Sosyal Bilimler

Fotoğrafta Sosyolojik Göz: İstanbul’da Bekar Odaları | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Fotoğrafta Sosyolojik Göz: İstanbul’da Bekar Odaları

Bu sunuş fotoğraf ve sosyoloji arasında eş zamanlı bir ilişki kurmaya çalışıyor. Bu ilişkiyi kurmaya çalışırken ne sosyolojik veri alma yöntemlerine bir katkıda bulunma iddiasındadır ne de fotoğrafın kendi içinde barındırdığı estetik tartışmalarına ya da gerçeklik kavramı üzerindeki sorgulamalara bir yenisini ekleme niyetindedir.

Elbette bu çalışma 19.yüzyılın başlarından itibaren bilimlerin kendi içlerinde keskin ayrımlarla belki de yapay bir şekilde disiplinlere ayrılışının, geçtiğimiz yaklaşık elli sene içinde sorgulandığı, eleştirildiği tartışma ortamlarının yansımasından ve bu eleştirilerin yer aldığı yayınlardan etkilenmiştir. “Bu gün, nasıl bir bilim?” ve özellikle de “Nasıl bir sosyal bilim anlayışı?” sorularının akademilerde düğümlendiği nokta disiplinlerin dar kalıplarını sorguladıkları ve bu kalıpları kırmaya başladıkları  yerdir.

Dolayısıyla fotoğrafla sosyoloji arasında bir ilişki kurmaya çalışırken disiplinler arası çalışmaların çoğul bakışlı bilgi üretimi sağlama noktasında neden gerektiği hatta belki neden zorunlu olduğu bilincinde olarak hareket ettik.

Bu anlamda çalışma, fotoğrafla sosyolojinin birbiri ile karşılaştığı, birbirinin sınırlarını zorladığı, hatta iç içe geçtiği, sosyolojik bakış ile fotoğrafın bakışını üst üste koyan ve kesişen yolları okumaya çalışan bir deneme niteliğindedir. Walter Benjamin’in değimiyle “hiç yazılmamış olan şeyi okuma” denemesidir. Kimimizin yolu düştüğü için içinden geçtiği, kimimizin sadece duyduğu ama çoğumuzun belki de hiç bilmediği bir yeri, İstanbul’un arka yüzünde bir yaşam alanı ya da yaşamla mücadele alanı olarak tarif edebileceğim bir yeri Altan Bal’ın fotoğraflarından okuma denemesidir.

Fotoğraflara geçmeden önce bu projenin yaratıcısı ve fotoğrafların sahibi sayın Altan Bal’a, projeyi destekleyen Fotoğraf Vakfı’na ve özellikle de vakfın kurucularından sayın Kemal Cengizkan’a teşekkür etmek istiyorum.

Ansiklopedik bilgiye göre İstanbul’da “bekar odaları” ya da “bekarhaneler” adı verilen yerleşim yerlerinin tarihi Bizans dönemine kadar uzanmaktadır. İstanbul’daki çok yönlü iş ve yaşam deneyimlerinden kaynaklanan ihtiyaç doğrultusunda çok sayıdaki bekar, evli, yaşlı, genç, erkek, iş yerlerine yakın bu bölgelerde yaşamaktaydı. Osmanlı döneminde bekar odalarında yaşayanlara yönelik çeşitli kurallar, yasaklar uygulana gelmişti. Kaynaklara göre sayıları bini aşan çalışanın yaşadığı bu yerleşim yerleri yeniçeri ağası, sekbanbaşı, bostancıbaşı gibi isimler verilen askeri inzibat ve kolluk amirleri tarafından denetleniyordu. Hatta kentte herhangi bir cinayet, hırsızlık, soygun olayı ortaya çıktığında bekar odalarına baskınlar düzenleniyordu. 18. yüzyılda ise tamamen disiplinsiz hale gelen yeniçeriler kentte gerçekleştirdikleri eylemlere bekar odalarında kaçak barınan gençleri de katmışlardı ve o dönemde kentin en çok korkulan bu bölgeleri bir üs gibi kullanıyorlardı.

Dönemin bekar odaları oldukça ilkel koşullara sahip, birden çok insanın yatıp kalktığı, yaşayanların kendi yemeklerini hazırladıkları, ortak tuvaletlerin kullanıldığı, hijyen koşullarının olmadığı küçük odalardı. Aradan geçen bunca yıla rağmen, Beyazıt ile Eminönü arasında kalan ve Küçükpazar olarak tanımlanan bölgedeki bekar odalarında da benzer koşullara rastlıyoruz.

Bir Göz Oda

Bekar odalarının içinde yer aldığı binalar, dıştan oldukça eski hatta yıkılacak gibi duran, içinde çok sayıda kişinin yaşadığı, bölünmüş küçük odalardan oluşan, bakımsız ahşap yapılardır. Öncelikle, her ne kadar odalar bekar odaları olarak tanımlansalar da, bu tanımın, kişilerin medeni hallerinden çok yaşam biçimlerine işaret eden bir anlam içerdiğini söylemek gerekir. Odalarda yaşayanlar arasında bekarlar olduğu kadar evli insanlar da vardır ve hemen hepsi Anadolu’nun çeşitli yerlerinden İstanbul’a çalışmak üzere gelmiş kişilerdir. Gelenlerin yoğun olarak belirli bir bölgeden geldiğini söylemek pek mümkün değil, bu konuda oldukça dağınık ve geniş bir yelpazeden söz edilebilir. Öte taraftan, memleketlerinden İstanbul’a ilk gelenlerin daha önce gelmiş yakın akrabalarının ya da hemşehrilerinin vasıtasıyla bölgeye yerleştikleri söylenebilir. Dolayısıyla İstanbul’a göçün genel öyküsüne benzer şekilde, burada da akraba ve hemşehri ilişkilerinin etkisini ve göç sürecindeki belirleyiciliğini görmek mümkündür.

Bölgedeki odalardan çoğu benzer koşullardadır. Odalar, içinde yaşayanların gündelik zorunlu ihtiyaçlarını karşılayamayacakları kadar ilkel koşullara sahiptir ve ancak uyumak ve güç koşullarda yemek yapmak için kullanılabilecek durumdadır. Tuvaletler, odaların arasında belirli sayılarda ve ortak kullanılırken, banyo olmadığı için, banyo sorunu ya su ısıtılarak odalarda çözülmeye çalışılmaktadır yada sayıları fazla olmayan civardaki duş kabinleri kullanılmaktadır. Çamaşır yıkama, ütü gibi ihtiyaçlar ise, bekar odalarının yoğunlukla bulunduğu bölgenin içinde hizmet veren çamaşırhanelerde ve terzilerde karşılanmaktadır.

Fotoğraf 1
Fotoğraf 1

Fotoğraf 1’in bize tipik bir bekar odasını tanıtan nitelikte olduğunu söyleyebiliriz. Ortalama altı-sekiz kişinin yaşadığı oda, ısınmak, yemek yemek ve uyumak için kullanılmaktadır. Genelde odanın daha işlevsel kullanılabilmesi için elbiseler, havlular vs. duvarlara gerilen iplere asılmaktadır. Uyumak için ise birbirine iyice yaklaştırılmış ranzalardan oluşan ve adeta hapishane koğuşunu andıran dar bir alan ihtiyacı karşılar. (Fotoğraf 2)

Fotoğraf 2
Fotoğraf 2

Bekar odalarında yaşayanlar oldukça ekonomik davranmak zorunda oldukları için, yemeklerini olanakların elverdiği ölçüde kendileri pişirip masraflarını ortak karşılamaktadırlar. Genellikle üzerine gazete serilmiş sehpalarda yada yerde ve tek tencere içinde hazırlanmış akşam yemeklerinin odada herkesin bir arada olduğu bir saate denk gelmesine özellikle dikkat edildiği gözlemlenmiştir. Bu durumun, bir taraftan masrafların ortaklaşa karşılanması ve odadaki düzenin sağlanması için gerekli olduğu düşünülebilir. Öte taraftan, herkesin aynı anda sofraya oturmasının bir geleneğin devamı olduğu görülmüştür ve ailelerinden, eşlerinden uzak yaşamak zorunda kalan bekar odası sakinleri, aynı anda sofraya oturmanın onlar için önemli olduğunu ve kendilerini aile ortamında hissettiklerini ifade etmişlerdir. (Fotoğraf 3)

Fotoğraf 3
Fotoğraf 3

Odalarda yaşayanlar haftanın altı günü zor koşullarda çalıştıktan sonra, sadece Pazar gününü kendilerine dinlenme günü olarak ayırabilmektedirler. Fotoğraf 4’de Pazar günü geç saatte uyandıktan ve özenerek giyindikten sonra komşu odalarda kalanlarla birlikte televizyon izleyenleri görüyoruz. Odaların hepsinde televizyon olmadığı için, birbirine komşu olan odalarda kalanların, Pazar günleri bir araya geldikleri ve kullanılan televizyonların çöplerden bulunup tamir edildiği öğrenilmiştir. Bekar odalarında yaşayanlar, Pazar günlerini televizyon dışında çok ender de olsa odalarında bira içerek, birlikte türküler söyleyip dertleşerek geçirmektedirler. Ayrıca vazgeçilmez eğlence biçimlerinden biri de, bekar odalarının bulunduğu bölgedeki kahvehanede birlikte izlenen futbol maçları (Fotoğraf 5). Odalarda kalanların Pazar günleri yada önemli futbol maçları dışında, hem çalışma saatlerinin uzunluğu ve işin yoruculuğundan dolayı hem de maddi olanaksızlıklar nedeni ile düzenli olarak kahveye gitme alışkanlıkları olmadığını söylemek mümkündür.

Fotoğraf 4
Fotoğraf 4
Fotoğraf 5
Fotoğraf 5

Her ne kadar bekar odalarında yaşayanlar, yoksulluk içerisinde, fiziksel mekanın kullanımına dair benzer zor koşullar altında hayatlarını devam ettirmeye çalışmaları ortak yönleri ise de; her birinin doğduğu büyüdüğü yer, İstanbul’a geliş öyküsü, bekar odasında ne kadar uzun süredir kaldığı, kent yaşamında nelerle karşılaştığı, başka bir deyişle her birinin kişisel yaşam deneyimi birbirinden başkadır. Bu durum bize, söz konusu bireylerin yaşadıkları mekanla, kentle, birbirleriyle kurdukları ilişkilerde bütüncül bir bakışla anlayamayabileceğimiz ya da yanılgıya düşebileceğimiz bir çok ayrıntı üzerinde yeniden düşünme olanağı sağlamaktadır. Bekar odalarında yaşayanlarla yaptığımız sohbetlerde ve görüşmelerde, özellikle kalabalık odalarda yaşayanların kendi içlerinde yerleşik bir düzen oluşturdukları, bireylerin sorumluluk alanlarının net tarif edildiği, karşılıklı birbirlerini korumak ve desteklemek üzere kimi önlemler alarak ortak bir hayatın kurallarını oluşturduklarını söylemek mümkündür.

Fotoğraf 6
Fotoğraf 6

Fotoğraf 6’da gördüğümüz odada, Niğde Aksaray’dan gelen dört kardeş ve yine Aksaraylı hemşehrilerden ve yakın akrabalardan oluşan toplam sekiz kişi kalmaktadır. Fotoğrafta en solda elleri bağlı oturan kişi odanın lideridir. Lider kavramını kullanmamın nedeni; bu kişinin kardeşlerin ve odada kalanların yaşça en büyüğü ve İstanbul’da en uzun süreli yaşamış başka bir deyişle en deneyimli kişisi olması nedeniyle, odada yaşayan diğer bireylerin ona duydukları saygı ve bağlılık ilişkisini aktarmaya çalışmamdır. Lider, hem çalıştıkları işi organize eden hem de odadaki gündelik yaşamı düzenleyen ve kararları veren kişidir. Bu anlamda odada yaşayanlar zorunlu olarak aynı mekanı paylaşan insanlardan çok, adeta ebeveynler ve çocuklar arasında hiyerarşik ilişkilerin tanımlandığı bir aile yapısı içindeki bireylere benzemektedirler. Fotoğraftaki lider evli ve iki çocuk babası, ailesi Aksaray’da yaşıyor, kendisi burada kardeşleri ile birlikte kalarak ailesinin geçimini sağlıyor ve odada yaşayanların her türlü sorunu ile ilgilenen baba rolündedir. Bu odada yaşayanların tamamı kağıt toplayarak ve satarak geçimlerini sağlamaktadırlar ve kağıt toplama işinin organizasyonu da yine lider tarafından gerçekleştirilmektedir. Fotoğraftaki odada bulunan lider; “bu işi uzun seneler babam yaptı, ben önce onun yanındaydım, sonra yaşlanınca işin başında ben durmak zorunda kaldım ve kardeşlerimi de buraya getirdim” sözleriyle, babasının işin organizasyonu ile birlikte sorumluluğu kendisine bıraktığını anlatmıştır. Kağıtlar lider tarafından önceden bölgedeki diğer kağıtçılarla da anlaşarak ayrılmakta ve belirlenmiş yerlerden toplanıp yine belirli depolara satılmaktadır. Liderin organizasyonu doğrultusunda odada kalanlar bütün gün kağıt toplayıp satarak kazandıkları az miktardaki parayı lidere veriyorlar. Lider bu para ile odaların kirasını ödüyor, zorunlu harcamaları karşılıyor ve çalışanlara harçlık veriyor. Ayrıca kendisi de dahil olmak üzere aşağı yukarı üç ayda bir memleketlerine ailelerini ziyaret etmeye gidiyorlar ve bu ziyaretlerin masrafları da yine lider tarafından karşılanıyor. Ancak liderin diğer çalışanların kazancı üzerinde tasarruf  hakkına sahip bir taşeron gibi davrandığını düşünmek de pek mümkün değil, çünkü diğerleri çalışırken yemekleri pişirmek, odadaki işleri organize etmek, bulaşıkları yıkamak da yine liderin görevleri arasında. Bu oldukça ilginç bir ayrıntı çünkü odanın lideri hem hiyerarşik ilişkinin en üstündeki baba rolünde hem de günlük ihtiyaçlara yönelik ev işleri yapan adeta bir anne rolündedir.

Fotoğraf 7
Fotoğraf 7

Öte taraftan Fotoğraf 7’de elli yaşına basmış bir kağıtçıyı görüyoruz. Kendisi yaklaşık yirmi senedir bekar odalarında yaşıyor ve kağıt toplayarak hayatını kazanıyor. Bu oda onun için İstanbul’da çalışırken geçici olarak kaldığı bir yer olmaktan çok, artık senelerdir içinde yaşadığı ve buradaki yaşamın, bu odanın parçası olduğu evidir aslında. Başka bir deyişle, kağıt toplayarak hayatını kazanmak, geceleri yalnız odasında/evinde dinlenmeye çalışmak onun için bir yaşam tarzı olmuş durumdadır. Duvarlara gerilen iplere asılmış elbiselerle, poşetlerle, su bidonları, küçük yemek masası, içeri aldığı el arabası ile, tek kişilik yatağı, tuğla ve tellerle  kendi yaptığı ocağı ile tipik bir bekar odasında yaşanmış yirmi yıl.

Fotoğraf 8
Fotoğraf 8

Fotoğraf 8’de akrabasının yanında yatan on üç yaşındaki çocuk ise bekar odalarının en küçük sakinidir ve bu odada babası ve diğer akrabaları ile birlikte yaşamaktadır. Bütün gün babası ile birlikte kağıt toplama işinde çalıştıktan sonra, gece, çöplükten bulduğu ve ısrarla kullanmak istediği çizgi roman kahramanı desenindeki nevresimi belki de onun çocukluk özleminin bir simgesi niteliğindedir.

Çaresizliğin İşi

Bekar odalarında yaşayanların büyük bir çoğunluğu kağıt toplayarak ve topladıkları kağıtları satarak geçimlerini sağlamaktadır. Kağıtçılık dışında durumu kısmen daha iyi olan az sayıdaki çalışan, işporta tezgahlarında mevsime göre öncelikli belirlenen ihtiyaçlar doğrultusunda seyyar satıcılık yapmaktadır.

Fotoğraf 9
Fotoğraf 9

Kağıt toplama işinde çalışanların oldukça ağır koşullarla mücadele etmek zorunda kaldıkları görülmektedir. Sabah beş gibi işe başlayıp geç saatlere kadar -çoğunlukla gece on,on bire kadar- çalışmaya devam eden kağıtçılar, el arabaları ile bütün gün sağlık koşullarını tehdit eden ortamlardan, çöplerden topladıkları kağıtları, çoğunlukla odaların alt katında ya da giriş kapısının önünde bulunan depoda tasnif edip, çuvallara yerleştirerek, satmak üzere hazırlanmış bir şekilde tutarlar (Fotoğraf 9). El arabalarının ve kağıtların depolarda korunması ise ayrı bir iştir; herkes kendi arabasını diğerlerinden ayırabileceği bir işaret koyar ve gece hırsızlık ihtimaline karşı bir-iki kişi depoda kalarak nöbet tutar (Fotoğraf 10).

Fotoğraf 10
Fotoğraf 10

İşleri üzerine kağıtçılarla yaptığımız sohbetlerde, hemen hepsi çok ağır koşullarda çalıştıklarını ve başka bir alternatifleri olmadığı için bu işi yapmak zorunda kaldıklarını ifade etmişlerdir. Hatta kağıtçılardan biri işini “bu iş çaresizliğin işidir, kimse bu işte çalışmak istemez” diye tanımlamıştır. Çalışanların ortak hayali ise bir an önce koşulları daha iyi olan başka bir işe geçebilmek için para biriktirmek. Geçilmesi hayal edilen işler işportacılık, garsonluk, atölye işçiliği vs. olmasına rağmen, kağıtçıların özellikle son on yıldır daha iyi şartlarda iş olanakları yaratmasının çok güçleştiği söylenebilir. Bu konuda görüşme yaptığımız, bekar odalarının yakınında yaklaşık kırk yıldır çalışan bir esnaf bölgeyi şöyle anlatmıştır; “Eskiye göre çok değişti burası, özellikle 1970’den sonra çok daha kötü oldu. O yıllarda bu kadar kalabalık değildi İstanbul. Kente tutunmak daha kolaydı. Eskiden göç edenler ya ailesi ile birlikte gelirdi, ya da önce gelip, odalarda kalır, bir müddet çalışır, evini tutup ailesini getirirdi. Şimdilerde bunu yapamıyorlar. Özellikle kağıtçıların işi zor. Bir müddet çalışıp, daha iyi iş tutup aileyi buraya taşımak çok zor artık. Eskiden çıraklık vardı, çırak olup sanatı öğrenebiliyordunuz, sonra otomasyona geçildi. Şimdi zaten her yerde işsizlik var, meslek öğrenmek ortadan kalktı. Bütün gün kağıt toplayanlar da kolay kolay daha iyi işlere geçemiyorlar yani”.

Yakınlarını en iyi ihtimalle üç ayda bir gören ve bütün gün topladıkları kağıtları çok az miktarda parayla değiştirerek geçimlerini sağlamaya çalışan kağıtçılar, kente tutunma hayallerini her gün biraz daha katlayarak ertelemek zorunda kalıyorlar.

21. Yüzyılın ilk çeyreğini yaşadığımız şu yıllarda, bekar odaları diye adlandırılan bölgede, Anadolu’nun çeşitli yerlerinden İstanbul’a çalışmak için gelen ve sayıları bini aşan bekar, evli, yaşlı, genç erkeklerin her biri, yoksulluk koşullarında başka bir göç öyküsü yazıyor. Çoğunluğu sabahın ilk saatlerinde kağıt toplamak için yola çıkan ve akşamın geç saatlerinde odalarına geri dönen bekar odaları sakinleri, bir göz odada yoksulluğu, zorluğu, hasreti ve yalnızlığı sorgusuz ve sessiz alabildiğine uzun yaşıyorlar…?

NOT: Bu çalışmanın sunumu, elli altı fotoğraf kullanılarak hazırlanmış power point gösterisine eş zamanlı olarak gerçekleştirilmiştir. Ancak bildirinin sempozyum kitabında yer alabilmesi için seçilmiş birkaç fotoğraf üzerinden yeniden düzenlenmesi gerekmiştir.

Haftalık E-Bülten Aboneliği

Yorum Yazın

Haftalık E-Bülten Aboneliği




sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.