Sosyal Bilimler | Kayda Değer Akademik Metinler

Sosyal Bilimler

Aşırılığın Peygamberleri: Nietzsche, Heidegger, Foucault ve Derrida | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Aşırılığın Peygamberleri: Nietzsche, Heidegger, Foucault ve Derrida

Makaleyi PDF Formatında İndir

Öğrenme cumhuriyetinde zaman zaman, kusurların entelektüel hayatlarımızı, üzerine inşa ettiğimiz belirli zeminde vücuda geldiği gibi karmaşaya yol açan büyüklükte öngörüler ortaya koyan düşünürler çıkar. Gerçekten de öngörülerinin etkisi, düşünüşümüzün hatlarını o kadar başkalaştırır ki, ondan sonra dünya daima farklı olur; etik, politik, sosyal ve sanatsal pratiklerimiz değişir. Zamanla, onların radikal düşünceleri, günlük düşünüşümüzün tabiiyeti değiştirilmiş varsayımları haline gelir. Allan Megill’in Aşırılığın Peygamberleri kitabı Friedrich Nietzsche’nin böyle bir düşünür olduğunu ve yazılarında sunulan öngörünün modernist ve post modernist düşünün tamamı için gündemi belirlediğini savunuyor. Megill’e göre, Nietzsche ile bir düşünüş tarzı son bulur ve yeni bir tarz başlar. O yeni tarz -neredeyse bir gelenek- Nietzsche’den Heidegger’e ve Foucault’dan Derrida’ya kırılmayan bir çizgiye öncülük eder. Aşırılığın bu dört peygamberi, Batının yakın entelektüel tarihinin dramasında tamamlayıcı bir rol oynamış bir korodaki mümtaz seslerdir. Bununla birlikte, “kriz düşüncesi”ne dayanılarak inşa edilen bu drama sona yaklaşıyor. Derrida ile, tarz kendi aleyhine dönüyor ve onun yapı-sökümcü bakışı altında yeni başlangıç bitmiş görünüyor.

Öyleyse başlangıçlar ve sonlar, tarihçi Megill’in bu etkili düşünürlerin eserleri üzerine yorumlarında belirgin bir şekilde yer alır. Bir kültürel krizin kökenlerini- bu dört yazarın eserlerinde yaygın bir unsur olarak keşfettiği farkındalık- tasvir etme girişimi çerçevesinde, o krizin “post tarihselci” düşüncesini savunarak başlıyor. Bilhassa, Kant’ın ilk eleştirisini ve David Friedrich Strauss ve çağdaşlarının İncilsel eleştirilerini aşkın bir boyutun kaybına bağladığı olağan “teolojik” yorumlamayı reddediyor. Bu yoruma göre, Tanrı Kelamı’nın yanı sıra, iyiye, doğruya ve güzele ilişkin otoriter standartların kaybı, modern insanın yabancılaşmasına yol açtı. Kayıp, evsizlik hissi krizi oluşturur. Bu yorumun taraftarlarına göre, tarihselcilik krizi doğal bir netice olarak takip eder; ne zaman sonsuz olan kaybolsa, geriye kalan tek şey “tarihsel zamanın akışı”dır. Bununla birlikte, krizin post-tarihselci yorumu, kökenleri 19. yüzyılın erken dönemine değil, ancak sonuna (1880-1920) yerleştirir. Bu alternatif yorumda, sürmekte olan inanç kaybına eşlik eden tarihselciliğin çöküşü, krizin ön koşulunu oluşturur; bir “mola” metaforu sadece tarih doğrusal gelişim açısından düşünüldüğünde -tarihselcilerin yaptığı gibi- anlam ifade eder. Dahası, bu, sadece kriz düşünürleri şimdiyi bozuk olarak düşündükleri, onu (şimdiyi) “yönsüz, boş, yozlaşmış” olarak görmeye devam ettikleri içindir. O hâlde tarihselcilik, kitabın iki ana temasından birini oluşturur.

Estetizm, ikinci ana temayı ve aynı zamanda modernin “yüzey deneyimin akışının altında yatan” İnsan veya Kültür veya Tarih veya Doğa arayışının, “bu sabık gerçeklikleri metinsel kurgu olmaları için düzenler” ironik gözlemiyle yer değiştirdiği post modern alana önemli bir giriş noktasını sağlar. Megill’in estetizm yorumunda, birçok avangart felsefesinde, estetik alanın artık bağımsız bir Kantçı estetik objeler ve hisler dünyası olmadığı aksine, estetik alanın “gerçek dünyaya” karşı olarak var olmadığı ancak o “gerçek dünyayı” yarattığı kanısının çok yaygın olduğunu keşfediyor. Daha geniş anlamda, estetizm, insan deneyiminin birincil alanını tesis ederken, [kendini] “sanatı görme eğilimi” (veya ‘dili’ veya ‘söylev’i veya ‘metni’) olarak ortaya koymaktadır. Şimdi, “kelime” ve “nesne” arasındaki birebir eşleşmeye itimadımızı, ilahi yasalarla yönetilen ve yönlendirilen bir dünyaya inancımızı yitirmiş, sonsuza dek kendi algılarımızın yazımsal doğası ile yüzleşmeye mahkûm olarak, bir göstergeler galaksisinde hareket ediyoruz.

Bu estetikçi konum ilk kez Nietzsche’de hissedilir. Hatta, belirli Romantik ilkelere ekleme yaparak geliştiren de gerçeğin metinsel doğasını açığa vuran da ve dünyayı “kendini doğuran bir sanat eseri” olarak tasvir etmek için bir Nachlass (akademik miras) parçasına bel bağlayan da odur. Heidegger de erken dönemlerinde bütün sanatları bir dünya üretimi kapasitesiyle vakfederek Nietzsche’nin adımlarının izinden gitmiştir. Daha sonra Heidegger geç dönemlerinde, bu dünya yaratan gücü genel olarak dile atfeder. Foucault’a göre, “söylem”, bildiğimiz dünyayı yaratmada sanatın yerini alır. Ve estetikçi inançta nihai savı yazmak  Derrida’ya bırakılmıştır: “Metnin dışında hiçbir şey yoktur”. Bununla birlikte, Megill’e göre, estetizm, yaşamlarımıza Aydınlanma’nın münferiden sanat alanına sevk ettiği “o ahlâki düzenleme formu(nu), vecdin o (ekstasis) depreşmesi”ni yeniden aşılamaya teşebbüs eder. Bu bakış açısından, estetizm kendisini Aydınlanma için; ya da en azından onun bazı daha iddialı ilkeleri için diyalojik bir karşı-sürüm olarak ortaya çıkarıyor. Uygulama açısından aşırılığın peygamberleri, kendilerinden önceki Romantikler gibi, gerçekten de Aydınlanma’nın projesinin kusurlu doğasını açığa vuruyorlar. Özellikle de Kant’a ve kurduğu geleneğe karşılık veren dört düşünürün hepsi. Elbette, teorik, pratik ve estetiği-yani, gerçek, iyi ve güzel -ilk ayıran Kant’dı. Kant’a saldırmaya yönelen aşırılığın peygamberleri, aynı zamanda salt gerçekliğin önceliğine ve var olan Tek Doğru Yol olduğu nosyonuna da saldırıyorlar.

Peki o zaman aşırılığın peygamberlerini nasıl yorumlayacağız? Megill, Rorty’nin izinden giderek bu yazarlara “terapötik düşünürler”, yani kabul edilmiş fikirlere saldıran, kabul görmüş kanıların ataletinin üstesinden gelmek isteyen düşünürler olarak yaklaşılması gerektiğini savunuyor. Haliyle, ironik, kuşkuyla yazarlar; süreç sırasında, entelektüel iddialarımızın karikatürize edildiği bir sirk aynası inşa ederler. Yazımlarının etkisi, salt gerçekliğe bir saldırı olsa da inşa ettikleri “gerçek”in kendisi düz olarak alınmamalıdır. Alaycı bir gözle veya daha da iyisi, sempatik bir şüphecilikle yaklaşılmalıdır. Son tahlilde, estetizm, esasen yok etmek için yola çıktığı tarih felsefesini doğrusal bir gelişim varsayan kriz kavramına dayanır. Bir kez bu fikri bıraktıktan sonra, kriz kaybolur ve “bozuk” “yozlaşmış” ve “boş” olan, bütün hediyeler gibi ciddi ilgimize gereksinim duyan bir hediye haline gelir. Bu, “kriz düşüncesi” olmadan zamanımızın daha belirgin hâle geldiğini söylemek değildir; bu yalnızca kriz fikrinin kendisinin zamanımızın belirsizliğini artırdığını söylemektir. Dört aşırılık peygamberinin kriz düşüncesini yorumlarken, onları salt gerçekliği tanımlıyorlarmış gibi değil de olayların ironik bir yansımasını sağlıyorlarmış gibi almalıyız. Çalışmaları, onları herhangi bir sanatçının eseri üzerine düşünür gibi düşünmemizi yani içinde yaşadığımız dünyanın doğasını ve onu kendimizle birlikte değiştirme olasılıklarını keşfetmek için bir fırsat olarak görmemizi gerektiriyor.

Bu değişiklikle, elbette, başlangıç ve bitişlere geri döneriz. Aşırılığın Peygamberleri’nin sonunda, Megill, Derrida’nın kriz geleneğine dair yapı-sökümcü yorumunu takiben, şu an kendimizi 19. yüzyılın son kısmından bu yana düşünümüze hâkim olan tarihçilik ve estetizmden kurtarabilme olasılığının var olduğunu savunur. Derrida’nın öz-parodisel tasavvuruyla açığa çıkarılan kusurlarda, yeni bir başlangıcın potansiyeli çözülebilir. Bununla birlikte, bu potansiyelin kendisi hem estetik hem de kritik bir vizyonun, kurgusal çerçevelerin ve kritik müdahalelerin zorlayıcı bir karışımının ürünüdür. Aşırılığın Peygamberleri gibi, en azından sempatikçe şüpheli bir yorumlamaya layıktır.

Künye: Megill, Allan. (2012). Aşırılığın Peygamberleri: Nietzsche, Heidegger, Foucault, Derrida, Çev. Tuncay Birkan. İstanbul: Say Yayınları.

This article was originally published at SubStance.

Çeviri: Zeynep Şenel Gencer
Sosyal Bilimler / Çevirmen
zeynep@sosyalbilimler.org

Kaynak: Ian Whitehouse / Link

Kapak İllustrasyonu:
Paul Klee, Hardy Plants, 1934


YASAL UYARI

Yayımlanan bu yazı Türkçeye yabancı dilden sosyalbilimler.org çevirmenleri tarafından çevrilmiştir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlali söz konusu olduğunda; sosyalbilimler.org, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Bu metinde yer alan görüşler yazara aittir ve sosyalbilimler.org’un editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yorum Yazın

Haftalık E-Bülten Aboneliği




sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.