Sosyal Bilimler

Abdullah Efendi ile Yürümek: Tanpınar’ın Hikâyeleri Üzerine Düşünceler | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Abdullah Efendi ile Yürümek: Tanpınar’ın Hikâyeleri Üzerine Düşünceler

Arthur Rimbaud, şöyle söylüyor [Ahmet Miskioğlu, Tanpınar’dan Notlar, Yeni Türk Edebiyatı Tezli Sertifika Ders Notları (1952) (2015), Dergâh, s: 48, Miskioğlu’nun Tanpınar’ın dersleri içerisinde tuttuğu notlarını Dergâh Yayınları vasıtasıyla okuyucu ile paylaşması, Tanpınar’ı okumak kadar onu anlamak çabası içerisinde bulunanlar için eşi bulunmaz bir eser. Miskioğlu bu güzide eserde, bir ders dönemi boyunca Tanpınar’ın derslerini, konu başlıklarına ayırma zahmetinde de bulunmuş. Tanpınar okuyucusunun evvelâ bu notları okuması gerektiğini bir öğrencisi olarak kendi ağzından söylüyor; biz de Tanpınar’daki pek çok mefhumun, pek çok problemin, dünya görüşünün Miskioğlu’nun notlarında saklı olduğunu görebiliyoruz. Dergâh’ın Tanpınar’ın külliyatı ile birlikte bu tür yardımcı ve zengin eserleri yayınlaması, kısırlaşmış edebiyat ortamı içerisinde neredeyse ortadan kalkmış tartışmaların gerçekleştirilebilmesi için oldukça mühim. Pek tabiî olarak Tanpınar’ın dersinde Rimbaud’dan bu sözü alıntılamış oluşu, “Şiir ve Musiki” eksenindeki dersi, tesadüfî değil.]: “Rüyalarımın sırrına ereceğim, realitenin arkasındaki varlığı keşfedebilmek için.”

Rimbaud, bir “varlık” arıyor, belki bir fenomen; bunun realiteden daha real olduğunu iddia etmiyor veyahut aradığı şey bir başka realite değil, en azından bugün bu kelime ile karşılamaya çalıştığımız anlamı göze alırsak bu arayış, bu. Kelimeler üzerine kelimeler ile düşünmek -kelimelersiz neyiz?- öylesine kaygan bir zeminde eylemek ki, tarifi zor. “Düşünce âleminde hareket ‘söz’dür” [Ahmet Miskioğlu, a.g.e., s: 31], diyor Tanpınar, Rimbaud’dan aldığımız meşale ile ona varacağız. Söz’dür hareket ve söz de bir harekettir, zemin bu sebeple kaygan. Rimbaud, 19. yüzyılın ikinci yarısına tanıklık etti, bugün onun realitesinden iki yüz yıl sonra yeniden bahsediyoruz. Gerçekliği işaret eden, gerçeklik manasına gelen bir kelime: realite. Peki, gerçeklik hangi anlamı karşılar? Rimbaud, bizim realite ile karşıladığımız anlamın inşasının insanlar üzerindeki tesirini yoğunca hissettirdiği zamanlarda 47 yıllık bir ömür sürdü.

“Düşünce âleminde hareket söz’dür” lâkin eklemek icap eder: Düşünce âlemi dışında da hareket yine, söz’dür. Bunun ile Lacan’ın önermesine varalım: “Düşünmediğim yerde varım” [J. -D. Nasio, Jacques Lacan’ın Kuramı Üzerine Beş Ders (Ö. Erşen & M. Erşen, Çev.) (2007), İmge, s: 55, Descartes’ın “Düşünüyorum öyleyse varım”ına karşılık Lacan’ın “düşünmediğim yerde varım”ı, Rimbaud’nun realite arayışının felsefe içerisindeki tarihsel dönüşümünü idrak edebilmek için mühim bir nokta. Modernizmden uzaklaştıkça bilginin kaynağına insanı koyan evrensel anlayış üzerine yeniden düşünmek icap ediyor. Bir ben vardır benden içeri, gibi.] ve düşünmediğim yerdeki varlığım, söz’ümde gizlidir, dışavurumum dilde vuku bulur. O hâlde bugün bize realite ne söylerse söylesin, inşasının nihayetinde ne gelirse gelsin, gerçeklik evvela dildedir. Dil, tahakküm edici olmaya açıktır, söylemi doğurur lâkin söylemin tesir edemediği o alan, yine dile düşer. O alan ki Rimbaud orada realitenin arkasındaki varlığı aramıştır. Tanpınar’a dönüyoruz, şöyle söylüyor [Ahmet Hamdi Tanpınar, Hikâyeler (2014), Dergâh]: “Rüyalar aklımızda kalmıyor. Bazen, hakikati örten perdenin bir ucu sıyrılıyor; bir şeyler fark ediyoruz; fakat gerisini hatırlamıyoruz.” Tanpınar’ın hakikati ile Rimbaud’nun realitesi burada birbirine denk düşer, kesişirler: Tanpınar bu noktada “unutmanın” hakikati örttüğüne kanaat getirmiştir artık; unutmak hakikatin hasmıdır.

Tanpınar’ın Hikâyeler’inde, kimi mefhumların sıklıkla işlendiğini fark eder okur. Abdullah Efendi’nin Rüyalar’ı, diğer hikâyeleri ve romanları için bu noktada tipiktir. Evvela “ikilik” gelir. Tanpınar’da ikiliğe, Orhan Pamuk’un Huzur’dan “romanı özetlemek maksadıyla” yaptığı bir alıntının sonlarında bakalım [Orhan Pamuk, Manzaradan Parçalar (Eylül 2010), İletişim, s: 293, Orhan Pamuk bahsi geçen sayfa içerisindeki konuşmasında (Ahmet Hamdi Tanpınar ve Türk Modernizmi), Huzur’u merkez noktası alarak Tanpınar’ı tartışıyor. Bu, oldukça mühim bir konuşmanın metne dökülmüş hâli. Pamuk’un Tanpınar’dan “bir modernist” olarak bahsetmekteki çekincesinin art alanını düşünürken, bu yazıda ele almaya gayret ettiğimiz şekli ile Tanpınar’ı bir kez daha hatırımıza getirebiliyoruz. Pamuk, Huzur’dan bu alıntıyı Tercüman 1001 Temel Eser dizisinde yer alan baskının 258. sayfasından yapmış.]:

“Ne kadar garip… İki dünyam var. Tıpkı Nuran gibi, iki âlemin, iki aşkın ortasındayım. Demek ki bir tamlık değilim! Acaba hepimiz böyle miyiz?”

Huzur’daki ikiliğin yoğunluğu, evvela bağlamdan gelir. Cumhuriyet henüz inşa aşamasındadır, İkinci Dünya Savaşı kapıdadır, vaziyet ülkenin bir savaşı daha kaldıramayacağı yönündedir. Entelektüel, cemiyetin hem içinde hem dışındadır. Pek çok kez Mümtaz, monologlarında kendisi ile çatışır, bir çıkar yol arar, ne içindedir zamanın, ne de büsbütün dışında… Dergâh Yayınları baskısının 197. sayfasında, Yaz Yağmuru isimli hikâyedeyiz [Ahmet Hamdi Tanpınar, a.g.e., s: 197]. Bu, hikâye 1955 yılında Yeni İstanbul’da yayınlanmıştır ki şu açıdan özeldir: Tanpınar 1944 ile ’46 arasında İstanbul gazetesinde Emirgân’da Akşam Saati ismi ile yayınlanmış bir başka hikâye daha yazmıştır. Bu iki hikâye, aynı karakterlere ve yaklaşık olarak aynı konuya sahiptir. Bu ilginç benzerliğe dönmeden evvel, Yaz Yağmuru’nda karakter, ikiliğini dile getirmekten çekinmez. Bu, yine bir monolog vasıtasıyla olur:

“- Fakat bir maddesi var. O da benim gibi insan. Plajda beraberdik.’ Birkaç saat evvelki hazzın hatırasını kanında hâlâ keskin bir koku gibi duydu. Bununla beraber bu hatırlayışta da bir çeşit uzaklığın nizamı vardı. Akla çok güç sığan bir şeydi bu. ‘Ben budalayım. Asıl hastalık bende. Kafamda. İçimdeki ikilikte.’”

Bir alıntı daha, bu kez Abdullah Efendi’nin Rüyaları’ndan, sayfa 21:

“Yavaş yavaş bu gecenin garip talihini sezmeye başlamış ve ondan ürkmüştü. Bununla beraber ne rüyalarında, ne de bugün tesadüf ettiği rakamlarda böyle bir akıbeti haber veren bir şey yoktu. Gelirken bindiği otomobilin numarasını hatırladı: 1873. Rakamları mutlak kıymetleriyle topladı. Hepsi 19 ediyordu. 1+9=10. Sıfırı atıyor. Elde kalan birdi; 1 onun çok iyi bir rakamıydı, evvela tekti ve sonra vahdetin ve vahdaniyetin rakamıydı.”

Tanpınar’da ikilik, kati suretle huzursuzluk doğurur; karakterin iç dünyası ile cemiyet hayatı arasında ve hatta kimi zaman karakterin iç dünyası içerisindeki ikilikte, bitmez bir çatışma devridaim eder. Huzur’daki gibi pek çok kez de karakter henüz kendisinde tamlığa varamamışken, cemiyet ile karşı karşıyadır. İkiliğin ve esasında çoğulluğun bir diğer tezahürü ise zaman ve mekân mefhumundadır. Bilhassa Abdullah Efendi’de çoğulluk anlarında bir yürüme eylemine rastlarız. Yürümeye, egosantrik bir konuşma eşlik eder. Bir monolog diyemiyoruz artık bu konuşmaya. Egosantrik, çünkü ortada kaybolmuş bir benlik var. “Benlik kaybolduysa, ego nerede?” diye düşünmeden edemiyor insan. Burada da Tanpınar’da farkındalığın katmanlarına, zaman ve mekân mefhumuna çarpıyoruz. Abdullah Efendi yürür, yürüdükçe konuşur, konuştukça düşünür. Adeta bu, kişinin kendi kendisini telkin ederek rüyadan sıyrılmasına benzer. Gerçekliğe doğru bu yürüyüş, Joyce’un Portre’sinde Stephen Dedalus’un Dublin’deki yürüyüşlerini andırır. Kitabın İletişim Klasikleri baskısında yer alan Harry Levin’in önsözünde, bu yürüyüşlerin ehemmiyetine şöyle vurgu yapılır [James Joyce, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi (M. Belge, Çev.) (2012) içinde Harry Levin’in önsözü (E. Serdan, Çev.), İletişim, s: 31]:

“Sanatçının Portresi’nde en çok görülen eylemin ister sohbet, ister düş sırasında olsun hep yürümek olduğu da not düşülmelidir. Dublinliler’den hatırda kalan görüntüler sokaklardaki insanlara, özellikle de çocuklara aittir. Ulysses’in yolculuklarını Dublin’de peripatetik bir gezintiye dönüştürmek Joyce’a düşmüştü. Bu anlamda iyi bir Aristo’cu olduğu söylenebilir.”

Bu mutlak hareketlilik içerisinde, zemine hangi noktada temas edildiği şüphesiz ki mühimdir: Düşünce âleminde hareket söz’dür, söz de harekettir. Tanpınar söylüyor [Ahmet Miskioğlu, a.g.e., s: 32]: “İnsan kendi içinde genişledikçe, bu âlemi tanıtacak lisanı yapmaya mecburdur.” Lacan söylese, bu kadarını söylerdi. Rimbaud’nun arayışına bir boyut daha ekler Tanpınar [Ahmet Hamdi Tanpınar, a.g.e., s: 99]: “Hayat, ölümün şerefine yazılmış bir kasideden başka bir şey değildir. Güneş bir mezarlıktır… ve toprak… ve biz.” Sözün temas edemediği yegâne nokta, hayatın demir aldığı yerdir, ölümdür. Kelimenin gerçekliği temsil etmek kudreti, gerçekliğin kabulü kadardır, Tanpınar’dan öğrendiğimiz evvela budur. Hakikatin tekliği, hakikati kabul edende başlar ve orada biter. Sanat eseri, deneyimlenen gerçeklikteki sınırın ve sınırsızlığın ölçütüdür. Yazar ölür: Kendi gerçeğinden, özünden damıttığı eseri, okurun ellerine düştüğü an çokluktur; insan kelimelerin kudreti ile mücadele edebilmek kuvvetine sahip değildir. Ölümü hayatın önüne koymak bundandır. Kelimeler, temas ettikleri gerçeği değiştirebilmek ve onunla değişebilmek kuvvetine sahiptirler. Ölümün neye benzeyebileceğinin sonsuz tasvirini yapabilirsiniz ama kelimeler ile ölüme temas edemezsiniz. Ölüme temas edemiyor olmak, gerçekliği konusunda hiçbir vakitte şüpheye düşürmez bizi. Ölümün tüm ciddiyetinin karşısında kelimeler kaypaktır. Tanpınar söylüyor [Ahmet Miskioğlu, a.g.e., s: 27]:

“Dil bizim en kat’i ve sarih tarafımızdır; ama bu sarihlik kadar kaypaklık var: Saniyeden saniyeye, şahıstan şahsa, muhitte muhite değişir. Ve aynı kelimeler, başka başka ağızlarda ayrı manalar veriyor. Dil, bir yığın izafilikler içerisindedir. Dilin insana doğru ilerleyişi, bu sabit kalamayışındadır.”

Dil sabit kalamamaya yazgılanmışken ölüm, hep “oradadır”; tasviri değişir lâkin varoluşu mutlaktır. Velhasıl, benliğinden ayrılmış ve ona geri dönememek kıyametini tatmış Abdullah Efendi, ölümü de bilir: Çocuk denecek yaşta, “şifasız ıstıraplar, her cinsten ölümler” tatmıştır. Abdullah Efendi’nin, gecenin ilerleyen saatlerinde sarhoşluğunu müteakip benliğinden ayrılarak başlayan yürüyüşünün evvelinde Tanpınar’ın Abdullah Efendi’nin bölünmüş benliğini izah ettiğini görürüz. Bu, Freud’un “topolojik kuramına” benzer bir tasvirdir; bir başka metinde Tanpınar altbenlik, benlik ve üstbenlik ayrımını Freud’un “buzdağına” nazire edercesine “sefer tasına” benzetir. Hakikaten de yazar iç içe geçmiş lâkin birbirinden ayrı benlik mertebelerini, fevkalâde yansıtır: Abdullah Efendi sarhoş olmak istemektedir. Benliğindenki “üst kat sakininin”, onun -yani alt kattaki Abdullah Efendi’nin- tüm eylemlerini seyreden, adeta kural koyucu bir babanın, bir toplumun yansımasıymışçasına bakıcılığını ihsan eden varlığından bir an olsun kurtulabilmek hayali ile sarhoşluğa sığınır. Alkolün tesirinin farkındalığa çarptığı, onu kelimenin tam manası ile alt üst ettiği ana duyulan bir özlemdir bu; insanın kendisinden ayrılarak kendisini bulabilmek gayesi, cemiyet hayatı ile “üst kat sakini” arasında sıkışıp kalmış, ikilikten bitap düşmüş Abdullah Efendi’nin çaresidir. Çok güzel söyler İlhami Algör [İlhami Algör, Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku (2015, 11. baskı), İletişim, s: 38]: “Ayrıca bu devirde zaten herkes en azından iki taneydi.” İşte, Algör’ün Müzeyyen’indeki mevzubahis kimlik bunalımı, Tanpınar’da, yeni Cumhuriyet’in entelektüelinde doğmaktadır. Bir toplum inşa edilmektedir. Lâkin bu inşa, neresinden bakarsanız bakın, böylesi hızlı değişiklikler sonucu Türkiyeliyi adeta Durkheim’cı bir anomi ile karşı karşıya getirmiştir. Huzur’da Mümtaz, yine bahsi geçtiği üzere tam manası ile böylesi bir mücadele içerisindedir.

Rimbaud’nun realite arayışına, Abdullah Efendi ile yürüdükçe hak veriyoruz. Tanpınar söylüyor [Ahmet Miskioğlu, a.g.e., s: 47]: “Ümidi olmayanın ye’si de az olur. Rüya cemiyetle anlaşamayan sanatkârın gittiği yer. Bazı sanatkârlar, sadece rüyalarının romanını yazmışlardır Almanya’da. Ve bunda musikinin tesiri vardır.” Sanatkârın rüyaya sığınışı, bilinçdışının Freud’cu kral yoluna benzer. Lacan bu kral yolunu Freud’dan sonra dil içerisine çekmiştir ki bu, edebiyat okumalarını pek tabiî daha da mühim kılmıştır. Ne var ki bilinçdışı Freud’dan evvel de bilinmektedir, Tanpınar rüyanın Alman edebiyatında 17. yüzyıldan itibaren sığınak hâline gelişinden bahseder. Psikanalizin keşfi, edebiyatı haklı çıkartmıştır. “Garip değil mi?” der Tanpınar [Ahmet Hamdi Tanpınar, a.g.e., s: 248], “Garip değil mi? Her rüyanın hayatta bir mutabakat noktası bulunabiliyor. Onun için rüyalarımızı yoruyoruz.” Freud’cu bilinçdışı zamansızdır [Sigmund Freud, Günlük Yaşamın Psikopatolojisi (Ş. Yeğin, çev.), İthaki, s: 334 içindeki dipnot, Yayınevi “her türlü alıntıyı yasaklamış” olmasına karşın bilinçdışının zamansız oluşunu söylerken bir kaynak göstermemiz icap ettiğinden, Freud’un eserinin güncel baskısında ilgili bölüme bir alıntı yapmadan işaret ettim. Kitapta bahsi geçen bölüme verilecek dikkat, “bilinçdışı zamansızdır” önermesini okuyucu için açıklığa kavuşturacaktır.] ve katmanlar hâlindedir. Katmanlardan maksat, bilinçdışının unutmayacağıdır. Ona atılmış bir çentik, bir başka çentik ile derinleştirilmiş dahi olsa ilk çentik manasını hiçbir vakitte kaybetmez. Bu giriftlik, ona ulaşmak çabası ile gerçekleştirilen serbest çağrışım metodunda, Jung’un kompleksler kavramında açıktır. Abdullah Efendi’nin yürüyüşünün nihayeti, yürüdükçe aydınlanan karanlığın içerisinde karşısına çıkan birkaç basamak ile son raddesine varır: Odalara gelmiştir. İçerisinde bulunduğu evde, hiçbir şey onun için yabancı değildir: Ev, odalar, odaların içerisindeki eşya… Burada artık bilinçdışının açık bir tasviri ile karşılaşırız. Yürüyüşün nihayeti, Abdullah Efendi için atılmış ilk çentiğe varır. Bahsetmek, hikâyeye saygısızlık olacağı gibi buradan çıkarılacak mana sonsuzdur. Benimki ile düşüncenizi bulandırmak istemem. Hikâyenin ve hikâyelerin tümünü okumak lazımdır.

***

Yaz Yağmuru ile Emirgân’da Akşam Saati öyküleri arasındaki ilişki, Tanpınar’ın kendi deyişi ile içerisinde genişleyen âlemi ifade edecek lisanı arayışının nihayetidir. Bu arayış, hepimizindir. Yazarın metnini öz yaşam öyküsünden damıttığı gibi lisan da toplumunkinden damıtılır. Mühim olan kullandığımız kelime sayısının azlığı ya da çokluğu değildir lâkin toplumun kendisini ifade ettiği kelimeler bütünü ile onun düşünce hayatı yazık ki birliktelik içerisindedir. Sabahattin Eyüboğlu Huzur’unu okumuş Tanpınar’ın, Miskioğlu aktarıyor, tek bir eleştiri yöneltmemiş dilindeki eskiliğe. Zira bu türden bir eleştiri, aşırıya kaçtığı noktada münasebetsizliğe varır. Kişi, hele ki yazar olan kişi, ruh hâlinin ifadesinde karar kıldığı kelimeleri ardı ardına sıralayabilmek kabiliyetine sahip ise onun için öz olan dil, odur. Dilde sadeleştirme, insandan ayrı bir nesneyi kesip biçmeye, budamaya, taşlamaya benzemez. Bugün kelimelerinden yaşam öyküsünü okuyabiliyorsak bir toplumun, bunu dilin canına borçluyuz. Tanpınar için Rönesans’ın başlangıcı, Avrupa’da Yunan dilinin okunuşudur. Bir dil ve o dilde verilmiş eserler, düşünce hayatına böylesi keskinlik ile tesir edebiliyor ise bu şüphesiz o dilin beraberinde yaşanmışlıkları okuyucuya, bir diğer topluma taşımış oluşundandır. İçerisinde bulunduğumuz toplumun dili, pek çok bunalım geçirmiştir. Araba Sevdası, yalnızca bunun için dahi bir klasiktir. Bihruz Bey’in gülünç alafrangalık denemeleri tipiktir. Bugün dahi toplumumuzda nice Bihruz Bey oldukça yüksek makamlarda bulunmaktadır. Bir dilin, Araba Sevdası özelinde Fransızcanın taşıdığı kültürün hakkaniyet ile idrak edilemeyişi, o dili şuursuzca kullananı rezil eder. Toplumun bunalım anlarında, dil içerisinde bunalımın patlak verişi şaşırtıcı değildir. Cemiyet karşısında kendisini nereye yerleştireceğini bilemeyen entelektüelin huzursuzluğunu toplum, diğer toplumlar karşısındaki kayboluşunda hisseder. Tanpınar, kendi âlemini genişlettikçe dili içerisinde kendisine bir hareket alanı yaratmıştır. Misal vermek gerekirse musiki, Tanpınar’ın dili için mühimdir. Huzur’da Dede Efendi’nin Ferahfeza Ayini tasvir edilirken bu dil, öyle bir mertebeye yükselir ki musiki ile neredeyse temas hâlindedir, neredeyse size sesini duyuracağını zanneder okuyucu.

Realitenin ardındaki rüya fikri, yabana atılacak şey değildir. İşte o realitenin ardı, rüyada olduğu gibi dilde de görünür. “Bilinçdışı varlığın konuşarak zevklenmesidir” der Lacan. Konuşarak zevklenen varlık, Rimbaud’nun aradığı varlıktır fakat hazindir ki konuşmak bir semptom, ıstıraptır da aynı zamanda. Varlıkta olan her ne ise, dile getirilir, başlangıçtaki konumu dil olmasa da nihayetinde dildeki varoluşu kaçınılmazdır. Bu yüzden Lacan aynı zamanda “dili konuşabilecek bir dil, metalangage, yoktur”a varır. Realitenin ardındaki varlığın tek atımlık kurşunudur dil. Tek atımlıktır zira bilinçdışı bir gösterenler sistemidir, bir kurşun pekâlâ bir diğerinin yerine geçebilir -tabanca fark etmeden-, geçmek zorundadır ve kurşun atılmak zorundadır, zira tetik oralarda bir yerlerde, düşünmediğimiz ama var olduğumuz yerde, çoktan çekilmiştir.

İ. Şahin Ateş
Sosyal Bilimler Platformu Blog Yazarı
s.ates@sosyalbilimler.org

Yasal Uyarı: Yayınlanan bu yazının tüm hakları Sosyal Bilimler Platformu’na (www.sosyalbilimler.org) aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı, (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz.

Sosyal Bilimler Haftalık E-Bülten Aboneliği

* indicates required

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.