign Against ‘Trial by TV’”, Business Week, 22 Haziran 1980, s. 77-79; William H. Miller, “Fighting TV Hatchet Jobs”, Industry Week, 12 Ocak 1981, s. 61-64.

(100) Bkz. Walter Schneir ve Miriam Schneir, “Beyond Westmoreland: The Right’s Attack on the Press”, The Nation, 30 Mart 1985.

(101) United Technologies Şirketi tarafından yaygın bir şekilde dağıtılan “TV’de Sahtekârlar ve Maskaralar” adlı reklam, Medya Enstitüsü’nün televizyon eğlence programlarında işadamlarına kötü muamele edildiğini savunan Sahtekârlar, Düzenbazlar ve Maikaralar: TV Eğlence Programlarında İş Adamları adlı incelemesine dayanmaktadır.

(102) John Corry, TV News and the Dominant Culture (Washington: Media Institute), 1986.

(103) Bkz. S. Robert Lichter, Stanley Rothman ve Linda Lichter, The Media Elite, (Bethesda, Md.: Adler & Adler, 1986). Lichter’in yeni merkezi hakkında görüşler için, bkz. Alexander Cockburn, “Ashes and Diamonds”, In These Times, 8-21 Temmuz 1987.

(104) Louis Wolf, “Accuracy in Media Rewrites News and History” Covert Action Information Bulletin (İlkbahar 1984), s. 26-29.

(105) Medyada Doğruluk’un (AIM) etkisini ölçebilmek pek kolay değildir; fakat bu kuruluşa, sermayenin ve sağ-kanat çevrelerin yürüttüğü kapsamlı bir saldırı kampanyasının yalnızca bir parçası olarak bakılmalıdır. Kuruluş, Amerikan Girişim Enstitüsü (AEI), Hoover, Çağdaş İncelemeler Enstitüsü (ICS) ve benzerleri gibi muhafazakâr labirentin bileşenleriyle ortak mali kaynaklara sahiptir (bkz. Saloma, Ominous Politics, özellikle Bölüm 2, 3 ve 6) ve kendine özgü bir rolü vardır. AIM başkanı Reed Irvine sık sık televizyonlardaki talk şov programlarına katılır; editör ve yorum köşelerine yazdığı mektuplara medyada düzenli olarak yer verilir. Medya, kendini, Irvine’in haberler ve belgesellerle ilgili bu kapsamlı saldırılarına dikkatli yanıtlar vermek zorunda hisseder; hatta Kamu Yayıncılığı Kurumu, Irvine’in grubunun, PBS tarafından yayımlanan Vietnam’la ilgili dizilere verdiği yanıta maddi destek sağlamıştır. Irvine’in New York Times’ın yayımcısıyla yılda bir kez özel görüşmeler yapabilmesi –ki böyle bir şey lobicilik faaliyetleri yürüten herkesin ilk hedefidir– onun etkisini kanıtlayan çarpıcı bir örnektir. Raymond Bonner’in Times’tan ayrılmasında Irvine’in oynadığı rol için bkz. Wolf, “Accuracy in Media Rewrites News and History” s. 32-33.

(106) Özgürlük Evi’nin gözlemcilerinin tarafgirliği hakkında bir analiz için bkz. Edward S. Herman ve Frank Brodhead, Demonstration Elections: U.S.-Staged Elections in the Dominican Republic, Vietnam and El Salvador, (Boston: South End Press, 1984), Ek 1, “Freedom House Observers in Zimbabwe Rhodesia and El Salvador.”

(107) R. Bruce McColm, “El Salvador: Peaceful Revolution or Armed Struggle?” Perspectives on Freedom I (New York: Freedom House, 1982); James Nelson Goodsell, “Freedom House Labels US Reports on Salvador Biased” Christian Science Monitor, 3 Şubat 1982.

(108) Ledeen’in medyaya ilişkin görüşlerinin tartışıldığı bir kaynak için bkz. Herman ve Brodhead, Bulgarian Connection, s. 166-170.

(109) Medyada Doğruluk’a katkıda bulunanlar arasında Reader’s Digest Association ve DeWitt Wallace Fund, Walter Annenberg, Sir James Goldsmith (Fransız dergisi L’Express’in sahibi) ve bir gazete-radyo-TV grubunun yönetim kurulu başkanı olan E.W. Scripps II de bulunmaktadır.

(110) Los Angeles Times’ın Beyaz Saray muhabiri George Skelton, Reagan’ın yaptığı gaflar konusunda şöyle diyor: “Bu tür hikâyeleri bir defa yazıyorsunuz, iki defa yazıyorsunuz, ama sonra ‘adamın üzerine çok gidiyorsunuz, basın mensupları da hata yapmıyor mu’ diyen mektuplar almaya başlıyorsunuz. Yayın yönetmenleri bunlardan etkileniyor ve bir süre sonra bu tür hikâyeler artık yayımlanmıyor. Sindiriliyoruz.” (Hertsgaard “How Reagan Seduced Us” içinde zikredilmiştir.)

(111) Piero Gleijeses, The Dominican Crisis, (Baltimore: Johns Hopkins University Press, 1978), s. 95-99.

(112) Jan K. Black, United States Penetration of Brazil, (Philadelphia: University of Pennsylvania Press, 1977), s. 39-56.

(113) Bkz. s. 94-95 ve metnin devamında s. 222-226.

(114) “The Stalinists of Anti-Communism”, Ralph Miliband, John Saville ve Marcel Liebman, Socialist Register, 1984: The Uses oft Anticommunism içinde (London: Merlin Press, 1984), s. 337.

(115) 1949’da Daix, Stalin’in toplama kamplarını “Sovyetler Birliği’nin en büyük başarılarından biri” olarak nitelendirmişti; ona göre bu kamplar “insanın insan tarafından sömürülmesine bütünüyle son verildiğini” gösteren yerlerdi (Miliband ve diğerleri., Socialist Register içinde zikredilmiştir s. 337). Komünist Parti’de katı görüşleriyle tanınmış eski bir parti görevlisi olan Kriegel, 1982’de yazdığı bir kitapta Şabra-Şatilla katliamlarının, Sovyetler’in uluslararası terörizm planlarının bir parçası olarak, İsrail’i lekelemek amacıyla KGB tarafından CIA’nin örtük işbirliği ile örgütlendiğini ve bu amaçla, FKÖ ile işbirliği içinde olan Alman teröristlerin kullanıldığını belirtmişti. Bu derin araştırma ve etkileri konusunda ayrıntılı bilgi için bkz. Noam Chomsky, Fateful Triangle (Boston: South End Press, 1983), s. 291-292, 374-375.

(116) Socialist Register, s. 345.

(117) Muhalifler resmi düşmanları eleştirmeye kalkıştıklarında, “Bir Denetim Mekanizması Olarak Anti-Komünizm” bölümünde anlatıldığı gibi eski-komünist uzmanların yaptığına benzer şekilde, medyanın süzgeç sisteminden rahatça geçebilirler.

(118) Bkz. Bölüm 2, “Değerli ve Değersiz Kurbanlar”. Türkiye örneğinde, ne ilginçtir ki, Batı basını Türk Hükümeti’nin, ABD’nin bu ülkedeki muhabirleri de dahil olmak üzere, basına karşı giriştiği saldırıları duyurmayı reddetmişti. Polis tarafından dövülen ve uydurma iddialarla hapse atılan UPI ajansı muhabiri İsmet İmset, neyle suçlandığını açıklamaması için ajansı tarafından uyarılmış, ajansın bu konudaki uzlaşmacı tutumunu eleştirdiği için de sonunda işinden kovulmuştu. Bkz. Chris Christiansen, “Keeping in With The Generals”, New Statesman, 4 Ocak 1985.

(119) Bizce, bu karşıt kutuplara ayırma uygulamasının aynısı ülke içinde de geçerlidir. Örneğin hem Amerikan hem de Britanyalı uzmanlar, kitle medyasının periyodik olarak “sosyal yardım fareleri” konusuna yoğun ilgi gösterip öfkeyle yaklaştığını, buna karşılık iş çevreleri ve zenginlerin çok daha ciddi yolsuzluk ve vergi kaçırma hikâyelerini göz ardı ettiğini ve bu tür olaylara merhametli bir şekilde yaklaştığını belirtmişlerdir. Medyada ayrıca eşitsizlik ve yoksulluğun yapısal nedenlerini araştırma konusunda müzmin bir isteksizlik vardır. Britanya’da artık kökleşmiş olan “yoksullara suçlu gözüyle bakılması” konusunu ve sosyal yardım beleşçilerine yönelik ardı arkası kesilmeyen saldırıları kapsamlı biçimde irdeleyen Peter Golding ve Sue Middleton, buna karşın vergi kaçırmanın basın tarafından “kabul edilebilir, hatta övgüye layık” bir davranış olarak görüldüğünü ve vergi kaçıranlara da “sadece kurban değil, kahraman” gözüyle bakıldığını belirtmişlerdir. Araştırmacılara göre, “refah kapitalizminin en büyük başarısı”, yoksulluğun neden ve koşullarını neredeyse bütünüyle görünmez kılmayı başarmış olmasıdır. (Images of Welfare: Press and Public Attitudes to Poverty (Oxford: Martin Robertson, 1982), s. 66-67, 98-100. 186,193). “The Deserving Rich” başlıklı bölümde A. J. Liebling, ABD’de de “yoksullara karşı saldırıların gazete patronlarının en gözde konusu olduğunu” yazmakta ve “gazete sahipleri tarafından Müstahak Yoksullar kavramından daha fazla el üstünde tutulan bir kavram olmadığını” belirtmektedir. (The Press (New York: Ballantine, 1964), s. 78-79). Liebling, kitle medyasının, “yoksullar ya varlıklarını ya kötü huylarını ya da her ikisini birden gizlerler” diyerek refah harcamalarını ve vergileri azaltmak için gayret gösterdiğini belirttikten sonra, medyanın bu konuda gösterdiği çabalarla ilgili ayrıntıya da girmektedir (s. 79). Bu stratejiler, çalışan işçi sınıfının ilgisini saptırmakla kalmaz; işçi sınıfı ile işsizler ve marjinalleştirilmiş kesimler arasında bir bölünme yaratarak işçi sınıfını bu gruplardan kopartır. Ve bu grupların, güya utanç verici bir beleşçilik sistemine katıldıkları için kendilerini fazlasıyla rahatsız hissetmesine neden olur. Bkz. Peter Golding ve Sue Middleton, “Attitudes to Claimants: A Culture of Contempt”, Images of Welfare içinde, s. 169 ve devamı. Başkan Reagan’ın sosyal yardım fareleri hakkındaki uydurma hikâyeleri, buna karşılık kendine mali destek sağlayan şirketlerin çok daha büyük boyutlardaki yolsuzlukları karşısındaki suskunluğu uzun süredir var olan bu sinik ve merhametsiz açgözlülük geleneğine uygun düşmektedir.

(120) Bu karşıt kutuplara ayırma davranışının bütün ayrıntılarıyla incelendiği bir kaynak için bkz., Edward S. Herman, “Gatekeeper versus Propaganda Models: A Critical American Perspective”, Peter Golding, Graham Murdock ve Philip Schlesinger, ed., Communicating Politics içinde, (New York: Holmes & Meier, 1986), s. 182-194.

(121) 1 Mart 1973 tarihli başyazı. Belli ki Sovyetler Birliği sivil bir uçağı düşürdüğünü bilmiyordu; fakat bu, ABD yetkilileri tarafından gizlendi. Böylece Sovyetler’in bir yolcu uçağını bilerek düşürdüğü konusundaki asılsız iddialar, bu ülkenin barbarca tutumuna ilişkin acımasız eleştirilere dayanak oluşturdu. İsrail ise sivil bir uçağı bilerek düşürdüğünü açıkça kabul ettiği halde, Batı bu özel durumda konuya hiç ilgi göstermedi.

(122) Örneğin New York Times indeksinde sadece Eylül 1983 süresince KAL 007 olayına ilişkin atıflar yedi tam sayfayı bulmaktadır.

(123) 1984 Los Angeles Olimpiyat Oyunları, uzay mekiği uçuşları ve “Özgürlük için Hafta Sonu” gibi yurtsever ayinler, “bizi bir araya getirmek” konusunda benzer bir işleve sahiptir. Bkz. Elayne Rapping, The Looking Glass World of Nonfiction TV (Boston: South End Press, 1987), Bölüm 5; “National Rituals”.

(124) Bkz. Bölüm 6.

(125) Seçkinlerin ciddi görüş ayrılığına düştüğü konularda muhalif seslere medyada yer verilecek, iddiaların şişirilmesi ve eleştirel yargının askıya alınması da bazı kısıtlamalara tâbi hale gelecektir. Bu konunun ele alındığı Önsöz s. xii-xiii ve izleyen örnek-olay incelemelerinde yer verilen örneklere bakınız.

(126) Reader’s Digest’in CIA ile olan yakın ilişkileri ve Bulgar bağlantısıyla ilgili kampanyayı başlatan ve yürüten başlıca kişilerden biri olan Paul Henze’in uzun süre CIA görevlisi olarak çalıştığı hatırlanacak olursa, hükümetin bu konulardaki rolü bütünüyle göz ardı edilemez. CIA-Reader’s Digest bağlantısı için bkz. Epstein, “The Invention of Arkady Shevchenko”, s. 40-41. Henze için bkz. Bölüm 4. Reader’s Digest tarafından Kamboçya konusunda yayımlanan ve en çok satanlar listesine girerek geniş yankı uyandıran kitabın bir ölçüde CIA’nin bir dezenformasyon girişimi olduğu konusundaki güçlü olasılık hakkında bkz. Bölüm 6, s. 317 ve zikredilen kaynaklar.

(127) Bu konuyla ilgili pek çok örnek gelecek bölümlerde sunulmaktadır. Karşı-örnekler olarak sunulan Watergate skandalı ile Reagan döneminin son evrelerinde meydana gelen İran-Kontragate skandalının ifşaatı ise Bölüm 7’de tartışılmaktadır.

(128) Bu hususlar, Papaya dönük gizli suikast planında sözüm ona Bulgar bağlantısı olduğuna ilişkin iddialar konusunda açıkça geçerlidir. Bkz. Bölüm 4.

(129) New York Times’ın Endonezya tarafından işgal edilen Doğu Timor’a ilişkin “olguları sunarken” düzenli olarak Endonezya yetkililerinden aldığını bilgilere dayandığını ve mültecilerle kilise kaynaklarını vs. görmezden geldiğini bir başka incelemede belirtmiştik. Buna karşılık Times, savaş sonrası dönemde, Vietnam ve Kamboçya’ya ilişkin haberlerinde kaynak olarak devlet yetkililerini değil, mültecileri kullanmıştır. (The Washington Connection and Third World Fascism (Boston: South End Press, 1979), s. 151-152, 169-176, 184-187). Bu durumun akla getirdiği bariz sonuçları ele almaktan kaçınma çabaları konusunda bkz. Bölüm 6. “Pol Pot Dönemi” alt başlığı (s. 344).

(130) Böylece CIA, Dışişleri Bakanlığı’nın da açık desteğini alarak, Nikaragualı kontraların saldırılarını çiftçi kooperatifleri gibi “yumuşak hedeflere” yönelttiğinde, güvercinler de dahil, medya yorumcuları bu hedeflerin hafif silahlı milislerce savunulmasını gerekçe göstererek, ya bu saldırıları alkışlar ya da bu tür hedeflere yönelmenin meşru olup olmayacağı konusunda felsefi söylevlere girişirler. Buna rağmen, yine silahlı yerleşimciler tarafından savunulan İsrail’deki kibbutzlara (İsrail çiftçi kooperatifleri) yönelik terörist saldırılar oldukça farklı bir biçimde ele alınır. Ayrıntılar için bkz. Noam Chomsky, The Culture of Terrorism (Boston: South End Press, 1988).

(131) Bölüm 3’te anlatıldığı gibi, gündemlerin ve çerçevelerin nasıl değişken bir biçimde kullanıldığını daha iyi kavramak için medyanın, Amerika’nın desteklediği ve karşı çıktığı Üçüncü Dünya ülkelerindeki seçimlere olan yaklaşımına bakmak yeterlidir.

(132) Michael Ledeen’in aşağıdaki iddiaları küstahlıkları bakımından birer klasik durumundadır: (1) Kitle medyası, Kaddafi’nin açıklamalarını ABD Hükümeti’nin açıklamalarından daha güvenilir bulmaktadır; ve (2) “Dost bir ülkedeki (özellikle de bu ülke otoriter bir sağcı hükümet tarafından yönetiliyorsa) görece önemsiz insan hakları ihlalleri, bize düşman olan ülkelerdeki çok daha ciddi suçlardan daha fazla ilgi çekmekte ve daha fazla eleştiriye hedef olmaktadır…” (Grave New World (New York: Oxford University Press, 1985), s. 131; Kaddafi’ye nasıl daha fazla itibar edildiği s. 132-133’te anlatılıyor). Kitle medyasının uydu ve düşman ülkelerdeki insan hakları ihlallerine ilişkin gerçek tutumuyla ilgili belgeler konusunda bkz. Bölüm 2.

Sosyal Bilimler Haftalık E-Bülten Aboneliği

* indicates required

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.