Sosyal Bilimler | Kayda Değer Akademik Metinler

Sosyal Bilimler

Engellilik ve Ayrımcılık: Sakatlığın Tarihsel İnşası | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Engellilik ve Ayrımcılık: Sakatlığın Tarihsel İnşası

Künye — Sibel Yardımcı, Engellilik ve Ayrımcılık: Sakatlığın Tarihsel İnşası, Engellilik ve Ayrımcılık, Karekök.

Editör Notu — Okulda, kütüphanenin “Alabilirsiniz” bölümünde genellikle Forbes, Capital ve muadili dergilerin sayıları yer alır. Birkaç gün evvel yine o bölümün yanından geçerken söz konusu yayınların arasında Kenan Çayır, Melisa Soran ve Melike Ergun tarafından yayına hazırlanan “Engellilik ve Ayrımcılık: Eğitimciler İçin Temel Metinler ve Örnek Dersler” derlemesi gözüme çarptı ve hiç tereddüt etmeden aldım. Kitaba şöyle bir göz attığımda,  “Yeni İstanbul Çalışmaları” adlı başka bir derlemede “Normativite Sınırlarında İttifak İmkânları: Heterotopya Olarak Queer, ve/ya Sakat Bedenler ve Kamusallığı Beden Üzerinden Okumak” adlı çalışmasıyla tanıdığım Sibel Yardımcı’nın “Sakatlığın Tarihsel İnşası” adlı çalışmasını bir solukta okudum. Okuduktan sonra, sağlamcılık ideolojisinin gündelik hayatımıza ne denli sirayet ettiğini ve bir cendere gibi toplumu nasıl sarıp sarmaladığını idrak ettim. Sosyal politika ve sosyal yardım kavramlarının çoğu zaman birbiri ile karıştığı bir politik iklimde yaşadığımızı da düşününce aslında “şu kadar mavi kapak toplanırsa şu kadar tekerlekli sandalye tedarik edilir” ve muadili kampanyaların, toplumda dezavantajlı bir grup olan sakat insanların yaşamış olduğu sorunlara çözüm üretmekten ziyade kısır bir döngüye sebep olduğunu gözler önüne seren “Sakatlığın Tarihsel İnşası” adlı bu çalışmanın daha çok kişiye ulaşması gerektiğini canı gönülden istedim.

Ayşe Çandır, Sosyoloji Editörü, a.candir@sosyalbilimler.org

ØØØØØ

Özet

Eldeki metnin temel amacı, bugün neredeyse sorgusuz bir şekilde sakatlık olarak tarif edip tanıdığımız, kimilerimiz tarafından deneyimlenen durumların kaderin eşitsiz bir şekilde dağıttığı felaketler değil; toplumsal olarak kurulan, dolayısıyla tarihsel dönüşümler ışığında şekillenen deneyimler olduklarını göstermektir. Sakatlığın tarihsel inşası olarak ifade ettiğimiz bu süreç, aynı zamanda meselenin hangi kavramlar ve modeller çerçevesinde ele alınması gerektiğine dair tartışmalara da sahne olmuştur. Bu kapsamda, öncelikle ilgili kavramlar (özürlü, engelli, sakat) ve sakatlık modelleri (tıbbi model, sosyal model ve diğer yaklaşımlar) ele alınmaktadır. İkinci olarak üretim biçimindeki (kapitalizmin yükselişi) ve bilgi üretimindeki dönüşümlerin (modern bilimin ortaya çıkışı, insan bilimlerinin gelişmesi, istatistiki normalin hesaplanması) sakatlığı bugün algılama ve deneyimleme biçimlerimize etkileri tartışılmaktadır.

Giriş

[Bu metni oluştururken, daha önce yazdığım veya katkıda bulunduğum çeşitli yazılardan yararlandım. Kimi kısımlarını neredeyse değiştirmeden, kimilerini ise değiştirerek yeniden kullandım. Söz konusu yazıların orijinalleri şu kaynaklarda yer almıştır: Yardımcı, Sibel. “Sakatlık ve Mekân İlişkisi Üzerine”, Birgün Gazetesi, 5 Mayıs 2010. Erişim tarihi: 20 Temmuz 2015. http://www.engelliler.biz/forum/content/sakatlik-ve-mekan-iliskisi-uzerine-190.html; Bezmez, Dikmen ve Sibel Yardımcı “Kent Vatandaşlığı, Kent Hakkı ve Sakat Hakları”, Kentsel Dönüşüm ve İnsan Hakları içinde, Kent ve İnsan Hakları Sempozyumu bildirileri, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2013. Dikmen Bezmez’e beni sakatlık üzerine çalışmaya teşvik ettiği, ilgili çalış- maları birlikte yürüttüğümüz süreçteki iş ve yol arkadaşlığı ve birlikte yazdığımız yazıyı etraflıca kullanmama izin verdiği için kocaman bir teşekkür borçluyum. Burada doğrudan alıntılamadığım ama birçok noktada yararlandığım bir diğer metin Dikmen Bezmez ve Yıldırım Şentürk’le birlikte yürüttüğümüz, TÜBİTAK destekli “Engelli Hakları ve Kent Vatandaşlığı: İstanbul Özelinde Engelli Kişilerin Yaşamlarını Şekillendiren Aktörler ve Dinamikler” başlıklı projenin yayımlanmamış sonuç raporudur (Proje Numarası: 109K074).] Irkçılık ve cinsiyet ayrımcılığı karşısında önemli kazanımların elde edildiği 1960’ların politik iklimi, sakatlara yönelik ayrımcılık biçimlerini hedef alan bir eylemliliğin de filizlenmesini mümkün kılmıştır. Hemen her zaman sosyo-politik gündemin ve kamusal temsilin dışında bırakılmış bulunan sakatlar, bu dönemde ve özellikle ABD ve İngiltere’de, kimi durumlarda lobi faaliyetleriyle, kimilerinde ise kitleselleşen eylemliliklerle seslerini duyurmaya başlamıştır. Eğitim, istihdam, erişim gibi meseleleri ‘iane’ değil, ‘hak’ konusu yaparak, ayrımcılık karşıtı yasalar çıkarılmasını sağlamışlardır.

Bir sonraki bölümde detaylı bir şekilde aktaracağım bu gelişmeler, sakatlığın yeniden ve siyasi bir mesele olarak tanımlanmasına olanak vermiştir. Başka bir ifadeyle, sakatlığın ‘doğallığı’ bozulmuştur. Yalnızca bedende bir eksiklik veya işlevsizlik olarak düşünüldüğü sürece sakatlık, tıbbın görüş ve müdahale alanında kalmış; sakatların eğitim, istihdam gibi imkânlardan faydalanamaması da bu durumun doğal bir sonucu olarak anlaşılmıştır. İşte sakat hareketinin belki de en önemli kazanımı, sakatlığın yalnızca bedensel-biyolojik değil, aynı zamanda tarihsel-toplumsal bir yaşantı olarak deneyimlendiğini ortaya koyması olmuştur. Böylece, sakat olmayan kişileri kollayan bir ideoloji ve buna eşlik eden bir yaşam düzeni olarak ‘sağlamcılık’ da sakatların maruz kaldığı bir ayrımcılık biçimi olarak yeniden tanımlanmıştır.

Buradaki tarihsellik vurgusu, bugün sakatlık olarak tarif edilen ve/veya deneyimlenen durumların tarih boyunca aynı şekilde tarif edilmedikleri ve/veya deneyimlenmedikleri anlamına gelir. Aşağıda daha detaylı bir şekilde göstermeye çalışacağım gibi, bugün geçerliliğini neredeyse hiç sorgulamadan kabul ettiğimiz bu tarif ve şekillendirdiği deneyim, hem üretim biçimindeki dönüşümlerin (feodal üretim biçiminden kapitalizme geçiş) hem de ‘insanın’ bilgisini üretmeyi hedefleyen istatistik, nüfusbilim, sosyoloji veya psikoloji gibi bilim dallarının ortaya koyduğu normallik tanımlarının gölgesinde gelişmiştir. Sakatlığın tarihsel inşası olarak adlandırılabilecek bu sürecin sorgulanması, meselenin hem nasıl adlandırılacağı üzerine kavramsal tartışmalarla hem de nasıl anlaşılacağına dair modellemelerle el ele gitmiştir. Metnin geri kalanında hem bu kavram ve model tartışmalarına hem de sakatlığın tarihsel inşasına odaklanılmaktadır.

Kavram Üzerine: Özürlü mü, Engelli mi, Sakat mı?

Toplumsal algıdaki sakatlık imgesi, uzun bir dönem tıp biliminden ilham alan bir tanımın gölgesinde kalmıştır. Sağlam/normal/eksiksiz bir beden kabulünden yola çıkan bu yaklaşım, sakatlığın nasıl adlandırıldığını da etkilemiş; sakat hareketlerinin temel gayretlerinden biri de bu adlandırmayı bir mücadele alanına çevirmek olmuştur. Sakat hareketlerinin ABD ve İngiltere’de güçlü olduğu düşünüldüğünde, ilk kavram tartışmasının İngilizce’de yapılması şaşırtıcı gelmeyecektir. Bugün İngilizce literatürde sakatlığın bedensel ve toplumsal yönlerini anlatan iki ayrı terim kullanılmaktadır: Buna göre bir veya daha çok uzvun kısmen veya tümüyle eksik veya işlevsiz olması ‘impairment’ (yetiyitimi) olarak nitelendirilirken, ‘disability’ (sakatlık) kavramı yaygın toplumsal ve mekânsal pratiklerin, söz konusu bedensel farkları göz ardı etmesinden kaynaklanan kısıtlamalara ve/veya olumsuzluklara atıf yapmaktadır. Bu kavramsallaştırma, sakatlığın toplumsal yönüne vurgu yapması, engeli sakat kişinin bedeninde değil, onu çevreleyen ve çerçeveleyen toplumsal örgütlenmede araması itibariyle önemlidir.

Sakatlığı nasıl adlandırmak gerektiğine dair benzer bir tartışma Türkçe’de de karşımıza çıkar. Gerek dilin kendi imkânları ve tarihindeki farklılıklar gerekse sakat hareketinin Türkiye’de başka bir yol haritası izlemiş olması nedeniyle söz konusu tartışmanın içeriği burada başka türlü gelişmiş; olumsuz anlamın bertaraf edilebilmesi ana mesele hâline gelmiştir. Bunun nedeni kuşkusuz Türkiye’de sakatlığın büyük bir olumsuzlukla (kişisel trajedi, utanç kaynağı vb.) damgalanmış olmasıdır.

Bu noktada karşımıza çıkan üç terimin ilki ‘özürlü’dür. Bu terim devlet bürokrasisi dışında neredeyse terk edilmiştir. Çünkü bir defoya işaret etmektedir. Bu konuda sohbet etme imkânı bulduğumuz birçok sakat arkadaşımız, özürlünün genellikle hatalı üretimi çağrıştırdığını belirtmiş, ayrıca başka bir çağrışımı da devreye sokarak ‘özür dilemeleri’ için bir neden olmadığını ifade etmiştir.

‘Engelli’ ve ‘sakat’ terimlerine dair tartışma ise sürmektedir. Bugün alandaki birçok Sivil Toplum Kuruluşu (STK) ve bu kuruluşların çalışanları ‘engelli’ kavramını kullanmayı tercih etmekte ve bu vesileyle sakat kişi- nin ‘engellenmişliğinin’ altını çizdiğini belirtmektedir. Fakat bu tanım da yer yer eleştirilmiş, engelin sakat kişide değil, toplumda olduğu vurgulanmıştır.

Türkiye’deki sakat hareketinin günümüzdeki önemli isimlerinden Bülent Küçükaslan’ın Bianet’te yayımlanan “‘Sakat’ Politiktir!” başlıklı yazısı [Bülent Küçükaslan, “‘Sakat’ Politiktir!”, Bianet, 8 Eylül 2011. Erişim tarihi: 20 Temmuz 2015. http://bianet.org/bianet/toplum/132569-sakat-politiktir], neden tercihini ‘sakat’ kavramından yana kullandığını ortaya koyuyor. Yazara göre, bir şeyi ‘özürlü’ olarak nitelediğimizde, o şeyin değerini başka bir ‘bütün’ ile kıyaslamış ve onu değersizleştirmiş oluyoruz. ‘Engelli’ adlandırması, engelin çevrede değil, kişide olduğunu ima ediyor; bu anlamda sorumluluğu toplumun sırtından alıyor. Oysa ‘sakat’ sözcüğü (sorunlu yanlar içerse de) daha çok bir hâl tespiti yapıyor: “Hasılı, yeri geldiğinde ‘Sakat Bülent’ diye anılmam gayet güzel,” diyor Küçükaslan; “Evet, sakatım, bu kadar basit.”. Fakat belki de daha önemlisi, tıpkı ırkçılık karşıtı “Siyah güzeldir!” sloganında olduğu gibi, ‘düşük, döküntü, düşük nitelikli’ olarak kabul edilen bir bedenin, bu bedene eşlik eden bir hâlin sahipleniliyor olması. Küçükaslan’a göre, bu olumsuz anlama inat kavramı sahiplenmek, inadına “Sakat güzeldir ve sakatlık politiktir!” demek gerekiyor. Ben de bu eleştiri ve sahiplenme hattını takip ederek sakatlık kavramını kullanmayı tercih ediyorum.

Sakatlık Modelleri

Tıbbi Model

Buradaki tarihsel kırılma noktası, modern bilimin doğuşudur. Bu süreç sakatlığı dinî bir konu olmaktan (Tanrı’nın gazabı, insanın sınanması vb.) tümüyle çıkarmasa da, öncelikle tıbbi bir mesele olarak kurgulamıştır. Buradaki temel varsayım, biyolojik olarak (ve tıbben) ‘normal’ bir bedensel varoluştan söz edebileceğimizdir. Bu varoluş ancak tamlığı varsayılan, eksiksiz addedilen bir bedene eşlik edebilecektir. Böylece, bedensel farklılıklar skalasının önemli bir kısmı normal varoluştan dışlanmış olur. Bu tür (eksiğe işaret eden) farklar birer sapma, birer anomali olarak tarif edilir ve tedavileri hedeflenir. Daha önce belki de Tanrı’nın gazabı olarak okunan bir işaret, artık doğanın işleyişinde bir kısa devredir ve bu kısa devrenin tamiri/telafisi esas hâle gelir. İşte tıbbın görevi budur.

Bu kavramsallaştırmadaki ikinci önemli nokta, sakatlığın bireysel ve bedende bir sorun olarak tarif edilmesi, böylece sakatlık deneyimine damgasını vuran olumsuz koşulların toplumsal boyutunun tümüyle göz ardı edilmesidir. Sakatlığın kişisel bir trajedi olarak tanımlanması, sakatı (ve ailesini) içinde bulundukları koşulların aşılamaz güçlüğüne ve bu durumun tümüyle kendi sorumlulukları olduğuna inandırmıştır. Bu güçlükleri aşmanın tek yolu, yeniden ‘normalleşmek’, örneğin ne pahasına olursa olsun yeniden yürüyebilmek gibi algılanmıştır. Bu da ancak tıbbi profesyonel bir destekle mümkün görünmektedir. Bu koşullar sakat kişinin hem çevresine (örneğin, bakımını büyük oranda üstlenen ailesine) hem de tıbbi uzmanlığa bağımlılığını yeniden üretmiştir. Böylece sakat kişinin kendi hayatı üzerindeki söz ve karar hakkı, ya ailesine ya da ailesinin de sığındığı tıp kurumuna devredilmiştir.

Sosyal Model

Sosyal model, tıbbi modele karşıt olarak ABD ve İngiltere’deki sakat hareketi aktivistleri tarafından geliştirilmiştir (bu kişilerin önemli bir kısmı akademisyendir ve Sakatlık Çalışmaları denilen çalışma alanının da beşeri ve sosyal bilimler başlığı altındaki yerini almasına önemli katkılarda bulunmuşlardır). Mevcut toplumun ‘sakatlayıcı’ olduğu (disabling society) fikrine dayanan bu ikinci modele göre sakatlık deneyimini kuran, bedensel farkları dikkate almayan toplumsal örgütlenmedir. Her alanda ve anlamda erişilebilirliğin sağlanmasıyla birlikte, sakatlıkla ilişkilendirilen olumsuzluklar ortadan kalkabilecektir. Bu anlamda sakatlık tıbbi değil, siyasi bir meseledir. Sakat kimliğinin sahiplenilmesi söz konusu siyasi meselenin tartışmaya açılması için elzemdir. Sakatların örgütlenip haklarını talep etmeleri, kendilerine karşı ayrımcılık yapan ‘sağlamcı’ toplumu (ableist society) dönüştürmeleri gerekmektedir.

tablo 1 - sakatlık

İşte tıbbi otoritenin veya aileye bağımlılığın karşısına çıkarılan ‘bağımsız yaşam’ (independent living) sloganı da bu perspektiften doğar. Böylece uzun bir zaman boyunca kaderi ailesinin veya emanet edildiği tıp kurumunun ellerine bırakılmış olan sakat kişilerin, kendi kaderlerini tayin hakkı dile getirilmiştir. Bu görüşe göre, sakat kişinin hayatını kendi istediği yönde şekillendirmesi, istediği gibi eğitim alıp çalışabilmesi, kendi ailesini kurabilmesi, çocuk sahibi olabilmesi esastır.

Ancak, sosyal model de kısa bir süre sonra eleştirilerle karşılaşmıştır. Bu eleştirilerin kabaca iki hattı takip ettiği söylenebilir. Bunların ilki, ‘sakatlayıcı toplum’ vurgusunun biyolojik ve bedensel olanla (çeşitli uzuv kayıpları ve yetiyitimleri) tarihsel, toplumsal ve kültürel olan (damga, ayrımcılık biçimleri vs.) arasındaki ikiliği yeniden ürettiğidir. Bu görüşe göre, sosyal model toplumdaki ayrımcı söylem ve pratikleri eleştirmiş, fakat sakat kişinin bedensel varoluşunu, kendi bedenini algılama, onunla ilişkilenme, ondaki acıyla başa çıkma biçimlerini yine tümüyle tıbbın ellerine bırakmıştır. Bu da bizi ikinci eleştiri hattına taşır. Buna göre sosyal model, bedenin fizyolojik koşullarını ve bunların sonuçlarını (örneğin acıyı) hiçbir şekilde dikkate almamakta, bu anlamda sakatlığı tümüyle çevresel bir duruma indirgemektedir [Bu konuları etraflıca tartışan İngilizce kaynaklar hayli fazla sayıda; Türkçe metinler için Sakatlık Çalışmaları’nın “Sakatlığa Kuramsal Yaklaşımlar” bölümüne bakılabilir (Bezmez vd. (der.) Sakatlık Çalışmaları. Sosyal Bilimlerden Bakmak, İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 2011.)].

Sakatlık Çalışmaları başlığı altında gelişen araştırmaların son yıllarda çeşitlenmesi ve farklı disiplinlerden beslenmeye başlamasıyla birlikte hem tıbbi hem de sosyal modeli eleştiren farklı birçok yeni görüş belirmiştir. Bu çalışmalar burada özetlenemeyecek kadar çok ve çeşitlidir; ama aşağıdaki dipnotta kısaca açıklamaya çalıştığım gibi birkaç başlık altında toplanabilir

[Bu çalışmaların ilki, hem bireysel (insan kişiliği ve psikolojisi de dâhil olmak üzere) hem de toplumsal faktörleri hesaba katmayı öneren biyo-psiko-sosyal modeldir (BPS). Bu açıdan biyo-psiko-sosyal modelin hastalığın ve sakatlığın anlaşılmasında daha kapsamlı (belki toplamcı olarak addedilebilecek) bir yaklaşım izlediği, sosyal modelin tıbbi model eleştirisinin açtığı yoldan ilerlemekle birlikte, daha fazla değişkeni dikkate almayı denediği söylenebilir. Tıbbi model-sosyal model ikiliğinden uzaklaşan diğer bir yaklaşım, algıyı ve yaşantıyı öne çıkaran ‘fenomenolojiden’ ilham alır. Buradaki temel kavramlardan biri ‘yaşanan beden’dir (lived body). Yaşanan beden kavramı, kişinin kendi bedenini nasıl deneyimlediği sorusundan yola çıkar. Bu deneyim kişinin (dolayısıyla sakat kişinin) dünyada nasıl var olduğu, nasıl yaşadığı açısından belirleyicidir. Çünkü kişinin vücut bulduğu yer, kendine dair deneyimin nesnel (bedenim benimdir) ve öznel (beden ben’imdir) kutuplarını bir araya getiren bedendir. Dolayısıyla bu noktayı dikkate almadan sakatlık deneyimini yalnızca toplumsal formasyonlar veya ayrımcılık biçimleri ile açıklamak mümkün değil. Tıbbi model-sosyal model ikiliğinden uzaklaşan bir diğer hat Michel Foucault’nun beden, tıp, cinsellik, bilim ve normallik üzerine çalışmalarını takip etmektedir. Bu hat bir yandan yalnızca deneyimin değil, bizzat bedenin tarihsel olarak şekillendiği iddiasıyla söz konusu ikilikten, saf (ham, tarafsız) deneyimin imkânsızlığı vurgusuyla fenomenolojiden ayrılır. Bu yaklaşımda hem bedeni şekillendiren hem de deneyimi yapılandıran bilgi-iktidar düzenekleridir. Daha açık bir ifadeyle toplumların belirli tarihsel dönemlere özgü bilme biçimleri vardır; bu biçimler ilgili dönemin (bizzat tarihsel) hakikatini üretir, iktidar etkilerinin harekete geçmesine olanak sağlar. İşte (sakat) bedenimizi de, onunla ilgili (sakatlık) deneyimimizi de şekillendiren bu hakikat oyunları ve iktidar teknolojileridir. Sakatlık Çalışmaları alanı geliştikçe, bu modellerin de çeşitleneceğini öngörmek mümkündür. Özetle tıbbi modelin eleştirisi olarak geliştirilen her alternatif sakatlığın tarihsel ve toplumsal inşa olduğu vurgusunu içerecektir.]

Sakatlığın Tarihsel İnşası

Sakatlık Çalışmaları kuramcıları, sakatlığın bu tarihsel ve toplumsal boyutunu vurgulamak ve bugün deneyimlenme biçimlerini açıklamak için kabaca iki büyük dönüşüm üzerinde durur:

  1. Üretim biçimindeki dönüşümler, daha açık bir ifadeyle kapitalizmin yükselişi ile ona eşlik eden sanayileşme ve kentleşme;
  2. Modern anlamıyla ‘normalliğin’ inşası ve beşeri ve sosyal bilimlerin bu normal tanımını insan yaşamına uyarlaması.

Şimdi sırasıyla bu iki dönüşüm üzerinde durmaya çalışacağım.

Kapitalizm, Sanayileşme ve Kentleşme

Tahmin edilebileceği gibi üretim biçimindeki dönüşümü takip eden daha çok Marxist kuramcılardır. Vic Finkelstein bu anlamda öncü bir isimdir. Finkelstein sakatlık tarihini feodalizm, kapitalizm gibi üretim biçimleri üzerinden okur. Finkelstein’a göre, feodal bir toplum yapısı içinde yaşayan sakatlar, tarımsal veya küçük ölçekli endüstriyel üretim süreçlerinden tümüyle dışlanmamışlar; evlerde, tarlalarda ve/veya küçük atölyelerde, daha esnek koşullarda çalışarak hem iş gücüne hem de gündelik hayata katılabilmişlerdir. Ancak, endüstrileşme ve kapitalistleşme ile birlikte, üretim biçiminin odağı evden fabrikaya kaymıştır. Fabrikadaki üretim hem daha hızlıdır hem daha düzenlidir. Üretim bandı başında yapılması gereken hareketler, bu hareketlerin hızı ve sırası belirlenmiştir. Söz konusu koşullar ortalama bir beden kavrayışına göre düzenlen- miştir ve çalışanlara herhangi bir esneklik tanımaz. İşte bedensel farklılıklara yer bırakmayan bu yeni düzenleme, sakatların üretim süreçlerinden tümüyle dışlanmalarına neden olmuştur [Mike Oliver. “Sakatlık ve Kapitalizmin Yükselişi”, Sakatlık Çalışmaları. Sosyal Bilimlerden Bakmak içinde, der. D. Bezmez, S. Yardımcı, ve Y. Şentürk, İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 2011. s.209-225.].

Aynı şekilde Gleeson da üretim biçimi temelinde meseleyi ele aldığı çalışmasında, sırasıyla feodalitenin ve kapitalizmin şekillendirdiği mekânların sakatlar için bambaşka engeller ve olanaklar içerdiğini ortaya koymuştur. Gleeson’a göre Ortaçağ İngiltere’sinin toplumsal mekânını belirleyen temel özellik, haneyle çalışma alanının büyük oranda iç içe geçmesi ve bu dönemin üretici sınıfını oluşturan çiftçilerin toprağa (yasal) bağımlılıklarının onları büyük ölçekli yer değiştirmelerden alıkoymasıdır (bu noktada Gleeson’ın alt-sınıflara odaklandığını hatırlatalım). Sıradan bir çiftçi kasaba pazarlarını veya dinî merkezleri pek sık ziyaret etmez. Kasabalar da küçük ölçeklidir ve merkeze toplanmış evler ve kiliseyle, onları çevreleyen tarlalardan ve otlaklardan, en dışarıda da orman arazileriyle boş alanlardan oluşurlar. Dolayısıyla mekân kullanımı hemen herkes için sınırlıdır.

İkinci olarak, yaşam koşullarındaki zorluklar ve tarımsal üretimin gereklilikleri (hasat gibi) hem kadınlarla erkekler hem de aileler arasında yardımlaşmayı zorunlu kılmış, sakatlar dâhil olmak üzere herkesin bir şekilde üretime katkıda bulunmasını gerektirmiştir. Söz konusu işlerin mekanik bir zaman dizimine değil de dünyanın dönüşüne ve mevsimlerin geçiş hızına bağlı olması, çalışma hızında da belirli bir esnekliği mümkün kılmıştır.

Ne var ki, kentlerin büyümesi, çalışma zamanının değişmesi ve üretimin yapıldığı mekânların, verimliliği artıracak şekilde yeniden düzenlenmesi, sakatları hem çalışma hayatının hem de kent merkezinin dışına itmiştir. Yeni çalışma mekânları -fabrika, maden, demir döküm atölyesi, tersane, demiryolu- belirli bir verim düzeyini yakalayan emekçilere ayrılırken, çalışamayan kesimler ev içine veya yeni kapatma kurumlarına mahkûm kalmış; burjuvaziye özgü yeni bir çalışma ahlakı, çalış(a)mayan kesimlerin ahlaken de damgalanmasına neden olmuştur. Bu yeni ortamda sakatlar çalışma yükümlülüğünü yerine getiremeyen ve parçası bulundukları toplumun sırtındaki yükü ağırlaştıran veya merhamet gösterilmesi gereken kişiler olarak düşünülmüştür.

Normallik ve Sakatlık

Modern kentin dışlayıcı dokusunu yalnızca üretim biçimindeki dönüşümle açıklamak yeterli olmayacaktır. Bu noktada, sakatlık çalışmalarına normallik tartışmasını ve sorgusunu dâhil eden çalışmalar önem kazanır. Örneğin, Davis’e göre önemli olan, sakatlığın nasıl bir sorun olduğu değil, nasıl bir sorun olarak inşa edildiğidir. Nasıl ırk çalışmaları uzun zaman beyaz ırktan olmayan kişileri hedef aldıysa, sakatlığa yönelik çalışmalar da aynı zaman zarfında (belki daha uzun süre) sakat olanı mercek altına almıştır. Çünkü bu çalışmalar normalliği varsaymış, sakatlığı da bu noktadan bir sapma olarak tahayyül etmiştir. Aslında bakılması gereken bizzat normalliğin nasıl inşa edildiğidir. Çünkü normallik, varsayıldığı kadar kendinden menkul, sınırları ve içeriği belirli bir nitelik değildir.

Küçük bir tarihsel-etimolojik araştırma bile bunu hemen ele verecektir. Normal, Latincede ‘marangoz gönyesi’ anlamına gelmekteydi ve ‘normalis’ kelimesi 1640’larda bile ‘gönyeye uygun yapılmış, doğru açıda duran’ bir şeyi nitelendirmek için kullanılmıştır. Demek ki, iki kelime de o dönemde bugün düşündüğümüz şekilde insan doğasına atıf yapmaz. Kelimenin İngilizcede ‘ortak standartlara uygun’ şeklindeki ilk kullanımı 1828 tarihlidir. ‘Normal biri veya normal bir şey’ ifadesindeki gibi bir kullanıma ise ancak 1894 gibi çok geç bir tarihte rastlanmıştır (Online Etymology Dictionary, “normal” maddesi). Kuşkusuz bu şekillenişin 19. yüzyılı bulması tesadüf değildir. Çünkü normalliğin inşası için İstatistik gibi, nüfusun niceliksel bir tasvirini yapmayı amaçlayan, bu anlamda büyük ölçekte dağılım ve ortalama hesaplarıyla çalışan bir bilimin ortaya çıkması gerekmiştir. Davis’e göre, bu hesaplar toplum ölçeğinde hiçbir gerçek bireye tümüyle tekabül etmeyen, soyut bir ortalama bireyin (hem fiziksel hem ahlaki anlamda) tasviriyle sonuçlanmıştır. Bu noktada fiziksel ve ahlaki ortalamanın birbirinin aynası gibi işlediğini ve etkilerini güçlendirdiğini not etmek gerekir. Böylece güzellik istisnai olandan ortalama olana kaymış ve toplumdaki herkes bu normu temsil etmeye çağrılmıştır. Normdan/standarttan sapma çirkinlik olarak kodlanmıştır. Böylece nüfusun bu anlamda uygunsuz kesimleri çeşitli müdahalelerin hedefi hâline gelmiştir (bireyler düzeyinde düzeltme ameliyatları veya nüfus düzeyinde kalıtımsal bozuklukları olduğu düşünülen kesimlere yönelik öjeni uygulamaları gibi).

Bu tartışmanın da mekândaki karşılığı kolayca düşünülebilir. İngiltere örneği üzerinden geliştirdiği detaylı mimari ve kent planlaması analiziyle Imrie, [Rob Imrie. Disability and the City: International Perspectives, Londra: Paul Chapman, 1996. s.74-96, 119-142.] Davis’in tarif ettiği sürecin mimarlık ve kent planlamasındaki yansımalarını ortaya koymuştur. Teknolojik standartlaşma ve masrafların düşürülmesine yönelik büyük ölçekli tek tip üretim, farklı ihtiyaçların göz ardı edilmesine neden olmuş, uzmanlıkları ve ekonomik verilere tanınan öncelik nedeniyle sor- gulanmayan mimarlar ve kent plancıları, yetili/muktedir bedenli (able-bodied) ortalama birey modelini esas alarak tasarım yapmışlardır. Bu tasarım farklı ihtiyaçlara cevap vermekte yetersiz kalmış; fakat çoğu zaman politikacılar veya yatırımcılar tarafından ekonomik verimlilik ilkesi gerekçe gösterilerek kullanılmaya devam etmiştir. Bu süreç farklı şekillerde günümüzde de sürmektedir. Günümüz toplumlarına damgasını vuran neoliberal ekonomik akıl, toplumsal örgütlenmenin merkezine piyasayı ve girişimciliği koymuş; kent planlaması ise ekonomik canlanmanın bu akla hizmet eden bir aracı hâline gelmiştir. Kentte yaşayan farklı kesimlerin katılım ve kullanım imkânları dikkate alınmazken, erişim ufak bir kesimin meselesi gibi düşünülmeye devam etmiştir.

Sonuç

Eldeki metinde Sakatlık Çalışmaları’nın belki de en temel üç tartışması ana hatlarıyla özetlenmiştir. Öncelikle özürlü, engelli ve sakat kavramları ele alınarak bu kavramların Türkçe’deki edindikleri anlamlar üzerinde durulmuştur. Buradaki önemli nokta bizzat adlandırma etkinliğinin politik bir mücadele olarak görülmesi gerekliliğidir. Bu kapsamda sakat kavramına yönelik tercih, olumsuz anlamlarla yüklenmiş bulunan bir kavramın sahiplenilmesi ve bu sahiplenme yoluyla söz konusu damgalamanın ters yüz edilmesi anlamına gelmektedir. Benzer bir mücadele sakatlık modelleri söz konusu olduğunda da ortaya çıkar. İkinci tartışma başlığı da budur ve bu kapsamda sırasıyla tıbbi model, sosyal model ve tıbbi model-sosyal model ikiliğini tartışmaya açan farklı yaklaşımlar ele alınmıştır. Sakatlığı kavramsallaştırmaya yönelik ilk model tıbbi modeldir ve sakatlığı tümüyle bedensel bir eksiklik/sapma olarak ele alarak onu telafiye ve tedaviye yönelir. İşte bu modelin eleştirisi üzerinde yükselen gerek sosyal model gerek diğer yaklaşımlar bu noktayı hedef alır ve sakatlığın yalnız bireysel/bedensel değil, aynı zamanda toplumsal bir durum olduğuna dikkat çekerler. Bu da bizi üçüncü tartışma başlığına getirmektedir: Sakatlığın tarihsel inşası. Sakatlık deneyiminin toplumsal yönü, bu deneyimin tarih boyunca farklı şekillerde ve farklı değişkenlerin gölgesinde şekillendiği anlamına gelir. Bu anlamda sakat kişinin yaşamakta olduğu toplumda geçerli üretim biçimleri, bilgi üretim süreçleri, kentsel ve mekânsal pratikler sakatlığın nasıl deneyimlendiği üzerinde belirleyicidir. Demek ki bu değişkenleri hedef alan toplumsal-siyasal mücadeleler sakatlığın anlamını, adlandırılma, kavranma ve yaşanma biçimlerini dönüştürmeye muktedirdir.

 

 

Kaynakça

  • Bezmez, Dikmen, Sibel Yardımcı ve Yıldırım Şentürk (der.) Sakatlık Çalışmaları. Sosyal Bilimlerden Bakmak, İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 2011.
  • Davis, Lennard J. “Normalliğin İnşası: Çan Eğrisi, Roman ve 19. Yüzyılda Sakat Be- denin İcadı”, Sakatlık Çalışmaları. Sosyal Bilimlerden Bakmak içinde, der. D. Bezmez, S. Yardımcı ve Y. Şentürk, İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 2011. s.187-208.
  • Gleeson, Brendan. Geographies of Disability, Londra: Routledge, 1999.
  • Imrie, Rob. Disability and the City: International Perspectives, Londra: Paul Chapman, 1996.
  • Küçükaslan, Bülent. “‘Sakat’ Politiktir!”, Bianet, 8 Eylül 2011. Erişim tarihi: 20 Temmuz 2015. http://bianet.org/bianet/toplum/132569-sakat-politiktir
  • Oliver, Mike. “Sakatlık ve Kapitalizmin Yükselişi”, Sakatlık Çalışmaları. Sosyal Bilimlerden Bakmak içinde, der. D. Bezmez, S. Yardımcı, ve Y. Şentürk, İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 2011. s.209-225.

Yorum Yazın

Haftalık E-Bülten Aboneliği




sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.