Sosyal Bilimler

Erich Fromm'dan: Bugünün Ahlâk Problemi | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Erich Fromm’dan: Bugünün Ahlâk Problemi

Bugünün özel bir ahlâk problemi var mı? Ahlâk problemi bütün çağlar ve bütün insanlar için bir ve aynı değil mi? Gerçekten de öyle; ama her kültürün kendi yapısından kaynaklanan özel ahlâk problemleri de vardır; şu var ki, bu özel problemler insanın ahlâk probleminin çeşitli görünüşlerinden başka bir şey değildir. Bu gibi özel görünüşler, ancak insanın temel ve genel problemi ile ilişkili hale getirildiği zaman anlaşılabilir. (Burada), genel ahlâk probleminin özel bir görünüşü üzerinde durmak istiyorum; bunu kısmen psikolojik görüş açısından çok önemli bir problem olduğu için, kısmen de bu problemi çözmüş olduğumuzu sanmak gibi bir yanılgıya düşerek ondan kaçmaya çalıştığımız için yapıyorum; insanın kuvvete ve güç’e karşı takınmış olduğu tavır problemi… 

İnsanın kuvvete karşı takınmış olduğu tavır, insanoğlunun var oluş şartlarından kaynaklanır. Fizik varlıklar olarak güç’e bağımlıyız —tabiatın gücüne ve insan gücüne. Fizik kuvvet, özgürlüğümüzü elimizden alabilir ve bizi öldürebilir. Ona karşı koyabilmemiz ya da onu alt edebilmemiz, bedenimizin ve silâhlarımızın gücü ile ilgili rastgele etkenlere bağlıdır. Aklımız ise güç’e doğrudan doğruya bağımlı değildir. Doğru bulduğumuz gerçekler, inandığımız fikirler kuvvete başvurularak geçersiz kılınamaz. Güç ve aklın varlık alanları birbirinden ayrıdır ve kuvvet hiçbir zaman gerçeği çürütemez. 

İnsanın zincirler içerisinde doğmuş olmasına rağmen özgür olduğu anlamına mı geliyor bu? Aziz Paul’un ve Luther’in iddia ettikleri gibi, bir kölenin aklı efendisinin aklı kadar özgür olabilir mi? Eğer bu doğru olsaydı, insanın var oluş problemi gerçekten de büyük ölçüde basitleşmiş olurdu. Ama böyle bir görüş, fikirlerin ve gerçeğin, insanın dışında ve insandan’ bağımsız olarak var olmadığını, insanın aklının bedeninden etkilendiğini, ruhsal durumunun, bedensel ve toplumsal yaşantısından etkilendiğini gözden kaçırmaktadır. İnsanda sevme ve gerçeği bilme yeteneği vardır, ama o —yalnızca beden olarak değil, tüm varlığı ile— kendisinden üstün bir kuvvet tarafından tehdit ediliyorsa, çaresiz ve ürkmüş bir hale getirilmişse, aklı da bundan etkilenecek, zihinsel fonksiyonları bozulacak ve felce uğrayacaktır. Güç’ün felce uğratıcı etkisi yalnızca yaratmış olduğu korkudan değil, aynı zamanda, üstü-kapalı bir vaatten ileri gelmektedir: Gücü ellerinde tutan kişilerin kendilerine boyun eğen “zayıfları” koruyabilecekleri, onlara ilgi gösterebilecekleri, insanı güvensizliğin ve kendi sorumluluğunu kendi üzerine almanın yükünden kurtarabilecekleri, bunu da gereken düzeni sağlayarak ve bireye bu düzen içerisinde kendini güvenli hissedebileceği bir yer vererek yapabilecekleri gibi bir vaatten… 

İnsanın bu tehdit ve vaat karşısında boyun eğmesi, gerçek “düşüşüdür”. Güç’e, yani başkasının egemenliğine boyun eğmekle kendi gücünü, yani etkinliğini yitirmektedir. Kendisini gerçek bir insan yapan bütün yeteneklerini kullanma gücünü yitirmektedir; aklı artık çalışmaz hale gelmiştir; zeki olabilir, nesneleri ve kendini yönetebilir, ama kendisine egemen olan kimselerin “gerçek” olarak nitelediği şeylerin gerçek olduğunu sanır. Sevme gücünü yitirir, çünkü duyguları bağımlı olduğu kişilere sıkı sıkıya bağlıdır. Ahlâk duygusunu yitirir, çünkü güç sahibi olanları tartışma konusu etme ve eleştirme yeteneksizliği yüzünden, herhangi bir insan ya da olay hakkında ahlâkî bir yargıda bulunamaz hale gelir. Önyargılara ve boş-inançlara kapılmaya yatkındır, çünkü bu gibi yanlış inançların dayanmış olduğu öncüllerin geçerliğini araştıracak durumda değildir. Kendi sesi, ona kendine gelmesi için çağrıda bulunamaz, çünkü kendisi üzerinde güç sahibi olan kişilerin sesini dinlemekten kendi sesine kulak vermeyi beceremez. Gerçekten de özgürlük, mutluluğun olduğu kadar erdemin de zorunlu şartıdır; ama burada söz konusu olan, rastgele seçmeler yapma yeteneği ve zorunluluktan kurtulmuş olma anlamına gelen bir özgürlük değil, bir insanın sahip olduğu imkânları geliştirmesi, kendi varlığının yasalarına göre insanın gerçek tabiatını gerçekleştirmesi anlamına gelen bir özgürlüktür. 

Eğer özgürlük, yani insanın güç’e karşı bütünlüğünü koruma yeteneği ahlâkın temel şartı ise, Batı dünyasının insanı, ahlâk problemini çözmüş değil midir? Böyle bir problem, yalnızca otoriter rejimlerdeki diktatörlerin yönetimi altında yaşayan, kişisel ve politik özgürlüklerini bu otoritelere kaptırmış olan insanların problemi değil midir? Gerçekten de, çağdaş demokrasilerde ulaşılmış olan özgürlük, insanın gelişmesi için bir umudu ya da bir vaadi —insanın menfaatini gözeterek hareket ettiklerini iddia etmelerine rağmen hiçbir diktatörlükte bulunmayan bir vaadi— dile getirmektedir. Ama bu, henüz gerçekleşmemiş bir umuttan, bir vaatten başka bir şey değildir. Kendi kültürümüzü, insanlığın en güzel başarılarını inkâr eden yaşama biçimleri ile karşılaştırmaya kalkarsak, ahlâk problemimizi gözden kaçırmış oluruz; böylece, bizim de güç’e boyun eğdiğimizi, bir diktatörün ya da ona bağlı olan politik bir bürokrasinin gücüne değil de, pazarın, başarının, kamuoyunun, “sağduyunun” —daha doğrusu sağduyusuzluğun— ve kölesi olduğumuz makinenin anonim gücüne boyun eğdiğimiz gerçeğini göremeyiz. 

Bizim ahlâk problemimiz, insanın kendisine karşı duyduğu kayıtsızlıkla ilgilidir. Bunun temelinde, bireyin önemi ve biricikliği duygusunu yitirmiş olmamız, kendimizi kendi dışımızdaki amaçlar için araç haline getirmemiz, kendimizi pazarda satılacak bir mal olarak görmemiz ve bu şekilde ele almamız ve kendi gücümüzün kendimize yabancılaşmış olması gerçeği yatmaktadır. Nesneler haline gelmişiz, bize yakın olan insanlar da birer nesneden başka bir şey değil. Bunun sonucu olarak, kendimizi güçsüz hissediyoruz ve güçsüzlüğümüzden ötürü de kendimizi küçük görüyoruz. Kendi gücümüze güvenmediğimiz içindir ki, insana da inanmıyoruz, kendimize de inanmıyoruz, güçlerimizin yakabileceği şeylere de inanmıyoruz. Hümanist anlamda vicdanımız yok bizim, çünkü verdiğimiz yargılara güvenme cesaretini gösteremiyoruz. Tuttuğumuz yolun sonunda bir gayenin var olması gerektiğine inanan bir sürüden başka bir şey değiliz, çünkü herkesin aynı yolu tuttuğunu görüyoruz. Karanlıktayız, yine de cesaretimizi koruyoruz, çünkü herkesin, tıpkı bizim gibi ıslık çaldığını duyuyoruz. 

Dostoyevski bir zamanlar şöyle demişti: “Tanrı ölmüşse, artık yoksa her şey mubah, her şeye izin var demektir.” Gerçekten de pek çok insan buna inanır; yalnızca aralarında şu fark vardır: Bazıları bundan, Tanrı’nın ve kilisenin, ahlâkî düzeni desteklemek için yaşamaya devam etmesi gerektiği sonucunu çıkarır; bazıları ise her şeye izin verildiği, her şeyin mubah olduğu, geçer olan hiçbir ahlâkî ilkenin bulunmadığı, hayata yön veren biricik ilkenin kendi menfaatini düşünmek olduğu fikrini benimser. 

Buna karşılık hümanist ahlâkın tutumu şudur: Eğer insan yaşayan bir varlıksa, neyin mubah olduğunu, neye izin verilmiş olduğunu bilir; “yaşamak” demek, yaratıcı olmak, kendi güçlerini insanı aşan herhangi bir amaç uğruna değil de, kendisi için kullanmak, kendi varlığına anlam kazandırmak, insan olmak demektir. Bir insan, gayesinin ve amacının kendi dışında olduğuna, bulutların ötesinde olduğuna, geçmişte ya da gelecekte olduğuna inandığı sürece kendi dışına çıkmış olacak ve başarıyı, hiçbir zaman bulamayacağı yerlerde arayacaktır. Çözüm yollarını ve cevapları her yerde arayacak, ama gerçekten bulabileceği tek yere bakmayı —yani kendinde aramayı— düşünmeyecektir. 

“Gerçekçi” kişiler, ahlâk probleminin geçmişin bir kalıntısı olduğunu anlatmaya çalışırlar bize. Psikolojik ve sosyolojik incelemelerin, bütün değerlerin yalnızca belli bir kültürle ilişkili olduğunu açıkça ortaya koyduğunu; kişisel ve toplumsal geleceğimizin ancak maddî başarıyla güvence altına alınabileceğini öne sürerler. Ama bu “gerçekçiler”, bazı acı gerçeklerin farkında değildirler. Tek tek insanların hayatındaki boşluğun ve plansızlığın, yaratıcılıktan yoksun olmanın ve bunun sonucu olarak da kendine ve insanlığa inanç duymamanın —uzun bir süre devam edecek olursa— duygusal ve ruhsal bozukluklara yol açacağını ve bu yüzden insanın maddî başarılarını bile gerçekleştiremeyecek hale geleceğini göremezler. 

Sonumuzun kötü olacağını bildiren sesleri bugün gittikçe daha sık duyuyoruz. Bu sesler, bugünkü durumumuzun yol açabileceği tehlikelere dikkati çekmek bakımından önemli bir fonksiyon görmüş olsa bile, insanın tabiat bilimlerinde, psikolojide, tıpta ve sanatta kazanmış olduğu başarıların bize neler vaat ettiğini gözden kaçırıyorlar. Gerçekten de, bu başarılar, çökmekte olan bir kültürün gözlerimizin önünde canlanan hayaliyle bağdaşamayan kuvvetli yaratıcı güçlerin var olduğunu göstermektedir. Çağımız bir geçiş dönemi içerisinde bulunmaktadır. Orta Çağ 15. yüzyılda bitmemiş, Yeni Çağ ise hemen ondan sonra başlamamıştır. Son ve başlangıç, dört yüz yıl süren bir süreci gerektirmiştir —bu dört yüz yılı kendi ömrümüzle değil de, tarihsel gelişme açısından ölçecek olursak, bunun gerçekten de çok kısa bir zaman olduğunu görürüz. Bizim çağımızda hem bir sondur, hem de imkânlarla yüklü bir başlangıçtır. 

İyilik de, kötülük de kendi başına ya da bir alınyazısına bağlı olarak gerçekleşen şeyler değildir. Karar, insana bırakılmıştır. Bu karar, insanın kendisini, kendi hayatını ve mutluluğunu ciddî bir şekilde ele alma yeteneğine bağlıdır; kendisinin ve içerisinde yaşadığı toplumun ahlâkî problemi ile yüz yüze gelme isteğine bağlıdır. “Kendisi” olma ve “kendisi için” olma cesaretini göstermesine bağlıdır. 

Erich Fromm, Erdem ve Mutluluk, Ahlâk Psikolojisi Üzerine Bir İnceleme, Çev. Ayda Yörükân, Türkiye İş Bankası Yayınları, 1994, s.279-284

Sosyal Bilimler Haftalık E-Bülten Aboneliği

* indicates required

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.