Sosyal Bilimler

Nietzsche Tarih Felsefesi Üzerine: Tarihçi Geriye Doğru Bakar, Sonunda Geriye Doğru da İnanır | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Nietzsche Tarih Felsefesi Üzerine: Tarihçi Geriye Doğru Bakar, Sonunda Geriye Doğru da İnanır

Başlıkta yer alan cümle Alman filozof Friedrich Nietzsche’nin 1888 yazılarında, Putların Batışı ya da Çekiçle Nasıl Felsefe Yapılır adlı eserinde geçmektedir. Peki ya Nietzsche bize bu aforizma ile ne anlatmak istemektedir? Yazımın hususi ve müstakil olarak üzerinde duracağı nokta budur. Ayrıca bu cümleyi Türk tarih yazımcılığı bağlamında ele alacağım.

19. yüzyılda, modernizasyonun kasırgası tüm dünyada etkisini gösterirken Basel’de derslerini vermeye başlayan genç Wilhelm, değişen din, kültür, ahlak ve sosyal durumlardan belki de en rahatsız olan düşünürdü. Yola çıktığım cümlesinde tarihçilik mesleği üzerine derin bir eleştiri yöneltmiştir. 1789 ilkelerinin ayyuka çıktığı 19. yüzyıl boyunca ulusal akımların etkisi ile tarih yazımcılığında da bir devrim gerçekleşmişti, nitekim, b si büyük Batı kanonu, tarihsel kökenlerini kanıtlamak ve güçlü bir ulus olmak hayaliyle yanıp tutuşuyordu. Napoleon Bonaparte’ın Koalisyon Savaşları sırasında (takriben 1800-1815 yılları arasında yani I. Fransız İmparatorluğu’nun kuruluşundan Napoleon’un Waterloo’da müttefikler tarafından yenilgiye uğratılmasına kadar geçen süreç) ektiği milliyetçilik ve liberal anayasacılık ilkeleri sayesinde özellikle Kıta Avrupası’nda baş gösteren ihtilalci fikir akımları, devletleri birer birer ulusal bütünlüğe sevk ediyordu.

Böyle bir ortamda elbette ulusal bütünlüğün ana esasları sıralanıyor, ortak bir dil, kültür ve fikir birliği esasına dayanan anayasalı monarşiler yeşermeye başlıyordu. Ki en büyük yankının da bilindiği gibi Avrupa’yı baştan sona kavuran ve içlerinde Osmanlı İmparatorluğu’nun da bulunduğu çok uluslu imparatorlukların artık çatırdamaya başlamasıyla oluştuğudur.  Bunlardan bir diğerine örnek olarak Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nu verebiliriz.

Tarihsel status quo’yu özet şeklinde belirttikten sonra tarihçilik mesleği üzerine yansımalarına geçebiliriz. Tohumları 19. yüzyılda ekilen ve 20. yüzyılın en büyük devrimlerine ve katliamlarına neden olan bu akımlar, tarihçiler tarafından özellikle ulusun inşası için bir araç olarak kullanıldı. Tarihsel kökenleri araştırmak için üniversitelerde kürsüler kuruldu, “bilimsel” araştırmalar yapıldı. Yani Nietzsche’nin tarihçileri “geriye bakanlar” olarak nitelendirdiği kısım burada devreye girmeye başladı fakat, baksalar iyiydi; bakmakla kalmayıp en nihayetinde bir kurgu inşa edip kitleleri aldatma yolunda en güçlü silah olarak tarihi kullandılar. Bu geçmişe en başta kendilerini inandırdılar örneğin, Almanlar, Heinrich Schliemann’ın başlattığı Anadolu yarımadasındaki arkeolojik çalışmaları, kendi uluslarının kökenlerinin burada yattığına hatta Hititler’e dayandıklarını kanıtlamak için uğraştılar. Herhalde konuya ilişkin en uç örnek budur, daha sonraları Germenler’in Avrupa medeniyetinin başat gücü olduğuna ikna oldular. Sonuç: Adolf Hitler gibi bir caniyi doğurmuştu. İngilizler ise aşağı kalmıyorlardı; 19. Yüzyılın başına gelindiğinde “Great Britain” olarak adlandırılacak olan Britanya İmparatorluğu sömürgelerinin tarihini kendisi inşa ediyordu. Yine İspanyol İç Savaşı’nda Franscisco Franco’nun diktatörlüğünü ilan etmesi, roguelere1 karşı kazandığı zaferle taçlanmış, homojenleştirme başarıya ulaşmıştı.

Gelelim Türkiye’ye… Osmanlı İmparatorluğu’nun bünyesinde bulunan azınlıkların takriben 1824’te başlayan Yunan isyanı ile topyekun bağımsızlık savaşlarına girişmesiyle, I. Cihan Harbi’ndeki gücü neredeyse yok gibiydi. Savaş sonunda Ekim 1919’da imza edilen Mondros Bırakışması, Türk İmparatorluğu’nu baştan sona parçalamıştı. Bu ortamda verilen bağımsızlık savaşının 1923’de Cumhuriyet rejimi ile taçlandırılarak radikal ve hızlı bir devrim sürecine girilmişti. Dinden, dile, sosyal hayattan siyasi ve içtimai rejime, kültürden kılık kıyafete değin ardı ardına yapılan devrimler söz konusuydu. Türkler, geçte olsa “ulusal” bir bütünlük kurma uğraşına girişmişti, bu nedenle özellikle özgüvenden yoksun Anadolu halkının eğitiminde “milli eğitim” anlayışı hakim olacaktı. Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti ve Türk Dil Kurumu’nun tesisi ise bunun en açık örneğiydi. Ek olarak Türk Tarih Tezi de bunlara eklenebilir

İşte Modern Türkiye’de tarihçilik geleneğini anlamak tam da buradan başlamaktadır, Nietzsche’nin dediği gibi Türk tarihçileri ki zor bir dönemde kendini gerçekleştirmeye çalışan bir milletin sözcüsü gibi hareket ederek geçmişe ve geriye doğru bir inanma kültü yaratmışlardı. Türkler, başta Orta Asya, Ortadoğu, Anadolu ve Balkanlar’da büyük imparatorluklar tesis etmiş bir milletti. Bunun kanıtlanması için başvurulan mitoslar söz konusu idi. Homojenleştirilmek ve üst Türk kimliği kurmak için girişilen bu çaba yazımın başında belirttiğim gibi yalnızca bizlere has bir şey değildi elbette. Fakat Avrupa kısmen bu görüşten ve tarihi “araç” olarak görmekten kendini sıyırmıştı nitekim; başta Frankfurt Ekolü bunun en açık kanıtı idi. Aydınlanmanın paradoksunu bizlere sunan Theodor Adorno’dan Foucault’ya ve  Derrida’ya kadar önemli fikir insanları bu “geçmişe inanma”dan sıyrılmışlar, belli bir kitleye de yine aynı sıyrılmada yol göstermişlerdi.

Türk tarih yazımcılığı ise özellikle son dönemlerde hiç olmadığı kadar yükselen merkez sağ ve fetişleri dolayısıyla, popüler kültürde, medyada ve tv dizilerinde “geçmişe duyulan özlem” ile yönlendirilmektedir. Tarihi ve tarih felsefesini henüz hazmedememiş bir akademik camiadan dolayı, gündelik yaşamdan açık oturumlara değin siyasi amaçlar uğrunda “inanılmış gerçeklikler” kitleler önüne sunulmakta ve kabul görmektedir. Postmodernizm tabiri caiz ise her şeyin “post”unu çıkardığı gibi özellikle ülkemizde de tarihin “post”unu çıkarmakla mükelleftir…

Gökhan Toka
Sosyal Bilimler Blog Yazarı
g.toka@sosyalbilimler.org

 

Yasal Uyarı: Yayımlanan bu yazının tüm hakları Sosyal Bilimler Platformu’na (www.sosyalbilimler.org) aittir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlali söz konusu olduğunda; Sosyal Bilimler Platformu, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı, (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz.

 

Dipnotlar   [ + ]

1. Rogue: İspanyol komünistlere verilen genel addı, sosyalist Ekim Devrimi’nin sembolü olan  “kızıl bayrak”tan esinlenerek  boyunlarına kızıl fularlar bağlıyorlardı.

Sosyal Bilimler Haftalık E-Bülten Aboneliği

* indicates required

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.