Sosyal Bilimler | Kayda Değer Akademik Metinler

Sosyal Bilimler

Gerçekler Neden Fikirlerimizi Değiştirmez? - Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Gerçekler Neden Fikirlerimizi Değiştirmez?

1975 yılında, Stanford Üniversitesi’ndeki araştırmacılar bir grup lisans öğrencisini intiharla ilgili bir çalışmaya davet etti. Onlara iki parça hâlinde yazılmış intihar notları sunuldu. Her bir çiftte notlardan biri rastgele, diğeri ise intihar etmiş bir kişi tarafından yazılmıştı. Öğrencilerden, gerçek notlarla sahte olanları ayırt etmeleri istendi.

Bazı öğrenciler bu görev için kendilerinin bir dahi olduğunu keşfetti. Yirmi beş not arasından gerçek olanı yirmi dört kez doğru teşhis etmiş, diğerleri ise çaresiz olduklarını görmüşlerdi. Gerçek not yalnızca on örnekte tespit edilmişti.

Psikolojik çalışmalarda sıklıkla görüldüğü üzere, tüm bu senaryo bir düzmeceydi. Notların yarısı gerçek olmasına rağmen -Los Angeles County otopsi bürosundan alınmıştı- puanlar hayaliydi. Kendilerine neredeyse her zaman haklı oldukları söylenen öğrenciler, ortalamaya bakıldığında, kendilerine çoğunlukla haksız oldukları söylenen öğrencilerden daha ayırt edilebilir değildi.

Çalışmanın ikinci aşamasında, numara ortaya çıktı. Öğrencilere deneyin asıl amacının doğru ya da yanlış olduklarını düşündüklerinde verdikleri tepkileri ölçmek olduğu söylendi. (Bunun da bir yanılgı olduğu ortaya çıktı.) Son olarak, öğrencilerden kaç tane intihar notunu doğru olarak sınıflandırdıklarını ve ortalama bir öğrencinin kaç tanesini doğru yapacağını düşündüklerini tahmin etmeleri istendi. Bu noktada ilginç bir şey oldu. Yüksek puan alan öğrenciler, aslında oldukça başarılı olduklarını düşündüklerini -ortalama bir öğrenciden bariz biçimde daha iyi olduklarını- söyledi; her ne kadar az önce kendilerine söylendiği gibi, buna inanmak için hiçbir gerekçeleri olmasa da. Tersine, düşük puanlı olanlar, ortalama bir öğrenciden önemli ölçüde daha kötü performans sergilediklerini düşündüklerini söylediler ki bu da aynı derecede temelsiz bir sonuçtu.

“Bir kez oluştuktan sonra,” diye müstehzi bir gözlemde bulundu araştırmacılar, “izlenimler oldukça kalıcıdır.”

© Ayşenur Uslu, No Name (2022)

Birkaç yıl sonra, benzer bir çalışma için yeni bir Stanford öğrenci grubu işe alındı. Öğrencilere Frank K. ve George H. adlı iki itfaiyeci hakkında bilgi paketleri dağıtıldı. Frank’in biyografisinde, diğer şeylerin yanı sıra, küçük bir kızı olduğu ve tüplü dalış yapmayı sevdiği belirtiliyordu. George’un ise küçük bir oğlu vardı ve golf oynuyordu. Paketlerde ayrıca itfaiyecilerin, araştırmacıların “Riskli-Muhafazakâr Seçim Testi” olarak adlandırdıkları teste verdikleri cevaplar da vardı. Paketin bir versiyonuna göre Frank, testte neredeyse her zaman en güvenli seçeneği tercih eden başarılı bir itfaiyeciydi. Diğer versiyonda ise Frank yine en güvenli seçeneği seçmiş, ancak amirleri tarafından birkaç kez “rapor edilmiş” kötü bir itfaiyeciydi. Bir kez daha, çalışmanın ortasında öğrencilere yanlış yönlendirildikleri ve aldıkları bilginin tamamen hayali olduğu söylendi. Daha sonra öğrencilerden kendi inançlarını tanımlamaları istendi. Başarılı bir itfaiyecinin riske karşı tutumu ne olmalıydı? İlk paketi alan öğrenciler riskten kaçınacağını, ikinci gruptaki öğrenciler ise riski kucaklayacağını düşünüyordu.

Araştırmacılar, “insanlar inançlarına ilişkin kanıtlar tamamen çürütüldükten sonra bile, onlarda yeterli değişiklikleri yapmakta başarısızlar” dedi. Bu durumda, başarısızlık “özellikle etkileyiciydi,” çünkü iki veri noktası genelleme yapmak için asla yeterli değildi.

Stanford çalışmaları ünlendi. Yetmişli yıllarda, bir grup akademisyenin, insanların doğru düşünemediği yönündeki iddiası şok ediciydi. Artık öyle değil. Daha sonra yapılan binlerce deney bu bulguyu doğruladı (ve derinleştirdi). Araştırmaları takip eden, hatta ara sıra Psychology Today’in bir nüshasını eline alanların bildiği üzere, elinde bir sekreter altlığı olan herhangi bir yüksek lisans öğrencisi, makul görünen insanların çoğu zaman tamamen mantıksız olduğunu gösterebilir. Bu kavrayış, nadiren bugün olduğundan daha anlamlı görünmüştür. Yine de temel bir muamma varlığını sürdürüyor: Nasıl oldu da bu hâle geldik?

Bilişsel bilimciler Hugo Mercier ve Dan Sperber, The Enigma of Reason [Aklın Muamması] adlı kitaplarında bu soruyu yanıtlamaya çalışıyor. Lyon’daki bir Fransız araştırma enstitüsünden Mercier ve Budapeşte’deki Orta Avrupa Üniversitesi’nden Sperber, aklın; iki ayaklılık (bipedalism) ya da üç renkli görme gibi evrimleşmiş bir özellik olduğuna işaret ediyor. Ortaya çıktığı yer Afrika savanlarıdır ve bu bağlamda anlaşılması gerekir.

Mercier ve Sperber’in argümanı, bilişsel bilim dili olarak adlandırılabilecek pek çok şeyden arındırıldığında, aşağı yukarı şu şekilde ilerliyor: İnsanların diğer türlere göre en büyük avantajı işbirliği yapma yeteneğidir. İşbirliğini tesis etmek kolay olmadığı gibi sürdürmek de bir o kadar meşakkatlidir. Herhangi bir birey için, beleşçilik her zaman en iyi hareket tarzıdır. Akıl, soyut ve mantıksal sorunları çözmemizi sağlamak ve hatta bilmediğimiz verilerden sonuçlar çıkarmamıza yardımcı olmak için değil, işbirliğine dayalı gruplar hâlinde yaşamanın ortaya çıkardığı sorunları çözmek için gelişmiştir.

Mercier ve Sperber, “Akıl, insanların kendileri için geliştirdikleri hipersosyal niş bir adaptasyondur,” diye yazıyor. “Entelektüalist” bir bakış açısıyla tuhaf, saçma ya da aptalca görünen zihin alışkanlıkları, sosyal “etkileşimci” bir perspektiften bakıldığında zekice olduklarını kanıtlıyor.

İnsanların inançlarını destekleyen bilgileri benimseyip onlarla çelişenleri reddetme eğilimi olarak tanımlanan “doğrulama yanlılığı” (confirmation bias) tabirini düşünün. Hatalı düşünmenin tanımlanmış pek çok biçimi arasında o en iyi kategorize edilenler arasındadır; sayısız deneye konu olmuştur. Bunların en ünlülerinden biri yine Stanford’da gerçekleştirilmiştir. Bu deney için araştırmacılar, idam cezası konusunda karşıt görüşleri olan bir grup öğrenciyi bir araya getirdi. Öğrencilerin yarısı idamdan yanaydı ve onun suçu caydırdığını; diğer yarısı ise idama karşıydı ve onun suç üzerinde hiçbir etkisi olmadığını düşünüyordu.

Öğrencilerden iki çalışmaya cevap vermeleri istenmiştir. Biri caydırıcılık argümanını destekleyen veriler sunarken diğeri bu argümanı sorgulayan veriler sunuyordu. Her iki çalışma da -tahmin ettiğiniz üzere- kurguydu ve objektif olarak bakıldığında eşit derecede ikna edici istatistikler sunmak üzere tasarlanmıştı. Başlangıçta idam cezasını destekleyen öğrenciler caydırıcılık yanlısı verileri oldukça inandırıcı, caydırıcılık karşıtı verileri ise inandırıcı bulmadı; başlangıçta idam cezasına karşı çıkan öğrenciler ise tam tersini yaptı. Deneyin sonunda öğrencilere görüşleri bir kez daha soruldu. Başlangıçta idam cezası yanlısı olanlar şimdi daha da fazla idam cezası yanlısı; idam cezasına karşı olanlar ise daha da muhalifti.

Eğer akıl güvenilir yargılar üretmek üzere tasarlandıysa, doğrulama yanlılığından daha ciddi bir tasarım hatası düşünmek zordur. Mercier ve Sperber’e göre, bizim gibi düşünen bir fare hayal edin. “Etrafta hiç kedi olmadığına dair inancını teyit etmeye kararlı” böylesi bir fare çok geçmeden akşam yemeği olurdu. Doğrulama yanlılığı, insanların -köşeye sıkışmış kedinin insan muadili gibi- yeni ya da önemsenmeyen tehditlere ilişkin kanıtları göz ardı etmesine yol açtığı ölçüde, kendisine karşı tercih edilmesi gereken bir özellik hâline gelmektedir. Mercier ve Sperber’e göre hem bizim hem de kedinin hayatta kalması, bu özelliğin uyarlanabilir bir işlevi olması gerektiğini gösteriyor ve bu işlevin de bizim “aşırı sosyalliğimiz” ile ilgili olduğunu vurguluyorlar.

Mercier ve Sperber “benim tarafımın yanlılığı” (myside bias) terimini tercih ediyor. İnsanların rastlantısal olarak saf olmadığına dikkat çekiyorlar. Bir başkasının argümanı bize sunulduğunda, zayıf noktaları tespit etme konusunda oldukça becerikliyizdir. Neredeyse her zaman, kör olduğumuz pozisyonlar, kendi pozisyonlarımızdır.

Mercier ve bazı Avrupalı meslektaşları tarafından yakın zamanda gerçekleştirilen bir deney bu asimetrik durumu oldukça açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Katılımcılardan bir dizi basit muhakeme problemini cevaplamaları talep edildi. Daha sonra cevaplarını açıklamaları istenmiş ve hatalarını tespit etmeleri hâlinde cevaplarını değiştirme şansı verilmiştir. Çoğunluk ilk seçimlerinden memnun kalmıştır; yüzde on beşten azı ikinci adımda fikrini değiştirmiştir.

Üçüncü adımda, katılımcılara aynı problemlerden biri, kendi cevapları ve farklı bir sonuca varan başka bir katılımcının cevabı ile gösterildi. Bir kez daha yanıtlarını değiştirme şansı verildi. Ancak bir oyun oynanmıştı: Onlara başkasının cevabı olarak sunulan cevaplar aslında kendi cevaplarıydı ve bunun tam tersi de geçerliydi. Katılımcıların yaklaşık yarısı neler olup bittiğini fark etti. Diğer yarısında ise insanlar aniden çok daha eleştirel olmaya başladı. Neredeyse yüzde altmışı daha önce tatmin oldukları cevapları birden reddetti.

Mercier ve Sperber’e göre bu orantısızlık, aklın yerine getirmek üzere evrimleştiği vazifeyi, yani grubumuzun diğer üyeleri tarafından kazıklanmamızı engelleme görevini ifade etmektedir. Küçük avcı-toplayıcı gruplar hâlinde yaşayan atalarımız, öncelikle sosyal konumlarıyla ve başkaları mağarada aylaklık ederken avda hayatlarını riske atanların kendileri olmadığından emin olmakla ilgileniyordu. Açıkça akıl yürütmenin çok az faydası vardı, oysa tartışmaları kazanmakla çok şey elde edilebilirdi.

Atalarımızın kaygı duymadığı pek çok konu arasında idam cezasının caydırıcı etkileri ve bir itfaiyecinin ideal nitelikleri vardı. Düzmece araştırmalarla, sahte haberlerle ya da Twitter’la da uğraşmak zorunda kalmadılar. O hâlde, bugün aklın bizi sık sık hayal kırıklığına uğratıyor gibi görünmesine şaşırmamak gerekir. Mercier ve Sperber’in belirttiği gibi, “Bu, çevrenin doğal seçilimin yetişemeyeceği kadar hızlı değiştiği pek çok durumdan biridir.”

Brown Üniversitesi’nden Profesör Steven Sloman ve Colorado Üniversitesi’nden Profesör Philip Fernbach da bilişsel bilimcilerden. Onlar da sosyalliğin insan zihninin nasıl işlediğinin ya da belki de daha yerinde bir ifadeyle nasıl arıza verdiğinin, kilit noktası olduğuna inanıyorlar. The Knowledge Illusion: Why We Never Think Alone [Bilgi Yanılsaması: Neden Hiç Tek Başımıza Düşünmeyiz?] adlı kitaplarına tuvaletler üzerinden başlıyorlar.

Amerika Birleşik Devletleri’nde ve aslında gelişmiş dünyada hemen hemen herkes tuvaletlere aşinadır. Tipik bir sifonlu tuvalette suyla dolu seramik bir fanus vardır. Sifon çekildiğinde ya da düğmeye basıldığında, su -ve içinde biriken her şey- bir boruya ve oradan da kanalizasyon sistemine emilir. Peki ama bu gerçekte nasıl oluyor?

Yale Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmada, yüksek lisans öğrencilerinden tuvaletler, fermuarlar ve silindir kilitler de dahil olmak üzere gündelik hayatta kullanılan aletlere ilişkin kavrama düzeylerini değerlendirmeleri istenmiştir. Daha sonra bu cihazların nasıl çalıştığına dair ayrıntılı, adım adım açıklamalar yazmaları ve bu konudaki kavrayışlarını tekrar değerlendirmeleri istenmiştir. Görünüşe göre, bu çaba öğrencilerin kendi cehaletlerini ortaya çıkarmıştır, zira öz değerlendirmeleri düşmüştür. (Tuvaletlerin göründüğünden daha karmaşık olduğu ortaya çıktı.)

Sloman ve Fernbach, “açıklayıcı derinlik yanılsaması” (illusion of explanatory depth) olarak adlandırdıkları bu etkiyi hemen hemen her yerde gözlemliyor. İnsanlar gerçekte sahip olduklarından çok daha fazlasını bildiklerine inanır. Bu inançta ısrar etmemizi sağlayan şey ise diğer insanlardır. Tuvalet örneğinde olduğu gibi, onu kolayca kullanabilmem için bir başkası tarafından tasarlanmıştır. Bu, insanların oldukça maharetli olduğu bir husustur. Birlikte avlanmayı keşfettiğimizden beri birbirimizin uzmanlığına güveniyoruz ki bu muhtemelen evrimsel tarihimizde önemli bir gelişmeydi. Sloman ve Fernbach’a göre o kadar iyi işbirliği yapıyoruz ki, kendi kavrayışımızın nerede bittiğini ve başkalarınınkinin nerede başladığını söylemekte zorlanıyoruz.

“Bilişsel emeği bölüştüğümüz doğallığın bir sonucu,” diye yazıyorlar, “bir kişinin fikirleri ve bilgisi” ile “grubun diğer üyelerinin fikirleri ve bilgisi” arasında keskin bir sınır olmamasıdır.

Bu sınırsızlık ya da isterseniz kafa karışıklığı deyin, ilerleme olarak gördüğümüz şey için de oldukça belirleyicidir. İnsanlar yeni yaşam biçimleri için yeni aletler icat ederken, aynı zamanda yeni cehalet alanları da yarattılar; örneğin herkes eline bir bıçak almadan önce metal işleme prensiplerinde ustalaşmakta ısrar etseydi, Bronz Çağı pek bir şey ifade etmezdi. Yeni teknolojiler söz konusu olduğunda, eksik anlayış güçlendiricidir.

Sloman ve Fernbach’a göre bunun başımızı belaya soktuğu yer ise politik sahadır. Nasıl çalıştığını bilmeden bir tuvaletin sifonunu çekmem başka bir şey, neden bahsettiğimi bilmeden bir göçmenlik yasağını desteklemem (ya da karşı çıkmam) başka bir şeydir. Sloman ve Fernbach, Rusya’nın Ukrayna’nın Kırım bölgesini ilhak etmesinden kısa bir süre sonra, 2014 yılında yapılan bir ankete atıfta bulunuyor. Ankete katılanlara ABD’nin nasıl tepki vermesi gerektiğini düşündükleri ve ayrıca Ukrayna’yı harita üzerinde tanımlayıp tanımlayamadıkları sorulmuştur. Coğrafya konusunda ne kadar yanılıyorlarsa, askeri müdahaleyi destekleme olasılıkları da o kadar artıyordu. (Katılımcılar Ukrayna’nın konumundan o kadar emin değillerdi ki ortalama tahmin, bin sekiz yüz mil, yani Kiev’den Madrid’e olan mesafe kadar yanlıştı.)

Diğer birçok konuda yapılan anketler de benzer şekilde dehşet uyandırıcı sonuçlar vermiştir. Sloman ve Fernbach, “Kural olarak, meseleler hakkındaki güçlü duygular derin bir kavrayıştan kaynaklanmıyor” diye yazıyor. Ve bu noktada başka zihinlere olan bağımlılığımız sorunu derinleşiyor. Örneğin, Hesaplı Sağlık Hizmetleri Yasası (Obamacare) hakkındaki görüşünüz temelsizse ve ben buna güveniyorsam, o zaman benim görüşüm de temelsizdir. Tom ile konuştuğumda o da benimle aynı fikirde olduğuna karar verirse, onun görüşü de temelsizdir, ancak şimdi üçümüz de aynı fikirde olduğumuz için görüşlerimiz konusunda kendimizi çok daha fazla beğenmiş hissediyoruz. Eğer şimdi hepimiz kendi görüşümüzle çelişen her türlü bilgiyi inandırıcı olmadığı gerekçesiyle reddedersek, ortaya Trump Yönetimi çıkar.

Sloman ve Fernbach, “Bilgi topluluğu işte bu şekilde tehlikeli hâle gelebilir” diyor. İkili, ev aletleri yerine kamu politikasını koyarak tuvalet deneyi yerine kendi modellerini uyguladılar. 2012’de yapılan bir çalışmada, insanlara şu gibi sorular hakkındaki görüşlerini sordular: Sağlık hizmetleri için devlet tarafından ödenen sağlık sigortası olmalı mı? Ya da öğretmenler için liyakate dayalı bir ücretlendirme? Katılımcılardan önerilere ne kadar katılıp katılmadıklarına bağlı olarak pozisyonlarını derecelendirmeleri istendi. Ardından, her bir önerinin uygulanmasının etkilerini olabildiğince ayrıntılı bir şekilde açıklamaları istendi. Çoğu kişi bu aşamada sorunla karşılaştı. Bir kez daha görüşlerini derecelendirmeleri istendiğinde, görüşlerin dozunu düşürdüler, böylece ya daha az hararetle kabul ettiler ya da daha az hararetle reddettiler.

Sloman ve Fernbach elde edilen bu sonuçtan karanlık bir dünya için küçük bir ışık görüyor. Eğer biz -ya da arkadaşlarımız ya da CNN’deki uzmanlar- ahkam kesmeye daha az zaman ayırıp politika önerilerinin sonuçlarını değerlendirmeye daha çok çalışsaydık, ne kadar bilgisiz olduğumuzu fark eder ve görüşlerimizi yumuşatırdık. Bu, “açıklayıcı derinlik yanılsamasını parçalayacak ve insanların tutumlarını değiştirecek tek düşünme biçimi olabilir” diyorlar.

Bilimi, insanların doğal eğilimlerini düzelten bir sistem olarak görmenin bir yolu var. İyi yönetilen bir laboratuvarda, benim tarafımın yanlılığına yer yoktur; sonuçlar, onları doğrulamak için hiçbir motivasyonu olmayan araştırmacılar tarafından başka laboratuvarlarda yinelenebilir olmalıdır. Sistemin bu kadar başarılı olmasının nedeninin de bu olduğu söylenebilir. Herhangi bir anda, saha çekişmelerin hâkimiyetine girebilir, ancak sonuçta metodoloji galip gelir. Biz yerimizde sayarken bile bilim ilerlemektedir.

Denying to the Grave: Why We Ignore the Facts That Will Save Us [Mezara Kadar İnkâr: Bizi Kurtaracak Gerçekleri Neden Görmezden Geliyoruz?] adlı kitapta, psikiyatrist Jack Gorman ve halk sağlığı uzmanı kızı Sara Gorman, bilimin bize söyledikleri ile bizim kendimize söylediklerimiz arasındaki uçurumu araştırıyor. Aşıların zararlı olduğu inancı gibi, yalnızca kanıtlanabilir şekilde yanlış değil, aynı zamanda potansiyel olarak ölümcül olan ısrarcı inançlarla da ilgileniyorlar. Tabii ki tehlikeli olan aşı olmamaktır; aşılar zaten bu yüzden yaratılmıştır. Gormans, “Bağışıklık kazandırma modern tıbbın zaferlerinden biridir” diyor. Ancak ne kadar çok bilimsel çalışma aşıların güvenli olduğu ve aşılar ile otizm arasında bir bağlantı olmadığı sonucuna varırsa varsın, aşı karşıtları bundan etkilenmiyor. (Kendisinin ve eşinin çocukları Barron’a aşı yaptırmalarına rağmen, bunu çocuk doktorlarının önerdiği takvimde yapmayı reddettiklerini söyleyen Donald Trump’ı da artık yanlarında sayabilirler.)

Gormans da bugün kendine zarar veriyormuş gibi görünen düşünce biçimlerinin bir noktada uyum sağlayıcı olması gerektiğini savunuyor. Ve onlar da fizyolojik bir bileşeni olduğunu iddia ettikleri doğrulama yanlılığına bolca yer ayırmışlar. İnsanların inançlarını destekleyen bilgileri işlerken dopamin salgılanması gibi gerçek bir haz yaşadıklarını gösteren araştırmalardan bahsediyorlar. “Yanılıyor olsak bile ‘silahlarımıza sadık kalmak’ iyi hissettiriyor” gözleminde bulunuyorlar.

Gormans yalnızca yanlış yaptığımız yolları sıralamakla yetinmiyor, bunları düzeltmek de istiyor. İnsanları aşıların çocuklar için iyi, silahların ise tehlikeli olduğuna ikna etmenin bir yolu olması gerektiğini savunuyorlar. (İtibarsızlaştırmak istedikleri bir başka yaygın ama istatistiksel olarak desteklenemez inanç da silah sahibi olmanın sizi daha güvenli kıldığıdır.) Ancak burada da saydıkları sorunlarla karşılaşıyorlar. İnsanlara doğru bilgi vermek işe yaramıyor gibi görünüyor; onlar sadece bu bilgiyi göz ardı ediyorlar. Duygularına hitap etmek daha iyi sonuç verebilir, ancak bunu yapmanın bilimi destekleme amacına ters düştüğü de açıktır. “Geriye kalan zorluk,” diye yazıyorlar kitaplarının sonuna doğru, “yanlış bir bilimsel inanca yol açan eğilimlerin nasıl ele alınacağını bulmaktır.”

The Enigma of Reason, The Knowledge Illusion ve Denying to the Grave kitaplarının hepsi Kasım seçimlerinden[1] önce yazıldı. Yine de Kellyanne Conway’i[2] ve “alternatif gerçeklerin” yükselişini öngörüyorlar. Bugünlerde, sanki tüm ülke ya hiç kimse tarafından ya da Steve Bannon[3] tarafından yönetilen büyük bir psikolojik deneye teslim edilmiş gibi görünebilir. Rasyonel aktörler çözüme giden yolu düşünebilir. Ancak bu konuda literatür pek de güven verici değil. ■

Dipnotlar

[1] Metnin yayımlandığı tarih 27 Şubat 2017 olup, yazarın bahsettiği Kasım seçimleri, 8 Kasım 2016 tarihinde gerçekleştirilen ve Donald J. Trump’un kazandığı Amerika Birleşik Devletleri başkanlık seçimidir. — Ç.N.

[2] 2016 ABD Başkanlık seçimi sürecinde Trump’ın kampanya yöneticisi olan, seçim sonrasında ise 2017-2020 yılları arasında Donald Trump yönetiminde Başkan Başdanışmanı olarak görev yapan Amerikalı siyasi danışman. — Ç.N.

[3] Amerikalı medya yöneticisi, siyasi stratejist ve eski yatırım bankacısı. Trump döneminin ilk yedi ayında ABD Başkanı Donald Trump’ın yönetiminde Beyaz Saray’ın baş stratejisti olarak görev yaptı. Bannon, Facebook-Cambridge Analytica veri skandalıyla öne çıkan İngiliz siyasi danışmanlık firmasının da yönetim kurulunda görev yapmıştır. — Ç.N.

Bu yazı Talha Dereci tarafından sosyalbilimler.org’da yayımlanmak üzere Türkçeye çevrilmiştir.

Orijinal Kaynak: Kolbert, Elizabeth. (2017, February 19), “Why Facts Don’t Change Our Minds” The New Yorker.

Atıf Şekli: Kolbert, Elizabeth. (2022, Eylül 21). “Gerçekler Neden Fikirlerimizi Değiştirmez?” Çev. Talha Dereci, Sosyal Bilimler. sosyalbilimler.org/gercekler-neden-fikirlerimizi-degistirmez

Kapak Resmi: Ayşenur Uslu, No Name (2022)

Yasal Uyarı: Yayımlanan bu yazı Türkçeye yabancı dilden sosyalbilimler.org çevirmenleri tarafından çevrilmiştir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlâli söz konusu olduğunda; sosyalbilimler.org, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Bu metinde yer alan görüşler yazara aittir ve sosyalbilimler.org’un editöryal politikasını yansıtmayabilir.

sosyalbilimler.org’da yayımlanan metin, video ve podcastlerin paylaşıldığı Telegram grubuna katılmak için buraya bakılabilir. Söz konusu grubun, kuruluş nedeni, işleyiş, güvenlik hususu, sorumluluklar ve diğer detaylar için bu sayfa incelenebilir.


sosyalbilimler.org'da yayımlanan çalışmalar ile ve yeni çıkanlar arasından derlenen kitapların yer aldığı haftalık e-posta bültenine ücretsiz abone olmak için bu sayfa incelenebilir.

Telegram Aboneliği


sosyalbilimler.org’da yayımlanan metin, video ve podcastlerin paylaşıldığı Telegram grubuna katılmak için buraya bakılabilir. Söz konusu grubun, kuruluş nedeni, işleyiş, güvenlik hususu, sorumluluklar ve diğer detaylar için bu sayfa incelenebilir.

Haftalık E-Bülten Aboneliği




sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.