Sosyal Bilimler | Kayda Değer Akademik Metinler

Sosyal Bilimler

Tabiatın, Aşkın, Savaşın, Aile Hayatının Tanıklığında Bir Ulusun İnşa Süreci: Cengiz Aytmatov'un Roman ve Hikayeleri | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Tabiatın, Aşkın, Savaşın, Aile Hayatının Tanıklığında Bir Ulusun İnşa Süreci: Cengiz Aytmatov’un Roman ve Hikayeleri

Özet

Toplumların inşa sürecini, tarihin yanı sıra sanatın estetik gözlerinden takip edebilmek de mümkündür. Kırgız Edebiyatının önemli ismi Cengiz Aytmatov, bir ulusun oluşturduğu değerleri, yaşadığı sıkıntıları kurgulayan sanatçı rolüyle inşa sürecinde yer almıştır. Bu bakımdan Aytmatov’un eserleri, yalnızca metin odaklı, metin dışı unsurların dışarıda bırakıldığı bir çözümleme biçimine uygun değildir. Onun metinlerinin içeriği ile Kırgız dünyasının yaşadıkları, bir bütünün iç içe geçmiş parçaları gibi olduğundan, çözümlenirken metin dışı unsurların yardımına ihtiyaç vardır. İnsan-iklim, toplum-tarih, birey-toplum, savaş-birey, savaş-toplum, aşk-tabiat unsurları, onun metinlerinde kendiliğinden bir bağ kurmuş gibidir. Cengiz Aytmatov’un roman ve hikâyelerinde tabiat, aşk, savaş, aile hayatı, biyografik unsurlarla örülü bir kurgu dünyası karşımıza çıkar. Sanatçının dünyasında yer alan bu unsurlar farklı kurgularla; ancak benzer altmetin okumalarıyla anlamlandırılabilir. Bu makalede Aytmatov’un bazı eserlerinde ortaya çıkan ana çerçeveler, tematik olarak birleştirilmeye çalışılacaktır. Yanı sıra onun eserlerinin ulusun inşa sürecinin kaydını tutan yönüne vurgu yapılacaktır.

Giriş

İnsan ve toplum, harekete geçen herhangi iki gücün işbirliğiyle geçmişinden uzaklaşabilir. Unutmanın gücü ‘siler’, belleğin gücü ‘dönüştürür’. İnsanoğlu biraz da tarihin yardımıyla belleğin dönüştürücü gücünü gelecek planlamak, yaşamını devam ettirmek için kullanabilir. Ancak unutmanın önüne geçmesi kolay değildir. ‘Unutma’nın önüne geçecek önemli güçlerden biri, sanat ve sanatçılardır. Toplumsal hafıza, unutmaya direnirken –güzel ve estetik olanı anlatmanın yanında- aidiyet hissi, kimlik, geçmiş ve geçmişte birleştirici unsur olma işlevine sahip kriz anlarının kaydını da tutan sanat, toplumsal hafızaya yardımcıdır. Bütün toplumlar, varoluşunu, birlikte yaşama becerisini, yakın ve uzak geçmişteki kırılma noktalarına borçludur. Bu kırılma noktalarının kaydını tutan disiplinlerin başında tarih gelir. Tarih, bu kaydı bilimsel ilkelerin ışığında neden sonuç ilişkisiyle tutarken sanat, bireylere, duygulara, ayrıntılara inerek bu kaydın satır aralarını da aktarır. Bu aktarım, sanatın dönüştürücü gücünü kullanmasıyla kimi zaman gerçeklikten ve tarihi bilgilerden uzaklaşarak yalnızca duygu ya da mesaj boyutuyla da yapılabilir. Dolayısıyla toplumların inşa sürecini, tarihin yanı sıra sanatın estetik gözlerinden takip edebilmek de mümkündür.

Kırgız Edebiyatının önemli ismi Cengiz Aytmatov, bir ulusun inşa sürecinde oluşturduğu değerleri, yaşadığı sıkıntıları kurgulayan sanatçı rolüyle inşa sürecinde yer almıştır. Bu bakımdan Aytmatov’un eserleri yalnızca metin odaklı, metin dışı unsurların dışarıda bırakıldığı bir çözümleme biçimine uygun değildir. Onun metinlerinin içeriği ile Kırgız dünyasının yaşadıkları, bir bütünün iç içe geçmiş parçaları olduğu için çözümlenirken metin dışı unsurların yardımına ihtiyaç vardır. İnsan-iklim, toplum-tarih, birey-toplum, savaş-birey, savaş-toplum, aşk-tabiat unsurları onun metinlerinde kendiliğinden bir bağ kurmuş gibidir. Bu nedenle bu unsurları ayrıştırarak çözümlemek, Aytmatov metinlerini yalnızca roman ya da hikâye düzlemine indirgemek anlamına gelir. Ancak onun metinleri roman olmanın ötesinde bir ulusun tarihini, karakteristik özelliklerini, bireylerin hayatından kaydeden birer belge niteliği de taşır.

Cengiz Aytmatov’un roman ve hikâyelerinde tabiat, aşk, savaş, aile hayatı, biyografik unsurlarla örülü bir kurgu dünyası karşımıza çıkar. Sanatçının dünyasında yer alan bu unsurlar; farklı kurgularla ancak benzer altmetin okumalarıyla anlamlandırılabilir. Bu nedenle Cengiz Aytmatov’un eserlerinde ayrıntıya inmek, sonrasında onun eserlerinin bir ulusun inşa sürecinin kaydını tutan tarafına vurgu yapmaya çalışmak, doğru bir gidiş yolu olacaktır.

Toprak Ana

Aytmatov’un ilk baskısı 1963 yılında olan ilk romanı İkinci Dünya Savaşı’nda kocasını ve üç oğlunu cepheye gönderen bir kadının yaşadıklarını konu alır. Tolganay, mutlu bir yuvaya sahipken, kocası ve üç oğlu savaşa katılınca en büyük oğlunun karısı Aliman ile birlikte gidenlerin döneceği umuduyla yaşar. Tolganay güçlü bir yapıya sahip, yüreği insan ve toprak sevgisi, üretme coşkusuyla dolu bir kadındır. Erkeklerini savaşa gönderen köyün dertleriyle uğraşır. Ev ev ihtiyacı olan insanlarla ilgilenen Tolganay, yokluğun pençesinde her türlü acıyla yüz yüze gelir. Toprak Ana romanında anlatıcı, ömrünün sonuna gelmiş toprakla dertleşen Tolganay’dır. “Cengiz Aytmatov, birçok eserinde, özgürlüğüne ve seçimlerine müdahale edilen, baskı altında tutulan bireyin bu baskıdan kurtulmak için giriştiği mücadeleyi anlatır.”  [Özcan Bayrak-Tahsin Yaprak ’Cengiz Aytmatov’un Yazarlık Üslubunun “Yıldırım Sesli Manasçı’ Hikâyesinde İncelenmesi” International Journal of Social Science Nisan 2013 s.159]  Yazar bu romanında baskıyı, üretmenin verdiği huzur, toprağa saygı, insan sevgi gibi temel değerlerle aşmaya çalışırken savaşın mantığını ardında bıraktığı kırık dökük hayatlar çerçevesinde sorgular. Roman tabiatın tanık olduğu değişimler, acılar, birey tecrübeleri ile örülü bir kurgudan oluşur.

Tabiatın Tanıklığı

Tabiat, romanda aşklara, ölümlere çalışmaya şekil veren ve yaşananların yakın şahitliği yapan önemli bir unsurdur. Tolganay’ın Suvankul ile yaşadığı aşkı anlatırken tabiatla aşklarını birleştiren sözleri aşkların, savaşın sessiz şahidi tabiatın romandaki yerini de vurgular: “Tanyeri pırıl pırıl parlar, önce dağların dorukları altın yaldızlar içinde kalır, sonra bozkırın hafif rüzgârı koyu mavi bir dalga gibi yüzümüze çarpardı. O yazı şafakları aslında bizim aşkımızdı.” [Cengiz Aytmatov. Toprak Ana. Ötüken Yayınları, İstanbul 1999, s.10-11 (Kitaptan yapılan alıntıların tamamı kitabın bu baskısından alınmıştır)] Aliman’ın Kasım’a olan aşkının sessiz şahidi de gülhatmi çiçekleridir. Hasat zamanı Suvankul’un ve Kasım’ın askere gidişlerine tanıklık etmiştir. Aliman iki aydır Kasım’dan beklediği mektubu aldığında sevincini tabiatla bütünleşerek gösterir: “Aliman yere çömelmiş avuç avuç karları alnına, yüzüne sürüyordu. Caynak mektubu okuduktan sonra o da ayağa kalktı. Yüzünde eriyen karları silmeyi unutmuştu. Çıtır çıtır parıl parıl bir mutluluk vardı yüzünde.”(s.67) Ekim ayı çoğu zaman kötü haberlerin en canlı şahididir. ‘Baba-oğul’un ölüm haberlerine tanıklık etmiştir: “Sonbaharda sürdüğümüz toprak kurumaya, otlar ise güneşin can veren ışıklarıyla yeşermeye başlamıştı… Şeflerden birinin beni çağırması pek olağandı. Hele ekim başlarında bu tür çağırmalar ve görüşmeler çok olurdu”(s.73-74) Bu çağrının asıl sebebi ‘baba-oğul’un ölüm haberini vermektir. Aliman’ın ölümünün, bebeğin doğuşunun en yakın şahidi Baktaş ve soğuk, yağışlı bir gecedir. “Zifiri karanlık bir gece, buz gibi soğuk, yağmur, çamur, tekerlek sarsıntısı…”(s.133) Aliman, iki oğlunu ve kocasını kaybeden küçük oğlundan haber alamadığı için nerdeyse bütün umudunu yitiren Tolganay’ı yağmur, güneş ve mısırla neşelendirmeye, umutlandırmaya çalışır: “O günü hiç unutamam. Güneş bulutların ardından yeni doğmuş bir çocuk gibi göründü. Yağmurdan yıkanmış pırıl pırıl olmuştu. Aliman sabahın açtığı ve çamurlaşan çizgiden çıplak ayakla yürüyor, her iki adımda bir durup mısır tanelerini serpiyordu. Mısır taneleriyle birlikte umut, iyilik, hasret tohumlarını ekiyordu.”(s.109)

Toprak Ana romanında tabiatın izlerinden ve şahitliğinden bahsederken toprak özelinde ayrıntıya girmek gerekir. Çünkü toprak belki de romanın başkahramanıdır. Toprak Ana ile Tolganay’ın diyolaglarından oluşan romanda emeğin karşılığının alındığı yer, savaşın, doğumların ve ölümlerin; çalışmanın, aşkın kısaca hayata dair her unsurun en büyük ve gerçek tanığı topraktır. İnsan ne yapmışsa bir ayna gibi yansıtmıştır insanın yaptıklarını. Savaştığında kan izleri, çalıştığında emeğin ürünleri hep toprağın üzerindedir. Aşk toprağın üzerinde dile gelmiştir. Âşıklar toprakla birbirlerini sevmişlerdir. Tolganay, Suvankul’la toprağın tanıklığında birlikte olmuştur. Toprağın, yaşadığı coğrafyada ne kadar önemli bir yeri olduğunu her zaman dile getiren Aytmatov, onu bu romanda “ana” yerine koymuştur. Zaten romanın sonlarına doğru toprağı kadına benzetmiştir: “Sen insanlara meyve verdin. Şimdi doğum yapmış kadınlar gibi uzanmış yatıyorsun.”(s.142) Toprak Ana’da ve Aytmatov’un diğer romanlarında toprak değişik niteliklerde, ancak hemen her metninde ana unsur olarak görünür: “Aytmatov, vatan toprağının yüzyıllarca gelişmiş, olgunlaşmış ve mükemmelleşmiş bir geleneğin sözcüsüdür. Uzun yüzyıllar boyunca, Türk-Kazak-Kırgız taşıyan ve sinesinde barındıran bu topraklar, Issık Gölü ile Ala Dağı ile Aksay’ı Sarısay’ı ile Anarha’yı, Sarı Özek, Mujunkum bozkırları ile toprağın hikâyesini anlatır. Eserlerinde değişen zaman ve mekâna karşılık toprak daima aynı saflığı ve şefkati ile önemini korur… Cengiz Aytmatov’u çağdaş klasiklerden biri kılan unsurların başında onun toprağa bağlı hayat tezahürlerini anlatma sanatında gösterdiği başarı gelir. Onun eserlerinde toprak, tarihtir, kültürdür, istikbaldir, yürekten kainata açılan bir hümanizm penceresidir. Kendini idrakin şuurudur, kısacası her şeyle yoğrulmuş bir anadır; toprak anadır… Aytmatov’un toprağa bağlılığını en güzel ifade eden eseri Toprak Ana romanıdır. Toprağı bir ana olarak teşhis edip bir başka ana ile karşılıklı konuşturup dertleştirmesi, eserin can alıcı noktalarından birini teşkil eder. Biri yüzyıllarca insanları beslemiş, büyütmüş; zamanı geldiğinde onları yine bağrına basmış Toprak Ana diğeri kocası ve üç oğlunu savaşta kaybetmiş bir ana…”  [Ali İhsan, Kolcu. Milli Romantizm Açısından Cengiz Aytmatov. Ötüken Yayınları, İstanbul, 1997, s.84-86]

Savaşın İzleri

Aytmatov’un hemen her eserinde olduğu gibi bu romanında da savaş bütün yönleriyle bir felaket senaryosunun başrol oyuncusudur. Romanın kurgusunda, kahramanların bütün hayatı, savaşın getirdikleri ile değişir. İnsanların hayatı, savaştan önceki mutlu dönem ve savaştan sonraki mutsuz-zorlu dönem olarak ikiye ayrılır. Savaş, sahnenin dışındaki insanların günlük hayatını ve hayata bakışını değiştiren milattır. Aileleri dağıtmıştır: Savaştan önce başta Tolganay ve ailesi olmak üzere bütün köy halkı mutludur. Tolganay ve Suvankul evlenmişler, üç çocuk sahibi olmuşlar. Çocuklarından Kasım’ı da evlendirmişlerdir. Mutlulukla çalışmaktadırlar. Ancak aniden gelen savaş ailenin bütün mutluluğunu bozmuş, hayallerini yıkmıştır. Masalbek’in en büyük hayali öğretmen olmaktır. Ancak savaş yüzünden subay okuluna gitmek zorunda kalmıştır. Savaş, hayatı zorlaştırmıştır: “Hayat çok zordu. Eskisine hiç benzemiyordu. Açlık her kapıya gelip dayanmıştı.”(s.53) Savaş yalnızca Tolganay ve ailesinin hayatını alt üst etmemiştir. Köydeki herkesin hayatını olumsuz bir şekilde değiştirmiştir: “Ama savaşın kanlı pençesini boğazına geçirmediği bir tek aile, bir tek insan yok. Hele o kara haberi, ölüm haberini bildiren o kağıtlar yok mu, insanı canevinden vuruyor… öfke ve kin bakışlarını donuklaştırırken, yüreğini parça parça ediyordu.”(s. 65)

Savaşın ağır darbeleri romanın hemen her bölümünde verilmiştir. Bununla birlikte savaş, her fırsatta lanetlenmiştir. Bu lanetlemeler aynı zamanda bütün insanlığa verilen mesajlar gibidir: “ Savaşı biz istemedik ve biz başlatmadık. Bu savaş herkesi can evinden vuran büyük bir felakettir. (s.97)

Çalışmanın Erdemi

Romanda savaşla birlikte en çok işlenen tema, çalışma ve çalışmayla gelen mutluluktur. Çalışma her yerdedir. Tolganay ve Suvankul’un aşkları, sabahları birlikte çalışmaya giderken filizlenmiştir. Çalışma ile zorluklar atlatılır, aile bağları sağlamlaşır. Suvankul, çocuklarından okuma yazma öğrenip traktör kullanmayı öğrenirken aile bireyleri daha da yakınlaşır. Romanda Tolganay ve ailesinin en mutlu anları hep birlikte tarlada çalıştığı anlardır. Tolganay ve Aliman sevdiklerini kaybettikten sonra bu kayıpların acılarını çalışarak atlamaya çalışmışlardır. Çalışma, romanda adeta ibadet gibidir. Çalışmanın bir erdem, insanı mutlu eden en önemli unsur olduğu romanın pek çok yerinde anlatılmaktadır: “İnsanın eli-ayağı tutuyorsa, sağlığı yerindeyse çalışmaktan daha iyi ne vardır onun için?” (s.19) “Bir çiftçi için mutluluk, kendi tarlasını sürüp ekmek ve ürün almaktır.”(s.12) “Bu, emekçi oğlumun nasırlı ellerinden çıkan ekmekti. Tarlayı süren, buğdayı yetiştiren, hasadı kaldıran, tarlada çalışan insanlarımızın, halkımızın ekmeğiydi. Kutsal ekmek”(s.27)

Toprak Ana romanında kadınlar tam olarak çalışma hayatının içindedir. Erkekler savaşta olduğu için bütün tarla işlerini kadınlar yapmaktadır. Kadınlar romanın hemen bütününde çocuklarıyla ilgilenmek ve ev işleriyle uğraşmaktan çok tarla işleri yaparken görülür. Tolganay, kocası askere gittikten sonra “ekip başı” olarak köydeki bütün işleri yapmıştır. Aliman ve Tolganay liderliğinde bütün köy kadınları erkekleri aratmayacak bir güçle ve beceriyle çalışmışlardır. Romanın ayrıntılarından biri de kadın erkek bütün köylülerin birlikte çalışmasıdır.

Aşk Fedakârlık ve Aile Bağları

Aytmatov hemen her eserinde olduğu gibi Toprak Ana romanında da sevgiyi ve aşkı anlatır. Aşkın insanları nasıl birleştirdiğini, tek ve aynı kişi yaptığını, ustaca gözler önüne serer. Sevenler için dünyaya ve hayata bakışın nasıl değiştiğini anlatır. Tabiatın üstünde gerçekleşen her iyi ve kötü şey tabiatla birlikte insanın iç dünyasında da meydana gelir. Toprak Ana romanında bunu görmek mümkündür. Romanda daha çok ölüm anlatılsa da asıl tema hayattır. Tolganay ve Suvankul’un birlikte olması ile toprak ana üzerinde başlayan roman, Aliman’ın ölümüyle aynı anda doğan torunun hayata gözlerini açması ve adeta hayatı sembolize eden Torgay kuşunun öttüğü bir sahnenin anlatımıyla biter. Tolganay ile Suvankul, Kasım ile Aliman baştan sona fedakârlık ve saflıklarla dolu aşkların kahramanıdır. Tolganay ile Suvankul birbirlerini ilk gençlik yıllarında tanırlar. Birlikte oldukları ilk sabah Suvankul’un Tolganay’ı kaldırmadan işe koyulması, bütün aile fertlerinin birbirleri için yapacağı fedakârlıkların başlangıcı olmuştur. Tolganay’ın üzgün ve sabırsız olduğu zamanlarda yanında bütün sakinliği ve sakinleştirici haliyle Suvankul vardır. Tolganay, kocası için her türlü fedakârlığı yapmaktan çekinmemiştir. Aliman ve Kasım’ın aşkı da büyüklerininkine benzer. Aliman’ın tarlada çalışırken topladığı çiçekleri Kasım’ın biçer-döverine bırakması, aşklarını ne kadar derinden yaşadığını gösteren küçük bir işarettir. Toprak Ana romanında aşkın ele alınışını Cemile romanıyla da kıyaslamak gerekir. Aytmatov, Cemile romanında aşkı yüceltmiş ve yasak da olsa aşkın ne kadar yüce bir değer olduğunun mesajını vermiştir. Bu romanda da Aliman’ın yaşadığı bir yasak aşk vardır. Bu yasak aşk Cemile’deki kadar değerli olmasa da saygı duyulması gereken bir bakış açısıyla verilmiştir. Tolganay, Aliman’ın yaşadığı bu yasak aşktan çok, yasak ilişkiye saygı duymuştur. Ve gelinini incitmemek için görmezden gelmeye çalışmıştır. Yasak ilişkinin meyvesi olan Canbolat’ı da sevgiyle ve büyük bir bağlılıkla büyütmüştür.

Toplumların başına gelebilecek en kötü felaketlerden birini -savaşı- yaşayan Tolganay’ın ailesi ve köy halkı, savaşın getirdiği bütün olumsuzluklara rağmen birbirleri için fedakarlık yapmaktan kaçınmamışlardır. Birlikte ve anlayışla yaşamanın en güzel örneğini vermişlerdir. Savaşın ağır darbelerinden ağır yaralar alarak çıkan köy halkı kıtlık yaşadığı zamanlarda bile birbirine yardım etmiştir. “Bugün kendi kendime diyorum ki, eğer dünyadaki bütün insanlar, o gün bizim köyde olduğu gibi hep iyi şeyler düşünseydiler, çocuklarını, kardeşlerini, babalarını, eşlerini bizim kadar çok sevseydiler, belki savaş hiç başlamazdı.”(s.100) Köy halkı aynı anlayışla Tolganay’ın topladığı tohumluk buğdayların çalınmasını hiç sorun etmemiş, bundan bir kez bile Tolganay’a bahsetmemiştir. Aliman, askere gidenlerden birer birer kötü haberler alınca yıkılan Tolganay’ı neşelendirmek için elinden her şeyi yapmıştır. Tolganay, kocasını kaybeden Aliman’a bütün iyi niyetiyle daima anlayışlı olmuştur. Toprak Ana, bu açıdan mutluluğu, sevgiyi, aşkı, acıyı, umudu, sıkıntıyı, yoksulluğu-yokluğu yani hayatı iliklerine kadar yaşamış insanların hikâyesidir.

Kurgu

Romanda iç konuşma ve mektup tekniklerinden yararlanılmıştır. Bu teknikler, kurgunun düğümlenmesinde veya düğümün çözülmesi için önemlidir. Bazı durumlarda yazarın adeta kahramanını uyarmak bazen de söylemek istediklerini dile getirmesi için aracı olmuştur. Mesela Masalbeg’in annesine yazdığı mektup aslında Kırgızların savaşa gidiş sebebini anlatan bir özetidir: Savaşı kökünden bitirebilmek için. Tolganay’ın sözleri adeta yazarın bütün insanlara savaş hakkında söylemek istedikleridir: “Sevgili Toprak Ana, en çalışkan evlatları, en usta sanatçıları öldürüyor. İşte bunun için ben hayatım boyunca bu cinayetlerden, bu katliamdan nefret ettim, savaşa karşı geldim. İnsanlar savaş yolunu kapatabilirler ve bunu yapmak zorundadırlar diyorum…”(s.80-81)

Biyografik Unsurlar

Aytmatov, II. Dünya Savaşı’nda babasını ve amcasını kaybetmiştir. Ve bu savaşın bütün izlerini bizzat yaşamıştır: “Toprak Ana “yazarın biyografisinden izler taşır. II. Dünya Savaşı’nın Aytmatov üzerinde büyük tesirleri vardır. Babasını ve amcasını bu savaş esnasında kaybetmiştir. Babası, Stalin’in kurbanlarındandır. Eser, yazar tarafından nerede yattığını bilmediği babası ile annesine ithaf edilmiştir.” [Ali İhsan, Kolcu. Milli Romantizm Açısından Cengiz Aytmatov. İstanbul, Ötüken Neşriyat, 1997, s.85] Aytmatov çocukluğunda ve ilk gençliğinde tarlalarda çalışmıştır. Tarım işçiliğinden bahsetmesi, köylülerin günlük hayatlarını bu kadar başarılı bir şekilde anlatabilmesi bu sebebe bağlanabilir.

Toprak Ana, hayatla ölümün, iyi ile kötünün, umut ve umutsuzluğun, aşk ve fedakârlığın, savaşla çalışmanın iç içe geçtiği bir romandır. Aytmatov’un roman kahramanlarının bireylikten ulus temsiliyeti olan fertlere, buradan da evrensel değerleri benimseyen ve dillendiren birey olmaya dönüşünün temsilcisidir. Toprak Ana romanı da bu döngüsel değişimin kurgulandığı romanlardan biridir.

Cemile

Cengiz Aytmatov, eserlerinde milli malzemeyi, folklor unsurlarını yansıtan, mahalli olandan milli, milli olandan evrensel olan değerlere ulaşır. Cemile [Cengiz Aytmatov. Cemile-Sultammurat. Ötüken Neşriyat, İstanbul 1997] Sovyet okuyucusunun da beğenisi kazanan, birçok dile çevrilmiş ve Aragon’un “dünyanın en güzel aşk hikâyesi” olarak gösterdiği, 1956-58 yılları arasında Moskova’da Gorki Edebiyat Enstitüsü’ne devam ederken yazdığı eseridir. 1958 yılında Cengiz Aytmatov, bu eserinde törelerine bağlı bir hayat tarzı sürdüren Kırgız toplumu içinde Cemile ile Danyar’ın toplumun değerlerine uygun düşmeyen yasak aşklarını anlatır. Bu yasak aşk çevresinde tabiat ve vatan sevgisi temaları işlenmiş, savaşın insan hayatına etkileri, savaşın bıraktığı izlerden manzaralar anlatılmıştır. Aşk İlişkisi Kocası askerde olan Cemile ile savaştan yaralı olarak dönen Danyar, kendilerine verilen ortak bir işi yaparken tanışırlar. Tanışmalarından itibaren Seyit onların yanındadır. Başlangıçta birbirine uzak olan iki genç Danyar’ın türkü söylemesiyle birbirine yakınlaşır. Aralarında engellenmesi güç bir aşk ilişkisi başlar. Ancak Cemile’nin evli olması kavuşmalarını engellemektedir. Buna rağmen Cemile, Danyar’la birlikte Kurkurcu’dan kaçar. Kaçtıkları zaman da tek şahitleri Seyit’tir.

Seyit’in Sanat Macerası

Anlatılan yasak aşk dışında bu yasak aşkın tek gerçek şahidi Seyit’in “ilhamı ve artist olarak gelişmesi de hikâyenin ikinci ana konusunu teşkil eder.” [Orhan Söylemez. Cengiz Aytmatov Hayatı ve Eserleri Üzerine İncelemeler. Ankara: Karam yayınları 2002, s. 130]  Seyit, çocukluğunda okula gittiği dönemlerde resme olan ilgisini keşfetmiştir. Resim yapmaktan büyük mutluluk duymaktadır. Ancak savaşın başlaması ve ağabeylerinin askere gitmesi üzerine okuldan ayrılmak zorunda kalmıştır. Cemile ile Danyal’ın aşkı Seyit’i de etkilemiştir. Seyit, kendisini derinden etkileyen bu aşkı anlatmak için ikisinin resmini yapma yolunu seçmiştir. Okuldan ayrılmasıyla unuttuğu sanatı, sanat kadar yüce bir duygu olan aşk sayesinde hatırlamıştır. Yeniden resim yapması için ilk ilham Cemile ile Danyar’ın aşkıdır.

Otobiyografik Unsurlar

Orhan Söylemez ve Abdıldacan Akmataliyev hikâyedeki otobiyografik unsurlara dikkat çekerler. Aytmatov’un doğduğu yerlere ait izlerin ve ilk-gençlik döneminde yaşadıklarının bu hikâyeye nasıl yansıtıldığının altını çizerler. “Anlatıcı-ressam ve yazar arasındaki güçlü paralelliğin sembolize ettiği otobiyografik unsur, hikâyenin arka planının tamamında sunulur. Kırgızistan’ın kuzeybatısındaki Talas Vadisi’ndeki köy Talas’ın içlerine akan Kurkuru Nehri, ufuktaki dağlarla bozkır, hepsi, Aytmatov’un ilk yurdudur.” [Orhan Söylemez a.g.e s.130] “Cengiz Aytmatov çocukluğunda ilçe komitesinde vergi toplayıcısı, traktör bakımında muhasebeci olarak çalışır. 1944 senesinde ekin toplama sırasında yazar, Toylubay Usubaliyev adlı biçerdöver sürücüsüne yardımcı olmak üzere gece gündüz dinlenmeden çalışır. “Hayatımda çok çalıştığım yaz o yazdır diye düşünüyorum. Hiç unutmuyorum der, C. Aytmatov. Camiyla hikâyesindeki Seyit’in hatırladığı Ağustos’un zor günleri, o yaz dönemi olduğu için yazarın aklında bugünkü gibi canlıdır. Arabaya binerek ekin taşırken ressam, gelecekteki güleryüzlü kahramanlar ile karşılaşır. Yazarın hayat yolu ile eser arasındaki ilişki, Seyit tipi ile ayan beyan ortadadır. Camiyla’nın yengesi olduğu da gerçektir.” [Abdilcaban Akmataliyev. Cengiz Aytmaov’un Dünyası. Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara 1998, s.21]

Vatan Sevgisi-Tabiatın Tanıklığı

Vatan sevgisi, daha çok, savaştan yaralı olarak dönen Danyar’ın şahsiyetinde verilmiştir. Cemile ve Seyit’i çok etkileyen şarkılar daha çok vatan üzerinedir. “Ey benim karlı, morlu dağlarım!/Milletimin ecdadımın toprağı!…/ Ey benim karlı, morlu dağlarım!/ Ey benim beşiğim vatanım!…”(s.45) Danyar ile Cemile’nin birbirlerine aşkını dile getirirken Danyar’ın söyledikleri, vatan ve aşk temasının birlikte ele alındığını gösterir: “Aşkımı, sevgilimi kendi vatanımda bulacağımı biliyordum…”(s.67) Anlatılan aşk hikâyesi ve verilen diğer bütün temalar hikaye boyunca tabiat tasvirleri ile beraber anlatılmıştır. Ali ihsan Kolcu, Cemile’yi “aşk ile tabiatın çocuk dikkatiyle ve en masum şekliyle sunulduğu bir duygu tablosu” [Ali İhsan Kolcu. Milli Romantizm Açısından Cengiz Aytmatov. İstanbul, Ötüken Yayınları, 1997, s.73] olarak tanımlar. Seyit savaştan, aşktan, resme olan merakından, gündelik hayattan bahsederken hep tabiatın da tasvirini yapar. “Soğuyan Kurkurcu dersini kum kapladı. Kum setlerinin üzerinde koyu yeşil ve portakal sarısı yosunlar bitti. Sevimli, küçük ve çıplak bir söğüt ağacı, erken gelen donlar yüzünden kızardı ama kavakların sararmış kalın yaprakları hala dökülmemişti.”(s.69)

Savaşın İzleri

Hikâyede Seyit’in ailesinden iş yükünü üstlenebilecek iki genç savaşa gitmiştir. Bu durum aileyi psikolojik olarak etkilemesinin yanı sıra ailenin günlük yaşayışlarını da aksatmıştır. Henüz ilk-gençlik çağlarını yaşayan Seyit, Seyit’in annesi ve Cemile bütün işleri omuzlamak zorunda kalmıştır. Savaş günlük yaşayışı olumsuz yönde etkilemiştir. Yanı sıra Danyal’ın konuşmalarında da savaş tablosu çizilir. Çocukların savaş hakkında sorduğu soruya Danyal’ın verdiği cevap savaşın insan hayatı için ne kadar yıkıcı bir yanı olduğunu ortaya koyar: “Yo olmaz savaşın ne olduğunu bilmeseniz daha iyi… Danyar başka bir şey söylemedi ama o kısacık anlamsız görünen cevabı ile savaşın öyle laf olsun diye anlatılacak bir konu olmadığını uyumak için bir peri masalı gibi dinlenemeyeceğini çok açık bir şekilde anlatmış oluyordu. Savaş, bu erkek yüreğinde kan gibi pıhtılaşmıştı.”(s.31)

Savaş, resme meraklı Seyit’in okulu bırakmasına neden olmuştur. “Okulun duvar gazetesi için yaptığım resimleri öğretmenler de çok beğenirdi. Ama sonra savaş patlamış, ağabeylerim askere gitmiş, ben de bütün yaşıtlarım gibi kolhozda çalışmak için okulu terk etmek zorunda bırakılmıştım.”(s.51)Hikâyenin daha pek çok bölümünde anlatılan savaş, insanların bütün hayatını, hayallerini engelleyen bir felaket olarak çıkar karşımıza.

Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek

Okhost denizi kıyısındaki bir yerleşim bölgesinden olan dört fok balığı avcısının “hikâyesidir. ‘Alacalı köpek’ deniz kıyısındaki bir dağın adıdır ve tehlikeli anlarda avcılar için önemli bir işaret, dönüm noktasıdır. Belli bir zamana yerleştirilmediği halde, Aytmatov’un diğer romanlarındaki, prensip haline gelmiş konuların tersine, bu eser, Sovyet öncesi döneme aittir.

Tabiatın Tanıklığı 

Aytmatov’un Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek [Cengiz Aytmatov. Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek, Cem Yayınevi, İstanbul 1977] hikâyesi, diğer eserlerinden farklı olarak deniz insanını anlatır. Eserlerinin hemen hepsinde tarımla uğraşan toplumların ve insanların -savaşla birlikte- yaşadığı güçlükleri, yaşayış tarzlarını anlatan Aytmatov, bu eserinde hayatını denize bağlı olarak yaşayan insanları anlatır. Esere bu yönden bakıldığında Aytmatov’un eserleri içinde bu hikâyesinin ayrı bir yeri olduğunu söyleyebiliriz. Bu farklılık göze çarparken, Aytmatov’un farklı bir coğrafyayı –aynı zamanda üslubunu da oluşturan- ortak noktalardan işlediğini söylememiz de mümkündür. Hikâyenin kahramanları bir taraftan coğrafi şartlara bağlı olarak yaşamaya çalışırken diğer taraftan bu şartların sunduğu işleri yaparlar. Ve bu durum, onların yaşam felsefesi olur: Doğal ortamın birleşenleri ile insan arasındaki karşılıklı etkileşim, coğrafyanın temel meselelerinden birisidir. Doğal ortamın birleşenleri arasında yer alan iklim şartları ile insan arasındaki ilişki, bölge insanının yaşamını etkilediği gibi, duyuş tarzında da bazı özel yapılanmalara neden olmaktadır. Denizin insana sunduğu koşullar ile dağlık alanların sunduğu koşullar farklılaşırken, bu bölgelerde yaşayan insanların düşünme biçimi, söz varlığı, duyuş tarzı da farklılıklar göstermektedir.” [Emel Kefeli. Edebiyat Coğrafyasında Akdeniz. 3F Yayınevi, İstanbul 2006, s.12] Aytmatov bu hikâyesinde deniz insanını anlatmış olsa da, temelde, coğrafi şartların insanların düşünme biçimini, inanışlarını, duyuş tarzlarını nasıl etkilediği gözler önüne sermektedir. Bu bakımdan Aytmatov’un eserlerinde modern toplumları anlatmaktan çok, teknolojiden uzak, tabiatla iç içe yaşayan insanları anlattığı söylenebilir. Teknolojiden uzak, tabiatla bir arada yaşayan kahramanlar, yaşadığı şartlara göre bir hayat felsefesi de oluşturmuşlardır. Bu hayat felsefesi kimi zaman insanların hayatına yüzyıllar boyunca tanık olmuş Toprak Ana gibi kahramanlar çıkarır, kimi zaman da Danyar’ın söylediği gibi içler türküler söyletir. Yani hayat şartlarına bağlı olarak oluşan halk inanışları, folklor ürünleri, efsaneler vb. halka dair pek çok unsur, Aytmatov eserlerinde önemli motiflerdir. Aytmatov, eserlerinde bu inanışları ve kültür unsurlarını dile getirirken, bir taraftan mahalli olandan evrensel olana ulaşırken diğer taraftan kendi toplumuna ait şifahi kültürün de yazıya geçmesini bir anlamda kalıcı olmasını sağlamlaştırmış olmaktadır.

İnanışlar

Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek hikâyesinde deniz insanının inançları, gelenekleri, hayat tarzları anlatılmaktadır. Hikâyenin ilk sayfalarında karaların nasıl oluştuğuna dair “Lura Ördeği” efsanesi anlatılmaktadır. Daha başlarda yer alan bu efsane insanın tabiatla mücadelesini anlatmaktadır. Topal bir adamla denizkızının yaşadığı aşkı konu alan efsane de akla Türeyiş Efsanesi’ni getirmektedir. Ala Köpek, Üç Meme gibi yer adları da insanın sadece coğrafi şartlara bağlı tecrübelerinden yola çıkarak isimler verdiğini anlatmaktadır. Hikâyedeki dört kişi de zor anlarında tabiata sığınmıştır. Orhan atanın Deniz Kızı hayaline dalması, Kirisk’in sürekli olarak Mavi Yarasadan su istemesi, Mılgın’ın isyan edercesine Rüzgarların Şamanı’na seslenmesi, ondan yardım beklemesi de inanışlarının coğrafya temelli yerleşmesine örnek niteliği taşır. Yanı sıra denize av için giden erkeklerini sabırla bekleyen kadınların ateş yakmaları, büyüğe saygı gibi geleneksel davranışların da işlendiği görülür. Bu hikâyede yaşanan hayatın kendisi ya da hayat şartlarını öğrenmek babadan oğula geçen en önemli mirastır.

Kurgusal Yapı

Aytmatov, hikâyede kahramanların başına geleceklerle ilgili ipuçlarını önceden vermiştir. Orhan ata Kirisk’e suyun ne kadar önemli olduğunu anlattıktan sonra yazar: “Çocuğa bunları söylemekle çok iyi etmişti, çünkü çok geçmeden bunun yararı ve önemi anlaşılacaktı”(s.138) demiştir. Orhan atanın ölümünü de birkaç sayfa öncesinden bildirmiştir: “O uzun ve hüzün dolu gün, Orhan atanın son günü, işte böyle geçti”(s.155) Bu durum teknik bir zayıflık gibi görünse de yazarın bunu bilinçli bir şekilde yaptığı anlaşılmaktadır. Çünkü meydana geleceklerle ilgili bu bilgiler önceden verilerek, eserdeki trajik unsurun yarattığı duygunun etkisi artırılmıştır. Orhan atanın öleceğini önceden bilmek, onun kendini denize attığı sayfalarda yaşanan trajedinin olayın önüne geçmesini sağlamıştır. Kurgudan çok, yaşanan duygu daha önemli hale gelmiştir. Bu uygulamayla, trajedi ile birlikte yaşam sevgisi, hayatın güzelliği gibi temalar da ön plana çıkmıştır. Eserde ayrıca baba-oğul ilişkisi de ele alınmıştır. Sultan Murat ve diğer eserlerinde olduğu gibi bu eserinde de baba-oğul ilişkisine değinen Aytmatov’un bu tercihi, otobiyografik bir ipucu olarak da düşünülebilir. Eserin başında anlatılan Lura Ördeği efsanesi aslında bir taraftan halkın inanışını yansıtırken diğer taraftan kurgusal yapı içinde de –hikâyecinin ustalığını gösteren- bir yere sahiptir. Çünkü hikâyedeki kahramanlar, Lura ördeği gibi sığınıp hayatta kalabilecekleri bir kara parçası aramaktadırlar.

Biyografik Unsurlar

Eserdeki biyografik unsurlar, Aytmatov’un içinde yetiştiği şifahi kültürün izlerini eserine yansıttığını gösterir : “Bir defasında Nivhli yazar Vladimir Sangi, Aytmatov’u yemeğe davet eder. Adetlere göre ördek getirir. Lavr ördeği, yedi yaşında büyük insanlarla denize ava çıktığını, kaybolduklarında da uçan guguk kuşu ile karayı buldukları hakkında C. Aytmatov’a anlatır. Bu hikâye Aytmatov’u hikaye yazmaya sevk eder. Kısa zaman içerisinde başladığı hikâyesini bitirir. Hikâyenin kahramanlarının bir kısmı V. Sangi’nin eserlerinde alınmıştır.” [Abdilcaban Akmataliyev, Cengiz Aytmaov’un Dünyası. Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara 1998, s.22] Zaten hikâye Sangi’ye ithaf edilmiştir. “Bu hikâyede yaşanmış bir olayı anlattım. Hikâyenin kahramanı küçük Kirisk halen yaşamaktadır, adı da Vladimir. Bana bir gün başından geçen hadiseyi anlattı. Bu hadiseyi bana vermesini, izin verirse yazmak istediğimi söyledim. Hiç tereddüt etmedi, hatta ‘bundan hikâye mi çıkarmış?’ diye hafifçe burun kıvırdı. Ben oturdum yazdım. Yayınlandı. Bir gün karşılaştık. Hayretler içindeydi, ‘Yahu nasıl yazdın? Olacak şey değil, keşke hikâyemi sana vermeseydim!’ demez mi? Güldüm, ‘o hadiseyi yaşayan sensin, ama sen yazamazdın’ dedim. ‘Ancak ben yazabilirim!’ ben ne yaptım? Vladimir’in yaşadığı, herkesin başına gelebilecek bir olayı aldım, kendi felsefemin içine oturttum. İnsanın evrensel özünü yakaladım o hikâyede, beşeri olanı yakaladım. Her usta yazar, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, bütün insanlar arasında müşterek noktayı yakalar ve o noktayı hedef alarak eserlerini kaleme alır” [Ali İhsan Kolcu. Milli Romantizm Açısından Cengiz Aytmatov. Ötüken Yayınları, İstanbul 1997, s.128] Bu cümleler Aytmatov’un yazma anlayışı hakkında da ipuçları vermektedir.

Fujiyama

Fujiyama [Cengiz Aytmatov. İlk Turnalar-Fujiyama, Cem Yayınevi, İstanbul 1976], Aytmatov’un, insanın toplumdaki yeri, başkalarına karşı insani sorumlulukları, arkadaşlık, ihanet, savaş gibi, bütün insanlığı ilgilendiren evrensel temalar ve değerlere değindiği önemli eseridir.

Dosbergen’in daveti üzerine çocukluk dönemlerinde beraber büyüyen, ilk gençlik dönemlerinde savaşa -gönüllü olarak- birlikte katılan dört arkadaşın yıllar sonra Fujiyama Tepesi’nde bir araya gelişi anlatılır. Dosbergen, Yusufbay Tatayev, İsabek ve Mehmet oldukça zor şartlarda yetişmişlerse de kariyer sahibi, çevrede saygın kişiliğe sahip bireyler olarak görülmektedir. Yemekli, içkili, bir ortamda eğlenmektedirler. Yetişmelerinde ve bugünlere gelmelerinde önemli bir payı olan Ayşe Abla (öğretmenleri) da sonradan bu sohbete katılır. Fuji-Yama adını Almagül koymuştur. ‘Kutsal Dağ’ anlamına gelmektedir, Fuji-Yama. Bir zamanlar toprak ve toza karışan çocukları şimdi evli barklı olarak hayat hakkında konuşur, geçmiş günleri hatırlayarak her şeyi zaman terazisine koyduklarını görseniz! Belki onların kendilerine geçmişin aynası ile baktıkları ilk zamanlarıdır.

Fuji-Yama Dağı’nda, herkesin, hayatında hiçbir sırrı gizlemeden anlatma şartı konulur. Bu bir çeşit günah çıkarmadır. Şahitleri de Ayşe Abla’dır. Başkanlığa Gülcan seçilir. Gülcan hırsızlık yaptığını ve çocuğu ile ilgili gerçekleri çekinmeden söyler. Sıra dört arkadaşa geldiğinde işler değişir. Çünkü hepsinin geçmişinde soru işaretleri ile dolu ortak bir nokta vardır: Beşinci arkadaşları Sabur. Sabur’un savaş sırasında başına gelenlerde sorumluluğun kime ait olduğu konusunda sert tartışmalara girerler. Ama hiçbiri Sabur’un başına gelenlerden kendini sorumlu tutmaz. Sabur, savaş sırasında yazdığı bir şiir yüzünden sürgüne gönderilmiş sonra da arkadaşlarına ve hayata küsmüştür. Dört arkadaşın konuşmalarında Sabur’un hayata küsmesinde hepsinin payı olduğu gerçeği ortaya çıkar.

Aytmatov’un anlattığı bu olay, sadece Kırgız ya da Kazak toplumunda değil; bütün dünyada insan ilişkilerini anlatmaktadır. Oyunda gerçek ve yalan, acıma ve katılık, başkalarını düşünme ve bencillik, insanlık ve cahillik bir arada verilmektedir. Cengiz Aytmatov’un eserlerinin otobiyografik unsurlar taşıdığı bilinen bir gerçektir. Kitabının bir bölümünde, Aytmatov’un eserlerinde biyografik unsurlara değinen Akmataliyev, Fujiyama ile ilgili biyografik noktalara da temas eder: “Burada C. Aytmatov, konunun ana hatlarını Kazak tiyatro yazarı Kaltay Muhamedjanov’a anlatır, sonra hikâye yazmak düşüncesinden vazgeçerek ikisi dram yazmaya başlarlar. Dram, edebi arayışın, çok varyantların temelinde Rusça yazılır. İlk başta Ayşa Nine karakteri yoktu. Dramdaki olayları, karakteri yoktu. Dramdaki olayları, karakterleri bir bütün içinde birleştirerek merkezde duran akıllı anne tipi, üstad Almatı’da huzurlu bir gecede dinlendiği sırada doğmuştur” [Abdilcaban Akmataliyev, Cengiz Aytmaov’un Dünyası. Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara 1998, s.21]

Satır Araları

Aytmatov oyunda, bir taraftan olay örgüsünü kurup kahramanları anlatırken diğer taraftan bütün insanlığı ilgilendiren öğüt niteliğinde altı çizilecek sözler sarf eder. Bunların yanında atasözlerine de yer verir. Mesela oyunun başlarında Dosbergen’in başkanı seçerken söyledikleri aynı zamanda kadın haklarına yapılan bir vurgudur. “Doğu’da kadının özgürlüğünü bir kez daha pekiştirmek amacıyla Gülcan’ın başkanlığını öneriyorum.”(s.156) Sabur’un savaş hakkında yazdığı şiir de savaşın insan hayatına etkilerini anlatır ki bu yazılanlar bütün insanlığa savaşın olumsuz etkilerini anlatmaktadır: …Ölüm hepsini eşit yaptı,/ Birbirine denk ademoğlu/ Ne mareşal kaldı, ne er/ Onlara ben ne diyeceğim/ …Acıların sonu nerdedir? (s.158)

Karakterler

Dört karakter de birbirinde farklı özelliklere sahip görünse de temelde aynıdır. Yusuf Tatabey ülkede önemli bir adamı, Mehmet idealist bir köy öğretmeni, Dosbergen iyi bir tarım uzmanı, İsabek de ünü dışarıya çıkmaya başlamış önemli bir yazardır. Ancak dördünün de kişiliğinde ortak noktalar vardır ki bunu oyunun sonlarında çizilen en olumlu karakter Gülcan’ın ağzından dinleriz. “Ne korkunç, ne korkunç. Aşağıda ölü bir kadın yatıyor, bizim yüzümüzden ölen bir insan… Bunların aldırdıkları bile yok, sorumluluğu kimse üzerine almak istemiyor…Aman Tanrım ne insanlarmış! Ne küçük, değersiz, korkak yaratıklarmış bunlar!”(s.222)

Öğretmen Duyşen

Cengiz Aytmatov’un Öğretmen Duyşen [Cengiz Aytmatov. Öğretmen Duyşen, De Yayınevi, İstanbul 1971] hikâyesi 1924’te fakir bir köylü çocuğu olan ve okuma yazması yarım Duyşen’in kendi köyüne öğretmen olarak gönderildikten sonra bir taraftan zenginlerin diğer taraftan da cahil köylünün engellemelerine rağmen Altınay gibi çocukları yetiştirmesini anlatır. Duyşen’in başta Altınay olmak üzere öğrencilerine gösterdiği ilgi ve iyi niyet sayesinde Kırgız toplumunun ilk aydınları yetişir. Hikâye, ressamlık yapan yazarın, sözü Altınay’ın kendisine yazdığı mektuba bırakmasıyla başlar. Hikâyenin anlatıcısı da kurgunun başkahramanlarından Altınay’dır. Hikâyede Türk okuyucunun yabancı olmadığı bir konu ele alınmıştır. Angaje yaşam biçiminden uzak, insani değerleri ön planda tutan, öğrencilerinin birer aydın olarak yetişmesini isteyen bir öğretmenin zor şartlarda öğrencileri için yaptığı fedakârlıklar anlatılır. Bu hikâye bize Cumhuriyet’le birlikte ‘yeni insan’ tipinin yetişmesinde Anadolu’ya giden aydın öğretmenlerinin anlatıldığı Cumhuriyet Dönemi romanlarını hatırlatır. Bu romanlarda da öğretmenler, bir taraftan dönemin ağır şartları ile uğraşırken diğer taraftan yeniliğe kapalı toplumun engelleyici tavırları ile mücadele etmek zorunda kalırlar. “O, bu haliyle, bizim İstiklal Savaşı sonrası köyüne, toprağına çekilip yeniden imar faaliyeti içine giren adı sanı bilinmeyen insanlarımıza benzer. Bunlar her devrin ve şartların veballerini paylaşırlar; bunun için çalışırlar, çabalarlar, sonuçta ne bir unvan ne de bir mükâfat beklerler” [Ali İhsan Kolcu. Milli Romantizm Açısından Cengiz Aytmatov. Ötüken Yayınları, İstanbul 1997, s.108] Aytmatov, Öğretmen Duyşen’in fedakârlıklarını anlatırken 1920’li yılların şartlarını da gerçekçi bir dille anlatır. Altınay’ın küçük yaşta teyzesi ve amcası tarafından zorla evlendirilmek istenmesi, kadının o dönemde toplumdaki konumunu gösterir. Çetin kış şartları, baharla birlikte gelen güzellikler, kurgunun içinde önemli bir yere sahiptir. Aytmatov’un diğer eserlerinde olduğu gibi bu hikâyesinde de Duyşen’in taştan köprü yapmasına şahit olan kış ve soğuk nehir, Altınay’ın hayatındaki kırılma noktası sayılan yolculuğunda dağ vb. örneklerle tabiat yaşanan olayların en canlı şahididir. Altınay’ın okulunu bitirdikten sonra Duyşen’i aradığı dönemlerde savaşın izlerini görmek mümkündür. Altınay, Duyşen’i bulamamıştır; çünkü Duyşen cephededir. Savaştan sonra da ondan bir haber alamamıştır. Çünkü savaş bitse de etkileri devam etmektedir. Altınay gibi, sevdiklerini umutla bekleyenler çoğunluktadır. Yazar, Altınay’a yazdırdığı mektubunda öğretmenine olan saygısını ve içinde filizlenen ilk sevgiyi oldukça başarılı bir şekilde anlatmıştır. Eserde geçen ve Altınay’la Duyşen arasındaki ilişkinin sembolü olan kavaklar da aslında ülkedeki eğitim hareketinin filizlenip geliştiğini gösteren bir motif gibidir. Eserde toprağa bağlı bir hayat tarzı sürdüren Kırgız toplumunun eğitimle karşılaştığı anda yaşadığı bocalamayı da gösterir. Ancak toplum, hikâyenin sonunda –Altınay’ı yolcularken- eğitimin ne kadar önemli olduğunu kabul etmiş görünmektedir. Zira köylerine bir ortaokul yaptırmışlar ve açılışa, okuduğu için gurur duydukları Altınay’ı onur konuğu olarak çağırmışlardır.

Eserin Aytmatov’un hayatından izler taşıdığını gösteren şu cümleler dikkat çekicidir: “Eserin tarihi gerçek yönü vardır. Şeker Köyü’nde Düyşön isimli adam, ilk olarak okul açmış ve çocuklara alfabe öğretmiştir. Şimdi Şeker’de eski okulun yeri hala vardır. Düyşön’ün diktiği fidan, ağaçlar çoğalmıştır. Burada ilk öğretmen Düyşön’ün hürmetine anıt yapılmıştır. Japon okuyucusu Odazava Masanosuke yazara gönderdiği mektubunda ‘birinçi mugallim’ hikayesinin halk yaşamı, tarihi ile ilişkisi, Düyşön gibi öğretmenlerin cahilliği yok etmek için hayatlarını feda etmeleri üzerinde durmuş, onların hayatını bütün gerçeğiyle ortaya sermiştir. C. Aytmatov ‘Lenin’in adamı’ adlı makaleyle verdiği cevapta Düyşön karakterinin uydurulmadığını, onun gibi gelişmiş tarihi figürlerin ihtilal yıllarında çok olduğunu, yeniden Sovyet hükümeti geldiğinde Lenin’in fikirlerini yaymaya Düyşönlerin çok emek verdiklerini anlatarak Düyşön’ü ‘Lenin’in adamı’ diye adlandırarak över. [Abdilcaban Akmataliyev.Cengiz Aytmaov’un Dünyası. Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara,1998, s.20-21]

‘Dünyada Babaların Olması Ne İyi’: Sultan Murat

1943 yılının kış başlarında erkekleri savaşa gitmek zorunda kalan bir köyde Sultanmurat ve arkadaşlarının köydeki kıtlığı gidermek için verdikleri mücadelenin anlatıldığı Sultanmurat [Cengiz Aytmatov. Cemile-Sultammurat. Ötüken Neşriyat, İstanbul 1997] romanında Manas Destanı’ndan savaşın yıkıcı etkilerine, çalışmanın erdeminden aşka kadar pek çok konu üzerinde durulmuştur.

Manas Destanı’ndan İzler ve Şifahi Kültür 

Sultan Murat romanında ilk göze çarpan unsur, milli unsurlardan özellikle de Kırgızlara ait Manas destanından belirgin izlerin görülmesidir. “Kırgızların yaşayış biçimlerini, geleneklerini, din ve ahlak anlayışlarını, kısacası sosyal yapılarını romanlarında işleyen Aymatov, Kırgızların en büyük destanı olan ‘Manas Destanı’ndan geniş ölçüde istifade etmiştir. Aytmatov’un romanları incelendiğinde Manas Destanı’ndan gelen pek çok unsura rastlamak mümkündür.” [Orhan Söylemez. Cengiz Aytmatov Hayatı ve Eserleri Üzerine İncelemeler. Karam Yayınları Ankara, 2002, s. 79] Bir çeşit Kırgız antolojisi olarak kabul edilen ve sadece Kırgız dünyasında değil bütün Türk dünyasında önemli bir yere sahip olan Manas Destanı’ndan izlere Sultan Murat romanında sıkça rastlarız. “Aytmatov’un Kırgız gençleri için aldığı temel kriter, Manas Destanı ve bu destanda tezahür eden insan tipleridir. Yazar, Manas’ın kahramanlıklarının yanı sıra destanda cereyan eden aşk hadisesine de göndermeler yapar. Hikâyede Sultanmurat ile Mirzagül’ün aşkları milli hafızada Manas destanında yer alan Semetay ile Ayçörek’in aşkının hatırlanmasına vesile olur. Yazar böylece destan geleneğinin günlük hayatta nasıl bir kültür malzemesi olarak değer kazandığını gözler önüne serer.” [Ali İhsan Kolcu. Milli Romantizm Açısından Cengiz Aytmatov. Ötüken Yayınları, İstanbul 1997, s.75] Eserde destana açık göndermeler de yapılmıştır. “Ben sonsuz mavilerde uçan güvercinim” Sultanmurat’ın Mirzagül’e yazdığı mektubuna eklediği bu türkü, Manas Destanı’na bir göndermedir. Aksay’daki tarlaları ekmek için beslenen atlar için Çekiş’in söylediği “Manas’ın Tulparları’nı mı bulacaktınız” sözleri de Manas Destanı’nda yiğitlikleri ile ünlü atlara göndermedir. “Onu seviyorsun ha! Tıpkı Ayçötek ve Semetey gibi…”  Hacımurat’ın, ağabeyi ve Mirzagül için yaptığı bu benzetme de Manas Destanı’ndaki aşk hikâyesine açık bir göndermedir. “Aynı hikâyede yer alan Çoban Camankur’un hikâyesi bir bakıma eserin eksenini teşkil eder. Aytmatov, bu eserinde lirizmin dozunu yüksek tutmak için aşk hikâyelerini iç içe yerleştirir. Sultanmurat ile Mirzagül’ün aşkı folklor içinde karşılığını bulmakta gecikmez. Yukarıda ifade edildiği gibi Semetay ile Ayçörek’in yanı sıra Çoban Camankur’un hikâyesi de bu vesile ile yerini alır… Böylelikle sıradan bir aşk hikâyesi bile şifahi edebiyat içerisinde başka hikâyeler ile örtüşmekten, aynileşmekten geri durmaz.”  [Ali İhsan Kolcu. Milli Romantizm Açısından Cengiz Aytmatov. Ötüken Yayınları, İstanbul 1997, s.75] Romanda şimdi ile geçmiş birbirini tamamlayan örtüşmelerle yer alır.

Günlük Hayat – Tabiatın Tanıklığı

Cengiz Aytmatov’un romanlarında tabiat, sadece manzara tasvirinden ibaret değildir. Tabiat, kahramanların düşüncelerini ifade etmesinde, duygularını göstermesinde en büyük yardımcısıdır. Sultanmurat romanında da günlük hayatın ve tabiatın belirgin izlerine hemen her sayfada rastlamak mümkün. Günlük hayatla birlikte ağır tabiat şartları da romanı şekillendiren başlıca unsurlardandır. Romanın başlarından itibaren Sultanmurat ve arkadaşları sınıfta ders yaparken kışın ağır şartları anlatılmıştır. “Pencereden soğuk geliyordu. Kenardaki yarıklardan ıslık ıslık giren bir rüzgâr sağ tarafını buz gibi yapmıştı… Dışarısı kötüydü. Kar dinmek bilmiyordu… Yazık ki Talas Dağları’nda iklim sıcak ülkelerdeki gibi değildi. İklim farklı olsaydı hayat da farklı olurdu. Filleri de olurdu o zaman. Mandalara biner gibi fillere hiç korkmazdı….”(s.75-76)

Aytmatov, Sultanmurat’a söylettiği bu sözlerle coğrafyanın insanı ve yaşayışı nasıl şekillendirdiğinin altını çizer. Kışın zor şartları, sahnenin dışında hayatta kalmak mücadelesi veren Sultanmurat ve köylülerin işini zorlaştırmak için adeta elinden geleni yapmıştır. Aksay’da çalışan beş çocuk karın başlamasıyla çok zor anlar yaşamışlardır. Sultanmurat ve arkadaşları okulda yine kış yüzünden zor şartlar altında okumaktadırlar.

Savaşın İzleri

Aytmatov’un diğer eserlerinde olduğu gibi Sultanmurat romanında da savaş -bütün yönleriyle- cephenin gerisinde kalanların gözüyle anlatılmıştır. Aytmatov romanlarında genellikle cephenin gerisinde kalanlar ve bu insanların yaşadığı zorluklar anlatılır. Sultanmurat ve köydeki diğer çocukların babaları, Sultanmurat’ın matematik öğretmeni, öğretmen İnkamay-Apay’ın oğlu, kısacası eli silah tutan herkes cephededir, romanda. Tarımla uğraşan, bütün hayatını tarla ve hayvan işlerine göre kurmuş bir toplumda işleri yapabilecek güçte olan herkes cephededir. Savaş yüzünden yiyecek sıkıntısı da çekilmektedir. Bu yüzden tarlayı ekme işi yedinci sınıf seviyesindeki çocuklara kalmıştır. Cephenin gerisinde hayatın her alanında savaşın ağır şartları kendisini hissettirmektedir. Bir kilo etin nerdeyse bir hayvanın fiyatına eşit olduğu zamanlardır. Tinailev’in Aksay’da çalışacak çocukları seçmeye geldiğinde bütün sınıfa söyledikleri, savaşın yıkıcı etkilerini özetler niteliktedir: “Görüyorum sınıfınız soğuk. Ben de size yardım edemiyorum, samandan başka yakacak bir şey veremiyorum… Eskiden dağlardaki ağıllardan eşekle tezek indirirdik. Sonra da arabalara yükleyip buralara taşırdık. Geçen yıl bu işi yapacak kimse yoktu, vakit de yoktu. Herkes cephede… Ama şimdi durumumuz kötü. Burada da cephede de kötü.” (s.101) Tinailev’in çocuklarla sınıfta karşılıklı konuşmasında da savaşın ailelerin mutluluğuna nasıl gölge düşürdüğünü görürüz. Çocukların babası savaş yüzünden cephede, hastanede ya da mezardadır.

At Türk yaşayışında ve kültüründe önemli bir yere sahip olan at da romanda sıkça karşımıza çıkan bir motiftir. Aytmatov, Aksay’daki işlerin yürümesi, programın aksamaması için atlara ne kadar çok ihtiyaç duyulduğunu anlatırken aynı zamanda atın insanların hayatında ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu da anlatmaktadır. Sultanmurat’ın babası, savaşa katılmadan önce atlarının her özelliğini bilir. Onlara, deyim yerindeyse, gözü gibi bakar ve bunları oğluna miras bırakacakmış gibi anlatır. Savaşa gittikten sonra da atlara Sultanmurat bakacaktır. Atlar aynı zamanda baba ile oğul arasındaki ilişkide de önemli bir yere sahiptir.

Çalışmanın Erdemi ve Aşk

Aytmatov’un diğer romanlarında olduğu gibi bu romanında da çalışma, insanlar hangi şartlarda yaşarsa yaşasın en büyük erdemdir. Aytmatov, çalışma temini köydeki her insanda işlemiştir. Ancak başta Sultanmurat olmak üzere Aksay’da çalışan beş tarım komandosunun ayrı bir yeri vardır. Sahnenin dışında aç kalmamak için verilen toprak savaşı, çalışma temiyle verilir. Sultanmurat ve arkadaşları cepheye gönderilenler gibi adeta Aksay cephesine gönderilen tarım komandolardır. Köylülerin aç kalmaması için komando gibi disiplinli çalışırlar. Önce atları ve pullukları hazırlarlar. Sonra Aksay’a gidip tarlayı sürerler. Aytmatov Toprak Ana romanında olduğu gibi bu romanında da haksız kazanç üzerinde durur. Sultanmurat ve arkadaşlarının günlerce besleyip iyileştirdiği atlar hırsızlar tarafından çalınır. Sultanmurat için hayatın iki boyutu vardır. Birincisi; babasının cephede olması, Aksay hazırlıkları, küçük yaşta üzerine binen sorumlulukların içine aldığı zorluklar. İkincisi de bütün bu zorlukları bir anda unutturan aşkıdır. Mirzagül’e duyduğu aşk, en zor zamanlarında bile hep aklındadır. Atları ekime hazırlarken, Aksay’da tarlayı sürerken bu işlerle birlikte Mirzagül’e olan aşkı aklındadır. Romanın kahramanı Sultanmurat’ın hayatında aşk ve çalışma hep birlikte verilmiştir. Çalışma bir erdem, aşk ise bütünüyle kahramanın iç dünyasına yönelik bir etkinliktir.

Yüzyüze

Yüzyüze [Cengiz Aytmatov. Yüz Yüze. Elips Kitapları, İstanbul 2006], Aytmatov’un, konusu II. Dünya savaşı yıllarında geçen hikâyesidir. Yeni evli İsmail, evlendikten hemen sonra savaşa katılmak zorunda kalır. Karısı Seyde de yeni doğan çocukları Amantur ve İsmail’in annesi ile birlikte sabırla savaşın bitmesini beklemektedir. Bir gece İsmail, cepheden kaçıp köyüne gelir. Seyde kocasının askerden kaçtığını anlar. Yaptığının doğru olup olmadığını sorgulamadan kocasının saklanmasına yardım eder. Bir taraftan İsmail’e diğer taraftan çocuğuna bakmaktadır. İsmail kaçamak bir hayat yaşamaktadır. Mağarada yaşadığı bu kaçamak hayat İsmail’in bazı insani özelliklerini kaybetmesine neden olur. Vahşi bir insan gibi yaşamaya başlar. Bu değişim, İsmail’in hırsızlık yapmasına da neden olur. Komşularının hayvanını çalar. Hırsızlık olayına kadar kocasına bütün iyi niyetiyle bakan Seyde, bu olaydan sonra düşünmeye başlar ve aslında kocasının bencilce davrandığının farkına varır. Çünkü yaşanılan acı ve zorluklar Seyde’yi değiştirmiştir. İsmail’in Seyde’nin etkili bakışlarını görüp teslim olmasıyla hikâye biter.

Eserde, savaşın toplumların yaşamını nasıl etkilediği üzerinde de durulur. Savaş yüzünden aile erkeksiz kalmıştır, kadınlar ve çocuklar ağır işleri yapmak zorundadır, dahası, insanlar temel ihtiyaçlarını karşılayamamakta, yiyecek sıkıntısı çekmektedir. Bu eserde diğer eserlerinden farklı olarak savaşa farklı bir bakış açısı daha getirmiştir yazar. “Dünyanın öbür ucunda ne işim var benim? Bana ne? O uzak ülkeleri atalarım rüyalarında bile görmediler!”(s40) İsmail’in biraz da savaştan kaçışına bahane bulmak için söyledikleri, savaşa Kırgız toplumundan gelen farklı bir bakış açısıdır. Ancak Aytmatov Mirzakul’un söyledikleri ile bu görüşün yanlışlığını ortaya koyar: “ Böyle davranmakla ona iyilik ettiğini mi sanıyorsun? Halka karşı şeref ve haysiyeti ne olacak? … Büyük babamız Devlet’in soyundan olan, başında tebetey taşıyan herkes, son ferdimize kadar gittik. İyi ya da kötü günlerde hep aynı şekilde hareket ettik… o da öbürleri gibi gidip savaşsın!”(s.66)

Eserde mekân bir Kırgız köyüdür. Köyde kışın bütün ağır şartları yaşanmaktadır. Diğer eserlerinde tabiat ve iklimin ağır şartlarını kurgunun içinde önemli bir yere oturtan Aytmatov, bu hikâyesinde de iklim şartlarını kahramanların yaşadığı hayata tanıklık edecek kadar önemli bir konumlandırmayla anlatır. Hikâyede kış bütün zorlayıcılığı ile savaşın bütün olumsuz etkilerini yaşayan köy halkına eziyet etmektedir. Çünkü kış yüzünden –hayatı  tarıma bağlı olan- köylü, toprağı işleyememektedir.

Bu eserinde Aytmatov kahramanlarının psikolojileri üzerinde diğer eserlerine göre biraz daha fazla durur. Seyde’nin, hikâye boyunca düşüncelerindeki değişimi takip etmek mümkündür. Başlarda kocasının her şeyi doğru bildiğine inanan Seyde zamanla kocasının ne kadar vahşileştiğini ve bencilce yaşadığını fark eder ve bakışlarıyla kocasına her şeyi anlatmış olur. Aytmatov, hikâyede, karakterleri eserin gidişine uygun bir bakış açısıyla vermiştir. Seyde kocasının cepheden kaçışının doğru olmadığını hissetse de bunu sorgulamaz. Aynı zamanda uyumlu ve geleneklere bağlı olduğu için sesini çıkarmaz. Bütün iyi niyetiyle kocasına yardım eder. İsmail de savaştan kaçarak kişiliği hakkında ilk ipucunu verir. Mağarada tek başına kalarak iyice yozlaşır ve sonunda başkalarının hakkını yiyerek aslında kişiliğine uygun bir davranış sergilemiş olur.

Hikâyede okuyucu, olaylara Seyde’nin gözüyle bakar. Aytmatov, İsmail’in yaptıklarında doğrudan İsmail’i suçlamaz. Bunun yerine, değerlendirmeyi –gelişmeleri aktararak- okuyucuya bırakır. İsmail’in yaptıkları ile ilgili değerlendirmeleri okuyucu Seyde’nin gözünden yapar. Yani olaylar geliştikçe okuyucu Seyde’nin gözlerinden izlediği hikâyede yine onun bakışlarıyla bir sonuca ulaşır.

Eserde iyi ile kötü karşılaştırılmaktadır. Savaştan kaçan İsmail ile savaşa giden diğer köy erkekleri, hikâyenin her yerinde karşılaştırılmaktadır. Savaşa gitmek istemeyen İsmail, köyün diğer erkeklerini düşünmeden onların yanında olmayı istememiştir. Cepheden kaçarak Seyde’nin omuzlarına bir yük daha bindirmiştir.

Sonuç

Yukarıda bazılarını incelediğimiz Aytmatov’un eserleri, tabiatın tanıklık ettiği değişimler, acılar, birey tecrübeleri ile örülü bir kurgusal yapıya sahiptir. Bu kurgusal yapı, bireylerin hayatları üzerinden ilerler. Ancak eserlerdeki hemen her birey, yaşadığı zorluklar ve hayat hikâyeleri ile bir düşüncenin, bir mesajın temsiliyeti halinde sunulur. Aytmatov’un hemen her kahramanı, bir ulusun toplu biçimde yaşadıklarını örnekleyen mikro bakışlardır. Bu temsiliyet, bir ulusun inşa sürecinin temsiliyetidir. Aytmatov, savaş yıllarında yaşanan zorlukları ve ulus olma sürecini, ‘tabiat, şifahi kültür, tarih, musiki, eğitim, iklim, coğrafya’ gibi ulus olma yolunda önemli unsurları romanlarında ayrıntılandırarak dile getirmiştir. Bu ayrıntılar, Aytmatov’un evrensel değerlerle birleştirilebilecek görüşlerini de destekler niteliktedir. Bireylerin ulus temsiliyetleri vardır. Ancak hepsi evrensel mesajlar verirler. Aytmatov’un savaşa katılan kahramanları ve onları bekleyen kadınları, hiçbir zaman epik bir dille savaşı kutsamazlar. Daima savaşın yıkıcı, ayrıştırıcı tarafını eleştirirler. Bu kahramanlar, savaşın yıkıcı etkilerinin edilgen örnekleridir.

Aytmatov’un tasvir ettiği, olayların geçtiği mekânlar da kahramanları gibidir. Aytmatov’un içinde yetiştiği coğrafya onun eserlerinin mekânı olur. Bu mekânlar organik biçimde birbirine bağlanmış insan-coğrafya ilişkisinin hafıza mekânlarıdır. Hafıza mekânlar, Aytmatov’un biyografik etkilerle yazdığına işaret ettiği gibi Kırgız toplumunun coğrafi ve kültürel hayatı hakkında da geniş bir malzeme olanağı sunar. Yanı sıra onun eserlerinde anlatılan mekânların da bir temsiliyeti olduğunu eklemek gerekir. Aytmatov’un eserlerinde anlattığı köyler aslında bütün bir ulusun tecrübelerine tanıklık eden temsili mekânlardır. Onun anlattığı küçük bir köyden bütün bir ulusun yaşantısına ulaşılabilir.

Cengiz Aytmatov’un hemen her eserinde ayrıntılarını görebileceğimiz biyografik unsurlar yalnızca tecrübelerini kurgulayan bir yazarın varlığına işaret etmez. Onun eserlerindeki temel meseleler dikkate alındığında özelde bir ulusun bireyi, genelde bir dünya vatandaşı olarak Aytmatov’un bütün bir hayatının fotoğrafıdır.

Yorum Yazın

Haftalık E-Bülten Aboneliği




sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.