Sosyal Bilimler

Haklar ve Onları Kazananlara Dair Bir Methiye: Suffragette | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Haklar ve Onları Kazananlara Dair Bir Methiye: Suffragette

Makaleyi PDF Formatında İndir

İster inanın ister inanmayın, Sarah Gavron’un 2015 tarihli ağırbaşlı draması Suffragette, İngiltere’den çıkan ve bu önemli kadın hareketini konu alan ilk uzun metrajlı filmdi. Suffragette, Emmeline Pankhurst önderliğindeki kadınların seçme ve seçilme hakkını kazanmak için erkek egemen siyasete karşı verdikleri mücadelenin hikâyesidir.

Film, büyük ölçüde, 1900’lerde sıradan İngiliz kadınının yaşamına ilişkin kasvetli ama gerçekçi bir bakış açısı sunar. Kadınlara vatandaşlık haklarının tanınmasından 16 yıl ve hareketin sekteye uğradığı I. Dünya Savaşı’ndan 2 yıl öncesine götürür izleyicisini.

O dönemde, oy hakkı isteyen kadınlar, genellikle alaya alınan, politik değişim için gösteri yaparken yakalandıklarında dövülüp hapsedilen ve “siyasi ilişkileri muhakeme edebilecek aklî dengeye sahip olmadıkları” farz edilen bir grubu temsil ediyordu.

Kadınların “babaları, ağabeyleri ve kocaları tarafından son derece iyi temsil edildiği” varsayımını kendisine kalkan yapan geleneksel zihniyetin, “aklî dengeleri yerinde olmayan bu gürûha” oy verme hakkı verildiğinde “önüne geçilemeyecek” bir hareketle karşı karşıya olduğunu ve kadınların zamanla “parlamento üyesi, bakan, hâkim olmak” isteyeceklerini anlaması hiç de uzun sürmemiştir. Bu nedenle, erkek egemen sistem tüm imtiyazlarını kuşanarak en iyi savunma olarak bildiği saldırıya geçer.

Yerlerde sürüklenen, polisten dayak yiyen, eşlerinden şiddet gören, aşağılanan ve toplumun her kesimince -ve özellikle de kendileri gibi orta sınıftan kadınlar tarafından- dışlanan süfrajetler yine de mücadele etmekten vazgeçmezler. Emmeline Pankhurst (Meryl Streep) bu mücadeleci kadınların lideri olarak, konuşmalarda ve toplantılarda ortaya çıkan ve takipçileri üzerinde son derece etkili bir figür olarak tasvir edilir. Streep’in göründüğü nadir planlar göz önüne alınırsa, böylesi bir yargıya varmak için ön bilgiye sahip olunması gerektiğini söylersek yanılmış olmayız. Her ne kadar dokunaklı ve kararlı olsa da filmin çok hareket gösterip az konuşan yapısı geri bildirimi zorunlu kılmaktadır.

Biraz tesadüfen biraz da olayların akışına kapılarak harekete dahil olan Maud Watts (Carey Mulligan), fabrikalarda ve dükkanlarda -12 saatten fazla- çalışıp didindikten sonra yorgun bedenlerini protestolara sürükleyen çalışan kadın kitlelerini temsilen yaratılmış kurgusal bir karakterdir. Çocukluğundan beri çamaşırcı olarak çalışan, 24 yaşında halen fiziksel ve cinsel tacize, gaddar çalışma koşullarına maruz kalan Maud, kendisini şanslı azınlıktan biri saymaktadır; sağlıklıdır, kocası (Ben Whishaw) kendisine kötü muamele etmemektedir ve birlikte oğullarını büyütmektedirler. Ancak bir gün iş arkadaşı Violet’e (Anne-Marie Duff) bir süfrajet toplantısında eşlik eder ve hayatında ilk kez kaderini değiştirme şansı olduğunu keşfeder. Annesi gibi iş yerinde maruz kaldığı kimyasalların etkisiyle genç yaşta hayata veda edeceği gerçeği daha çok vurmaya başlar yüzüne. O nedenledir ki, bu yeni bulduğu özgürlüğü kaybetmek istemez. Onu korumak, hayatındaki tüm diğer şeylerin birer birer elinden alınmasına neden olsa dahi…

1908’de kadınlara oy hakkı mücadelesinden enstantaneler. Fotoğraf: AAP

Maud’un uyanışı, Suffragette’in dönüm noktasıdır. Kocasına “Bir kızın olsaydı ne olurdu?” diye sormasının, kendisini dayak yemiş arkadaşının yerine kongrede konuşurken bulduğunda yazılı metni bırakıp kendi gerçeklerini anlatmaya başlamasının altında hep bu “birey olarak kabul edilmek” arzusu yatmaktadır. Üstelik görünmez olmaktan çıkıp fark edilmek istemektedir. Bu nedenle, onun (yani kitlelerin) kadın olmanın boyun eğmek olmadığını anlamasıyla, anlatıyı sürükleyen sessizlik, protestoların, bombalamaların ve çığlıkların rahatsız edici ve uyandırıcı nidalarıyla bölünür. Maud’un cesaretle dolup taşan bakışları, sistemi korumaya ant içmiş polis müfettişinin karşısına dikildiğinde ve “sen olsan inandığın şeye ihanet eder miydin?” diye sorduğunda bir eşiğin geri dönülemez biçimde aşıldığını hissederiz.

“Bize oy hakkını kelimeler değil, eylemler kazandıracak,” der Pankhurst. Hareketin mensuplarını araştıran polis, özellikle onun gibi “eğitimli” kadınlardan korkar. Çünkü bilinçli olmanın kararlılığı ve azmi getireceğini ve etrafını beyaz muhafazakâr çitlerle çevreledikleri bağnaz düzenlerinin bu dirayetli duruş karşısında eninde sonunda yıkılmaya mahkûm olduğunu bilirler.

Maud’un kocası “Aşağılık kadın hakları savunucularından mı oldun şimdi?” diyecek kadar cüretlidir, ancak oğullarına, eve ve kendine bakmaktan aciz olduğunu anlayacak kadar ‘bilinçli’ değildir. Tek yapabildiği sızlanmak ve küçük çocuğu başka bir aileye vermektir. Bu noktada, Maud’un bir kadın olarak söz hakkı yoktur. Kocası karşısında yasal olarak bile hak arayamaz. Yine de içine itelendiği bu çaresizlik, elini kolunu bağlamakta yetersiz kalır.

Medyanın her dönem olduğu gibi hâkim tarafın yanında olarak “Oy Hakkı Savunucularından Ahlaksız Zarar” gibi başlıklar atması pek şaşırtıcı olmasa da zaman zaman kadrajı kaplayan manşet görüntüleriyle aralanan başka bir gerçek daha vardır: Medya, popüler ve göz önünde olanı asla görmezlikten gelemez. Süfrajetler de bundan yararlanarak seslerini duyurmaya karar verirler; görmezden gelinemeyecekleri bir noktaya gelerek dünyaya seslerini duyurmaya…

Ancak bundan önce, seslerini duymaktan imtina edemeyen başkaları da olduğunu anlarız: Polis müfettişinin (Brandon Gleeson) amirine “Tedavilerimiz gittikçe barbarlaşıyor efendim. Biri ölürse, ellerimiz kana bulanır. Onların da bir şehidi olur,” diyerek kaçınılmaz olanı ilan ettiği noktada hem müfettişin hem de amirin çaresiz bakışlarında, çitlerin ardındaki fanusun çatırdamaya başladığını görürüz. Ve Maud’un kendinden emin müfettişin yüzüne korkusuzca adeta tükürdüğü sözleri hatırlarız: “İnsan ırkının yarısıyız. Hepimizi nasıl durduracaksın?”

Maud hakkındaki her şey, darmadağın saçlarından tutun da gözlerindeki yorgunluğa kadar her şey, genç kadının içinden bir fırtına gibi yükselen isyanın habercisidir. Nesiller boyu erkeklerin ne yapmaları gerektiğini söylediği kitleler adına konuşmak ve hayatının kontrolünü kendi ellerine almak için yüzeye çıkmaya çalışır.

Film, her ne kadar döneme dair tarihi ayrıntıları sunmakta yetersiz kalsa da demokratik cinsel eşitlik konusunda halen kayıtsız olan kitleler için kadınların seçme ve seçilme hakkının, egemen sınıfın içkin nezaketi sayesinde doğal olarak evrilen bir süreç olmadığına, savaşarak kazanıldığına dair iğneleyici bir hatırlatma işlevi görüyor.

Bitiş jeneriğinden önce son not olarak sunulan bilgiler, dünyada kadınların seçme ve seçilme hakkına dair kazanımlarını ve başarısızlıklarını çarpıcı bir biçimde ortaya koymaktadır. Bayan Whithers’ın -gerçek hayatta, Emily Wilding Davison- ve nicelerinin, kralın da katıldığı at yarışında uğruna kendisini feda ettiği (ki 2013’de Observer’da yayımlanan bir makale, ironik bir biçimde Davison’ın kralın atının eyerine kadın hareketine ait bir pankartı bağlamak için poligona çıktığını iddia ediyor) özgürlük hareketine bugün bile ihtiyaç olduğu bir gerçek. Günümüzde, dünya çapında, kadın nüfusunun %24 gibi bir kısmı hâlâ şiddete maruz kalıyor ve Vatikan, Afganistan, Pakistan, Uganda, Kenya, Umman, Katar, Mısır, Nijerya, Papua Yeni Gine ve Zanzibar gibi ülkelerde hâlen oy kullanamıyorlar. Dünyadaki eşitlik mücadelesi henüz bitmiş değil.

Zeynep Şenel Gencer
Sosyal Bilimler / Yayın Koordinatörü
zeynep@sosyalbilimler.org


Yasal Uyarı: Yayımlanan bu yazının tüm hakları sosyalbilimler.org‘a aittir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlali söz konusu olduğunda; sosyalbilimler.org, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı, (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Bu metinde yer alan görüşler yazara aittir ve sosyalbilimler.org’un editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Haftalık E-Bülten Aboneliği

Yorum Yazın

Haftalık E-Bülten Aboneliği




sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.