Sosyal Bilimler

"İman, Vicdanın Yükünü Topyekün Terketme Denemesidir." | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

“İman, Vicdanın Yükünü Topyekün Terketme Denemesidir.”

Aşağıda yer alan metin, Sevan Nişanyan’ın kaleme aldığı, Ekim 2018’de Liber Plus Yayınları etiketiyle yayımlanan “Halim ile Selim: Tanrılar ve Dinler Üzerine Bir Tartışma” adlı kitabın “Ahlak” ana başlıklı bölümünde “İman ve Vicdan” başlığıyla yer alan bir bölümdür. Söz konusu kitap; “dindar” Halim ile “ateist” Selim arasındaki tartışmayı ele almaktadır. Nişanyan’ın kitap için kaleme aldığı takdim metnini buradan okuyabilirsiniz. Kitap içinde yer alan bu bölümün yayımlanması için izin veren Sevan Nişanyan ve Liber Plus Yayınları editörlerine teşekkür ederiz.


HALİM: Din demek öncelikle güzel ahlak demektir. Ahlaki eylemlerimizin temeli dindir. Dinler insanlara iyiyi, doğruyu öğretir. Nefsine hakim olmayı, hak yememeyi, yalan konuşmamayı, harama el uzatmamayı, büyükleri saymayı, küçükleri sevmeyi, düşkünlere yardım etmeyi, temizliğe özen göstermeyi telkin eder. Özellikle İslam dini, güzel ahlakın kusursuz bir çerçevesini çizmiştir.

Tüm dinler aynı amaca hizmet eder. Başta Fahr-i Alem efendimiz olmak üzere, hiç ahlaksızlığı, kötülüğü, yalancılığı, fuhşu öven bir peygamber duydunuz mu?

SELİM: Genelde ahlaksızlığı, kötülüğü, yalancılığı, fuhşu öven kimse duymadım. Olsa da hiçbir toplumda benimsenmez; hatırlanmaya değer görülmez ve hızla unutulur. Toplumda kabul gören ahlak normlarına aykırı görüşler ileri sürenler genellikle bunu daha üstün ve daha saf bir ahlak anlayışı adına yapmıştır. Yani vasattan farklı ahlaki görüşleri benimseyenler ahlaksız oldukları için değil, daha ahlaklı, daha iyi, daha dürüst olma iddiası taşıdıkları için öyle yapmış.

Fahri Alemi koyun bir kenara, siz Sokrates kadar ahlaklı birini duydunuz mu? Kendi çağında toplumda var olan ahlak anlayışını sorgulamaktı amacı. Tanrısızlıkla suçlandı. İnandığı ilkeler uğruna gözünü kırpmadan baldıran zehirini içti.

HALİM: Öyle olsun. Dinler de bize ahlaklı olmayı öğretmiyor mu? Kötü bir şey mi yaptıkları? Başkaları da ahlaklı olsun, ne gam. Belki din öbürlerinden daha etkili bir öğretmendir. Daha popülerdir, daha geniş bir zümreye hitap eder. Zararı ne? Sokrates’in kaç takipçisi var bugün, dünyada inançlı Müslüman kaç kişi?

SELİM: Temel bir noktada yanılıyorsunuz bence. Dinler bize ahlak öğretmez, ahlaki konformizm öğretir. Yani vasatın normlarına en azından söz düzeyinde boyun eğmeyi. Bunun Türkçesi riyadır, iki yüzlülük.

Bana sorarsanız ahlaki davranışın özü, vicdan adını verdiğimiz bireysel sorumluluk duygusudur. O duygudan arındırılmış olan eylem, doğru eylem dahi olsa, ancak konformizmdir. Genel kabule ayak uydurmaktır. Vicdanının sesine kulak verdiği için değil, dışarıdan dayatılmış bir öğretiye itaat ettiği için kendini ahlaklı sanan insanın, bugün eylemi doğru da olsa yarın hangi alçaklığa alet olacağını kestiremezsiniz.

Bireyin özgürlüğünden kaynaklanmayan hiçbir eylem gerçek anlamda ahlaki sayılamaz. Mesela bir köleyi, robotu ya da Senbernar köpeğini dağda zor durumda kalan insanlara yardım etmesi için e­ğitsek, onun ahlaklı olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü vicdani özerkliğe sahip değildir, mekanik bir algoritmanın uygulayıcısıdır. Amir değil memurdur. Toplumsal düzenin korunması için böylesi de lazım belki, inkar edemem. Ama “ahlaklı olmak” dediğimiz yüksek idealle bir ilintisi yok.

Bireysel vicdan ö­ğretisinin gelişmemiş olduğ­u bazı geri kalmış ülkelerin kamu memurlarına bakın. Bunlar asla ahlaklı olamaz, çünkü bütün var oluşları itaat ve korku üzerine kuruludur. Kendi değer yargıları yoktur; dolayısıyla “kendi” diyebilecekleri eylemleri yoktur. “Doğru” dedikleri şey riyadan ibarettir, çünkü kendi doğruları değildir. Onlara baktığınız zaman iğrenmiyor musunuz?

HALİM: Fakat ahlakı bireyin vicdanına indirgeyemezsiniz, yoksa keyfiliğe düşersiniz. Objektif birtakım normlar gerekir, şu doğru, şu yanlış diyebilmek için. “Kalbinin yoluna git”le iş biteydi yaşam çok kolay olurdu. Canım istedi, yasaları hiçe sayarım. Canım istedi, Şokella yerim. Şımarık bir bireyciliğin ifadesi bence bu teziniz.

SELİM: Vicdan insan varlığının temel gerçeğidir. Bilinçle ve benlik duygusuyla eş anlamlıdır. Varoluşumuzun merkezindeki karanlık kutudur. Tüm eylemlerimiz o kara kutudan kaynaklanır.

Tüm eski dillerde bu eşdeğerliğin izini görürsünüz. Mesela Arapça vicdān, “var oluş” anlamına gelen vücūd sözcüğünün yapısal eşdeğeridir. İlginç bir şekilde Heidegger’in Dasein kavramını tam olarak karşılar: var olmak eşittir benlik bilinci eşittir ahlaki sorumluluk duygusu. Vicdan karşılığı olarak öz Türkçeciler bir ara bulunç önermişlerdi: cazip bir buluş, keşke tutsaydı.

O duyguyu insan çoğu zaman yorucu, yıpratıcı bir yük olarak taşır. Ahlakı hazır bir öğretiye indirgemeye dönük her çaba, vicdanın yükünden kurtulma çabasıdır. Bireysel sorumluluğu başka yere atma denemesidir. İnsani bir şeydir, bundan dolayı kimseyi eleştiremeyiz. Kim sever yük taşımayı? Ama her zaman, içinde az ya da çok riya barındıran bir işlem olduğunu da unutamayız. Bir zamanlar Varoluşçuların mauvaise foi adıyla lanetledikleri şeydi bu, vicdanın korku verici yalnızlığından kurtulma isteği. Yüreğiyle yalnız kalma ihtimalinden kaçış. Topu taca atma.

Sorunuzun cevabı sanırım bir derece meselesidir. Suçu normlara atarken bir yandan nihai sorumluluğun bireyde olduğunu kendimize hatırlatıyor muyuz? Vicdanın sesini, boğuk da olsa, duymaya devam ediyor muyuz? Normların çok ve çeşitli olduğunu ve bazen birbiriyle çeliştiğini biliyor muyuz? Eleştirel bakış açısını her hal ve şartta korumaya çalışıyor muyuz? Aklın süzgecini elden bırakmamayı başarıyor muyuz? İroniye aşina mıyız? O zaman insan olmanın ahlaki yükünü yeniden sırtımıza aldık, son hakemlik rolünü yeniden bireysel vicdana bıraktık demektir.

HALİM: Bu dediğiniz şey neden imanla çelişsin? İslam düşünürleri bize imanla vicdanın ancak bir arada olabileceğini savundular.

SELİM: Oysa iman vicdanın zıddıdır. Vicdanın yükünü topyekün terk etme denemesidir. Kime? Belki Kitap adı verilen hazırlop öğretiler dizisine, ecdadın töresine, alim hazretlerinin çiğneyip tükürdüğü lokmaya, “hoca efendi demiş ki”nin kolaylığına, ümmetin icmaına, kalabalığın irfanına… Yeryüzünde kötülüğün ve ahlaki çürümenin ana kaynağı budur.

Kaçınılmaz bir mantıkla, iman bireysel vicdanın inkarına yol açar; vicdan ile eylem arasındaki yarılmanın verdiği acıyı uyuşturur. İman sayesindedir ki kişisel yaşamında karıncayı incitmekten çekinen insanlar, hiç tanımadıkları, gözlerinin içine bakmamış oldukları insanları cehennemlik kafir ilan etmekte, komşusunu çoluk çocuğuyla boğazlamakta sakınca görmezler. Hırsızlığa nefretle bakan insanlar, dinin ya da dini otoritenin ya da dini otoritenin yerini alan kalabalıkların onayı varsa her türlü soygunu mazur görebilirler. “Bizim hırsızlar iyidir” ya da “peygamberimiz yaptıysa soygun sayılmaz” gibi riya dolu cümleler kurabilirler. Vicdanının sesini dinlediğinde Maria Magdalena’yı bağrına basacak insanlar, sorumluluğu tanrıya veya onun yeryüzüneki temsilcilerine attıklarında coşkuyla günahkarı recm edebilirler. İsa’nın “günahsız olan ilk taşı atsın” öğüdünü hatırlayın: Açıkça Musa yasasının inkarıdır.[1] Bireysel vicdana başvurursanız dinin hükmü sona erer demektir. Radikal bir düzen-bozucu söylemdir, boşuna çarmıha germemişler hazreti.

Vicdanın inkarı riyadır; derin ve tedavisi güç bir ruh hastalığıdır. Vicdandan hareket etmeyen eylem, ahlaksızlığın ta kendisidir. Din ya da “tanrı inancı” diyerek masum göstermeye çalıştığınız şey, insanın eylem prensibini dışarıya – öğretiye ya da öndere – atarak ahlak ihtimalini ortadan kaldırır. Bozar ya da zayıflatır demiyorum bakın, kökten kaldırır.

Tarih boyunca bireysel vicdansızlığın en güçlü dayanağı olmuş dinler. Bugün de farklı değil.

HALİM: Oysa dindar deyince benim aklıma Allah’tan korkan, günahtan sakınan, sevabı şiar edinen iyi bir insan geliyor.

SELİM: Benim aklıma ahlaki ikiyüzlülük timsali Tartuffe geliyor. İsa’yı çarmıha gerenler de, Muhammed’i Mekke’den kovanlar da din aşkına yaptılar bunları. Salem cadı avını başlatanların, İspanya Engizisyonunu kuranların ve kelle kesici IŞİD militanlarının dindarlığından şüphe edebilir misiniz?

Dindarların ahlaka ihtiyacı yoktur, çünkü onların dini var” demiş biri. Kimdi hatırlamıyorum, ama derin bir söz bence.

HALİM: Ama ne çarmıha gerilen İsa ne Mekke’den kovulan Muhammed dini reddetmediler. Aksine kendilerine zulmedenlerin dininden daha üstün bir din ve daha derin bir ahlaki öğreti önerdiler.

SELİM: İsa’nın şansı belki aramızdan erken ayrılmasıydı. Cemaati büyüyüp otoritesi pekiştikçe, Kefernahum vaazındaki [2] devrimci duruşunu daha ne kadar sürdürebilirdi bilinmez. Ama yolundan gidenler Roma İmparatorluğunda otoriteyi ele geçirince neler oldu, onu biliyoruz maalesef.

Muhammed’de ahlaki başkaldırıdan ahlaki tükenişe giden yol daha nettir. Ona da sırası gelince değinirim. Özeti şu: Ahlaki üstünlük iddiası kaçınılmaz bir şekilde bir üstünler cemaati doğurur. Bu cemaatin varlığını sürdürmesi, dünyevi gücün gereklerine önem vermesine bağlıdır. Gücün gerekleri, bir yerden sonra vicdanın sesini bastırır. O aşamadan sonra soygun mubahtır, ganimet haktır, kardeşini kılıçtan geçirmek görevdir, düne kadar dostun olanları cehennemlik ilan etmek normaldir. Vicdanının sesini ileri sürenleri, Ebu Cehil’den farksız bir istihzayla aşağılarsınız.

Kaçınılmaz bir süreçtir bu. Tarihteki örneklere bakın, istisna bulamazsınız. Bir dini özgürleşme çağrısı olarak başlayıp köylülere, Yahudilere, Türklere karşı korkunç bir nefret çığlığına dönüşen Luther’e bakın. Protestan reformunun fikir önderlerinden biri olan Servetius’u idam ettiren Calvin’i hatırlayın [3]. Otoriteye karşı bir bireysel vicdan başkaldırışı olarak başlayıp, Amerika’da bir riya ve taassup rejimine dönüşen Püritenleri düşünün. Fakir hacılara hastane kuruyoruz diye başlayıp Rodos ve Malta’da mafyavari bir korsan örgütüne dönüşen Sen Jan şövalyelerini, bir eğitim ve propaganda çalışması olarak başlayıp militan bir siyasi nüfuz cemaatine evrilen Jezüitleri, yani Cizvitleri inceleyin. Ne Mormonlar muaftır o dönüşümden, ne İsmaililer, ne Dürziler ne de Lübnan Marunileri. Budizm gibi bir mutlak sükunet ve içe dönüş öğretisi bile Sri Lanka’da, Myanmar’da devlet ve kitle zorbalığının adresi olabiliyorsa düşünün artık.

Mutlak hakikate sahip olan insan ahlaklı kalamaz. Tıpkı mutlak iktidar gibi, mutlak hakikat çürütür. Evrenin en korkunç canavarıdır, vicdanını imanla takas etmiş insan.

HALİM: Dinler böyle de ateizm farklı mı? Stalin dinsizdi, saydıklarınızdan daha mı masum?

SELİM: Ateizm adına kafa keseni duymadım. Ama asıl mesele kafa kesmek gibi aşırı ve istisnai durumlar değildir, günlük hayatta karşımıza çıkan daha masum, daha munis görünümlü zulümlerdir dünyayı insanların çoğuna zindan eden. Aile içinde, okulda, mahallede genelin normlarından sapanlara uygulanan ince ya da kaba eziyettir. Ateistlerin o konuda sicili temizdir. Ara sıra sivri dilli olup dindarların kalbine ürküntü vermek dışında ciddi bir kabahatleri görülmedi bugüne dek. Belki şimdilik azınlık oldukları içindir, muhtemel. Yarın zorbalık yapacak kadar palazlanırlarsa ne olacak göreceğiz.

HALİM: Her türlü toplumsal örgütlenmenin kaçınılmaz tuzaklarından söz ediyorsunuz. Hayat ne yazık ki basit bir şey değil; bireysel saflığınızı korumak kadar, iyi ve yararlı olduğuna inandığınız kolektif yapılanmanın faydasını da düşünmek zorundasınız. Yalnız kalan yenilir. Kolektif yapının gerekleri ise bazen bireysel vicdan açısından can sıkıcı tercihler yapmayı zorunlu kılabilir.

SELİM: Haklısınız, ahlakın hiçbir zaman basit çözümleri yok. Bireysel vicdanla kolektif düzenin gerekleri arasındaki çelişki de insanlık tarihi kadar eski bir ikilem. Mesele şu: Kolektif düzeni korumak için ahlaktan topyekun vazgeçmeli miyiz?

Kolektif varlığı korumak için kısa vadede iman akıldan daha etkili bir araçtır diyebilirsiniz belki. Adamlarınız öl deyince ölüyorsa sizi kim tutar? Fakat aynı zamanda iman, vicdan için ve dolayısıyla ahlak için ölümcül bir risktir. İman olmadan kolektif varlık olmaz diyorsanız, ahlak ile kolektif varlık bir arada olmaz diyorsunuz, aynı şey. O zaman vazgeçin dinle ahlakı bağdaştırma sevdanızdan, dinin gereği neyse o yapılacaktır deyin, rahatlayın. Peygamberimizin ganimet alması doğaldır, elbette kafirlerin kafası kesilecek, bizim hırsızımız iyidir, vs. vs.

İman mutlak itaat talep eder. Esneme payı bırakmaz. Kuşkuya ve ironiye izin vermez. Allah evladınızı kurban etmenizi emrettiyse edeceksiniz, yoksa Allah’a gerçekten inandığınız söylenemez. Mesele başkalarından öğüt ya da örnek almakla sınırlı kalsa itirazım olmazdı, vicdanın yükünü paylaşarak hafifletiyorsunuz. Mesele vicdanını başkasına – mesela tanrıya ya da onun yeryüzündeki temsilcilerine – terk ettiğiniz zaman başlar. Bu anlamda diyorum ki imanın olduğu yerde ahlaktan söz edilemez. Allah emrettiği için evladını kesmeye hazır olan kişi, yarın Allah yahut onun sözcüleri emrederse Agop’u haydi haydi keser.

HALİM: Dindar olup ahlak timsali olan pek çok kişi biliyoruz, gerek günümüzden, gerek tarihte bize anlatılan örneklerden. İma ettiğiniz talihsiz olaylarda Agop’u koruyup kollayan da hemen her vakada onun mümin komşusu olmuş.

SELİM: Belki yeterince mümin değilmişler; vicdanlarını büsbütün terk etmemiş, insani güdülerini büsbütün teslim etmemişler. Her müminim diyeni mümin kabul ediyor muyuz? Belki de imansızlıklarını örtmek için mümin kılığına bürünenlerdir?

Allah ya da onun yeryüzündeki temsilcileri emrettiğinde onları kalben sorgulamaya devam eden kişi, şüphe yok ki, kendi kalbini Allah’tan üstün gören kişidir. İyi bir insandır mutlaka, ona ne şüphe, ama iyi bir mümin olduğu söylenemez. Çünkü kalbinde nifak vardır. Yarın bir gün Allah’tan veya onun sözcülerinden daha iyi bir mürşit – mesela ilim ve fen, veya Sokrates, belki Stalin – ile tanıştığında, Allah’ı bırakıp onun peşine takılmayacağını kimse garanti edemez.

Şükür allaha gerçek müminler çok değil dünyamızda. Yoksa halimiz dumandı.

HALİM: 1915 olaylarında esas amil dini taassup değil modern ulusçu akımlardı. Osmanlı devletini yönetenler Allah’tan korktuğu ve onun öğretisine itaat ettiği sürece öyle şeyler olmadı, Batı dünyasından neşet eden din-dışı ve din-karşıtı akımlara kapılarını açtığında işler çığırından çıktı. Modern çağın bir hastalığı olan kavim taassubu sizce din taassubundan daha tehlikeli bir ahlaki kaos doğurmadı mı?

SELİM: İslami söylemin bin küsur yıllık aşağılayıcı, ötekileştirici mirası olmasa Ermeni soykırımı halkın vicdanında karşılık bulur muydu? Erzurum’un, Yozgat’ın dinibütün halkı Ermeni’yi gavur olduğu için kesti, ataları Orta Asya’dan gelmiyor diye değil. Yapılan vahşeti vicdanında o gerekçeyle normalleştirdi. Ermeni’ye getirilen çözümü mesela Kürt’e kolay kolay uygulayamazsınız; birileri mutlaka “din kardeşiyiz” diyerek isyan eder.

Aynı gözlem Almanya’daki Yahudi kırımı için de geçerlidir. Bunlar organizasyonun çapı ve kitleselliği açısından moderndir. Yoksa yapılan işin mantığı ve vicdani dayanakları açısından, her iki ülkede, yüzlerce yıllık geleneği devam ettirirler.

Modern milliyetçiliğin neredeyse din kadar ve aynı nedenlerle tehlikeli olduğunu söylerseniz haklısınız. Ama benim kanımca din kadar derine işleyen bir hastalık değildir. Gelip geçici bir kriz gibi görünüyor, belki yüz ya da iki yüz yıllık ömrü olan bir siyasi konjonktürün ürünü. Din ayrımına dayanmayan bir milli düşmanlık ne kadar derine işleyebilir, küçük evinde oturan Ayşe Teyze’yi ne kadar esir alabilir, ne kadar kalıcı olabilir? Bilemiyorum. O yüzden ABD, Rusya ve Çin gibi, İsviçre gibi, dini çoğulculuk veya dine karşı kayıtsızlık üzerine kurulu ulusal kimlikler daha güvenli, ahlaken daha rizikosuz geliyor bana.

HALİM: Hangisi daha iyi, hangisi daha kötü tartışırız. Ama ondan önce şunu itiraf etmiş oldunuz. Demek ki temel mesele Allah inancı değilmiş, taassup her kisve altında insanlara musallat olabilirmiş. Taassup insanın doğasında olan bir kötülük. Allah’la bağını koparmış modern öğretiler de kolaylıkla aynı tuzağa düşüyor.

SELİM: Tanrı inancı kalkınca insanlar kötülükten muaf olacak diye bir şey söylemedim. İnsanoğlu yaratıcıdır, bulur vicdanına bir çare.

İnsanın vicdanını öteleme çabası ezeli bir çabadır, tanrı(lar) söylemi de bu çaba için en elverişli tutamaktır dedim sadece, hepsi bundan ibaret. Mümin olduğunu söyleyen kişi özetle diyor ki, karar mercii ben değilim; gelenektir, töredir, kitaptır, cemaattir, hocadır, papazdır, peygamberdir. Bu kişiler yetkilerini nereden alıyor peki? Senden benden farkları ne? İşte o noktada tanrı söylemi faydalı bir işlev kazanıyor. O kişilerin yetkisinden sual olunmaz, çünkü yetkiyi tanrı(lar)dan almışlar. Tanrının iradesini temsil ediyorlar. Senin benim gibi sıradan faniler değiller. Fani de olsalar, bir elleriyle Mutlak’ı tutuyorlar. Demek ki kuşkularım yersizmiş, vicdani sorumluluğumu onlara ihale edebilirim.

O ahlaki satış sözleşmesinin garantisidir allah. Önemli bir işlevi vardır.

O işlevi başkaları da yerine getirebilir. Mesela Diyalektik Materyalizm ya da Türklük Şuuru ya da Uygarlaştırma Misyonu. Bunlar da tıpkı tanrı gibi vicdan-uyutucu, sorumluluk-devredici odaklardır. Yeni yetme bir diktatöre ya da onun kasabamdaki temsilcisi olan komiteye vicdanımı neden rehin edeyim? Çünkü Tarihi Sürecin, yahut aşkın bir Şuurun, alemleri yöneten Yüce Gücün temsilcisi onlar.

Yine de bu yeni çağ inançlarının hiçbirinin tanrılar kadar güçlü ve köklü olabileceğine ihtimal vermiyorum. Tanrı fikrinin insaniliğine sahip değil bunlar. Sevimli değiller. Tanrı hem evrenin efendisidir, hem bir dost kadar yakındır bireye; duyar, anlar ve belki sever. Diyalektik Materyalizme derdinizi anlatamazsınız; dağ başında karşınıza çıkmaz; konuşursa peygamberin şiir diliyle değil entelektüelin soğuk ağzıyla konuşur; ölünce yanına gidemezsiniz.

Dolayısıyla Yeni Çağ inançlarının tanrı fikri kadar kalıcı ya da etkili olabileceğine inanmıyorum. Tanrının boşluğunu dolduran geçici çözümlerdir. Üç beş kuşaktan fazla ömürleri olacağını sanmam.


Sevan Nişanyan
“İman ve Vicdan”, Halim ile Selim: Tanrılar ve Dinler Üzerine Bir Tartışma
Liber Plus Yayınları, Ekim 2018, s. 61-70.

Dipnotlar

[1] Yuh 7:53-8:11. Musa yasası için Deut 22:22, Lev 20:10.

[2] Mat. 5-7.

[3] Michael Servetius (1509-1553) Rönesans’ın en parlak düşünür ve bilim adamlarından biriydi. Katolik Engizisyonundan kaçarak Protestan Cenevre’ye sığındı. Din konusundaki yanlış görüşlerinden dolayı Calvin tarafından suçlandı, yakılarak idama mahkum edildi.

Öne Çıkarılan Görsel

Paradise Lost, Henry Fusel

Sosyal Bilimler Haftalık E-Bülten Aboneliği

* indicates required

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.