Sosyal Bilimler

Doğal Sermayeye Direnişin Sınırları | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Doğal Sermayeye Direnişin Sınırları

Doğanın, sermaye portföyü içindeki varlıklardan yalnızca biri haline  gelmesi nasıl mümkün olmuştur? Bu soruyu yanıtlamak ve doğanın teoride ve pratikte sermayeleştirilmesine karşı etkin mücadele yürütmek için, kapitalist üretim ilişkilerinin eleştirel bir analizini yapmak gerekir. Bu analiz, kapitalizmin nasıl olup da yalnızca ekoloji-karşıtı değil, ama aynı zamanda ekoloji-yanlısı yeni kalkınma potansiyeli içeren belirli maddi dinamikler yarattığını açıklamak zorundadır. (Kısacası -ç), sürdürülebilir kalkınmanın, kapitalizm-içi, kapitalizme-karşı ve kapitalizm- ötesi kalkınma olarak görülmesi gerekmektedir.

Doğal sermayeye karşı direniş, köklerinin üretim ilişkileri içerisinde olmaması nedeniyle, böyle bir bakış açısı geliştirememiştir. Sonuç olarak, onun doğal sermaye konusundaki eleştirisi, bir tür tarihsel sığlık içermektedir. Doğanın toplumsal bağlamı vurgusuna rağmen, (bu direnişin -ç) piyasa dinamikleri ve parasal değerleme konusundaki eleştirileri, esas olarak doğal zenginliğin kendi maddi ihtiyaçlarıyla bu özellikler, doğrudan karşılaştırılmamış ya da zıtlaştırılmamıştır; çünkü bu ikincisi, büyük ölçüde (eğer tamamen değilse) açıklanmamış olarak kalmıştır. Doğanın maddi formları ile kapitalizmin parasal ve piyasa formları arasındaki “biçimsel” çelişkiye işaret etmek bir şey; kapitalizmin kendi maddi ihtiyaçları ile doğal zenginliğin yeniden üretimi arasındaki gerilimleri belirlemek, bundan tümüyle başka (ama aynı derecede zorunlu) bir başka şeydir. Bu ikinci görev, para ve piyasaların ücretli-emek ve sermaye eleştirisi zeminine oturtulmuş ekolojik eleştirisini gerektirmektedir.

Direnişin asosyal ekolojik kategorileri aşırı kullanmasının öbür yüzü, onun doğal sermayenin tarihsel-olmayan toplumsal bağlamına yönelik eğilimidir. Çevresel eşitlik, adalet, ve çatışma gibi belirleyici sosyo-ekolojik kavramlar, soyut olarak alınmış, yani sistemin özünde yer alan üretim ilişkileri ve bu ilişkilerin yarattığı gerilimlerin bir eleştirisi içine yerleştirilmemişlerdir. Sürdürülebilir kalkınma meselesi, böylece, kapitalizmin belirli maddi gereksinimleri ile sağlıklı ve birlikte-evrimleşen insanlık ve doğanın maddi toplumsal ihtiyaçları arasındaki gerilimden çok, ekonominin (esas olarak piyasanın) ya da doğanın ontolojik önceliği açısından ele alınmıştır. Buradaki kritik soru şudur: “neyin sürdürülebilir kalkınması?” Bir tür yüzer-gezer etik soru olarak ya da sınıfsal olmayan kültürel bir bağlam içinde sorulmuş olan bu soru, doğayı sermayeleştirenlerin üretim araçları üzerindeki denetimlerini, güçlü baskı ve beyin yıkama araçlarını ve sürekli kullandıkları kısa vadeli pratik ekonomik önlemleriyle; muhtemelen büyük avantaj sağlayacakları bir alanda kalmıştır.

Buna uygun olarak, doğanın sermayeleştirilmesi konusunda gerçek dünyada yaşanan çatışmalar ya sanayileşmiş toplumların yayılmasıyla doğanın “metalaştırılması”na eşlik eden ekolojik ve kültürel “maliyetler” karşısında toplulukların veya bütün toplumların gösterdiği direnişin içsel/dışsal düzeyine ya da piyasa toplumları içinde aynı türden “özgül çıkarlar ve sermayeler” arasında rekabet düzeyine yerleştirilmişlerdir. Yapısal olarak kapitalizmin özünden kaynaklanan ve ona karşı yönelen işçi sınıfı mücadeleleri, doğanın sermayeleştirilmesine direnen bir güç ve onun ötesine uzanan bir hareket olarak marjinalleştirilmişlerdir. Bunun yerine, katılımcı demokrasi ve çok-kriterli değerleme, soyut bir biçimde para ve piyasanın karşısına konulmuş; gerek duyulan dönüşüme ilişkin içsel tarihsel dinamikler ve insani-toplumsal öğe üzerinde ise gereğince durulmamıştır.

Tüm bunlar sonucunda, direniş hareketlerinin tanımlanmasında çevresel ve kültürel korumacılık ile çıkar-gruplarına yönelik politikalar lehine bir önyargı oluşturulmuş; üretim faaliyeti ve mücadele içinde ve sırasında, tarihin aktif özneleri olarak –tarihsel insani gelişmeye açıklık anlamında– faaliyet gösteren sıradan çalışan insanların ve onların oluşturdukları toplulukların, doğanın ticarileştirilmesinin pasif kurbanları (tıpkı doğanın kendisi gibi) olarak gösterildiği bir tablo yaratılmıştır. Bu yaklaşım, kesinlikle, sermaye birikiminin ikiz bileşenleri olan insanın sömürülmesi ile doğanın sömürülmesi arasındaki ilişkilerin öneminin küçümsenmesi yönünde bir etki yaratmıştır –bu, emeğin, toplum ve doğa arasında bir alışveriş olan üretimi aktifleştiren anahtar rolü göz önüne alındığında gariptir; ama daha da garip olan, insan emeğinin doğal temeli ve özü üzerinde herhalde ısrarcı olması gereken bir ekolojik bakış açısının bunu görmezden gelmesidir.

Paul Burkett
Marksizm ve Ekolojik İktisat, Kızıl ve Yeşil Bir Ekonomi Politiğe Doğru
Çev. Ertan Günçiner, Yordam Kitap, 2011, s. 146-148.

 

Haftalık E-Bülten Aboneliği

Yorum Yazın

Haftalık E-Bülten Aboneliği




sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.