Sosyal Bilimler

İnsan Doğası Önemlidir | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

İnsan Doğası Önemlidir

İnsan Doğasına İlişkin Bir Kuram Olmaksızın Hiçbir Hayat Felsefesi Mümkün Değildir

Modern felsefede tuhaf bir şey gerçekleşmekte: birçok filozof insan doğası diye bir şeyin var olduğuna inanıyor gibi görünmüyor. Bunu tuhaf yapan şey ise, yeni tavrın, yalnızca felsefe tarihinin büyük bölümüne aykırı olması değil, aksi yöndeki abartılı iddialara karşın, modern bilimin bulgularıyla da ters düşmesi. Bunun, evren nezdinde kendimizi ve yurdumuzu nasıl gördüğümüzden tutun da, ne tür bir hayat felsefesi benimseyebileceğimize kadar birçok konuda ciddi sonuçları var. Buradaki amacımız, insan doğasına ilişkin meseleyi çağdaş biyolojinin ışığı altında tartışıp, kavramın günlük yaşantımızı nasıl etkileyebileceğini keşfetmek.

Felsefe tarihi boyunca, bizi hayvanların geri kalanından ayıran, insan doğası denen bir şeyin var olduğu sık sık ima edilmiş, bazen de açıkça beyan edilmiştir. Aristoteles’e göre insanoğlunun ‘asli işlev’i rasyonel olarak düşünmekti; o bunu, bizim için mümkün en iyi hayatın, düşünerek (yani, felsefe yaparak) geçen bir hayat olduğu fikrinden türetmişti – bir filozoftan da bu beklenirdi değil mi? Epikurosçular’a göre, zevki tattığımızda ve bilhassa acıya maruz kalmadığımızda daha mutlu oluşumuz, insan doğasının mükemmel bir görünümüydü. Thomes Hobbes’a göre bizi dizginlemesi için güçlü ve merkezi bir yönetime ihtiyacımız vardı çünkü aksi hâlde sahip olduğumuz doğa bizi onun meşhur betimlemesiyle ‘kasvetli, yoksul, pis, yabani ve kısa’ bir hayat sürmeye mecbur edecekti. Jean-Jacques Rousseau, bir insan doğası fikrini kendi kavrayışında ‘soylu vahşi’nin içine oturtmuştu. Konfüçyüs ve Mensiyüs’e göre insan doğası özünde iyiydi, Xunzi ise onu özünde kötü olarak değerlendirmişti.

Elbette buradaki anahtar sözcük ‘özünde’dir. Bu eğilimin bariz istisnalarından biri, insan zihnini bir ‘tabula rasa’ (boş sayfa) olarak tanımlayan John Locke idi; fakat düşüncesi modern bilim tarafından reddedilmiştir. Bir grup bilişsel bilimcinin From Mating to Mentality (2003) adlı kitapta tarif ettiği üzre, zihnimiz boş bir sayfadan ziyade bir boyama kitabına, ya da ‘New York metrosunda bir istasyonun grafitilerle dolu bir duvarı’na benzemektedir.

Buna karşın, gerek sözde analitik gelenekten, gerekse kıta avrupası geleneğinden birçok çağdaş filozof, insan doğası fikrini büyük ölçüde reddetmiş gibi görünüyor. City University of New York’tan meslektaşımız olan, Beyond Human Nature: How Culture and Experience Shape the Human Mind (2012) adlı kitabında, aşağıda (‘doğacı’ya karşıt olarak) ‘yetiştirmeci’ diye anılacak konumu kuvvetli bir şekilde savunan Jesse Prinz, bunun belirgin bir örneği. Ronnie de Sousa, daha yakın bir zamanda, modern bilimin insan doğası diye bir şeyin olmadığını kanıtladığını ileri sürmüş ve, Jean-Paul Sartre’ın radikal özgürlük kavramından yararlanarak, bunun varoluşçu bir felsefî perspektifi desteklediği sonucuna varmıştı. Bizse buna katılmıyoruz.

Bilim bize insan doğası görüşü hakkında tam olarak ne söyler? Şurası kesin ki, evrimsel biyolojiyi dikkate alırsak, insan doğasına ilişkin özcü bütün kavrayışları reddetmemiz gerekir, mesela Aristoteles’inki gibi. İnsanoğlunu, bütün hayvanlar arasında yalnızca onu karakterize eden, değişmez, açıkça tanımlanmış bir ‘öz’ yoktur. Charles Darwin’den bu yana bilimcilerin görüş birliği gayet net olmuştur: Yeryüzündeki milyonlarca türden yalnızca biriyiz; hayat ağacının çok sayıda dalından birinin, fevkalade büyük ve yapı bakımından karmaşık beyinlerle donatılmış üyeleriyiz. Bizim soyumuz, en yakın filogenetik kuzenlerimiz olan şempanzelerle en yakın ortak atamızın sapma noktasından sonra milyonlarca yıl gelişen uzun bir evrimsel süreç neticesinde, en az 300,000 yıl önce Homo sapiens türünü meydana çıkardı.

Böyle de olunca, biyoloji aslında bütün insan doğası görüşlerini tasfiye ediyor gibi görünecekti: türümüzün sahip olduğu ayırt edici özellikler ne olursa olsun, bunlar diğer primat türlerinden kesintisiz bir evrimsel farklılaşma sürecinin sonucudur ve böylesine bir sürecin tamamlandığına ya da yakında tamamlanacağına inanmak için hiçbir neden yoktur. Dahası, insanlar, gerçekte zannettiğimiz kadar özel olmadığımızı ima ederek, insan ve şempanzenin genomik dizi bakımından ‘yalnızca’ yüzde 1-2 civarında farklılaştığına işaret eden şu meşhur rakamı anmayı pek severler.

Fakat Kevin Laland’ın Darwin’s Unfinished Symphony: How Culture Made the Human Mind (2017) adlı kitabında dikkat çekmiş olduğu üzre, şu küçük yüzde, genetik düzeyde binlerce yapısal değişikliğe dönüşür; ki bu da, insanlarda, şempanzelerden farklı olarak milyonlarca farklı yoldan birleştirilebilmesine imkân verir. Aradaki farkın yüzde bakımından az olması, bu farkın bariz olmadığı yahut belirli sonuçlara sahip olmadığı anlamına gelmez.

Bu bilgiler ışığında, biz, evrimsel ve gelişimsel biyolojinin ortaya çıkardığı resmin – çağdaş filozoflar arasındaki yaygın kanının aksine – özcü olmamakla beraber bir insan doğası kavramını oldukça desteklediğini düşünüyoruz. İnsan doğası en iyi şekilde, homeostatik özelliklerden oluşan bir küme olarak tasavvur edilmektedir; yani özellikler dinamik olarak değişmekte ise de, evrimsel süre boyunca istatiksel olarak tanımlanmaya yetecek miktarda istikrarlıdır. Ayırt edici nitelikleri içeren bu özellikler ya insan türüne özgüdür ya da nicelik bakımından diğer hayvanlardaki benzerlerine kıyasla o kadar ayrıdır ki bizdeki versiyonu tartışma götürmez şekilde insana hastır.

Örnek olarak dili ele alalım. Diğer pek çok hayvan da (hatta bitki ve bakteriler de) iletişim kurar, yani kendisinin ya da bir yakınının hayatta kalma şansını yükseltmek için sinyal alıp verir. Fakat yaşayan başka hiçbir tür, az çok insan diline benzeyen, onun gibi karmaşık gramer kurallarına ve yüksek düzeyde özyinelemeye sahip olan (dilbilimsel bir kuralın, tam da aynı uygulamanın sonuçlarına uygulanabildiği vb.) bir şeye sahip değildir. Ahtapot gibi bazı hayvanların büyük, karmaşık beyinleri ve sinir sistemleri vardır; fakat hem insan beyni kadar (vücuda oranla) büyük hem de onun kadar yapısal asimetri ve katmanlaşmaya – sözgelimi ödüllendirmeden, dikkatten, kısa süreli belleğin görevlerinden, planlamadan ve güdülenmeden sorumlu olan muazzam biçimde gelişmiş frontal korteks – sahip hiçbir hayvan yoktur.

Liste daha da uzatılabilirdi, fakat esas vurgulanması gereken yer şu ki sırf insanlar ve diğer hayvanlar arasındaki sınırlar (evrimsel süreç boyunca) bulanık ve değişken diye bu ikisi arasında asli farklılıklar yoktur demek yanıltıcıdır. Justice Potter’ın 1964’te pornografiye karşı sanata dair bir davada ifade ettiği üzre, ‘Bugün burada stenografi tanımına girmesini gerekli gördüğüm türden materyalleri belirtmek için daha ileri gitmeyeceğim; deneseydim de muhtemelen adamakıllı yapamazdım. Ama ne zaman görsem, şak diye tanırım onu.’ Modern bir biyolog yahut bilimden haberdar bir filozof da aynı şekilde insan doğasına ilişkin buna epey benzer bir şey söyleyebilirdi. Ne zaman görsek, şak diye tanırız onu.

Pekâlâ, insan doğası gerçekse, felsefî bir bakış açısından bunun sonuçları nelerdir? Bir filozof, ya da hayatı için bir kılavuz sağlamak amacıyla felsefeyle ilgilenen herhangi biri, böyle teknik bir tartışmayı neden önemsemelidir? Gelin, kısa ve öz bir tartışma üzerinden, insan doğasına ilişkin bilişsel bilimle aynı hizada kuvvetli savunulara sahip iki felsefenin, varoluşçuluğun ve Stoacılığın yardımıyla bunun önemini keşfedelim.

Varoluşçuluk için kendini tabula rasa fikrine bağlamanın cezbediciliği anlaşılabilir bir şeydir. Varoluşçuluğun kalbinde, Jean-Paul Sartre’ın ‘varoluş özden önce gelir’ düşüncesi bulunur; bu düşünceye göre, doğmuş olmayı biz seçmesek de, yaşamımızla ne yapacağımız konusunda özgürüzdür. Sartre özgürlükten bilincin merkezindeki bir yokluk – ya da boşluk – olarak bahsederken, zincire vurulmuş olsak bile özgür olduğumuzu iddia ederken bunu epey ciddiye aldı. Daha radikal açıklamalarından birinde şöyle yazdı: ‘Hiçbir zaman Alman işgali altında olduğumuzdan daha özgür değildik. Konuşma hakkı başta olmak üzre bütün haklarımızı kaybetmiştik. Yüzümüze karşı hakaret ettiler … Bizi toplu halde sürgün ettiler … İşte tüm bunlar sayesinde özgürdük.’ Sartre’ın, özgürlüğümüzün boyutunun abartılmasıyla sık sık dalga geçmesi herhalde şaşırtıcı değildir.

Simone de Beauvoir bile onun fazla ileri gittiğini düşünmüştü, özellikle de [Sartre] ona deniz tutmasının tümüyle kafasında olup biten bir şey olduğunu söylediğinde. The Prime of Life (1960) adlı otobiyografisinde, Beauvoir şöyle yazdı: ‘Ağlayan, sinirlenen ya da deniz tutmasına yakalanan birinin sadece zayıf olduğunu söylüyordu Sartre. Bense, tam tersine, midenin ve gözyaşı kanallarının, aslında kafanın da, ara sıra karşı konulamaz güçlere tabi olduğunu iddia ediyordum.’

Gerçi Simone de Beauvoir da varoluşun özden önce geldiğini kabul etmişti ama, Sartre ile kıyaslandığında o, ‘gerçeklik’imizin – varoluşumuzun gerçeklerinin – yaşamlarımızı etkilediği düşüncesine daha bi’ uyum sağlamıştı. Örneğin, bedenlerimizi veya kendimizi içinde bulacağımız ekonomik ve toplumsal koşulları seçemeyiz, diğer insanlara sıklıkla varoluşumuzun durağan kötülükleri olarak bakarız. De Beauvoir’e göre, doğal koşullarımızdan bağımsız olmasak da, bu bizim özümüzü belirlemez; bu özü, gerçekliğimizin dışında kendimiz yaratırız. Biz hayvanların yaptığı gibi yalnızca türümüzü yaymak için yaşamayız; daha ziyade, yaşamlarında anlam arayan varlıklarız, bunu da kendimizi ve içinde bulunduğumuz koşulları aşmak için risk alarak yaparız. İnsan doğası budur: doğal koşullardan kurtulmak için; verili olanı geride bırakarak şahsi seçimlerin, somut hedeflerin tarafına geçmek için devamlı bir arayış. Fakat bu hiç de o kadar kolay değildir, kaygının varoluşçuluğun başlıca temalarından biri olmasının bir nedeni de budur. İnsan olmak, belirsizlik içinde yaşamak demektir çünkü yaşamlarımızın gerçekleri ile bunları aşacak irade arasında daimî bir gerilime yakalanmışız.

Biyoloji kimi sınırlamalara basit bir açıklama getiriyor gibi görünebilir. Sözgelimi, kadınların ‘doğaları gereği’ bakıcılık rollerine uygun olduklarını söyleyen şu modası geçmiş argümanı ele alın. Bu, doğamız hakkında düşünmenin hem yanlış hem de kötü bir yoludur. Yanlıştır çünkü, Beauvoir’ın The Second Sex (1949) adlı kitabında işaret ettiği üzre, hamile kalmak kadının biyolojik bir işleviyken, çocuk yetiştirmek toplumsal bir taahhüttür. Kötüdür çünkü, biyolojinin alın yazımızı belirlediği varsayımı can sıkıcıdır. Tarihsel olarak bakıldığında, kadınlar, her şeyden önce hayvanlarla paylaştıkları biyolojik işlevler ile tanımlanmışlar, feminenlik hakkında mitlerle bağlanmışlar ve kendilerini aşma fırsatından mahrum edilmişlerdir.

Doğal engeller daha farklı bir türde sınırlama getirir. De Beauvoir’e göre, ikide bir kustuğu hâlde denize açılmakta ısrar etmesi saçmaydı belki, fakat deniz tutması yüzünden hedeflerinden vazgeçmesi de aptalca olurdu. Kimi zaman zincirlerimizi kıracak gücü bulamaz, tasarılarımızda başarısızlığa uğrarız; fakat bunun çözümü teslimiyet değildir. Aşmak, güçlü ve zayıf yönlerimizin farkına varmak, onlara yaratıcı bir şekilde başkaldırmaktır. Bu bakış açısı önemlidir çünkü vurguladığı şudur: varlıklarımızı sınırlayan unsurlar olsa da, [tamamen] sınırlanmış varlıklar değiliz; zira tasarılarımızı seçmede özgürüz (ya da olmak zorundayız). Ne biyoloji ne de doğal engeller geleceğimizi büyük ölçüde şekillendirir, nasıl yaşayacağımız konusunda insani doğamız çeşitlilik gösterir zira gerçekliklerimize yüklediğimiz anlamlar farklıdır. Hakiki bir yaşam bu farkların bilincinde olmakla, kendini açık bir geleceğe doğru sürmekle ilgilidir. Açıklık sınırsız ya da sonsuz demek değildir bu. Belirli sınırlarımız vardır, fakat bunlar çoğunlukla kendi hayal gücümüzce oluşturulmuştur.

Son zamanlarda kayda değer bir canlanmaya tanık olan, varoluşçulukla kıyaslandığında farklı bazı yönleri olsa da şaşırtıcı benzerlikler de paylaşan Greko-Romen Stoacılığı, bu noktada ilgi çekici bir karşıtlık sağlamakta. Stoacılar’a göre insan doğası, iyi bir hayat sürmenin ne demek olduğu tanımlanırken esas alınması gereken iki çehreye sahipti: son derece sosyaliz ve akıl yürütme yetisine sahibiz. Bu yüzden de, bize öğütledikleri üzre ‘doğaya uygun yaşamak’, aklın insan polisinin gelişimine uygulanması demektir. Dolayısıyla, ikincisini başarmanın yolu, kişinin yargı gücünü (bizi diğer hayvan türlerinden ayıran prohairesis yetisini) geliştirmesinden ve pratik bilgelik, cesaret, adalet ve ölçülülük olmak üzre en önemli dört erdemi göstermesinden geçer.

İlk bakışta insan doğası varoluşçulukla mukayese edildiğinde Stoacılık’ta çok daha kritik bir rol oynuyor gibi görünebilir. Aslına bakılırsa, basit bir hile yapmaya kalkıştıkları için, doğadan medet uman istisnai bir yaşam biçimini savundukları için Stoacıları itham etmek cezbedicidir. Fakat Seneca, Epiktetos ve benzerleri mükemmel mantıkçılardı, dolayısıyla felsefelerini geri çevirme hususunda aceleci davranmamalıyız. Daha yakından bakıldığında açıkça görülecektir ki, insan doğası kavramı Stoacılar’da, gerçeklik kavramının varoluşçular nezdinde oynadığından daha küçük bir rol oynamıştır: onun yaptığı, istekli olduğu müddetçe insanoğlunun yapabileceği şeylerin sınırını çizmektir. Ne var ki doğamız tarafından dayatılan değişkenler oldukça geniştir; Stoacılar, zahmete değer bir insan hayatının birçok farklı yoldan yaşanabileceği düşüncesinde varoluşçularla aynı görüştedirler.

Aslında, Stoacı literatürde de Simone de Beauvoir ile Sartre arasındaki deniz tutması tartışmasına benzeyen bir hikâye mevcuttur. Latin yazar Aulus Gellius tarafından anlatılan hikâyede, gemiyle yolculuk ettiği sırada şiddetli bir fırtınaya yakalanan Stoacı bir filozof konu edilir. Gellius’un dikkat ettiği şey fırtınanın orta yerindeki filozofun nasıl da solgunlaşıp korkudan titrediğidir. Fırtına dinip sular durulunca bizim Gellius filozofa Stoacılığının onu korku dolu anlara karşı koyması için niçin daha iyi hazırlamamış olduğunu sorar. Aldığı yanıt aydınlatıcıdır:

Korku verici birtakım sesler duyulduğunda, bunlar ister gökten gelsin, ister bir binanın yıkılışından isterse de bir tehlikenin ani uyarısından, bilge kişinin zihni bile zorunlu olarak karşılık verir buna, etkisine kapılır ve kısa bir süreliğine solgunlaşır; kötü bir şeyin yaklaşmakta olduğunu düşündüğünden değildir bu, idrak ve aklın önüne hızlı ve istemsizce yapılan hareketler geçtiği içindir. Kısacası, bu durumdaki bilge kişi korkunç zihinsel izlenimler tarafından ‘alıkonulsa’ da, bunları hiçe sayıp reddeder ve bunlarda korkması gereken herhangi bir şey bulunduğunu düşünmez.

Başka bir deyişle, tıpkı de Beauvoir’in Sartre’a açıklamış olduğu gibi, biyolojimizin ‘gerçekliği’ olduğu yerde kalsa da, ona nasıl bakacağımızı, onu nasıl idare edeceğimizi seçme şansımız var. Felsefenin bize öğrettiği şey işte budur.

Stoacılar’ın dayandığı zemin, herkesçe bilindiği üzre 2. yüzyılın köleden-dönme-öğretmeni olan ve, antikitedeki filozofların en bilindiklerinden biri hâline gelen Epiktetos ile ilişkilendirilen belirli bir yaklaşımın öğretilmesiydi. Kendisi yaşamda çeşitli rollere sahip olduğumuz fikrinden yola çıkarak bütünlüklü bir etik geliştirdi: bu rollerden bazıları bize verilmişti (hepimiz insanız, ebeveynlerimizin kızı ya da oğluyuz, vs.), bazılarıysa bizce seçilmişti (kariyerimiz, çocuk yapıp anne ya da baba olmak istiyor muyuz, istemiyor muyuz vs.)

Bu rolleri nasıl oynayacağımız bize bağlıdır. Epiktetos, Discourses’in I. kitabında, aynı küçük düşürücü duruma (efendileri kendilerini rahatlatırken onların lazımlığını tutmak) farklı şekilde tepki veren iki kölenin içinde bulundukları vaziyeti konu edinir. Farkı belirleyen şey kölelerin kendilerini birer insan olarak nasıl gördükleridir, ki bu anlayış varoluşçu ‘gerçeklik’ düşüncesinden çok da farklı değildir. Epiktetos, bu örneğin çözümlemesini öğrencilerinin kulağını çekerek bitirip Sartre ve de Beauvoir’ın da onaylayabileceği bir sonuca varır: ‘Bütünlüğünüzü kaç paraya satacağınızı siz düşünün; fakat Tanrı aşkına lütfen, ucuza satmayın onu.’

Bize insan doğası diye bir şeyin var olduğunu söyleyen yalnızca modern bilim değildir; ayrıca logoterapi, ussal duygusal davranış terapisi ve bilişsel davranışsal terapi gibi birtakım popüler modern terapilerin, hem varoluşçuluğun hem de Stoacılığın fikirlerinden yararlanmaları da tesadüf değildir. Yalnızca varoluşçuluk veya Stoacılık değil, muhtemelen hiçbir hayat felsefesi bu görüş olmaksızın var olamazdı.

Şayet tamamen tabulae rasae olsaydık, ne diye bazı şeyleri diğerlerine yeğlerdik ki? Bizi anlam aramaya, diğer insanlarla ilişki kurmaya, kendimizi ve içinde yaşadığımız dünyayı geliştirmek için çabalamaya teşvik eden ne olabilirdi? Tüm bunları yapmamızın sebebi tıpkı Stoacıların düşündüğü gibi bir çeşit zeki sosyal hayvan olmamızdır. Bunları yaparken de tıpkı varoluşçuların savunduğu gibi (biyolojik olduğu kadar olasılıklara açık) gerçekliğimizin dayattığı geniş sınırlar içindeyizdir. İnsan hayatını iyileştirmenin tek bir yolu olmasa da, oldukça fazla sayıda kötü yolu vardır. Yapacak olduğumuz seçim, insan doğasının dayattığı sınırlar içinde, bize aittir.

 

This article was originally published at Aeon.

Çeviri: M. Kaan Erdoğan
Sosyal Bilimler / Çevirmen
m.kaan.erdogan@sosyalbilimler.org

Kaynak: Skye C. Cleary, Massimo Pigliucci / Aeon
Human Nature Matters

Kapak Görseli

Salvador Dali, 1937. Metamorphosis of Narcissus, Tate Modern.


Yasal Uyarı: Yayımlanan bu yazı Türkçeye yabancı dilden sosyalbilimler.org tarafından çevrilmiştir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlali söz konusu olduğunda; sosyalbilimler.org, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Bu metinde yer alan görüşler yazara aittir ve sosyalbilimler.org’un editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Sosyal Bilimler Haftalık E-Bülten Aboneliği

* indicates required

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.