Sosyal Bilimler

Bilim İnsanları Olarak İşimiz Hakikatı Bulmak ve Hikaye Anlatıcısı Olmak | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Bilim İnsanları Olarak İşimiz Hakikatı Bulmak ve Hikaye Anlatıcısı Olmak

Bilim insanları genellikle araştırma bulgularını duyurmak için çabalarlar. Bizim konumuz teknik olabilir ve genel bir okuyucu tarafından kolayca sindirilemez. Ve yeni keşiflerimiz- mozaik bir düzlemden tutun da uzaydaki kütle çekimsel dalgaların varlığına kadar-o anlam tanımlanana ve üzerinde anlaşmaya varılana kadar hiçbir anlama sahip değildir.

Bunu ele almak için de genellikle anlatı araçlarını kullanmamız tavsiye ediliyor. Eğitim oturumlarından bloglara ve en önde gelen bilim dergilerine kadar her yerde bu tavsiye yer alıyor.

Nature Magazine’de bir makale, bilim insanlarına dünyayla veriler arasında “asırlık hikaye anlatma geleneğini” kullanarak bağlantı kurmaları konusunda tavsiyede bulunuyor. Ulusal Bilim Akademisi’nin bildirileri, anlatının sunduğu “ arttırılmış kavrama, ilgi ve bağlılık” a atıfta bulunuyor. Ve başka bir çalışma, anlatı tarzında yazmanın bilimsel sonuçların anlaşılma [oranını/seviyesini] arttırdığını gösteriyor.

Hikaye nedir? Senaryo yazarı guru John Truby’nin tanımına göre hikaye: “Bir konuşmacının, bir dinleyiciye bir kimsenin istediğini elde etmek için ne yaptığını ve neden yaptığını anlatmasıdır.” Bütün Hollywood filmleri böyledir. Merkezde iyi tanımlanmış bir hedefi olan bir kimse vardır. Bütün olanaksızlara rağmen bu hedefi kovalarlar, çeşitli zorluklar, sürprizler ve koşulların değişmesinden sonra hikaye tatmin edici bir sona ulaşır/varır. Daha da önemlisi, yazar John Colle’nin açıkladığı gibi iyi bir hikayenin bir anlamı, dinleyiciler için evrensel bir yankı oluşturabilecek, insanların kendilerini ilişkilendirebilecekleri ahlaki bir değeri olacaktır..

Bilim insanları, zanaat/sanat eğitimi almamışken, hikaye anlatıcılığını kullanmaları nasıl bekleniyor? Profesyonel hikaye anlatıcıları olmadığımız doğrudur. Ama yine de… Bizler profesyonel senaryo yazarları değiliz ama yine de herkes gibi deneyimli hikaye anlatıcılarıyız. Birine otobüste olan korkunç bir olayı anlattığınızda anlatınız sıradan olabilir ama hikayenin temel unsurlarına sahiptir: serim, düğüm, çözüm ve en önemlisi anlam. Bana sadece ne olduğunu anlatmıyorsunuz; bana sizin için ne anlama geldiğini, ne hissettiğinizi anlatıyorsunuz. Bu minvalde, hikayeler en önemli sosyal ağ mekanizmalarımızdan biridir.

Bu halde bilim insanlarını doğal hikaye anlatımı becerilerimizi kullanmaları için zorlamanın nesi yanlış olabilir? Yarden Katz, “Against storytelling of scientific results” (Bilimsel sonuçların hikaye anlatımına karşı) adlı bir makalede, anlatının belirli özelliklerini tanımlamanın-bir hedef peşinde koşan biri, bu açıklığa kavuşturan bir çözüm; insanları içine çeken bir anlam-bilimsel çalışmanın uygulamalarına ve kilit ideallerine aykırı olduğunu açıklar.

İnsanlar, bilim insanları da dahil, tarafsız düşünüş için evrilmemiş beyinlere sahiptirler.

Bir sakınca da şudur ki, önyargısızlık olarak bilinen bilimsel norma göre, bilim insanları hiçbir belirli sonucu hedeflememelidir. Bizim işimiz gerçeği keşfetmektir. Ama insanlar sıklıkla tersini yapıyorlar. Önceden belirlenmiş inançlarımızla faaliyete geçiyoruz sonra da onları destekleyecek kanıtlar arıyoruz. Bir diğer sakınca da bilim kalıcı olarak tamamlanmamış bir iş kolu olduğundan tatmin edici bir son olamayacaktır.

Dahası, Bilim insanın işi ikna etmek değil, bilgilendirmektir. Martin Krzywinski ve Alberto Cairo’nun Nature ‘daki tavsiyeleri bu norma meydan okuyormuş gibi görünüyor: “Olay örgüsünü ilerletmeyen ayrıntıyı atarak sunumunuzun odağını koruyun.” “Okuyucuları kendi sonuçlarını çıkarmaya davet etmek risklidir. Birçok bilim insanı bunun çok ileri gittiği [konusunda] nde hemfikir olacaktır.

İnsanlar, bilim insanları da dahil, tarafsız düşünüş için evrilmemiş beyinlere sahiptirler.
Yanlı doğrulamadan tutun da, kumarcı yanılgısına, muhakememizdeki hatalar, doğal düşünme sürecimizi derin şekilde öznel ve taraflı yapar. Ve bunlar kesinlikle hikaye anlatıcılığını çok iyi tutturan türde bilişsel eğilimlerdir.

Katz’ın endişeleri kabul gördü ama ne yapılmalı? Bilimde yaptığımız işler konusunda sahiden tarafsız olabilir miyiz? Bilimsel çabanın seçkin atmosferinde çalışırken bile hayatlarımızı asla hikayelere dökemeyeceğimizi düşünmek için nedenlerimiz vardır.

İnsanlar, bilim insanları da dahil, tarafsız düşünüş için evrilmemiş beyinlere sahiptirler.
Yanlı doğrulamadan tutun da, kumarcı yanılgısına, muhakememizdeki hatalar, doğal düşünme sürecimizi derin şekilde öznel ve taraflı yapar. Ve bunlar kesinlikle hikaye anlatıcılığını çok iyi tutturan türde bilişsel eğilimlerdir. Örnek bir bilim insanı, kendini tamamen nesnel olmak için eğitmiş olsa bile, okuyucu kitlesi her daim kendi önyargılı, hikaye yalayıp yutucu zihinlerini [beraberlerinde) getireceklerdir.

Bu yüzden Judo felsefesini, bilim çalışmalarının ve bulgularının duyurulması sorununa karşı kullanmaktan başka çok az seçeneğimiz var. Bilişsel önyargıları kontrol altında tutacaksak onlarla mücadele etmek yerine onlarla birlikte çalışmamız gerekir. Hakikatler, sadece bir hikaye ile iletilebilir ve ancak o zaman bilimdeki ilerleme olasılığını yönlendiren kabul edilmiş bilginin bir parçası haline gelebilirler.

Bilim insanları hikaye anlatıcılığından feragat etme lüksüne sahip değillerdir. Bizlerin, hikaye anlatıcılığının objektifliğimizi tehlikeye atmasından korkmamıza gerek yoktur. Doğru bir hikayemizin olduğuna inanıyorsak onu anlatmamız gerekir. Ancak o zaman değerlendirilebilir. Bilim kolektif bir girişim olduğundan, hikayelerimiz toplumun büyük bir kısmı tarafından onaylandığı zaman muteber kılınacaktır.

İşimizle ilgili hikaye anlatıcılığında, ustalıklı olmasa bile, en azından edebileşmek bizim sorumluluğumuzdur. Okurlarımızın hikayelere ihtiyaçları vardır. Bu yüzden bulguları bekledikleri saygı ile ele alacak isek bulgularımız hakkında doğru hikayeler anlatmalıyız.

This article was originally published at Sydney Initiative for Truth.

Çeviri: Elif Öz
Sosyal Bilimler / Çevirmen
elif.oz@sosyalbilimler.org

Kaynak: Nick Enfield / Link


Yasal Uyarı: Yayımlanan bu yazı Türkçeye yabancı dilden sosyalbilimler.org tarafından çevrilmiştir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlali söz konusu olduğunda; sosyalbilimler.org, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Bu metinde yer alan görüşler yazara aittir ve sosyalbilimler.org’un editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Haftalık E-Bülten Aboneliği

Yorum Yazın

Haftalık E-Bülten Aboneliği




sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.