Sosyal Bilimler | Kayda Değer Akademik Metinler

Sosyal Bilimler

T. S. Eliot'ın Denemeler'inden: Eleştirinin Görevi | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

T. S. Eliot’ın Denemeler’inden: Eleştirinin Görevi

I
 
Birkaç yıl önce, sanatta yeninin eskiyle ilişkisi konusunda yazarken, şimdi de bağlı bulunduğum bir görüş ortaya koymuştum. Şimdiki yazım orada anlatılan ilkelerin bir uygulaması olacağından, o görüşü dile getirdiğim tümceleri buraya olduğu gibi almakta bir sakınca görmüyorum:
 
“Var olan büyük yapıtlar kendi aralarında, yeni katılan -gerçek yeni- yapıtın değiştireceği eksiksiz bir düzen gösterirler. Bu düzen yeni yapıt gelmeden önce tamdır; yeniliğin araya girişinden sonra da sürmesi için bu düzenin pek hafif de olsa değiştirilmesi gerekir; böylece her sanat yapıtının bütüne olan bağları, oranları yeniden ayarlanır; işte bu, eski ile yeni arasındaki uyuşmadır. Her kim İngiliz Yazını için bu düzen ve Avrupalı biçim düşüncesini benimserse, şimdinin geçmişle yönetildiği ölçüde geçmişin de şimdi ile değişime uğramasını usa aykırı bulmayacaktır.”
 
Sonra sanatçıya, bence sanatçıda olması gereken gelenek duygusuna değiniyordum ama bu genel olarak bir düzen sorunuydu; eleştirinin görevi de bir düzen sorunudur aslında. Şimdiki gibi, o zaman da yazın olgusunu, dünya yazınını, Avrupa yazınını, tek bir ülkenin yazınını kişilerin yazdıklarının bir toplamı değil, “organik bütünler” yazın sanatında tek yapıtların, tek sanatçının yapıtlarının oranlanacağı düzenler olarak düşünmüştüm; tek sanatçının, tek yapıtın ancak böyle bir oranlama ile anlam kazanacağını söylemiştim. Böylece, sanatçının dışında, bağlanacağı bir şey, kendine özgü bir yer elde edebilmek için, kendini adamak, uğrunda kişiliğinden özveride bulunmak zorunda olduğu bir düzen vardır. Sanatçılar ortak bir kalıtı paylaşmakla, ortak bir amaca yönelmekle, bilerek ya da bilmeyerek, birleşirler: Bu birleşmenin çoğu zaman bilinçsiz olduğunu kabul etmek gerekir. Bence, herhangi bir çağın gerçek sanatçıları arasında bilinçsiz bir benzerlik vardır. Derli toplu olma güdümüz bize, kesin olarak, bilinçle yapmaya giriştiğimiz bir şeyi, bilinçsizliğin rastlantılarına bırakmamayı buyurur; böylece bilinçli bir girişimle bilinçsiz davranışları da bir sıraya sokabileceğimiz, bir amaca yöneltebileceğimiz kanısına sürükleniriz. Kuşkusuz, ikinci sıradan sanatçı, herhangi bir ortak davranış uğruna kişiliğinden vazgeçmeyi beceremez; çünkü onun başlıca görevi kendi başkalığını yaratan havadan sudan başkalıkları korumaktır; ortak çalışmayı, karşılıklı değiş tokuşu, yardımlaşmayı, ancak verilecek birçok şeyi olan, vereceği şeylerin çokluğundan kendisini işi içinde unutabilecek olan kişi becerebilir.
 
Sanat konusunda böyle görüşler ileri sürülünce, bu görüşleri taşıyan kimsenin zorunlu olarak eleştiride de benzer görüşler taşıması doğaldır. Kuşkusuz, burada eleştiri sözünü sanat yapıtlarının yazılı sözlerle incelenmesi, açıklanması anlamında kullanıyorum; çünkü genel olarak Matthew Arnold’m denemeleri biçimindeki yazılar için kullanılan “eleştiri” sözünün kullanılışı konusunda birkaç saptama yapacağım şimdi. Öyle sanıyorum ki eleştiri ile (bu sınırlı anlamda) uğraşan hiç kimse, eleştiriyi kişinin kendi başına sürdürebileceği bir etkinlik saymak alıklığını göstermemiştir. Sanatın kendi ötesindeki amaçlara yönelmesi gerektiği görüşünün de ileri sürülebileceğini yadsımıyorum; ama sanatın bu amaçların bilincinde olması gerekmez; onlar ne olursa olsun, sanat türlü değer kuramlarına göre görevini yürütür, hem onlardan uzak durmakla çok daha iyi yapar görevini. Öte yandan, eleştiri kısaca sanat eserlerinin açıklanması, beğeninin düzeltilmesi anlamına gelen bir amacı her zaman göz önünde bulundurmalıdır. Onun için, eleştirmenin görevi açık seçik belirlenmiş durumdadır. Eleştirmenin bu görevi yeterince başarıp başaramadığını, genel olarak hangi eleştiri türlerinin yararlı, hangilerinin yararsız olduğunu saptamak ise oldukça kolay görünen bir iş. Ama bu soruna biraz daha yaklaşırsak, eleştirinin düzencilerin kolayca kovulabileceği, gösterişsiz, derli toplu bir alan olmaktan çok uzak bulunduğunu; eleştiri alanının, savundukları şeyin ötekilerden nerede ayrıldığını bile bilmeden tartışıp çekişen söylevcilerle dolu bir parktan daha iyi olmadığını anlarız. Eleştirinin sessiz bir ortak çalışma alanı olması beklenir oysa. Varlığını göstermek istiyorsa eleştirmenin kişisel ön yargılarıyla garip düşüncelerini -hepimizi bürüyen yaban otları- eğitmeye çalışması, gerçek yargının ortak aranışında uğraşdaşlarıyla ayrılığını kurması beklenir. Bunun tam tersinin geçerliğini görürsek, eleştirmenin geçimini öbür eleştirmenlerle karşıtlığının sertliği ile aşırılığına, ya da kişilerin bir kez tutmuş bulunup ya tembellikten, ya boş gururdan ötürü vazgeçemedikleri düşünceleri allayıp pullamak için düzenlenmiş kendine özgü önemsiz oyunlara borçlu olmasından kuşkulanırız. Topunu birden kovalamak gelir içimizden.
 
Böyle bir kovmanın hemen ardından, kurtulmuş olmanın kıvancı ile öfkemiz yatışır yatışmaz, şunu iyiden iyiye anlarız ki elimizde kalan bize “yararlı” olagelmiş belli kitaplar, belli denemeler, belli tümceler, belli adamlardır. Şimdi atılacak adım, bunları bir düzene sokmak, hangi tür kitapları alıkoymamız gerektiğini, hangi eleştiri amaçlarıyla yöntemlerini izleyeceğimizi saptamaktır.
 
II
 
Yukarıda ana çizgileriyle belirttiğim, sanat yapıtının sanatla, yazılı yapıtın yazınla, “eleştiri”nin eleştiriyle bağı konusundaki görüş bence hem doğal, hem apaçıktı. Bu sorunun çekişmeli niteliğini; ya da belirli, son bir seçmenin gerekliliğini kavrayışım, Mr. Middleton Murry’nin yardımıyla oldu. Mr. Murry’e gittikçe artan bir gönül borcu duyarım. Bizim eleştirmenlerden çoğu havadan sudan işlerle uğraşırlar; uzlaştırırlar, örtbas ederler, yatıştırırlar, sıkıştırırlar, sözü evirip çevirirler, ortalığı dindirmek için hoşa gidecek uyuşturucular bulurlar; kendilerini iyi kişiler, başkalarını da adı sanı su götürür kimseler sayarlar, bunu kendileri ile başkaları arasındaki başlıca ayrım olarak gösterirler. Mr. Murry bunlardan biri değildir. Belirli bir tutum almak gerektiğini, bunun için de kişinin bir şeyi yadsımak, başka bir şeyi seçmek zorunda olduğunu bilir. Birkaç yıl önce bir yazın gazetesinde Romantizm ile Klasisizmin hemen hemen aynı şeyler olduğunu ileri süren, Fransa’da gerçek Klasik Çağ’ın, Gotik katedralleri ortaya koyan, Jeanno d’Arc’ı yetiştiren çağ olduğunu söyleyen adsız yazar değildir o. Mr. Murry’nin Klasisizm ile Romantizm anlayışına katılamam; buradaki ayrım bence daha çok bütün ile parça, olgun ile ham, düzenli ile karışık arasındaki ayrılıktır. Ama Mr. Murry şunu göstermiştir ki yazın alanında olsun, bütün öbür alanlarda olsun, tutulacak yol en azından ikidir, bu ikisini birden sürdüremezsiniz. Onun tuttuğu yol, öbür davranış yolunun İngiltere’de yeri olmadığını imler gibidir. Çünkü ırkla ilgili, ulusal bir sorun olarak ele almıştır bunu.
 
Mr. Murry bu sorunu başarıyla açıklıyor. “Katoliklik,” diyor, “bireyin dışında, tartışma götürmez, soyut egemenliği olan bir ilkedir; yazın alanında klasisizm ilkesi de budur.” Katoliklik, ya da Klasisizm konusunda söylenecek şeyin hepsi bu kadar değilse de, Mr. Murry’nin tartışma alanının sınırları içinde, bu tanım eksiksizdir bence. İçimizden Mr. Murry’nin Klasisizm dediği davranışı destekleyenler, kişinin kendi dışındaki bir şeye bağlanmadan edemeyeceğine inanırlar. “Dış” ile “iç” terimlerinin kaçamaklı yanıtlar için son derece elverişli olduğunu; hiçbir ruh bilimcinin böyle boş sözlerin alışverişiyle yapılacak bir tartışmayı hoş görmeyeceğini sezmekteyim ama bu terimlerin amacımıza uygun düşeceği konusunda Mr. Murry ile uzlaşabileceğimi, ruh bilimci dostlarımızın öğütlerine kulak asmamakta birleşeceğimizi, çekinmeden ileri süreceğim. Bir şeyi dışta düşünmek zorunda olduğunuzu duyuyorsanız dıştadır. Bu durumda, politikayla uğraşan kimsenin, sanırım bazı ilkelere, bir  hükümet biçimine ya da tek kişinin buyruğuna dayanan bir yönetim düzenine bağlanması gerekir; dinle uğraşıyorsa, dini varsa, bir kiliseye bağlanacaktır; yazınla uğraşır durumdaysa, önceki bölümde açıklamaya çalıştığım biçimde bir bağlanışı bütünüyle benimsemek zorundadır bence. Bununla birlikte, Mr. Murry’nin açıklamış olduğu başka bir seçenek de vardır. “İngiliz yazarına, İngiliz din adamına, İngiliz devlet adamına atalarından hiçbir kural kalmamıştır; kalan yalnız şu bilinçtir: Son çıkar yol olarak içinden gelen sese dayanmak zorunluluğu.” Bu sözün belirli durumları kapsar nitelikte olduğunu kabul ederim; Mr. Lloyd George’un davranışlarına epeyce ışık tutar örneğin. Ama neden “son çıkar yol olarak”? Öyleyse son noktaya varıncaya dek bu içten gelen sesin buyruklarından kaçınması mı gerekir insanların? Benim inancıma göre, bu iç sesi taşıyan kişiler ona kulak vermek için hep tetiktedirler, başka sesi işitmezler. Gerçekte bu iç ses, yaşlı bir eleştirmenin şimdi yaygın olan bir deyişle “kişinin istediğini yapması” diye dile getirdiği eski bir ilkeye pek benzer. İç sesi taşıyan on kişi, sonsuz gurur, korku, tutku fısıldayan o iç sese uyarak bir tren kompartımanına dolar, Swansea’ye bir futbol karşılaşmasını görmeye giderler.
 
Mr. Murry, “onlar (İngiliz yazarı, din adamı, devlet adamı) benliklerini arama yolunda yeterince derine inseler -bu, kişinin yalnız kafayla değil, bütün varlığıyla yapacağı bir kazı işlemidir- evrensel bir benlikle karşılaşacaklardır,” diyor Mr. Murry. Bizim futbol hastalarının gücünü hayli aşan bir deney. Bununla birlikte, bu deneyin Katoliklikle epeyce yakından ilgili olduğuna inanıyorum, çünkü uygulanışı konusunda çeşitli kitaplar yazılmıştır. Ama şuna da inanıyorum ki, ilkelere karşı koyan belli birkaç kişi dışında, bu yoldaki Katoliklerden hiçbiri, kendine tutkun bir narciss durumuna düşmemiştir. Katolik, Tanrı ile kendisinin özdeşliğine inanmamıştır. Mr. Murry “kendini gerçekten araştıran kişi, sonunda Tanrı’nın sesini işitecektir” diyor. Kuramsal yönden, bu görüş hiç de Avrupalı olmadığını söyleyeceğim bir Kamutanrıcılığa götürür. -Tıpkı Mr. Murry’nin Klasisizmin İngilizlere özgü bir şey olmadığını söylemesi gibi.- Bu kuramın uygulamadaki sonuçları için Samuel Butler’ın Hudibras’ındaki şiirlere göz atılabilir.
 
Ağırbaşlı bir gazetenin başyazısında şu sözlerle karşılaşıncaya dek Mr. Murry’nin büyük bir din öğretisinin sözcüsü olduğunu kavramamıştım: “…İngiltere’de yetişen Klasik dehalar ne denli görkemli olurlarsa olsunlar, tuttukları yol ta derinlerde ‘alaycı’, uzlaşmaz olarak kalmakta direnen İngiliz doğasının başlıca anlatım yolu değildir.” Bu yazar başlıca sözünü kullanırken oldukça ölçülüdür,  öte yandan bu “alaycılık”ı “bizdeki yontulmamış Tötonca öğe”ye bağlamakla ilkel bir açık sözlülüğe düşmektedir. Ama anladığıma göre Mr. Murry ile bu öbür kişi ya aşırı ölçüde diretken, ya da aşırı ölçüde hoşgörülüdürler. Burada temel sorun bize doğal gelen, ya da kolay gelen değil, doğru olandır. Ya yollardan biri ötekinden daha iyidir, ya da ikisi aynı kapıya çıkar. Ama böyle bir seçme bir yanı tutmadan nasıl yapılabilir? Kuşkusuz, ırkla ilgili kaynaklara başvurmakla, ya da Fransızlar şöyledir, İngilizler ise tam tersidir deyip geçmekle bu sorunun çözümlenmesi beklenemez İki karşıt görüşten hangisi doğrudur? Klasisizm ile Romantizm arasındaki karşıtlık Latin ülkelerinde göze batacak ölçüde büyükken -Mr. Murry söylüyor böyle olduğunu- bu karşıtlığın bizim için neden hiçbir anlam taşımadığını bir türlü anlamıyorum. Fransızlar, doğaları gereği Klasiklerse, Klasisizm neden Fransa’da bizdekinden daha çok “tepki” görüyor? Klasisizm onlar İçin doğal değil de sonradan kazanılmış bir şeyse, neden bizde de kazanılmasın? Fransızlar 1600 yılında Klasik miydi, aynı yılda İngilizler Romantik miydi? Bence daha önemli olan ayrım, 1600 yılında Fransızların daha olgun bir düz yazıya sahip olduklarıdır.
 
III
 
Tartışmamız bizi bu yazının konusundan epey uzaklaştırmış gibi görünebilir. Ama Mr. Murry’nin Dış Yetki ile İç Ses’i karşılaştırmasını izlemek bu çabaya değerdi. Çünkü İç Ses’in buyruğuna uyanlar için -belki de “buyruğuna uymak” sözü pek yerinde olmadı- eleştiri konusunda söyleyeceğim hiçbir şeyin en küçük bir değeri bile yoktur. Onlar eleştiri için genel ilkeler bulmak işine pek ilgi duymazlar. İlkelerin ne gereği var, kişinin iç sesi varken? Bir şeyden hoşlanıyorsam bütün istediğim odur; içimizden çoğu o şeyden hoşlandıklarını bir ağızdan bağırıyorlarsa, sizin de (hoşlanmayacakların da) istediğiniz o olmalıdır. Mr. Clutton Brock, sanat yasasının genel geçer bir yasa olduğunu söyler. Bir şeyi salt canımız istedi diye sevemeyiz, onu sevmemizin kendimizce bir nedeni vardır. Gerçekte biz hiç de yazınsal yetkinlik arayanlardan değiliz -böyle bir amaç ardında koşmak bir yozlaşmışlık belirtisidir; çünkü yazarın kendi dışında tartışılmaz bir tinsel yetkeyi benimsediğini, ona uyma çabasında olduğunu gösterir. Gerçekte, sanata değil bizim ilgimiz. Baal’a tapacak değiliz. “Klasik önderliğin ilkesi, ortadaki işe, geleneğe boyun eğmektir, kişiye değil.” Biz ise ilkeler değil, kişiler istiyoruz.
 
İşte böyle konuşur İç Ses. Bu sese, kolaylık olsun diye, bir ad takabiliriz ben Whiggery (ucuz erkincilik) adını uygun görüyorum.
 
IV
 
Şimdi yolları ile seçmelerinde kesin kararlı olanları bir yana bırakarak gelenek ile zamanın biriktirdiği bilgeliğe yüz kızartıp bel bağlayanlara döner, tartışmamızı birbirlerinin bu güçsüz yönünü anlayanlara ayırırsak; bir an için, güçsüz kardeşlerimiz arasında yer alan birinin “eleştirici”, “yaratıcı” terimlerini kullanışı üzerine birkaç yorum yapabiliriz. Bana öyle geliyor ki, Matthew Arnold bu iki etkinliği birbirinden üstünkörü ayırıyor: Arnold eleştirinin yaratma işindeki önemini görmezden gelir. Gerçekte, yapıtını hazırlamakta olan bir yazara düşen işin büyük bölümü belki de eleştiri işidir. Eleme, eleştirme, kurma, çıkarma, düzeltme, yoklama işi; bu korkunç çaba yaratıcı olduğu ölçüde eleştiricidir de. Dahası da, olgun, usta bir yazarın kendi yapıtı için yaptığı eleştiri en parlak, en değerli eleştiri türüdür diyeceğim. Kimi yaratıcı yazarların (sanırım önceden de söyledim bunu) öbürlerine üstünlüğü, yalnızca eleştiri yeteneklerinin üstünlüğünden doğar. Sanatçının bu eleştiri çabasını yeren, büyük sanatçının bilinçsiz sanatçı olduğunu söyleyen, onun “balıklama dal gitsin” sözünü bilinçsizce kendisine bayrak yapmasını isteyen bir eğilim, bir Whiggery eğilimi var bence ortalıkta. Bununla birlikte, iç sesten yana sağır dilsiz olanlarımızda bu boşluğu kimimizde alçak gönüllü bir bulunç (vicdan) doldurur; gerçi buluncun bilinmezden haber verme gibi bir ustalığı yoktur, ama bize yapabileceğimizin en iyisini yapmamızı öğütler, kurduğumuz sanat yapılarının elimizden geldiğince eksiksiz olması gerektiğini hatırlatır (o yapıların esinden yana yoksulluğunu bağışlatmak için), kısacası epey zamanımızın boşa geçmesine neden olur. Şunu da biliyoruz ki bize bunca güçlükle gelen eleştirel ayırt etme yetisi, daha talihli kişilerde, yaratma anının sıcaklığıyla parlayıverir; bu durumda, yapıtların belli bir eleştiri işi olmaksızın kurulduğunu, hiçbir eleştiri işleminin yapılmamış olduğunu ileri süremeyiz. Yaratıcıların kafasında, eleştiriden yana önceden neler tasarladığını, bu yolda nelerin olup bittiğini kestiremeyiz.
 
Ama bu kesinleme geri teper, bize yönelir sonunda. Yaratmanın bu denli büyük bir bölümü gerçekten eleştiri ise, “eleştirisel yazın” dediğimiz şeyin de büyük bir bölümü gerçekte yaratma değil midir? Böyle olunca, yaratıcı eleştiri diyebileceğimiz bir şeyin varlığını kabul etmek gerekmez mi? Burada, iki durumun eşit olmadığı yanıtı verilebilir. Yaratmanın, sanat yapıtının, kendi kendini ortaya koyan bir etkinlik olduğunu; eleştirininse kendisinden başka bir şey  üzerine yapıldığını, doğruluğu su götürmez bir gerçek olarak ileri sürmüştüm. Bundan ötürü, yaratma ile eleştiriyi, eleştiri ile yaratmayı birleştirdiğiniz gibi birleştiremezsiniz. Eleştirel etkinlik en değerli görevini, gerçek görevini, sanatçının çalışması sırasında, yaratmayla el ele yürütür.
 
Ama hiçbir yazar tam yeterli değildir buna; birçok yaratıcı yazar yapıtında tümüyle görülemeyen bir eleştirici etkinliğe sahiptir. Kimi yazarlar da eleştiri güçlerini değişik yollarda uygular, ondan gerçek bir yapıt ortaya koymakta yararlanırlar; daha başkaları, bir yapıtı bitirdikten sonra, o yapıt üzerine açık lamalar yaparak, eleştiri etkinliklerini sürdürmek gereğini duyarlar. İnsanlar birbirlerinden çok şey öğrendikleri için bu açıklamalardan kimileri başka yazarlara yararlı olmuştur. Kimisi de yazar olmayanların işine yaramıştır.
 
Bir ara aşırı bir tutumla, okunmaya değer eleştirmenlerin yalnızca yazdıkları sanat türünde kendilerini yetiştirmiş, hem de çok iyi yetiştirmiş eleştirmenler olduğunu söyleme eğilimi vardı bende. Ama başka önemli şeyleri de işe katmak için bu sınırlamayı daha geniş tutmak zorunda kaldım; o zamandan beri istediğim her şeyi kapsayacak bir formül arıyorum; istediğimden daha çoğunu içine alsa bile. Bulabildiğim en önemli koşul, bir eleştirmen için çok gelişmiş bir gerçek duygusunun gerekliliğidir; bu, eleştiriyi iş edinmiş kimseler için daha büyük bir önem taşır. Sık görülen önemsiz bir yeti değildir. Kolayca ucuz övgüler toplayacak türden de değildir. Gerçek duygusu çok yavaş gelişen bir şeydir, gelişmesinin bütünlenmesi, belki de uygarlığın doruğu sayılır. Çünkü kavranması gereken birçok gerçek küreleri vardır; en dıştaki gerçek, bilgi, denetleme küremiz, bir ötesinde bulunan kürenin uyuşturucu sanılarıyla kuşatılmış olacaktır. Browning İncelemeleri Derneği’nin bir üyesine, ozanların şiir tartışmaları kuru, sınırlı, fazla kuralcı görünebilir. Bunun tek nedeni şudur: O üyenin ancak en bulutsu bir biçimde tadabileceği duyguları ozanlar bir olgu durumuna indirmişler, aydınlatmışlardır; kuru tekniğin, kendisini kullanan ustalara söylediği şeyler, üyenin irkileceği şeylerdir hep; temelde, bu bir şeyin denetim altında, kesin, seçik bir duruma konmasıdır. Bütün durumlarda, usta bir kişinin yaptığı eleştiriyi değerli kılacak tek etken budur. Usta kişi olgularla görür işini, bize de aynı şeyi yapmamız için yardım eder.
 
Bu gereklilik eleştirinin her aşamasında, değerinden hiçbir şeyi yitirmez. Eleştiri yazınının büyük bir bölümü vardır ki bir yazarı, bir yapıtı “yorumlamak”la uğraşır. Bu, İnceleme Derneği’nin yaptığı işten de aşağı bir iştir; ara sıra bir kimsenin başka birini, ya da yaratıcı bir yazarı anladığı olur; bunu az çok dile getirebilir de; biz de bunun gerçek olduğunu, aydınlatıcı olduğunu sanırız. “Yorum”un doğruluğuna dış kanıtlar bulmak güçtür; oysa olgularda ustalaşmış herhangi bir kimse burada yeter sayıda kanıt bulabilir. Ama bu ustalığa erişmiş kişi nerede? Böyle yorumcu yazıların her birinde binlerce yalan dolan vardır. İç görü kazandıracak yerde bir kurmaca öykü dinletirler size. Burada sizin sınama yolunuz, yapıtla ilgili kendi görüşünüzün kılavuzluğunda, o yazıyı yapıtın kendisiyle bir daha, bir daha karşılaştırmaktır. Ama sizin yeterliğinize de hiç kimse güvence veremez; böylece bir ikilem içinde buluyoruz kendimizi.
 
Bize neyin yararlı, neyin yararsız olduğunu kendi kendimize kararlaştırmalıyız; böyle bir yetiden uzak bulunmamız da olağan bir şeydir. Ama şu kesinlikle açıktır, eleştiride “yorum” -yazındaki değişken öğeden ayrı tutuyorum bunu- yalnız, okura gözden kaçırmış olabileceği gerçekleri vermek istediği zaman yararlıdır. Yoksa büsbütün yorum olduğu zaman değil. Bir ara, yüksek öğrenim düzeyinde yazın dersleri vermiştim. O zaman, gördüm ki öğrencilere bir şeyi gerçekten sevdirmenin iki yolu vardır: Onlara bir yapıtla ilgili birtakım yalın olgular seçip vermek -yapıtın koşullarını, kuruluşunu, doğuşunu- ya da yapıtı karşılarına birdenbire çıkarıvermek, öyle ki karşıt bir ön yargıya hazırlanmış olmasınlar. Elizabeth Çağı tiyatrosunu anlamalarına yardım edecek birçok olgu vardı. Birdenbire bir etki sağlamak için ise T. F. Hulme’ın şiirlerini yüksek sesle okumak yetiyordu. Daha önce söylediğim gibi, Remy de Gourmont’un da (olgudan yana gerçek bir usta, korkarım, yazın alanı dışında usta bir olgu hokkabazı) benden önce söylediği gibi, karşılaştırma ile çözümleme de eleştirinin belli başlı araçlarındandır. Gerçekten, araç oldukları apaçıktır. Özenle uygulanacak, İngiliz romanında zürafanın kaç kez anıldığını araştırmak için kullanılmayacak araçlar. Çağdaş yazarların çoğu bu araçları başarı ile kullanamıyor. Neyi karşılaştıracağınızı, neyi çözümleyeceğinizi bilmelisiniz. Profesör Ker bu araçları kullanmakta büyük bir ustaydı. Karşılaştırırken, çözümlerken size gerekli olan tek şey masanıza uzatılmış bir gövdedir; oysa yorum, gövdenin parçalarını cebinden çıkarır boyuna, sonra da birleştirir. Bir yapıtla ilgili olarak en ucuzundan da olsa bir olgu ortaya koyan herhangi bir kitap, bir deneme, Notes and Queries’de bir yazı, daha önce kitaplarla gazetelerde yer almış olan bütün kasıntı eleştiri yazınının onda dokuzundan daha değerlidir. Biz kendimizi olguların uşağı değil de efendisi sayıyoruz. Onun için, Shakespeare’in çamaşır faturalarının bulunması bize pek fazla bir şey sağlamaz diye düşünüyoruz. Ama onları bulup ortaya çıkaran araştırmanın yararsızlığı konusunda kesin yargımızı her zaman sona bırakmalıyız. Bakarsınız bir dahi çıkar, onlardan da yararlanmanın bir yolunu bulur. En alçakgönüllü araştırmanın bile yadsınamayacak hakları vardır; bizse ondan nerede yararlanılacağını, nerede yararlanılmayacağını biliyor sayarız kendimizi. Eleştiri kitapları ile denemelerin çoğalması, doğal olarak yapıtların kendilerini okumak yerine onlar üzerine yazılanları okumak gibi kötü bir alışkanlık yaratabilir, yarattığını da görüyorum. Bu kişinin beğenisini eğiteceğine ona bilgi sağlar. Ama olgular beğeniyi yıkmaz; olsa olsa öbür beğeniye yardımı dokunuyor sanısıyla tek beğeniyi -tarih beğenisi, İlkçağ ya da yaşam öyküsü beğenisi diyebiliriz buna- geliştirir. Gerçek yıkıcılar; sanılar, düşler ileri sürenlerdir. Bu arada Goethe ile Coleridge de suçsuz değildir. Nedir Coleridge’in o Hamlet’i? Verilerin elverdiği ölçüde dürüst bir inceleme mi, yoksa Coleridge’i göz alıcı giysiler içinde ortaya çıkarmak için girişilmiş bir iş mi?
 
Herkesin uygulayabileceği bir sınama yolu bulmayı başaramadık, böylece sıkıcı, usanç verici sayısız kitabı da hoş görmek zorunda kalıyoruz; ama uygulayabilecek yetide olanlar için, gerçek kötüleri açığa çıkarabilecek bir sınama yolu bulduk sanıyorum. Bu yolla, başlangıçta yazın ile eleştirinin işleyişi konusunda söylenenlere dönebiliriz. Bizim anladığımız eleştiri türünde, el ele çalışma olanakları vardır; bundan başka kendi dışımızdaki bir şeye erişmemiz olanağı da vardır. Şimdilik doğru diyebiliriz buna. Ama biri çıkar da benim doğruyu, olguyu, ya da gerçeği tanımlamadığımdan yakınırsa, özür dileyerek şunu söyleyebilirim ancak: Amacım bu kavramları tanımlamak değil, bunların uyabileceği bir düzen bulmaktır; ne olurlarsa olsunlar, değil mi ki vardır bu kavramlar.
 
T. S. Eliot, Denemeler, Çev. Akşit Göktürk, İstanbul: Afa Yayıncılık, 1987, s. 38-51.

Yorum Yazın

Haftalık E-Bülten Aboneliği




sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.