Sosyal Bilimler

Doğumunun 199. Yılında Marx'ı Anlamak | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Doğumunun 199. Yılında Marx’ı Anlamak

Takvimler 5 Mayıs 1818’i gösterdiğinde Trier’de dünyaya gelmişti Marx. Belki ne kendisi, ne de ailesi onun 21. Yüzyılda dahi hatırlanacak bir kuramcı olacağını tahmin etmişti. Marx’ın dünyaya geldiği yüzyıl büyük sosyal ve siyasal dönüşümlerin çağı idi, onun düşüncelerini anlamak kuşkusuz bu yüzyılın sosyo-oluşumsal itkilerini anlamaktan geçer. Marx’ın yetiştiği XIX. Yüzyıl Avrupası’nın üç ülkesinde, üç ayrı alanda, üç önemli devrim olmuştu; İngiltere’de Endüstri Devrimi, Fransa’da Siyasal Devrim ve Almanya’da Felsefi Devrim.

Bu devrimlerin hepsi artık insanlığın yeni bir çağa gebe olduğunun en nihai kanıtları idi. Liberal okulun Adam Smith ile yükselişi, “iş bölümü” nün ve “ücretli emek”in praksisi, toplumsal adalet ve gelir dağılımındaki dengesizlik ile sonuçlanmış, kapitalist üretim şekli gitgide büyürken, onunla paralel fakat tam zıt yönde ilerleyen yoksulluk, modern şehirlerin çevrelerinde konuşlanan banliyöler ve en nihayetinde işçi sınıfının içerisine düştüğü insan onuruna yakışmayan yaşam standartları, Marx’ın incelemelerinde referans noktası niteliği taşımaktadır.

İngiltere’de gerçekleşen bu Endüstri Devrimi, XIX. Yüzyıl Avrupası’nda üretim şekillerinin kapitalleşmesini, dünya pazarı kavramının gelişmesini ve köle ticaretinin hat safhalara çıkmasını tetiklemiştir. Endüstri devrimi bir “kitle toplumu” yaratmış ve kitlesel üretim modelini doğurmuştur.

Marx’ın yetiştiği bu ortam, onu en yakın dostu Engels ile birlikte hayatlarının sonuna kadar “daha iyi bir dünya” için çalışmalarına sebebiyet vermiştir. Birlikte klasik sosyolojinin kurucu babaları olarak tanınmış, özellikle endüstrinin kalbi İngiltere üzerine olan araştırmaları onları ölümsüz kılmaya yetmiştir.

Alman idealizminin en güçlü temsilcisi Hegel’den oldukça etkilenmiş olan Marx, bağımsız düşünmeye başladığı andan itibaren, Hegel felsefesinin tutucu içeriğine karşı savaşmıştır. Onun Hegel’i eleştirdiği temel nokta, onun felsefesinin İngiliz ve Fransız modasına uyarak “uygar toplum” adı altında özetlediği maddi yaşam koşullarıdır. Marx’a göre “uygar”lık bu yaşam koşulları ya da ilerlemenin var olması ile değil, ekonomi-politikte vücut bulmaktadır. Hidrolik toplumdan bu yana insanlığın gelişim sürecinde en mühim dinamik, karşılıklı değiş-tokuş (metaların değişimi), metaların üretimi ve tüketimi gibi evreler ile Ortaçağ kentlerinde doğan “kent-soylu” kavramının ortaya çıkışı olarak belirlenmektedir. Bu “ilerlemeci” ve “çizgisel” tarih algısının getirdiği bir süreç olarak da anılabilir nitekim, Max Weber bu süreci kapital ekonomilerin ortaya çıkması ile sonuçlanan olumlu bir gelişme olarak ele almıştır. Üstelik bunun dinamiklerini de Protestan ahlakının doğuşu ile XVI. yüzyılda tohumları ekilen tüccar-girişimci sınıfın meydana gelmesine bağlamıştır.

Marx ise bu noktada en güçlü tezini savunur; dünya tarihi sınıflar arasında geçen mücadele ve çatışmanın bir tezahürüdür der ve bu süreci olumsuzlar. İşte materyalist tarih anlayışı bu noktadan itibaren başlar, Roma’nın “divide et impera” politikasının, bir bölgeye yerleşmek ve o bölgenin halklarını sömürgeleştirerek kolonize etmek üzerine kurulduğu düşünüldüğünde çokta yersiz olmayan bir tespit olduğu anlaşılmaktadır. Bilinen dünyanın hakimi olan Roma, bu politika ile gerçekten takriben İ.S. 476’ya değin –en azından Batı’da- hüküm sürmüştür.

Roma’nın mirasına uzun süre hakim olamayan feodalite modelinde örgütlenmiş Avrupa halkları ise bambaşka bir hikayeyi kendileri baştan inşa edeceklerdir. Bu hikayenin başrolünde kilise-kral-soylu üçgeni bulunacaktı ve iktidar odaklarını oluşturacaklardı. Bu modelde kilise verimli topraklar üzerinde kati egemen durumuna gelecekti ve topraktan elde edilen artı ürünü yüzyıllar boyunca ipotek edecekti. Örneğin Charlamagne “Franklar Kralı” olarak kilise tarafından kutsanacak ve kutsal imparatorluğun ihtişamı ile yükselecekti yükselmesine fakat, bedelini yani kiliseye olan toprak borcunu vererek…

Avrupalı kavimlerin homojen bir devlet modelinde örgütlenmeye başladığı monarşiler çağında da yer yer etkisi azalsa dahi, “Civitas Dei” olgusu yaşamaya devam edecektir.

Tarihsel arka planı değerlendirdikten sonra yazımın başında sorduğum soruya dönebiliriz. Marx’ın tarihe bakışı nasıldı? Bu sorunun cevabını yukarıda açıklamaya çalıştım fakat en genel hatları ile Marx, dünyada gerçekleşen neredeyse tüm gelişmeleri sınıflar arasındaki antagonizmanın tezahürü olarak görmekteydi. Bu antagonizma özellikle Fransa’da devrime giden süreci hızlandıracaktı çünkü, Kral XVI. Louis etrafında şekillenmiş ve dağıtılmış “kostüm soyluluğu” olgusunun meydana gelmesiyle halk üzerinde artan ağır maddi yükümlülüklerin, yine halk tarafından ilga edilmesine sahne olacaktı bu devrim. İşte bu örnek bizlere materyalist tarih anlayışıyla meseleye yaklaştığımızda, teorinin pratiği olarak karşımıza çıkabilir. Nitekim, Fransa’da devam eden süreçte yine maddesel çatışmalar tarihe kazınmış notlar şeklinde bizleri karşılar. Devrim sonrasında Vendee Ayaklanması olarak bilinen ayaklanma, değişen iktidarın “vergi” kavramını ve pratiğini ortadan kaldırmaması, artı ürüne koyduğu ipotek, zorunlu askere alma uygulaması gibi sebeplerden dolayı gerçekleşmiştir.

Peki ya kendi tarihimize dönersek? Osmanlı tarihini baz alarak bu anlayış ile bir tarihsel metin inşası mümkün müdür? Osmanlı devletini sosyal, siyasal ve ekonomik yönden derinden sarsan, I. Sultan Selim devrinde (1512-1520) başlayan isyanlar tüm tarihçilerce bilinmektedir. Bu isyanlar yalnızca “eşkiyalık” ile iştigal olan reayanın başıbozuk kısmını mı içeriyordu? Yanıtım hayır, ağırlaşan ve Anadolu halkının belini büken vergiler, onların kimi önderlerin arkasında kolektif bir şekilde örgütlenerek devlete karşı haklı başkaldırısının nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Meseleyi Sünni-ortodoksluk üzerinden değerlendirmeye oldukça alıştığımız için, meselenin aslında bir maddesel çıkar meselesi olduğunu gözden kaçırmaktayız…

Ülkemizde Osmanlı’nın kuruluşunu ve diğer kurumlarını materyalist tarih yazımcılığı ile ele almaya çalışan sayılı isimlerden merhum Sencer Divitçioğlu hoca her ne kadar bir tarihçi olmasa da, iktisadi yönden tam donanımlı birkaç araştırma miras bıraktı bizlere. Sencer hocanın handikabı bu idi; bir iktisatçı ve kuvvetli bir Marksist olması, metninin her köşesinde kendisini gösteriyordu. ATÜT’ün1 Osmanlı’da varlığını iddia etmiş fakat somut kanıtlar gösterememiştir. Yinede Asya Tipi Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu adlı kıymetli çalışmasını okumakta büyük fayda vardır, zihinlere bu süreçte yol göstermesi bakımından bu metin üzerinden bir yeniden üretim gerçekleştirilebilir. Sencer hocanın dışında akla gelen ikinci mühim isim ise şüphesiz Mustafa Akdağ’dır. Yine Akdağ hocanın; Türk Halkının Dirlik ve Düzen Kavgası adlı eseri aynı çizgide kaleme alınmış bir neşriyattır.

Sonuç yerine;

İnsanlığın var olduğu günden bu yana gerçekleştirdiği her eylem, tarihçinin malzemesidir. Bloch’un deyimiyle “tarihçi insan kokusunu takip eden bir canavardır”. Bu eylemleri ideolojilerden bağımsız değerlendirmek ise en güç olandır, Marx, bizlere bir ideolojiden çok daha fazlasını miras bırakmıştır. Köleleştirilmeye, hukuksuzluğa, adaletsizliğe, insanın insana yabancılaştırılmasına, insana ait her değerin metalaştırılmasına karşı bir duruştur onunki. Bu duruş ile 21. Yüzyıl dünyasında sosyal bilim icra etmek sanırım çokta güç bir şey değil, her ne kadar iktidar öznesinin dışına itilmek, yalnız kalmak anlamına gelse de…

Felix Dies Natalis Karl Marx2

Gökhan Toka
sosyalbilimler.org Blog Yazarı
g.toka@sosyalbilimler.org

Yasal Uyarı: Yayımlanan bu yazının tüm hakları sosyalbilimler.org‘a aittir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlali söz konusu olduğunda; Sosyal Bilimler Platformu, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı, (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz.

Dipnotlar   [ + ]

1. ATÜT: Asya Tipi Üretim Tarzı. Marx’ın doğu toplumları için öngördüğü ve oldukça oryantalizm kokan bu modelin ayırıcı niteliği, toplumsal görev ve işlevi temsil eden bir kişinin topluluk üstündeki egemenliğidir. Özellikle toprak devletindir, Halkın tarım alanları üzerinde özel mülkiyeti yoktur ama kullanma hakkı vardır. yaratılan artı-değer vergi biçiminde devletin elinde toplanmaktadır.
2. Latince: İyi ki doğdun Karl Marx.

Sosyal Bilimler Haftalık E-Bülten Aboneliği

* indicates required

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.