Sosyal Bilimler

Başarısızlığın Filozofu: Emil Cioran’ın Umutsuzluğunun Dorukları | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Başarısızlığın Filozofu: Emil Cioran’ın Umutsuzluğunun Dorukları

Kimilerine göre döneminin en yıkıcı düşünürlerinden biriydi; 20. yüzyılın Nietzsche’siydi, ne var ki daha kasvetli ve daha iyi bir mizah anlayışına sahipti.  Pek çoğuysa, onun özellikle gençliğinde tehlikeli bir deli olduğunu düşünüyordu. Gene de başkalarına göre –belki kendisi hariç– kimseye zararı dokunmayan, sadece cezbedici şekilde sorumsuz bir genç adamdı. Mistisizm üzerine kitabı matbaaya gittiğinde, dini bütün, iyi bir adam olan dizgici, kitabın içeriğinin dini açıdan ne kadar küfürlü olduğunun farkına varınca kitaba dokunmayı reddetti fakat yayıncı bu meseleyi çözdü, sonunda yazar dine küfreden bu kitabı kendi çabalarıyla yayımlamak zorunda kaldı. Sahi bu adam kimdi?

Romanya doğumlu Fransız filozof Emil Cioran (1911-1995) vahşi ve sarsıcı güzellikte yirmiden fazla kitabın yazarıdır. En köklü Fransız geleneğine bağlı bir denemecidir, anadili Fransızca olmamasına rağmen çoğu kişi onu bu dilde yazan en iyi yazarlardan biri olarak düşünür. Yazı üslubu kaprisli, sistemsiz ve parçalıdır; aforizmanın büyük ustalarından biri olarak bilinir. Gene de “parça” onun için yazı üslubundan fazlasıdır: parçalamayı bir zanaat, bir yaşam biçimi olarak görmüş, kendisini “parça adamı” (un homme de fragment) olarak adlandırmıştır.

Cioran sık sık kendisiyle çelişse de, bu onun endişelerinin en önemsizidir. Kendiyle çelişme bir zayıflık bile değildir, aksine zihnin diri olduğunun belirtisidir. Yazmak, ona göre ne tutarlı olmakla ne de ikna etmek veya okuyucuları hoş tutmakla ilgilidir, hatta edebiyatla dahi ilgisi yoktur. Yazmanın Cioran açısından, tıpkı birkaç yüzyıl öncesinde Monteigne’de olduğu gibi kendine özgü edimsel bir işlevi vardır: birkaç metin yığını üretmek için değil kafanıza göre hareket etmek için yazarsınız; kişisel bir felaketten sonra kendinizi toparlamak ya da kendinizi kötü bir depresyondan çıkarmak, ölümcül bir hastalık sonucu kaybettiğiniz yakın bir dostunuzun yasını tutmak için yazarsınız. Delirmemek, ya da kendinizi veya diğerlerini öldürmemek için yazarsınız. Cioran, İspanyol filozof Fernando Savater’le sohbetinin bir yerinde şöyle diyor: “Yazmasaydım, bir suikastçı olabilirdim.” Yazmak, hayat memat meselesidir. İnsan varoluşu, özünde sonsuz bir çaresizlik ve umutsuzluktur. Yazmak ise şeyleri daha katlanılır kılar. “Kitap,” diyor Cioran, “ertelenmiş bir intihardır.”[1]

Cioran ölüm düşüncesini defalarca yazdı. İlk kitabı Umutsuzluğun Doruklarında’yı (Pe culmile disperării, 1934) henüz 23 yaşındayken sadece birkaç haftada, korkunç bir uykusuzlukla cebelleşirken yazmıştır. Kâh Rumencenin kâh Fransızcanın en iyi yapıtlarından olmayı sürdüren kitap, Cioran’ın yaşamında yazmakla uykusuzluk arasındaki güçlü ve samimi bir bağın başlangıcını işaret eder:

Uykusuz gecelerimin sebep olduğu içsel sıkıntının [cafard] orta yeri dışında yazabildiğim an olmamıştır. Yedi yıl boyunca zar zor uyudum. Bu iç sıkıntısına ihtiyaç duyuyorum hatta bugün bile yazmaya başlamadan önce [hüzünlü] bir Macar Çigan müziği takarım.

Cioran’ın sistemsiz bir düşünür olması, yapıtlarında birliğin olmadığı anlamına gelmez; tam aksine, yapıtları yalnızca emsalsiz yazma ve düşünme tarzıyla değil aynı zamanda bir dizi ayırıcı felsefi temalar, motifler ve mizaç farklılıklarıyla da sımsıkı şekilde bir arada durur. Bunlar arasında başarısızlık belirgin bir şekilde rol oynar. Cioran başarısızlığa takmış durumdaydı: başarısızlık hayaleti en başından, Rumence yazdığı kitabından itibaren yapıtlarında dolaşır; sonrasında yaşamı boyunca başarısızlıktan uzak kalmadı. Hakiki bir duayenin meyledeceği gibi bu durumu farklı açılardan, farklı duraklarda ele aldı, hem de bunu hiç beklenmedik yerlerde aradı. Cioran’a göre yalnızca bireyler kendilerini başarısızlık halinde bulmaz aynı zamanda toplumlar, halklar ve ülkeler de böyledir. Özellikle de ülkeler; bir keresinde, “İspanya’ya hayran kalmıştım” diyordu Cioran, “zira İspanya başarısızlığın en muhteşem örneğini sunuyordu, dünyanın en büyük ülkesi olarak bir tür çürümeye düşmüştü.”

Başarısızlık her şeye nüfuz eder. Nasıl kitaplar, felsefeler, kurumlar ve siyasi sistemler lekelenebiliyorsa, büyük fikirler de başarısızlıklarla lekelenebilir. İnsanlık durumunun kendisi Cioran’ın başarısızlığa uğramış başka bir tasarısıdır: “Artık insan olmak istememek” diye yazar, Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne’de (De l’inconvénient d’être né, 1973), “başka bir sefalet biçimi hayal etmek…”[2] Evren büyük bir başarısızlıktır, dolayısıyla yaşamın kendisi de öyle. “Temel bir yanılgı olmasından da evvel,” diyor Cioran “hayat, ne ölümün ne şiirin düzeltmeyi başarabildiği bir zevksizliktir.”[3] Başarısızlık, Eski Ahit’in kaprisli Tanrısı gibi dünyada hüküm sürüyor. Cioran’ın aforizmalarından biri şöyle diyor: “‘Benim ipimle kuyuya inmeyecektiniz.’ Bu dili kim tutturabilir? – Tanrı ve Kaybeden.”[4]

Cioran başarısızlık hakkında çok iyi konuşabiliyordu zira başarısızlığı içten içe biliyordu. Gençliğinde (yaşamı boyunca pişman olacağı) yıkıcı siyasi tasarılara dahil olmuş, ülkeler ve diller değiştirip her şeye baştan başlamak zorunda kalmış, sürekli bir sürgün halinde ve sıradışı bir yaşam sürmüş, neredeyse hiç çalışmamış ve neredeyse hep yoksulluk sınırında yaşamış biriydi Cioran. Başarısızlık ile derin bir yakınlık kurmuş olmalıydı, hatta bir nevi doğal yeteneğiydi. Faydalı bir başarısızlık vakasına nasıl değer biçeceğini, gelişimini nasıl gözlemleyeceğini ve karmaşıklığının zevkine nasıl varacağını iyi biliyordu. Başarısızlık indirgenemez biçimde biriciktir: başarılı insanlar her zaman aynı görünmeyi becerirler ama başarısız olanlar çok farklı biçimlerde başarısız olurlar. Her bir başarısızlık bir dış görünüşe ve onun kendi güzelliğine sahiptir; başarısızlık Cioran gibi kurnaz bir ustayı, bayağı görünümlü ama aslında gürültüden ve vasatlıktan beslenen büyük başarısızlığı aktarması için kendine seçer.

Cioran önce kendi topraklarında, Romanyalı arkadaşları arasında başarısızlıkla karşılaştı. Uzun zamandır Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun parçası olan, çok geçmeden, 1918’de Romanya krallığının bir parçası olan bir merkezde, Transilvanya’da doğup büyüdü. Bugün bile Transilvanyalılar sıkı bir çalışma etiği ve ciddiyet sergiler, disiplin ve özdenetimi el üstünde tutarlar. Fakat Cioran ülkenin güneyinin başkenti Bükreş’te koleje gittiğinde tamamen yeni bir kültürel evrene adım atmış oldu. Burada kazanma becerileri farklıydı: hiçbir şey yapmama sanatı, (hafif bir oyunculuktan tutun açık biçimde alaycılığa kadar) sofistiklere özgü entelektüel sağlamlık, ertelemeyi meslek, yaşamı heba etmeyi zanaat edinme hakimdi burada. Bir felsefe bölümü öğrencisi olarak Cioran Bükreş’teki en iyi sanatçılarından kimileriyle temasa geçti. Bazılarının sergilediği entelektüel parlaklık ile çarpıcı bir kişisel başarısızlık hissinin karışımı onun koşulsuz, sürekli hayranlığını kazandı:

Bükreş’te pek çok insanla tanıştım, birçok ilginç insanla, özellikle de kafede ortaya çıkan, durmadan konuşup hiçbir şey yapmayan kaybedenlerle. Şunu söylemeliyim ki, bunlar, bana kalırsa en ilginç insanlardı. Yaşamları boyunca hiçbir şey yapmayan ama başka türlü parlak olan insanlar.

Yaşamının geri kalanında Cioran ülkesi bildiği başarısızlık topraklarına içten içe borçlu kalacaktı. Bunda haklıydı da. Zira Rumenler başarısızlıkla eşsiz bir ilişki kurar; tıpkı Eskimoların kar için sayısız sözlerin olduğu gibi Rumen dili de başarısızlıkla ilişkilendirilmiş bir sürü sözcüğe sahip görünür. Cioran’ın el üstünde tuttuğu, Rumencede en çok kullanılan yapılardan biri de n-a fost sa fie’dir (kelime anlamıyla, “olacağı yoktu”, fakat daha ziyade kaderciliğe vurgu yapan bir ifade). Bu ülke altın madeni adeta.

Cioran pek iyi bir insandan kaçandı, fakat anlayış ve merhamet beslediği tek bir insan türü olsaydı, bu ancak le raté, yani başarısız biri olurdu. 1941’de Paris’te Rumen bir arkadaşına şöyle itirafta bulunur: “Romen Halkının Özel Kullanımı İçin alt başlıklı bir Başarısızlık Felsefesi yazmak isterdim ama bunu yapabileceğimi sanmıyorum.” Cioran gençliğine her baktığında daima büyüleyici, şefkat ve hayranlık dolu bir karışımı, büyük kaybedenleri ve Bükreş’te karşılaştığı başarısızlığın sonu gelmez merasimini hatırlayacaktı. Yeni yeni meydana çıkan bir yazar olarak ülkenin edebi sahnesi onu kendine çekti, ama başarısızlık sahnesi kadar değil: “Romanya’daki en iyi arkadaşlarımın hepsi yazar değildi ama başarısızdılar.” Genç Cioran üzerinde en belirleyici etkisi olan Bükreş Üniversitesi felsefe profesörü Nae Ionescu (1890–1940) alışılmış standartlara göre muhteşem bir başarısızdı. Hiç kitap yayımlamadı, dersleri çoğu zaman ya intihal doluydu ya da derslerini doğaçlama yapıyordu, bazen de “söyleyecek bir şeyi yok” diye derslere gelmiyordu. Tembelliği dillere düşmüştü. Öte yandan Ionescu kuşağının en parlak zihinlerinden biriydi, pek çok birinci ağızdan habere göre bir “dâhi”ydi. Hep filozof kalan Ionescu küçük bir başarısızlık kuramı bile geliştirmişti (gereğine uygun şekilde, yayımlamamayı tercih etmiştir).

Gene de Cioran, kendini başarısızlığının mesafeli bir gözlemcisi olarak görmekten hoşlanmıyordu. Başlarda kendi kendine alıştırmalar yapmaya başladı ve sonunda kendi tarzını buldu. 1933’te, üniversiteden henüz çıkmışken Berlin’deki Friedrich Wilhelm Üniversitesi’nde misafir lisansüstü öğrencisi olmaya hak kazandı. Almanya’ya varmasıyla birlikte dumanı üzerinde Nazi rejimine hayran kalmıştı. O yılın kasım ayında, dostu Mircea Eliade’a şöyle yazdı: “Burada kurdukları bu siyasi düzen beni oldukça büyülüyor.” Cioran nispeten demokratik olan Romanya’da henüz bulunmayan ne varsa, Hitler’in Almanya’sında onları buldu. Cioran’ın iyi bir şey olduğunu sandığı siyasi isteri ve kitle seferberliği bu ülkeyi ele geçirmişti. Nazi rejimi, Almanlara Romanya demokrasinin asla sunamayacağı bir “tarihsel bir misyon” duygusu vermişti. Başkaları o zamanlar Almanya’daki bu tarihi bölümü bir felaketin başlangıcı olarak görürken, Cioran sadece umut ve tarihsel izzet olarak gördü. Peki Hitler’i bu kadar büyük yapan şey tam olarak neydi? Nesnel bir gözlemci gibi emin olmaya çalışan Cioran bu soruyu, Hitler’in, Alman halkının “akıldışı dürtülerini” uyandırma kapasitesi olarak cevaplar. Neredeyse 22 yaşında, tüm ciddiyetiyle başarısızlığı deneyimlemeye başlar.

***

1933 sonbaharında Cioran Rumen edebiyatında daha şimdiden, hızla yükselen bir yıldızdı; üstelik lisans öğrencisi olmasına rağmen ülkenin edebi çıkış noktalarının bazılarında çarpıcı şekilde orijinal denemeleri vardı. Artık bu süreli yayınlar ondan daha fazlasını, özellikle Alman siyasi sahnesinin içeriğini istiyorlardı. Haftalık dergi Vremea‘ya (Aralık 1933) gönderdiği bir raporda Cioran bizzat şöyle diyordu: “Hitlerizmde sevdiğim bir şey varsa o da akıldışılık kültüdür, saf yaşamsallığın sevinci, bir eleştirel ruh, kısıtlama ya da kontrol olmaksızın gücün erkeksi ifadesidir.” Sağda solda liberal demokrasi düşmanlarının çok sevdiği bir klişeyi kötüleyen Cioran, bütün kaslı yapısı, patırtısı ve hiddetiyle onurlu bir şekilde duran “erkeksi” Almanya karşısında “dekadan” ve “kadınsı” Avrupa’ya vah eder. Hitler bariz biçimde bu durumdan sorumlu olan adamdı ve beklendiği üzere Cioran ondan etkilenmişti. Birkaç ay sonra (Temmuz 1934) aynı yere gönderdiği başka bir raporda Cioran Hitler’e yönelik bağımsız hayranlığını ifade etmekten artık korkmuyordu: “Hitler bugün tüm siyasetçilerden en çok sevip hayranlık duyduğum kişidir.” Daha en kötüsüne sıra gelmedi.

Cioran Almanya’da Hitler’in kurmuş olduğu, kendi ülkesinde yeterince olmayan bu yüzden de bir benzerinin oraya aktarılmasını istediği “erkeksi” düzene adeta vurulmuştu. Başka bir arkadaşı Petru Comarnescu’ya mektubunda (Aralık 1933) şöyle yazıyordu:

Burada gördüğüm şeylerin çoğuna katılıyorum, bizim işe yaramazlığımızın diktatör bir rejim tarafından yok edilmese bile bastırılacağına ikna oldum. Romanya’da ancak terör, vahşet ve sonsuz kaygı bir miktar değişikliğe yol açabiliyor. Tüm Rumenler tutuklanıp eşek sudan gelinceye kadar dövülmelidir, ancak böyle bir dayaktan sonra yüzeysel insanlar destan yazabilir.

Cioran’da kamu yararı konuları genellikle daha özel nitelikteki konularla karışım halindedir. Rumenlerin “destan yazmasına” yardımcı olmak için bu ayrıntılı tarifin hemen ardından oldukça kişisel bir not düşüyor: “Rumen olmak korkunç bir şey,” diye yazıyor. Bir Rumen olarak, “hiçbir zaman bir kadının güvenini kazanamazsınız; ağırbaşlı insanlar size kibirle gülümser, sizin uyanık olduğunuzu anladıklarındaysa düzenbaz olduğunuzu düşünürler.”

Bu itiraf, genç Cioran’ın dramıyla bizi olabildiğince dolaylı olarak burun buruna getirir. Bu çeşitli katmanlarda ortaya çıkar. İlk olarak Cioran, kendi kişisel değerini, ait olduğu ulusal topluluğun tarihsel liyakatinden ayırmasına izni olmadığına yönelik garip bir düşünceyi aklından çıkarmamış görünür. Ardından Cioran toplumun değerini ölçmesi üzerine, istediği şeyi bulur, ama berbat bir halde. Cioran Romanya’nın tarihsel olarak “başarısız bir millet” olduğunu fakat başarısızlığının tüm Rumenlere bulaşmayacağını düşünür. Bu yeterince fena durum yetmezmiş gibi, bırakmak gerçekten de bir seçenek değildir, zira “birinin kendi milletinden ayrılması, başarısızlığa yol açar” – içeride bir başarısızlık vardır da, dışarıdaki başarısızlık daha fazladır. Böylece, nispeten genç bir yaşta Cioran kendini en ciddi varoluşsal çıkmaza hapsetmeyi başarmış bulunuyordu. Bu dramın büyük ölçüde kendi yapımlarından biri olması onu daha az acı verici hale getirmiyor. Tam aksine, bu onu ve işlerini derinden yaralayacak bir şeydir. Bu başarısızlık pratiği kanlı bir uğraş halini alabiliyor.

Bu dram, Almanya’dan dönüşünden kısa bir süre sonra yayınladığı –Cioran’ın daha sonra “önemsizliğin dramı” olarak adlandırdığı– kitabın ardında yer alıyor: Romanya’nın Başkalaşımı (Schimbarea la faţă a României, 1936). Cioran her şeyden önce yaralı bir gururu tedavi etmek için bunu yazıyor. “Küçük bir kültürde” doğanların başına şöyle bir şey gelir: gururları hep yaralıdır. “İkinci sınıf bir ülkede doğmuş olmak hiç de rahat değildir,” diyor. “Berraklık trajedi halini alır.” Ülkesinin küçük kültürel konumundan dolayı o kadar ezilmiş hisseder ki, acıyı hafifletmek için ruhunu satmaktan çekinmeyecektir: “Yunan, Romalı ya da Fransızlardan en lüzumsuz olanlarının, tarihlerinin doruğunun bir anında bile deneyimlediklerini aynı yoğunlukta deneyimleyebilseydim, yaşamımın yarısından memnuniyetle vazgeçerdim.” Kendini yeniden icat etmek, bir başkası olmak, Rumen olmanın umutsuzluğuyla (le désespoir d’être roumain) başa çıkmanın bir yolu olarak Cioran’ın bütün yaşamı boyunca yapacağı bir şeydir; kendine yabancılaşma onun açısından ikinci bir yaradılış halini almıştır. Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne’de yer alan aforizmalardan birinde şöyle der: “Soyuma karşı sürekli isyanda olduğum için hep başka biri olmak istedim: İspanyol, Rus, yamyam – her kimsem, onun dışında her şey.”[5] Cioran Tanrı’yı birçok konuda affedebilirdi de kendisini bir Rumen olarak yaratmasını kesinlikle affedemezdi. Rumen olmak yaşamöyküsel bir gerçek değil metafiziksel bir felaket, muazzam boyutlarda kişisel bir trajedidir. “Nasıl Rumen olunabilir?” Cioran öfkeli bir şekilde bunu merak ediyordu. Hiçliğe nasıl bu kadar yakın olunbiliyordu; bu yüzden, var olma ihtimali de mi çok düşüktü? Romanya’nın Başkalaşımı’nda, diğer Rumenleri çok “vasat, yavaş, boyun eğmiş, halden anlar,” korkunç derecede iyi huylu olarak betimler. Yaşamı açısından Cioran, benzer yapıda bir insanı kendi başına kabul edemez. İnanılmaz ölçüde edilgen olan ve kendini geri planda tutan Rumenler, dünyada önemli bir iz bırakma fırsatını kaybetmişlerdir. Romanya, tarih boyunca yoluna uyuyarak devam etmiş bir ülkedir.

***

Gene de eğer Cioran kendisiyle çelişmeseydi bir hiçti. Kitabın başka bir yerinde “Romanya’nın geçmişini yoğun bir kinle sevdiğini”, geleceğine dair büyük hayalleri olduğunu yazıyordu. “Çin’in nüfusuyla Fransa’nın kaderinden oluşan bir Romanya’dan” başka bir şey tasavvur edemiyordu. Ülke iyi de, sadece zaman zaman biraz silkinmeye ihtiyacı var; her şeyden önce, tarihin içine “itilmiş” olması gerekiyor.  Tam anlamıyla kastettiği şeyi söylemeyip, yalnızca “hezeyan içinde olan bir Romanya’yı sevebileceği” konusunda bizi temin etmek adına bir ipucu verir. Zira böyle mağrur sonlara giden her türlü yol mubahtır, değil mi? Cioran’ın bizzat belirttiği gibi, “dünya üzerinde kendine bir yol açan insan için tüm vasıtalar meşrudur. Terör, suç, sapkın mukarenet ve kalleşlik ancak çöküşte alçakça ve ahlaka aykırıdır (…) ama eğer bir insanın yükselmesine yardımcı olurlarsa erdemdir. Tüm zaferler ahlakidir.” Gene testosteron siyaseti, gene çiğ iktidarın erotizmi. Cioran’ın Almanya’da gördüğüne benzer akıldışı bir diktatörlük ancak bu ülkeyi kendi kendisinden kurtarabilir. Başarısızlık seni ezmeden önce onunla ne kadar süre oynayabileceğini merak edersin kimi zaman.

Birkaç yıl içinde, Romanya’nın kendi faşist hareketi, şiddetli Yahudi karşıtı Demir Muhafızlar 1940’ların sonlarında birkaç ay süreliğine iktidara erişebildiği zaman, Cioran kendine özgü muğlak bir yöntemle onları onaylayacaktı. Eskiden hayalini kurduğu “Hezeyan içinde bir Romanya” nihayet şekilleniyordu ve bu çirkin bir manzaraydı: Rumen Yahudiler ele geçirilip soğukkanlılıkla öldürüldüler, mülkleri yağmalandı ve yanıp kül oldu, Yahudi olmayan kesimler ise köktendinci bir beyin yıkamasına maruz kaldılar. O zamana kadar Cioran hanidir Fransa’daydı, kendini başka bir dilde yeniden icat ediyordu. Gene de memlekete yaptığı kısa bir gezi esnasında ülkenin kurucu lideri Corneliu Zelea Codreanu’nun (“Kaptan” diye anılırdı, 1899-1938) anısına ithaf ettiği ve ulusal radyoda okuduğu yazıda Cioran şöyle ahkam kesiyordu:

Corneliu Codreanu’dan önce Romanya, mesken tutulmuş bir Sahra’ydı adeta. (…) Corneliu Codreanu’yla sadece birkaç konuşmam oldu. İlk andan itibaren, değersiz insanların ülkesinde olan biriyle konuştuğumun farkına vardım. (…) Kaptan “akıllı” değildi ama çok derindi.

Bu çok derin “Kaptan” diğer şeylerin yanı sıra kudurmuş bir Yahudi aleyhtarıydı; siyasi suikastı açıkça savundu ve kendisi de siyasi bir suikastçı oldu. İki savaş arası Romanya’sının savaş karşıtı bir demokratik kültür geçmişine karşın, kişisel karizma ve münferit bir vicdan yoksunluğunun yardımıyla Codreanu 1930’larda neredeyse tek başına ülkeyi kaosa sürükledi. Şimdiyse Cioran onu methediyordu.

Başarısızlık söz konusu olduğunda bir düşünür, genç Cioran kadar herkesin bildiği sorumsuz biri bile olsa, buraya kadar neredeyse hiç alçalamazdı. Tıpkı demokratik fikirli arkadaşlarının zamanında sorduğu gibi, neyi vardı bu adamın diye sorarsınız belki. Sonraki yıllarda Cioran’ın kendisine, bunaltıcı kaçınılmazlıkla tekrar tekrar bir soru musallat oldu. Faşist yanlısı siyasi duruşunun büyüklüğüyle karşı karşıya kaldığı ilk anda, savaşın bitiminden kısa bir süre sonra, Romanya’nın Dönüşümü’nde ve siyasi gazeteciliğinde kendi varlığını neredeyse hiç kabul etmiyordu. Savaşın dehşeti, Yahudi dostlarının bir kısmının öldüğü Holokost’un büyüklüğü onu aniden derin uykusundan uyandırdı; o metinler şimdi ona kabuslarının kaynağı olarak görünüyor olmalıydı. Daha sonraları, zamanın geçmesi Cioran’ın bazı şeyleri hiç olmadığı kadar net görmeye itti. “Bazen insanların alıntıladıkları bu zırvalıkların gerçekten benim yazdıklarım olup olmadığını kendi kendime soruyorum” der, 1973’de kardeşine yazdığı mektupta. “Coşku bir hezeyan şeklidir. Bir zamanlar, iyileştirileceğine hiç kimsenin inanmak istemediği bu hastalığa sahiptik.” Ölümünden sonra yayımlanan kısa metni Benim Ülkem’de (Mon Pays, 1996) Cioran, Romanya’nın Dönüşümü’nün içeriğinden “vahşi bir delinin zırvalıkları” olarak bahseder. Söylemeden geçmeyelim, bu, yoğun bir başarısızlık pratiğinin sonucudur: Bunu öğrendikten sonra dünyaya başka insan getirmezsin. Bir gün aynaya kendini bulmak için baktığında aynada gözünü size dikmiş başka birini keşfedersin yalnızca.

Cioran’ı saptamak hiç kolay değildir de, siyasi geçmişine bakınca neredeyse imkânsızdır. Sonraları Cioran’ın “o yıllara” değinmek konusunda isteksiz oluşu, gençliğinin “zırvalıkları” ve “coşkusuna” yaptığı üstü kapalı atıflar dışında bir işe yaramaz. Üstelik iyi bir sebepten dolayı: Orada ne olduğunu çok iyi biliyordu sadece. Başarısızlık, tek başına seyahat etmekten nefret eder: genellikle utancın refakatini tercih eder. Kardeşine yazdığı bir başka mektupta ise Cioran şöyle yazar: “Gençliğinde bazı aptalca şeyler yapmış olan yazar, sahneye ilk çıkışından sonra, utanç verici bir geçmişe sahip bir kadın gibidir: Asla affedilmez, asla unutulmaz.” Son günlerine doğru gelirken, Romanya’nın iki savaş arası döneminde Cioran’ın siyasete katılımı onun en büyük utancı, en ciddi, yıkıcı başarısızlığı olarak kalacaktır. Geri kalan her şey bununla karşılaştırıldığında başarısız kalır.

1935’te Mircea Eliade’a gönderdiği bir mektupta, Cioran’ın kendine özgü siyasi düşüncesine göz atacak olursak: “Siyasi olan her şey için benim formülüm şudur” diye yazar, “inanmadığın her şey için yürekten kavga et.” Böyle bir itiraf Cioran’ın katılımına pek açıklık getirmese de belirli bir psikolojik perspektiften onun “zırvalıkları” arasında yer alır. Bu bölünmüş kişilik sonraki Cioran’ın ayırt edici özelliği oldu ve dünyayı büyük boyutların başarısızlığı olarak gören bir filozof açısından bir şeyin olmadığı yerde bazı anlamlar varmış gibi yaparak kozmik düzenle (ve süreç içerisinde kendisiyle) alay etmesi anlamlı hale gelmiştir. Her şeyin anlamsız olduğunu biliyor ama öyle değilmiş gibi davranarak uyuşmazlığını dile getirmeyi ve “kötü yaratıcının” tasarımlarını baltalamayı başarabilirsiniz. Üstelik bunu sınırsız ironi ve mizahla yaparsınız, ki bu kesin bir şekilde kutsal kaba güldürüye karşı koymaktır. Son gülen iyi güler.

***

1936’da Almanya’dan döndüğünde Cioran, Romanya’nın orta kesimindeki Braşov’da bir lise felsefe öğretmeni olarak kısa bir dönem görev yaptı.  Bu aynı zamanda tam-zamanlı bir işi sürdürmek için yaptığı son girişim, muhteşem bir başarısızlıktı. Bir mantık dersinde örneğin, Cioran lise öğrencilerine evrendeki her şeyin tedavi edilemeyecek şekilde hasta olduğunu söyleyecektir. Bir keresinde öğrencilerinden biri ona “Hocam, etik nedir?” diye sorduğu zaman, Cioran öğrencisine endişelenmemesi gerektiğini zira etik diye bir şey olmadığını söyler. Dersleri sürekli bir kaos halindedir, hocalarının bu beklenilmedik hali karşısında öğrenciler meslektaşları kadar hayrete düşmüşlerdi. Öyle ki Cioran işinden ayrıldığında okul müdürü bunu kutlamak için onu kendinden geçene kadar içirmişti.

1937’de kendini bu başarısızlık topraklarında tam olarak gösteremediğinin farkına varınca, bir kez daha Romanya’yı terk etmeye karar verdi. Bu kararın şimdiye kadar yapmış olduğu “en akıllıca şey” sayardı. İlk tercihi “başarısızlığın en çarpıcı örneği” olan İspanya oldu. Bu yüzden İspanya İç Savaşı’nın başlamasından iki ay önce Bükreş’teki İspanya Büyükelçiliği’nde burs için başvurdu ama hiç dönüt alamadı.  Paris’in, tutkuları olan biri için doğru yer olduğuna karar verdi: “Savaştan önce” diye anımsıyordu, “Paris hayatınızı kaybetmek için ideal bir yerdi, özellikle de Rumenler bununla ünlüydü.”

Cioran Rumen bağlarını kesti ve yeni bir varoluşu benimsedi. Hatta kendisine yeni bir isim bile vermişti: E. M. Cioran. Bir noktada, neredeyse tamamen Fransızca yazıp konuşmaya başladı (Rumenceyi sadece küfür etmek için kullanıyor zira Fransızcayı bunun için yetersiz buluyordu). Teknik açıdan Cioran lisansüstü bursuyla Paris’e gelmişti, Sorbonne’daki derslere katılması, bazı felsefi konularda doktora tezi yazması bekleniyordu. Fakat burs için başvururken bile asla yazamayacağını çok iyi biliyordu. Sonunda neyin peşinden gittiğini fark etti: bir parazitin yaşamı!  Fransa’da güvenli bir şekilde yaşamak için tek ihtiyacı, ucuz üniversite yemekhanelerine erişimini sağlayan bir öğrenci kimliğiydi. Sonsuza kadar böyle yaşayabilirdi. Ama aslında bir süreliğine de olsa bunu gerçekleştirdi:

Kırk yaşındayken hala Sorbonne’a kayıtlıydım, öğrenci kafeteryasında yemekhanesinde yiyordum; bunun günlerimin sonuna kadar devam etmesini umuyordum. Daha sonra da yirmi yedi yaşından büyük öğrencilerin kaydını iptal eden, beni bu cennetten kovan bir yasa çıkarıldı.

Parazitlerin cennetinden kovulan Cioran şimdi bazı garip işler yapmak zorundaydı. Ionesco gibi bazı hali vakti yerinde olan Rumen arkadaşları Cioran’a yardım etti. Aksi halde yabancıların merhametine bel bağlamak zorunda kalacaktı. Cioran insandan kaçma huyunu kontrol altında tutarak oldukça esnek olduğunu kanıtladı: ona akşam yemeği ısmarlayacak hemen hemen herkesle arkadaş oluyordu. Bundan dolayı Paris’in yaşlı kadınlarını (les vieilles dames) çok iyi tanırdı. Felsefe alanında aldığı sıkı eğitim işine yaramıştı; Cioran zarif konuşmasıyla gelip akşam yemeği için şarkı söyleyecekti. Sonra Paris kilisesi sahnesi vardı: Ne zaman eline fırsat geçse, Tanrı ustası Cioran bedava yemek yeme fırsatları için Rumen Ortodoks Kilisesi’nde neşeyle sahne alacaktı.

Cioran bir işi üstlenmek dışında her şeyi yapacaktı. Bir işi üstlenmek hayatının başarısızlığı olurdu. “Benim için,” diye anımsar yaşlı Cioran, “esas mesele özgürlüğümü korumaktı. Bir hayat kurmak için masa başı bir işi kabul etseydim başarısız olurdum.” Başarısızlığa uğramamak adına, o zamanlar başarısızlığı en çok somutlaştığını düşündüğü bir yol seçti, fakat Cioran başarısızlığın her zaman karmaşık bir iş olduğunu biliyordu. “Her ne pahasına olursa olsun, bir kariyerin küçük düşürücülüğünden her zaman kaçındım (…) Bir işe tutunarak kendimi yok etmektense, bir parazit gibi yaşamayı tercih ettim.” Tüm büyük aylakların bildiği gibi, hareketsizlikte mükemmellik var: Cioran sadece bunun farkına varmakla kalmadı, aynı zamanda bütün yaşamı boyunca bunu işledi. Bir röportajcı ona çalışma rutinini sorduğunda Cioran şöyle yanıtlıyordu: “Çoğu zaman hiçbir şey yapmam. Paris’teki en aylak kişiyim (…) benden daha az çalışan kişi ancak müşterileri olmayan bir fahişedir.”

Başarısızlıkla böyle yakın bir ilişki kuran biri olarak Cioran’ın başarıdan şüphe duyması şaşılacak bir şey değildir: “Herhangi bir alanda muzaffer olan biri, içinde şarlatandan izler taşır” diye yazıyordu; Rivarol Ödülü dışında Fransız edebi kurumların kendisine verdiği tüm ödülleri reddetmişti. Kamu başarısı sonunda ona ulaştığında birkaç röportaj verdi ve dikkat çekmemeye çalıştı hep. “Je suis un ennemi de la gloire” (Ben bir zafer düşmanıyım) cümlesi onun amentüsüydü.  Borges hakkında, bir keresinde şöyle diyordu: “Tanınmış olmanın bahtsızlığı çöktü omuzlarına. Daha iyisini hak ediyordu.”[6] Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne’de Cioran, kıskanılacak bir yaşam tasarısı olarak “her başarısızlıkta sürekli biçim değiştiren bir varoluş”tan[7] söz eder.  Bu varoluş, bilgelik olarak ete kemiğe bürünen dinginlik olurdu: bütün o “lüks, dinginlik ve şehvet” (luxe, calme et volupté).

Başarısızlık, şu durumda Cioran’ın yakın arkadaşı, sadık ilham perisi, önde gelen esin kaynağıydı. Dünyaya –insanlara, olaylara ve durumlara– korkusuz gözlerle bakıyordu. Örneğin, bir kişinin içsel yaşamının derinliğini başarısızlığa yaklaşmalarıyla ölçebiliyor: “İçsel arayışa eğilimi olan kişiyi şundan tanırız: Başarısızlığı her türlü başarıdan üstün tutar.” Nasıl yani? Çünkü Cioran’a göre “başarı bizde ayrıca var olan ve tamamen özel olan şeyden bizi uzaklaştırdığı halde, her zaman asli olan başarısızlık bizi kendimize ifşa eder, Tanrı’nın bizi gördüğü gibi görme olanağı sunar bize.”[8] Bana başarısızlıkla nasıl baş ettiğini göster, sana kim olduğunu söyleyeyim. Ancak “başarısızlık halinde, bir felaketin azametinde birini tanıyabilirsiniz.”

Elde ettiği başarı ne olursa olsun, Cioran onu ömrünün “başarısızlık tasarısı” olarak değerlendirdi; başarıdaki başarısızlığı ve başarısızlıktaki başarıyı okuma alışkanlığı geliştirdi. Yaptığı en başarılı şeyler ne dünyanın her yerinde göklere çıkarılıp tercüme edilen kitapları ne de insanlar arasında etkisi büyüyen felsefi üslubuydu. Hatta Fransız dilinin ustası olarak elde ettiği konumu bile değildi. “Yaşamımın büyük başarısı” diyordu, “işsiz kalmayı başarabilmiş olmamdır. Günün sonunda, yaşamımı iyi yaşamış oldum. Bir başarısızlık gibi davrandım, ama aslında öyle değildi.”

Kitaplarında, Cioran Gnostiklerin yaratıcısı (demiurge), başarısızlık tanrısı hariç tanrılara fırça atmadan durmadı hiç.  Cioran’ın anti-kozmik felsefesi ve düşünme tarzında açıkça Gnostik bir şey vardı. Gnostik içgörüler, imgeler ve metaforlar Gnostisizm âlimlerinin bahsettikleri gibi onun çalışmalarına nüfuz eder. Jacques Lacarrière, Cioran’ın Çürümenin Kitabı, Var Olma Eğilimi ve Kötü Yaratıcı kitaplarının “Gnostik düşüncenin en göze çarpan düşünceleriyle eşleşen metinler” olduğunu yazar. Tıpkı eski Gnostikler gibi Cioran da yaratılışı kutsal bir başarısızlığın sonucu olarak görür; insanlık tarihi ve uygarlık onun için “şeytan işi” ve evrenin yaratıcısının diğer adından başka bir şey değildir. Çürümenin Kitabı’nda bu dünyanın tanrısını “beceriksiz” addeder.  “Hiçliğin bu tarafına teşebbüs edilmesine karşın” diye merak eder, “onu tasarlamış olma düşüncesi hariç, bu dünyadan daha içler acısı olan bir şey var mıdır?” İngilizcede The New Gods olarak yayımlanmış olan en etkili kitaplarından birinin Fransızca başlığı Le Mauvais démiurge (1969) her şeyi anlatıyor: “kötü yaratıcı. İşte, gizlenmemiş sempatiyle Cioran Gnostikleri “kutsal hiçliğin fanatikleri” olarak adlandırıyor ve günahkâr dünyanın özünü o kadar iyi kavradıkları” için onları methediyor.

Kozmos, Cioran için “günahkâr”, bu yüzden de toplumsal ve siyasi dünyadır. Çünkü 20. yüzyılın Gnostik’ine göre, işin doğrusu, hiçbir şey başarısızlıktan kaçamaz. Cioran, gençliğinin siyasi başarısızlıklarını aşma yolunda, bunların derin anlamını idrak edip bu anlayışı olgun düşüncesinin dokusuna dahil etme peşindeydi. Sonuç, daha incelikli bir felsefe yapan, daha insancıl bir düşünürdü: Başarısızlık deneyleri Cioran’ı başka türlü erişemediği, utanç ve alçakgönüllülükten oluşan bir insanlık merkezine yaklaştırdı. Fransızca yazdığı kitaplarda, esinlenmiş, sarhoş bir bilgeliğin başarısızlığıyla ilgili pasajlara rastlarsınız:

Başarısızlığın en civcivli ânında, utancın bizi yerin dibine geçirecek gibi olduğu o anda, apansız bir gurur dalgasına kapılırız, ama çok sürmez bu: İçimizi boşaltacak, bizi güçsüz bırakacak, güçlerimizle birlikte, utancımızın yoğunluğunu hafifletecek kadar sürer ancak.[9]

Yaşam boyu süren başarısızlık pratiği, takıntılı bir düşünseme beraberinde, eninde sonunda Cioran’ı değiştirdi. Yaşlandıkça, diğer insanların aptallık ve tuhaflıklarına karşı daha hoşgörülü ve kabullenici oldu.  Fransız Cioran aniden “demokratik” bir düşünür olmadı tabii. Allah muhafaza, asla başına gelmeyecekti bu; “Batı’nın çöküşü” nün peygamberi, karanlık, kıyamet evhamlarının düşünürü olarak kalmayı sürdürecekti. Örneğin Tarih ve Ütopya’da (Histoire et Utopie, 1960) şunlara işaret ediyor:

Yolum hangi büyük şehre düşse, orada her gün ayaklanmaların, katliamların, aşağılık bir kasaplığın, bir dünya sonu kargaşasının başlamıyor olmasına hayran olurum. Bu kadar kısıtlı bir alanda nasıl oluyor da onca insan birbirini yok etmeden, birbirlerinden ölesiye nefret etmeden bir arada yaşayabiliyordur. Aslında birbirlerinden nefret etmekte, ama nefretlerinin hakkını verememektedirler. Bu vasatlık, bu güçsüzlük toplumu kurtarır, sürmesini ve istikrarını teminat altına alır.[10]

Hayır, Cioran liberal demokrasinin bir savunucusu olmadı, fakat bir şekilde dünya komedisinden zevk almayı öğrenmiş olmalıydı – aslında, kozmik başarısızlığın kuyusunu kazmaya şevkle müdahil oldu. Cioran’ın sonraki düşüncesi, terimin tam anlamıyla joyous desperation, yani neşeli umutsuzluk (Cioran kendisini neşeli bir kötümser [un pessimiste joyeux] olarak görürdü) olarak adlandırılabilecek özgün bir özellik sergiliyordu. Aynı örüntü, tekrar tekrar: Bir şey korkunç, düpedüz berbat, yine de bir şekilde o berbatlık içinde ortaya çıkar, kurtuluşunun tohumları burada yatar. Yaşam dayanılmaz olabilir, uykusuzluk bir katildir, iç sıkıntısı (le cafard) yavaşça içinizi kemirip durur, gene de yazarak üstesinden gelebileceğiniz bir şeydir bu. Cioran “İfade edilmiş her şey daha hoşgörülebilirdir,” diye ilan eder. Yazmak, bu işi yapanlara göre hareket eden ve onların yaşamlarını daha katlanılır kılan görkemli bir büyücülüktür. Olumsuz olan şey asla saf bir hal almaz –onu çürüten bir şey vardır daima; her felaket mümkün olduğu ölçüde kendi kurtuluşunu kendi içinde taşır.

Cioran’ın geç dönem yazılarında en çok ilgi uyandıran şey onun siyasi bir eleştirmen duruşudur. Tarih ve Ütopya’da “İki Toplum Cinsi Üzerine (Uzaktaki Bir Dosta Mektup)” adlı bir bölüm vardır. Bu metin aslında bir mektup olarak yazılmış, ilk olarak 1957’de La Nouvelle Revue Française‘de yayınlanmıştır. Demir Perde’nin ardında rahatça yaşayan “uzaktaki dost” aslında Rumen filozof Constantin Noica’nın ta kendisidir. Cioran bu mektubunda her zamanki gibi, Doğu Avrupa’da Sovyet Rusya’nın kurduğu siyasi rejimi, önemli bir felsefi düşünceyi alay konusu yapmak üzere zıpkınlar. “Sizin rejiminize edilebilecek sitemlerin en büyüğü,” diye yazar, “kurumların ve halkların kendilerini yenileme ilkesi olan ütopyayı mahvetmiş olmasıdır.”[11] Cioran yerleşmesi ve devamlılığı için Rus tanklarına ihtiyaç duyan bir rejimi destekleyemiyordu. Böyle bir komünist siyasal rejim, komünist düşüncenin kendisini çoktan öldürmüştü.

Daha da önemlisi, gelgelelim Cioran aynı mektupta Batı’yı da neredeyse aynı şiddette eleştiriye maruz bırakır. Bu mektupta “Hoşgörülemeyecek iki toplum cinsiyle karşı karşıyayız,” diye yazar. “Vahim olan şey de, sizinkindeki suiistimallerin buradakine kendi suiistimallerini pekiştirme; kendi rezilliklerini sizin orada işlenenlere karşı başarıyla çıkarma fırsatı vermesi.”[12] Batı, uygarlığı “kurtardığı” için hiçbir zaman böbürlenmemelidir. Gerileme zaten oldukça ilerlemiş durumdadır Cioran’a göre, (bir ihtimal) görünüşler hariç artık hiçbir şey kurtarılamaz. İki “toplum cinsi” olmasına rağmen bunlar birbirinden farklı değiller. Son tahlilde, bu sadece nüans meselesidir:

Rejimler arasındaki farklılık, göründüğünden azdır; siz zoraki yalnızsınız, biz dayatmasız yalnızız. Cehennem ile hazin bir cennet arasındaki mesafe o kadar mı büyüktür? Bütün toplumlar kötüdür; ama bunun dereceleri olduğunu kabul ediyorum. Eğer bu toplumu seçtiysem, beterin nüanslarını ayırt etmeyi bilmemdendir.[13]

Bütün o çözümlemeli ve stilistik meziyetlerine rağmen, Cioran’ın mektubu siyasi bir gafa dönüştü. Muhatabı, Romanya’nın kırsal kesimlerinde göze batmamaya çalışan Constantin Noica, yazışmaları ciddiye alarak okuma alışkanlığına sahipti ve Cioran’ın metinleri Noica’yı kendisine ait keskin felsefi bir denemeyle karşılık vermesi için onu teşvik etti. Noica aynı zamanda son derece naif bir insandı. Denemeyi tamamladıktan sonra, Paris’teki arkadaşına yolladı ve zarfı olması gerektiği gibi sokakta bulunan bir posta kutusuna bıraktı. Bu karşılıklı haberleşme, ülkenin bütün posta kutularının üzerinde bulunan parmak izlerini elinde bulunduran Romanya gizli polisinin gözünden kaçmamıştı. Fakat bu isimlerin felsefi anlayışları biraz farklıydı, sonuç olarak ise Nioca buna dahil olduğundan, birkaç yıl siyasi hapisle bunun bedelini ödemek zorunda kaldı. Cioran, arkadaşının tutuklanıp hapsedilmesiyle ilgili haberleri öğrenince, sahiden ne kadar da dipsiz bir başarısızlık olduğuna şaşırmış olmalı. Ne olursa olsun, başarısız olmadan duramıyor insan.

***

M. Cioran 20 Haziran 1995’te öldü. Gelgelelim, bir bakıma ölmeden önce çoktan ayrılmıştı. Son birkaç yıldır Alzheimer’dan muzdaripti, Paris’teki Broca Hastanesi’nde doktorların gözetimindeydi. Böyle bir sondan açık şekilde korktuğu için, intihar etmeyi planlamıştı. Cioran ve uzun zamandır eşi olan Simone Boué birlikte öleceklerdi, tıpkı Koestler ailesi gibi. Fakat hastalık daha hızlı davrandı, plan başarısız oldu ve Cioran ölümlerin en alçaltıcısı olan, yıllarca süründüren hastalıktan ölmüştü. Başlangıçta sıkıntı veren tek tük işaretler vardı: Bir gün Cioran şehirden evine dönerken, evinin yolunu bulamadı; dört dörtlük bir yürüyüşçü olan Cioran yolları avcunun içi gibi bilirdi. Daha sonra hatıralarından bazılarını bir bir yitirdi; kendisine dair net bir algısı varmış gibi de görünmüyordu. Muhteşem mizah anlayışını görünür bir şekilde yitiriyordu. Bir gün sokakta yoldan geçen biri Cioran’a “Sizin Cioran olma ihtimaliniz var mı acaba?” diye sordu. Cioran’ın cevabı ise şöyle oldu: “Eskidendi o.” Fakat bu işaretler arttıkça arttı ve giderek ciddileşti: Cioran endişe verici oranda unutmaya başladı, o kadar ki gözlem altında tutulmaya başlandı. Neticede sözcükler onu yanıltmıştı: Döneminin en parlak yazarlarından Cioran artık çoğu temel şeyi adlandıramaz olmuştu. Şimdiyse sıra zihnindeydi. En sonunda kendisinin kim olduğunu da büsbütün unuttu.

Son, uzun ızdırap sürecinin bir noktasında, kısa süreli bir berraklık anında Cioran kendi kendine fısıldadı: “C’est la démission totale!” (İşte, tamamen çekiliyorum!) Bu, muazzam ve en yüksek başarısızlıktı. Cioran başarısızlığın ne olduğunun farkına varmayı yine başarmıştı.


This article was originally published at Los Angeles Review of Books.

Çeviri: M. Taha Tunç ve Sena Ilgaz
Notlandıran:
M. Taha Tunç

Sosyal Bilimler / Çevirmen
ceviri@sosyalbilimler.org

Kaynak: Costica Bradatan / Los Angeles Review of Books
The Philosopher of Failure: Emil Cioran’s Heights of Despair

 

Yazarın Notu: Bu makale, yayımlanması için Harvard University Press sözleşmesi imzalanan In Praise of Failure adlı kitapta yer alacaktır.

Yazar Hakkında: Teksas Teknik Üniversitesi’nde Beşeri Bilimler Profesörü olan Costica Bradatan, Şubat 2018’de yayımlanan Fikirler İçin Ölmek-Filozofların Tehlikeli Hayatları (Çev. Kübra Oğuz. Can Yayınları, 2018) kitabıyla ilk kez Türkiye okuruyla tanışmıştır. Aynı zamanda Los Angeles Review of Books’ta karşılaştırmalı çalışmalar ve din çalışmaları editörlüğü yapmaktadır.  

Çevirenin Notu: Öncelikle bu makaleyi çevirip yayımlamak için yazarından izin aldık. Yazar makale boyunca Cioran’dan alıntılar yapıyor. Bizse bu alıntıları Türkçeleştirirken şöyle bir yol benimsedik: Türkçe’de olan kitaplarından ve metninden yapılan alıntılarda bu çevirilerdeki hallerini kullanmaya özen gösterdik ve sayfa numaralarını sonnotlarla, “(ç. n.)” şeklinde belirttik (bu metinleri de kaynakçada verdik); Türkçede olmayanları ise kendimiz Türkçeleştirdik. Kullandığımız alıntılar için Metis Yayıncılık’tan ve “Borges” metninin çevirmeni Murat Erşen’den izin aldık. İzin verdikleri için kendilerine teşekkür ederiz.


Dipnotlar

[1] Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne, s. 95. (ç. n.)

[2] Agy, s. 155. (ç. n.)

[3] Burukluk, s. 17. (ç. n.)

[4] Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne, s. 78. (ç. n.)

[5] Agy, s. 68. (ç. n.)

[6] “Emil Cioran’dan Borges Hakkında Mektup”, Çev. Murat Erşen. Oggito, 11 Haziran 2017, [Link]

[7] Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne, s. 50. (ç. n.)

[8] Agy, s. 21. (ç. n.)

[9] Agy, s. 37. (ç. n.)

[10] Tarih ve Ütopya, s. 81. (ç. n.)

[11] Age, s. 15. (ç. n.)

[12] Age, s. 15. (ç. n.)

[13] Age, s. 17. (ç. n.)

İlave Okumalar

Cioran, E. M. The Trouble with Being Born. Çev. Richard Howard (New York: Seaver Books, 1976); Türkçesi: Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne. Çev. Kenan Sarıalioğlu (İstanbul: Metis, 2017).

Cioran, E. M. A Short History of Decay. Çev. Richard Howard (Oxford: Basil Blackwell, 1976); Türkçesi: Çürümenin Kitabı, Çev. Haldun Bayrı (İstanbul: Metis, 2014)

Cioran, Emil. Schimbarea la faţă a României (Bükreş: Humanitas, 1990)

Cioran, E. M. Oeuvres (Paris: Gallimard, 1995)

Cioran, E. M. Entretiens (Paris: Gallimard, 1995); Türkçesi: Ezeli Mağlup. Çev. Haldun Bayrı (İstanbul: Metis, 2012)

Cioran, E. M. Cahiers: 1957–1972 (Paris: Gallimard, 1997)

Cioran, E. M. History and Utopia. Çev. Richard Howard. Takdim: Eugene Thacker (New York: Arcade, 2015); Türkçesi: Tarih ve Ütopya. Çev. Haldun Bayrı (İstanbul: Metis, 2015)

Liiceanu, Gabriel. Itinerariile unei vieţi: E.M. Cioran; Apocalipsa după Cioran (Bükreş: Humanitas, 2011)

Petreu, Marta. An Infamous Past: E. M. Cioran and the Rise of Fascism in Romania. Çev. Bogdan Aldea. Takdim: Norman Manea (Chicago: Ivan R. Dee, 2005)

Zarifopol-Johnston, Ilinca. Searching for Cioran. Der. Kenneth R. Johnston. Takdim: Matei Calinescu (Bloomington: Indiana University Press, 2008)


Yasal Uyarı: Yayımlanan bu yazı Türkçeye yabancı dilden sosyalbilimler.org tarafından çevrilmiştir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlali söz konusu olduğunda; sosyalbilimler.org, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Bu metinde yer alan görüşler yazara aittir ve sosyalbilimler.org’un editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Sosyal Bilimler Haftalık E-Bülten Aboneliği

* indicates required

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.