Sosyal Bilimler | Kayda Değer Akademik Metinler

Sosyal Bilimler

Tehdit Et Ama Katıl: Seçimleri Boykot Etmek Neden Kötü Bir Fikirdir? | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Tehdit Et Ama Katıl: Seçimleri Boykot Etmek Neden Kötü Bir Fikirdir?

Irak’ta 2010 genel seçimlerine doğru giden süreç, bir süredir her şeyin tekrar yaşanacağına dair bir görünüm sergiliyordu. Önemli bir Sünni siyasi parti olan Ulusal Diyalog Cephesi, başta kendi liderleri Salah al-Mutlak olmak üzere, yüzlerce adayın adaylıklarının, yasaklı Baas Partisiyle ilişkili oldukları iddiasıyla, yasaklanmasını protesto etmek için seçimlerden çekilmeye karar verdi. Ulusal Diyalog Cephesi, seçim boykotlarının nadiren başarılı olduğunu daha iyi anlayarak son anda felaketin eşiğinden döndü ve seçimlere katılma kararı aldı. Iraklı Sünniler yalnızca beş sene önceki acı tecrübelerinden dolayı boykotun sonuçlarını herkesten daha iyi öğrendiler.

Sünni halkının 2005 Ocak ayındaki tarihi seçimlere katılmama kararı, Saddam sonrası dönemin büyük stratejik hatalarından biri olarak görülüyor. Müslüman Alimler Birliği, Irak İslam Partisi ve Irak Aşiretler Federasyonu gibi önemli Sünni gruplar, hem Şii partilerin hem de Geçici Koalisyon Yönetiminin Sünni karşıtı önyargılarla hareket ettiğini iddia ederek ve işgal altında meşru bir seçimin gerçekleşemeyeceğini ifade ederek seçimi boykot etme kararı aldılar. Başlangıçta bu gruplar, Şiilerin istifade edecekleri tek seçim bölgesi yapısını bertaraf etmek ya da Amerika Birleşik Devletleri’nin geri çekilmesi için bir zaman çizelgesi oluşturmak gibi imtiyazları güvence altına almak adına boykot tehdidini kullanmayı denediler ancak bunların hiçbirinde bir sonuç elde edilemedi.

275 parlamento sandalyesinden yalnızca beşini kazanan Sünni partiler için seçimler, beklendiği gibi, büyük bir darbe oldu ve yeni Irak’ın biçimlenmesi için oldukça önemli olan aylarda sürecin dışında kaldılar. Ayrıca boykot, Sünnileri anayasa tasarısı oluşturma sürecindeki katılım haklarından da mahrum bıraktı; Sünniler Parlamentoda yeterli bir temsil olmaksızın yeni anayasanın geçmesini önlemeye muktedir değillerdi. Anayasada yapılacak olası bir değişiklik, Iraklı Sünniler ve Şiileri arasındaki çekişmeli konulardan biri olarak kaldı. Sünniler, seçtikleri yolun kendi itibarları açısından hatalı olduğunu hemen gördüler ve 2005 Aralık ayındaki seçimlere katılarak 55 sandalyeyle Parlamentodaki temsillerini 11 kat arttırdılar ancak mezhepsel gerilimler varlığını sürdürdü.

Irak örneği bu çalışmanın tezini ortaya koymaktadır: Seçim boykotları nadiren işe yarar ve boykotçu parti için durum çoğu zaman eskisinden daha kötü bir hal alır; öte yandan, özellikle sansasyonel olaylarda boykot tehdidi faydalı olabilir. Özetle, seçimlere katılmazsanız kazanamazsınız. 1990 ve 2009 yılları arasında ulusal seviyede gerçekleşen 171 fiili boykot ve boykot tehdidinin kapsamlı bir çalışması, seçim boykotlarının boykotçu parti için felaket sonuçlar doğurduğunu, nadiren arzu edilen uluslararası ilgi ya da kabulü gördüğünü ve çoğu zaman iktidardaki parti ya da liderin gücünü sağlamlaştırdığını, az sayıda istisna dışında, kesin olarak göstermiştir. Madalyonun öbür yüzünde ise önemli tavizler elde etmek için müzakere baskı aracı olarak kullanıldığında, boykot tehdidinin performans geçmişi dikkate değer ölçüde daha iyi görünmektedir.

Neden Boykot?

Seçim boykotlarından kaynaklı olumsuz sonuçları göstermeden önce, ilk aşamada partilerin neden seçimleri boykot etmeyi seçtiklerini anlamak önemlidir. Özellikle Soğuk Savaşın bitiminden bu yana seçim boykotları muhalefet partilerinin düzenli olarak kullandıkları bir araç haline geldi. Doğu Avrupa, Latin Amerika ve Afrika’da yeni demokrasilerin yükselişiyle çekişmeli seçimlerdeki artış, boykot kararlarında da artışı getirdi. 1989 yılında dünya çapında seçimlerin yalnızca %4’ü boykot edilirken 2012 yılı itibariyle bu sayı %15’e yükselmiştir. 1995-2004 yılları arasındaki 10 yıllık süreçte, her yıl ortalama 10 seçim boykot edilmiştir. (Tablo) Büyük olasılıkla boşa kürek çekildiğinin anlaşılmasıyla 2004 yılından beri rakamlar düşmekle birlikte, boykotlar, seçim stratejilerini planlayan muhalefet partilerinin ilgisini kesinlikle çekmektedir. Sünnilerin beş yıl önceki boykotlarının tam anlamıyla bir felaket olduğu neredeyse evrensel olarak kabul edilmesine rağmen bazı Sünnilerin bu yılki seçimleri de boykot etmeye kalkışmaları bu noktayı aydınlatıyor.

Boykotlar ve Boykot Tehditleri [1990-2009]
Vakaların ezici bir çoğunluğunda boykotçu partiler seçim adaletsizliği olarak görülen şeyi protesto ederler. Bu adaletsizlikler, bir seçim komisyonunun bulunmayışından yasama organındaki kişilerin seçimle ilgili itirazlarından ziyade atama yoluyla yönetimdeki partinin lehine kurallar belirlenmesine kadar değişiklik gösterebilir. Esas itibariyle tüm vakalarda muhalefet, sistemin, tabiatı gereği ve adaletsiz bir biçimde iktidar partisine fayda sağladığına inanmaktadır. Protestocu partinin amacı, iktidardaki partiyle eşit seçim koşulları sağlamak ya da uluslararası camianın dikkatini iktidardaki yönetimin adaletsiz ya da hileli uygulamalarına çekmek ve uluslararası alandaki itibarının meşruiyetini geçersiz kılmaktır.

Bununla beraber bu çalışma, oldukça sansasyonel olaylar haricinde, boykotçu partilerin uluslararası camianın çok az desteğini aldığını tarihsel olarak gösteriyor. Örneğin, Etiyopya’daki muhalefet partileri, batıdaki müttefiklerinin ve yardım bağışçılarının itirazlarına rağmen 1994 parlamento seçimlerini boykot ettiler. İktidardaki Etiyopya Halkının Devrimci Demokratik Cephesi, seçimlerde 547 sandalyenin 484’ünü alarak ezici bir siyasi zafer kazandı ve bu sayede çok hızlı bir şekilde Amerika Birleşik Devletleri tarafından tanındı ve desteklendi. Gana muhalefet partisi, bir önceki yıl “Çalıntı Hüküm” olarak adlandırılan olayda Jerry Rawlings’in tekrar seçilmesini protesto etmek için 1992 yılındaki parlamento seçimlerini protesto etmeye karar verdi. Temiz bir başkanlık seçimi yapılmasını istediler ve boykottan kaynaklı uluslararası ilginin bu isteklerini gerçekleştirmek için yeterli kınamayı elde edebileceğini varsaydılar. Ancak görüldü ki muhalefet tüm varsayımlarında hatalıydı ve yeni bir seçim yapılmadı. Rawlings 2001 yılına kadar başkan olarak kaldı ve ihtiyatsız boykot sayesinde Rawlings’in partisi 1992 seçiminde parlamentodaki 200 sandalyeden 189’unu aldı.

Mali’deki muhalefet partisi, Alpha Oumar Konare hükümetinin büyük bir dolandırıcılık yaptığını iddia ederek 1997 genel seçimlerini boykot etmişti. Konare hiç zorlanmadan yeniden seçildi ve iktidar partisi parlamentodaki 147 sandalyeden 123’ünü aldı. Usulsüzlük iddiaları olmasına ve seçimlere katılımın %10’dan daha az olduğu bildirilmesine rağmen Amerika Birleşik Devletleri sonuçları kabul etti ve ABD Dış İşleri Bakanı daha sonra Mali’den, Batı Afrika’daki demokrasinin nispeten yerleşiklik kazandığını bir ülke olarak bahsetti. Benzer şekilde Azerbaycan muhalefet partisi 2003 yılındaki başkanlık seçimlerini, seçim usulsüzlükleri iddiasıyla boykot ederek uzun süre başkanlık yapmış Heydar Aliyev’in oğlu Ilham Aliyev’in su götürmez zaferine yol açtı. Boykot ve seçim sonrasında haftalar süren protestolara rağmen Amerika Birleşik Devletleri seçim sonuçlarını tanıdı.

Tehditler Etkili Olabilir

Etiyopya, Mali, Gana ve Azerbaycan dünya sahnesinde merkezi yer işgal eden ülkeler değildir dolayısıyla bu ülkelerdeki seçimler, boykotçu partilerin fayda sağlayabilecekleri uluslararası ilgiyi genellikle çekmezler. Daha önemli jeostratejik ilişkileri olan ülkelerde ise boykot tehdidi, güçlü bir pazarlık taktiği olabilir. Tarih, iktidar partilerinin seçim boykotlarından çekinmemeleri gerektiğini gösterse de seçimlere yoğun uluslararası ilgi gösterilmesi, partileri genellikle kendilerine pahalıya patlayan imtiyazlar tanımaya sevk etmektedir. Bu dinamiğin en güzel örneği, apartheid sonrası dönemin ilk seçimi olan Güney Afrika’daki 1994 yılı seçimleridir.

Nelson Mandela’nın Afrika Ulusal Konseyi’nin (ANC) nihai bir çoğunluk elde edeceği açık olsa da Mandela, seçimlerin tam anlamıyla temsil edici olmasını sağlamak bakımından hem yerel hem de uluslararası baskı altındaydı. Inkatha Partisi’nin Zulu başkanı ve Güney Afrika’nın KwaZulu Natal bölgesinin önemli bir figürü Mangosuthu Buthelezi, Mandela için mütemadiyen bir baş belasıydı. Buthelezi, ANC baskısının korkusuyla, KwaZulu’nun ayrı bir anayurt olarak tanınmasını istedi ve taleplerini elde edebilmek için seçimi boykot etmekle tehdit etti. Ayrı bir anayurt elde edemese de iki Buthelezi iki önemli imtiyaz elde etti. İlki, nerede kullanıldığı fark etmeksizin tüm oyların aynı kabul edildiği tekli oy sisteminin kaldırılmasıydı. İkincisi ise KwaZulu’ya Güney Afrika içerisinde daha fazla otonomi veren anayasal bir değişiklik yetkiledirmesiydi. Bu değişikliklerin verdiği moralle Buthelezi seçimlere katılmaya karar verdi ve bu imtiyazlardan anında istifade etti. Inkatha, yurt genelinde yalnızca yüzde 6,2 oy alsa da Buthelezi’ye dikkate değer bir güç vererek ANC’yi KwaZulu’da mağlup etmiş oldu. Gerçek bir boykot Buthelezi’nin sonunu getirebilecekken boykot tehdidinden destek almak Buthelezi’ye, 1999 seçimlerinde ANC’de iki numaralı konuma yerleşmesini sağlayan giriş biletini kazandıran dikkate değer bir pozisyon sağladı.

Boykot tehdidinin önemli imtiyazlar sağladığı tek örnek Güney Afrika değildir. Bosna’daki Dayton Barış Anlaşması sonrası ilk seçimlerde Müslümanlar ve Hırvatlar, savaş suçlusu şöhretiyle tanınan Bosnalı Sırp lider Radovan Karadzic’in başkanlık yarışından men edilmesi için boykot tehdidinde bulundular. Güney Afrika vakasında olduğu gibi, uluslararası camia, tam anlamıyla temsil edici bir seçim olmasına aşırı derece ihtiyaç duyuyordu ve Bosnalı Sırplara, Karadzic’i geri adım atmaya zorlamaları için baskı yaptı. 1998 Kamboçya parlamento seçimlerinde dört muhalefet partisi, 1997 darbesinde devrilen Prens Norodom Ranariddh’in seçimlere katılmasına müsaade edilmezse seçimleri boykot edecekleri tehdidinde bulundular. Yeni Hun Sen yönetimi, darbeden sonra Dünya Bankası ve IMF kredilerinin askıya alınması yaptırımını geri çekmek ve Kamboçya’nın resmi üye olması için ASEAN’ı ikna etmek adına uluslararası camiaya seçimlerin yasallığını göstermek konusunda kaygılıydı bu yüzden Ranarridh’in geri dönmesine izin verildi. Oylar iktidar ve muhalefet arasında neredeyse eşit bölündü ve müteakip iktidar paylaşımı anlaşması Ranarridh’i meclis sözcüsü olarak tayin etmeyi de içeriyordu.

Talihsiz Boykotların Tarihi

Sansasyonel seçimlerde boykot tehdidi fayda sağlayabilse de çalışmanın sonucu gerçek boykotların neredeyse her daim hüsranla sonuçlandığını göstermektedir. Boykotçu partinin hükümetle ilgili görevlerden dışlanmasının yanı sıra üç temel olumsuz sonuçtan en az birine yol açar: boykotçu partinin marjinalleşmesi, mevcut iktidar ve patisinin daha fazla güçlenmesi ve seçim dinamiklerinde beklenmedik olumsuz değişiklikler. Şimdi sırayla bu üç sonucu inceleyim.

Muhalefetin Marjinalleşmesi

İlk olarak boykotçu partinin marjinalleşmesi gerçekleşir. Bizatihi boykot, muhalefet partisinin siyasi güç için yapılan periyodik yarıştan kendi isteğiyle çekilmesi anlamına geldiğinden bu doğal bir sonuçtur. Gelişmekte olan pek çok ülkede, hükümetin ve bakanlarının kontrolü hamilik için hayati öneme sahip fırsatların kontrolü anlamına gelir. Bu nedenle seçimlere katılmamayı seçme, grubu, kıt devlet kaynakları üzerindeki rekabette etkisiz kılarak sözel bir muhalif konumuna düşürür. Hamilik imkanı olmaksızın muhalefet, iktidardaki rejimi harekete geçiren bir nida olarak genel memnuniyetsizliğe güvenmek zorundadır. Yukarıda özetlendiği gibi, uluslararası destek sağlanamadığında marjinalleşme artar.

Seçimlere katılmama kararı genellikle hayal kırıklığı ve ülke içinde olumsuz bir gerilim yaratır. 1996 yılında Kenneth Kuanda önderliğindeki Zambiya muhalefet partisi Birleşik Ulusal Bağımsızlık Partisi (UNIP) genel seçimleri boykot kararı aldı. UNIP, 1991 seçimlerinde, seçim sistemini değiştirmek için boykot tehdidinden güç alarak Kuanda’yı mağlup eden Fredrick Chiluba hükümetinin, uygunsuz seçim kayıt listeleri kullandığını iddia etti. Karar, özellikle seçimlerde kendi sandalyeleri için adaylık koymalarına izin verilmeyen mevcut 26 milletvekili olmak üzere genel olarak onaylanmadı. Chiluba, hiçbir zorlukla karşılaşmadan tekrar seçildi ve partisi 157 meclis sandalyesinin 125’ini alarak ilk kez büyük çoğunluğu elde etti ve boykot UNIP’i o dönemden beri henüz toparlayamadığı “siyasi yok oluşun eşiğine” getirdi. Benzer şekilde, Gambiya’daki Birleşik Demokratik Parti (UDP), 2001 başkanlık kampanyasında usulsüzlükler olduğu iddiasıyla 2002 parlamento seçimlerini boykot ettikten sonra tam anlamıyla bir kargaşanın içine düştü. Sonuç olarak, iktidar partisi muhalefet olmaksızın yaşama yarışlarının neredeyse üçte ikisini kazandı ve toplam 53 sandalyenin 50’sini elde etti.

Zimbabve başkanı Robert Mugabe’nin muhalifi de 2005’teki boykot tartışmaları üzerine parçalandı. O sene, muhalif Demokratik Değişim Hareketi (MDC), kısmen, olası bir boykot tereddüdünün MDC’ye kayıt sayılarını düşürmesinden dolayı parlamento seçimlerinde 16 sandalye kaybetti. Bu başarısızlığın ardından, MDC lideri Morgan Tsvangarai, yeni oluşturulan Senatonun Mugabe’yi doğrudan onaylayan bir yapı olduğunu iddia ederek seçimleri boykot etmek gibi bir talihsiz karar aldı. Partideki azımsanmayacak büyüklükteki bir hizip seçimleri katılmamanın vahim bir hata olduğuna inandığından bu karar, beklendiği gibi, MDC içerisinde gerilim yarattı. Parti ikiye bölüdü, Tsvangarai, yetkisini kaybetti ve iktidardaki ZANI-PF partisi, parçalanmış muhalefet karşısında Senato seçimlerinde 66 sandalyeden 49’unu kazandı. Tsvangarai, 2008 seçimlerine katılmayı seçerek aradaki anlaşmazlığı giderebilirdi; bu da sandalyelerin ZANU-PF ve MDC arasında neredeyse eşit şekilde paylaşılmasına yol açardı. Ancak bu şekilde başkanlık seçimlerinde kendi ayağını kaydırmış oldu. İlk turda, Tsvangarai fiilen Mugabe’yi geçti ancak hükümet, ikinci turdan kaçınmak için gerekli olan %50 barajını geçemediğini iddia etti. Tsvangarai protesto etmek için ikinci turu boykot etme kararı alarak Mugabe’nin kolaylıkla galip gelmesine izin verdi ve zafer yenilgiye dönüştü. Sonraki iktidar paylaşım anlaşması MDC’ye hükümet içerisinde emsalsiz bir pay verebilecekken Tsvangarai’nin boykotu, Mugabe’nin hükümetteki en üst konumu elde etmesini sağladı.

Zimbabve, boykotun zafer öngörüsünü hüsrana çevirdiği tek vaka değildir. Yalnızca beş yıl öncesinde bir araya gelerek parlamento oylarının %56’sını almalarına rağmen Kamerun’daki üç muhalefet partisi 1997 başkanlık seçimlerini boykot etme kararı aldılar. Görevdeki başkan Paul Biya’nın 1992’deki kısıtlı ve tartışmalı zaferinden dolayı hala sızlana muhalefet 1997’de başkana karşı yarışmamayı seçti. Biya, %60 katılım oranıyla oyların %92’sini alarak tekrar seçildi ve günümüze kadar başkanlığını sürdürdü.

Kimi zaman, seçim boykotları nedeniyle muhalefet partilerinin dağılması çok daha vahim sonuçlar doğurur. Sırbıstan’daki 1997 parlamento seçimlerini ele alalım. Bu seçimleri düzenlendiği sırada Sırbistan, Slobodan Milosevic’in idaresinde, Bosna ve Hırvatistan’la halihazırda beş yılı aşmış bir savaş yaşıyordu. Vuk Draskovix ve Belgrad Belediye Başkanı Zoran Djindjic önderliğindeki muhalefet yükselişteydi. Birleşmiş bir muhalefetin Milosevic’i yeneceği ve Milosevic terörüne son vereceği kesin gibi görünüyordu. Ancak kilit aktörler anlaşmaya varamadılar. Esasen, muhlaefet boykot konusunda hemfikirdi ancak Draskovic partisinin temsil edilmesini istedi ve boykotun, kendi partisine zarar vermek için dikkatlice organize edildiğini iddia ederek ağız değiştirdi. Muhalefetin geri kalanı, katılmaları durumunda muhalefetin büyük olasılıkla çoğunluğu elde edecek olmasına rağmen, Djindjic liderliğinde, seçimlere katılmayı reddetti. Milosevic ve müttefikleri, kısmen boykot edilmiş seçimi kazandılar ve iktidarlarını sürdürdüler. Bu sonuç muhalefet tarafından derhal müthiş bir hata olarak kabul edildi. Milesovic’in, Kosova’daki, Sırbistanı NATO ile savaşa sürükleyen, baskıcı eylemlerinden yalnızca bir ay önce Demokrat Parti yetkilisi Slobadan Vuksanovic, “Milosevic hala iktidarda çünkü muhalefet çok fazla fırsatı tepki” sözleriyle durumdan yakındı.

Son olarak, parti liderleri seçimlere katılmamaları dolayısıyla tıpkı partiler gibi kolaylıkla marjinalleştirilebilirler. Kenya’daki en büyük muhalefet partisinin lideri ve 1992 başkanlık seçimlerinde Daniel arap Moi karşısındaki yarışın, görece küçük bir farkla, kaybedeni Kenneth Matiba, 1997 yılında, Moi’nin adaletsiz siyasi sistemini protesto etmek için başkanlık seçimlerini boykot etme kararı aldı. Moi, daha güçsüz rakibi Mwei Kibaki’ye karşı seçimleri zorlanmadan kazandı ve Matiba, hiç vakit kaybetmeden kendini politik bir belirsizlik içinde buldu. Kendi partisi Saba Saba tarafından aforoz edilen Matiba’ya, partiden ayrılarak kendine başka bir parti kurması yönünde baskı yapıldı ancak bu parti hiçbir zaman ilgi görmedi. 15 yıl önce 1,5 milyon alıyor olmasına karşın 2007 başkanlık seçimlerinde toplamda 8.046 oy olarak 7. sıraya yerleşti.

Afganistan’daki siyasi manevra da benzer sonuçlar ortaya koydu. Abdosattar Sirat, yeni Afgan hükümetini oluşturmak için düzenlenen 2001 Bonn Konferansı’nın en gözde isimlerinden biriydi. Bununla birlikte, Amerika Birleşik Devletleri son hesaplaşmada Hamid Karzai’yi tam desteklemeye karar verdi. Bu çıkıştan dolayı hala yakınan Sirat, Karzai yönetiminin hileli ve gayrimeşru olduğunu iddia ederek 2004 seçimlerini boykot etme kararı aldı. Ancak, 14 muhalif adayın tamamını içerdiği düşünülen bu boykot, hızlı bir biçimde dağıldı ve Karzai, oyların %55’ini alarak yeniden seçildi. Sirat, saygınlığını yitirdi, Adalet Bakanlığı görevinden istifa etti ve politik bir belirsizliğin içinde düştü. Emin olmak için henüz çok erke olsa da 2009 yılındaki çalkantılı başkanlık seçimlerinde yarıştan çekilip Karzai’ye yeniden seçilme şansını gümüş tepside sunma hatasını yapan Abdullah Abdullah’da aynı kaderi paylaşabilir.

İktidarın Güçlenmesi

Seçim boykotları, boykotçu partiyle ilgili olumsuz etkilere ek olarak görevdeki yönetimi istemsiz olarak güçlendiren ve iktidardaki lider ve partisine daha güçlü bir egemenlik tanıyan sonuçlara yol açar. Muhalefetin seçim yarışlarındaki eksikliği sahayı boş bırakarak iktidar partisinin, anayasa değişikliği talebi de dahil olmak üzere sınırsız eylemlerde bulunmasına imkan vererek büyük çoğunluğu elde etmesini sağlar. Bunun en iyi örneği, 2005-2005 yıllarındaki muhalefet tarafından yapılan bir dizi yanlış planlanmış seçim boykotunun Hugo Chavez’in iktidarını güçlendirdiği Venezuella’dır.2004 yılındaki bölgesel seçimleri boykotu, Chavezcilere ülke genelindeki 22 sandalyeden 20’sini kazandırdı. 2005 yılında, o zaman meclisteki sandalyelerin 41’ini ellerinde bulunduran dört öncü muhalefet partisi, Chavez’in zalim yönetimini protesto etmek için, tüm sandalyeleri bir hışımla iterek boykot kararı aldı. Sonuç olarak Chavez, başkanlık şartı sınırlarını kaldırmak da dahil olmak üzere kendi iktidarını güçlendirecek yeni yasaları geçirecek desteği sağlamış oldu ve o zamanda beri yapılan diğer seçimleri de bu sayede kazandı.

Togo’daki muhalefet partisi Değişim Güçleri Birliği, adaletsiz seçim yasalarını protesto etmek için 2002 parlamento seçimlerini boykot etti. Boykotun sonucunda, iktidardaki Togo Halkı Birliği partisi seçimlerde sandalyelerin %90’ını kazandı ve elde ettiği büyük çoğunluğu başkanlık koşulu sınırlamalarını kaldırmak için kullandı. Başkan Gnassing Eyedema, iktidarının kendisinden sonra oğluna geçmesini kolaylaştırmak için iki tartışmalı yasa değişikliğini de geçirmeye muktedirdi. Benzer olaylar, 1992 yılında Etiyopya ve Peru’da da görüldü ve her iki vakada da muhalefet, parlamenter temsilden gönüllü olarak çekildiklerinden eylem olanağı terk edilmiş oldu.

Seçimle İlgili Beklenmedik İçerimler

Bu çalışmadaki pek çok vakada, seçim boykotları seçimle ilgili dinamikleri beklenmedik şekilde değiştirdiğinden bir tür geri tepme yaratmıştır. Bu vakalarda, boykotlar, aksi durumda kaybedecek partilerin kazanmasını sağlıyor ya da yeni aktörlerin seçim boşluğunu doldurmasına imkan veriyor. Bunun en iyi örneği, Suriye’nin ülkeye müdahalesini protesto etmek için Maruniler’in 1992’de Lübnan’daki parlamento seçimlerini boykot etmesidir. Maruniler’in seçimlerdeki yokluğu (Hristiyanlar 128 üyeli toplulukta daha önce Müslümanlarla eşit temsiliyete sahiplerdi), Suriye güçlerinin taraftarlarının daha da güçlenmesine hizmet etmekten başka bir işe yaramadı. Bu güçlerden en dikkate değeri Hizbullah olarak bilinin radikal Şii İslamcı grup, şimdilerde önde gelen bir güç olarak ülkede varlık göstermektedir. Hizbullah, politik sistemde tutunacak sağlam bir zemin elde ederek 16 sandalye kazandı ve Hizbullaha bağlı bir hareket olan Amal’ın lideri Nabih Berre meclis sözcüsü olarak tayin edildi.

1993 yılında, 217 parlamento sandalyesinden 15’ini elinde bulunduran Pakistanlı etnik azınlık grubu Mohajir Qaumi Hareketi (MQM), askeri güçlerin ve polis güçlerinin üyelerine saldırmasını protesto etmek için parlamento seçimlerini boykot etme kararı aldı. Ancak grubun seçimlere katılmama kararı, MQM’ye yapılan baskının suçlusu olan Benazir Bhutto’nun partisinin, geleneksel olarak MQM’ye daha fazla sempati besleyen Nawaz Sharif’in partisini geride bırakarak çoğunluk kazanması için kapıları ardına kadar açtı. MQM seçimlere katılsaydı, Sharif neredeyse kesin olarak üstün gelecekti.

Benzer dinamikler, görünüşte politik bir kanadı bulunan militan bir grubun boykotçu parti olduğu diğer iki seçimde de gerçekleşti. Sonuçlar yukarıdakilerden daha iyi değildi. 2000 yılında, Basklı militan grup ETA ve politik kanadı seçimler için boykot çağrısı yaptılar. Seçimlere Bask bölgesinden düşük katılımın olması, muhtemelen, partisi Bask milliyetçiliğinin en büyük muhalifi olan ve 1975 yılında ölen General Francisco Franco’dan sonra İspanya’da başa gelen ilk muhafazakar başbakan olan Jose Maria Aznar’ın başbakan olarak seçilmesine katkı sağladı. 2007 yılında Tamil Kaplanları, daha fazla otonomi taleplerinin parçası olarak Sri Lanka seçimlerini boykot çağrısında bulundu. Şiddet içeren baskılar yoluyla boykota zorlayarak Tamil kontrolündeki alanlardan çok kısıtlı katılım sağladılar. Sonuç olarak, Tamil davasına daha fazla sempati duyan Ranil Wickramasinghe, muhafazakar Mahindra Rajapakse karşısında küçük bir farkla seçimi kaybetti. Seçimin ardından hükümet, Tamil Kaplanları’na karşı, nihayetinde militan grubun sonunu getiren, çok daha sert bir tavır aldı.

Anlatılacak son vakanın etkileri bugün İran’da hala gözlemlenebiliyor. 2004 yılında yapılan kısmi bir seçim boykotuyla Majilis’teki çoğunluğunu kaybeden reformcular, adaylarının oylamadan çıkarılmasını protesto etmek için 2005 başkanlık seçimlerinde boykot tehdidinde bulundular. İran’ın Anayasa Koruma Konseyi, söz konusu talebi kabul etmek zorunda kaldı ve önde gelen reformistler Mustafa Moin ve Muhsin Mehralizadeh’i oylama için eski görevlerine geri getirdi. Ancak başta öğrenciler olmak üzere reform hareketinin bazı unsurları, yönetimin faaliyetlerini protesto etmeye devam ettiler ve boykot çağrısında bulundular. Neticede, reformistler iki şekilde de olabilecek en kötü sonucu elde ettiler. Moin, Mehralizadeh ve mevcut reformist lider Mahdi Karrubi seçimlere katılmayı seçen reformistlerin oylarını bölmeye başladı ki bu da bu üçünün Ali Akbar al-Rafsanjani ve Mahmud Ahmadinejad karşısında kaybetmeleri anlamına geliyordu. Karrubi ilk turda Ahmedinejad karşısında yalnızca 600.000 oyla geride kaldı. Eğer boykotçu öğrenciler kitle halinde seçimlere katılsaydılar ya da dört milyon oy alan Moin seçimlere girmeseydi Karrubi muhafazakar lideri kesinlikle geride bırakırdı.

Bazen Seçimlere Katılmak İşe Yarar

Yukarıdaki örnekler, seçim boykotlarının pek çok olası olumsuz etkisini göstermektedir bunların yanı sıra boykot etmemeyi seçmenin olası olumlu bir etkisi de vardır: Partiniz seçimlerde gerçekten de beklentileri karşılayabilir. 1997 Arnavutluk parlamento seçimleri, bu noktayı aydınlatmakla birlikte seçim boykotunun olası olumlu etkilerini de gözler önüne seriyor. Sosyalistlerden gelen bir boykot tehdidi, Sali Berisha hükümetini tartışmalı bir yeni seçim yasasında değişiklik yapmaya zorladı. Bunun akabinde sosyalistler seçimlere katılmaya karar verdiler ve seçimlerde iktidardaki demokrat partiyi mağlup etmeyi başardılar. Berisha, parlamentodaki çoğunluğunu kaybetti ve bir ay sonra istifa etti. Tsvangarai’nin MDC partisi de Zimbabve’de 2000 yılında yapılan seçimlere katılımın semeresini almıştır. 1995 yılında Mugabe’nin partisinin tartışmaya açık 120 sandalyeden 117 tanesini alarak seçimi kazanmasına yol açan talihsiz boykot kararından ders alarak MDC, 2000 yılındaki genel seçimlere katılma kararı vermiştir. Seçim zamanında Tsvangarai boykotun “Mugabe’nin ekmeğie yağ süreceğini” ve ZANU-PF partisinin iktidarını süresiz olarak uzatacağını iddia etmiştir. 2000 seçimlerinde MDC, ZANU-PF partisinin yalnızca 5 sandalye gerisinde kalarak 57 sandalye kazanmıştır.

Geçmiş boykot kararlarından ders çıkaran ve seçimlere katılmanın faydasını gören bir diğer politik grup da Orta Doğudaki İslamcı politik partilerdir. Bu partiler, yükselişlerini sınırlandırmaya çalışan otoriter rejimlerin liderler tarafından genellikle şüpheli görülürler. Bahreyn’de, Şii El Vefak Ulusal İslami Derneği (INAA), kralın 1975’te parlamentoyu kapatmasının ardından ilk kez düzenlenen ve dönüm noktası niteliğindeki 2002 yasama meclisi seçimlerini, kral tamamıyla kendisinin yöneteceği ikinci bir yasama organı oluşturduğu için, boykot etmiştir. Boykotun sonucunda yasama meclisi laiklik taraftarları ve Sünni İslamcılar arasında paylaşıldı ve Şii İslamcılar dışarıdan bakan bir grup olarak kaldılar. Bu dengesizlik INAA’nın 2006 yılında seçimlere katılmakla kalmayıp 40 sandalyeden 18’ini alarak hem Sünni İslamcıları (12) hem de laik bağımsızları (10) geride bırakmasıyla giderildi.

Ürdün’deki İslamcılar da daha önceki talihsiz boykot kararlarından sonra seçimlere katılmanın benzer faydalarını gördüler. İslami Eylem Cephesi, daha önce Ürdün parlamentosundaki 80 sandalyeden 16’sını elinde bulunduran en büyük muhalif gruptu. Buna rağmen, seçim yasalarında kabile reislerinin gücünü genişletmeye yönelik yapılan değişiklikleri protesto etmek için o sene seçimleri boykot etmeyi seçtiler. Neticede bu boykot yasamadaki İslami etkinin azalmasına neden oldu. 1991 yılında yasama organının üçte birini elinde bulunduran İslamcılar, 2000 itibariyle 80 sandalyeden sadece 5’ine sahipti. IAF, hükümetteki etkisini kaybettiğini ve daha önceki o kendisinin kalesi olan yerlerdeki popülaritesini olumsuz etkilediğini görerek kararı reddetti. Seçtiği yolun hatalı olduğunu görerek, seçim yasası değişmemesine rağmen 2003 seçimlerine katılma kararı aldı. Bu seçimlerde 17 sandalye kazanarak tekrar meclisteki en büyük muhalif grup haline geldi ve seçimlere katılmanın faydasını kanıtlamış oldu.

Otoriter Rejimlerle Başa Çıkmak

Otoriter rejimlerle karşı karşıya kalan muhalefet partileri için seçime katılma ya da seçimi boykot etme tercihi, 21 oyununda elinde 16 sayı tutan oyuncunun kart isteme ya da pas geçme kararına benzer; iki durumda da oyunu kazanma ihtimali düşüktür. Muhalefet partisi seçimlere katılmaya karar verirse söz konusu ülkelerde seçimlere eşlik eden çok yüksek hile ve korku ortamı göz önüne alındığında kazanma ihtimali oldukça düşüktür. Dahası, muhalefetin seçimlere katılması, ne derece adilane biçimde yapıldığından bağımsız olarak, seçimlerin dış dünyanın gözünde meşrulaştırılmasına hizmet eder. Öte yandan, seçimlerin boykot edilmesi iktidar partisinin yerini sağlamlaştırarak kazanmasını garantiler. Boykot, iktidar rejiminin demokratik meşruiyet maskesini düşürebilir ancak, daha önce de gördüğümüz gibi, fiili gerçekleri değiştirmez Staffan Lindberg’in Afrika’daki otoriter partilerle ilgili çalışması, otoriter rejimlerin başarı şanslarının ikinci bir seçim yapabilme şanslarına bağlı olduğunu göstermiştir. Bu engel aşıldığında, rejim için ortada herhangi bir pürüz kalmıyor. Bu olgu, muhalefet partilerinin, en azından ilk turda, seçimlere katılması gerektiğini iddia etmektedir.

Bu dinamik, son yirmi yılda başta Burkina Faso, Çad, Cibuti, Ekvator Ginesi, Fildişi Sahili, Togo ve Tunus olmak üzere çok sayıda Afrika ülkesinde gözlemlenmektedir. Benzer bir örüntü söz konusudur. Muhalefet, hükümetin otoriter eğilimlerini protesto eder ve seçim sürecinin adil olmadığını iddia eder. Protesto etmek için seçimleri boykot etmeyi seçerler çünkü iktidar rejimini meşrulaştırmak istemiyorlardır. Ancak muhalefetin yokluğu, iktidarın ve partisinin daha büyük bir güç elde etmesine hizmet eder. Elimizde 1987’den beri Burkina Faso başkanı Blaise Compaore, 1991’den beri Çad’ı yöneten Idriss Deby ve 1987’den beri Tunus başkanı El Abidine Ben Ali örnekleri var. Fildişi, bu noktada küçük bir istisna oluşturuyor; Henri Bedie’nin muhalefetin boykotu sayesinde oyların %90’ını alarak 1995 yılında tekrar başkan olarak seçilmesiyle buradaki örüntü de benzer şekilde başladı ancak işler daha sonra tersine döndü. Bedie, 1999 yılında Emekli General Robert Guei tarafından askeri bir darbeyle devrildi ve yeni bir seçim yapıldı. 1995 yılında seçimleri boykot eden muhalefet partisinden Laurent Gbagbo, 2000 yılında Guei’yi mağlup ederek başkanlık görevini üstlendi. Bir başka muhalif Allesane Ouattara’nın boykotu, Gbagbo’nu parlamenter çoğunluğu kazanmasına yardım etti. Gbagbo ve Quattara arasında süregiden çatışma, 2002 ile 2004 yılları arasında süren iç savaşın en önemli sebebidir.

Bunun gibi durumlarda, muhalefet partileri için açıkça iyi olan bir seçenek olmasa da seçim boykotları hiçbir bakımdan iyi bir seçenek değildir. Rejim değişikliğine yol açmadıkları gibi, uzaktaki bu ülkeleri harekete geçiren uluslararası ilgi de oldukça küçük bir etkiye sahiptir. Bununla beraber, birkaç iyi alternatif göz önüne alındığında, uluslararası baskının anlamlı bir etkide bulunacak seviyeye gelmesi durumunda faydasız boykotların sürdürülmesinden bir model beklemek makul olacaktır.

Boykotlar Ne Zaman İşe Yarar?

Bu çalışmada değerlendirilen 171 vaka içerisinde küçük bir azınlık (kabaca yüzde dört), boykotçu partiler için olumlu şekilde sonuçlanmıştır. Bu vakalar iki kategoriye ayrılır: ilki, muhalefet partilerine makul bir halk desteğinin olduğu ve boykotun, sokak gösterileri, grevler ve diğer sivil itaatsizlik biçimlerini hareket geçirebilecek daha geniş bir muhalif kampanyanın parçası olduğu vakalar ve seçim yasalarının gerekli çoğunluğu gerektirdiği vakalar. İki kategoride de başarılı boykotlar oldu ancak daha önce anlatılan vakalar, askeri müdahale riskini beraberinde getirirken ikinci vakalarda boykotun, engelleme politikası güttükleri için, boykotçu partiye dönme ihtimali de vardır.

İlk kategoriye uyan üç vaka vardır: 1996’da Bangladeş, 2000-01’de Peru ve 2006-07’de Tayland. Bu vakaların hepsinde, boykotçu parti dikkate değer bir halk desteğine ve kullanabileceği çok sayıda başka silahlara sahipti. Bangladeş’te muhalif Awami League ve müttefikleri, Başbakan Khaleda Zia’nın istifa etmesi talebiyle Şubat 1996 parlamento seçimlerini boykot ettiler. Boykot çağrısını, ülkenin kepenklerinin seçimden iki gün önce kapatılmasına yol açan kitle hareketleri ve genel grevler izledi. Muhalefetin olmaması sebebiyle, Zia’nın partisi BNP, son derece düşük bir katılım oranıyla, 207 sandalyeden 205’ini aldı. Ancak, devam eden protesto ve grevler Zia’nın, kayyum bir hükümetin denetiminde iki ay sonra düzenlenecek diğer bir dizi seçimi kabul etmesine yol açtı. Bu sefer, Awami seçimlere katılmaya karar verdi ve yeni oylamada 299 sandalyeden 147’sini (buna karşılık BNP 116 sandalye aldı) kazandı.

Yıllarca Peru’nun demokratik kurumlarının altını oyan bir iktidardan sonra görevdeki Cumhurbaşkanı Alberto Fujimori, 2000 yılında, hakkından gelebilecek karizmatik muhalif lider Alejandro Toledo ile karşılaştı. Toledo anketlerde lider olmasına rağmen, büyük hile yapıldığı iddialarıyla düzenlenen ilk seçim turunda Fujimori’ye yenildi. Fujimori %50 sınırını geçemediğinden ikinci turun yapılması gerekiyordu ancak Toledo ilk turdaki hileyi ve seçim komisyonunun nesnel davranmamasını protesto etmek için seçimleri boykot etmeye karar verdi. Muhalefet olmadığından, Fujimori seçimlerin son etabını kolaylıkla kazandı ancak Toledo, “başkanın kendisini galip olarak ilan edebileceğini fakat hükümetinin güvenilirlik ve meşruiyetten yoksun olduğunu” iddia etti.

Daha sonra Toledo, Fujimori’nin hilesine olan öfkeden istifa ederek seçim sonuçlarını protesto etmek adına büyük çaplı barışçıl gösteriler düzenlemek için tüm destek rezervini topladı. Amerikan Devletleri Örgütü önderliğindeki uluslararası camia da Fujimori’nin seçimlerinin geçerliliğini ve seçim gözlem komisyonunun öncülüğünü reddederek bu vaka da destekleyici bir rol oynadı. Devam eden baskı Fujimori’nin, yolsuzluk iddiaları altında altı ay sonra aniden istifa etmesine neden oldu. Geçici hükümet, 2001 yılında yeni seçimlerin denetimini üstlendi ve Alan Garcia’yı geride bırakan Toledo Peru’nun yeni başkanı oldu. Bangladeş örneğiyle birlikte düşündüğümüzde, boykot, yapbozun yalnızca bir parçasıdır; hükümet karşıtı güçlü bir muhalefeti harekete geçirebilmek daha sonraki rejim değişikliği aşaması için anahtar faktördür.

Zor durumdaki Tayland Başbakanı Thaksn Shinawatra, hükümet çıkmazına bir çıkış yolu bulabilmek için 2000 yılında 60 gün içerisinde, normal takviminden üç yıl önce, düzenlenecek bir seçim çağrısında bulundu. Muhalefet, Thaksin’in bu seçimleri geçici bir referandum çözümü olarak kullanmayı planlamasına öfkelendiler ve 500 sandalyeden 96’sını ellerinde bulunduruyor olmalarına rağmen kararı protesto etmek için seçimleri boykot etmeye karar verdiler. Boykot sayesinde Thaksin’in partisi seçimlerde 458 sandalye kazandı ancak Bangladeş ve Peru’da olduğu gibi, halk desteği muhalefetin tarafındaydı. Kitlesel protestolar ve gösteriler, Thaksin’in seçimlerden iki gün sonra geri adım atmasına yol açtı. Daha sonra mahkeme seçimleri iptal etti ve kayyum hükümetin denetiminde düzenlenecek yeni bir seçim çağrısında bulundu.

Boykot sonrasında gelişen olaylar iki ülkenin de demokrasiden uzaklaşmasına yol açtığından Bangladeş ve Tayland vakaları kesin zaferler değildir. Tayland vakasında, ordu iptal edilen seçimlerden 5 ay sonra boşluğu doldurdu ve kan dökülmeden yapılan bir darbeyle yönetime geldi. Yeni bir seçim yapılabilmesi için 15 ay geçmesi gerekecekti. Bangladeş örneği çok daha karışıktır. Awami’nin boykotu 1996 yılında iktidara gelmesini sağladı ancak BNP 2002 yılında koltuğu tekrar ele geçirdi ve bu durum planlanan 2007 seçimlerinin öncesinde diğer bir açmaza yol açtı. Awami 1996 yılında izlediği yolu takip ederek kitlesel protestolar ve grevler düzenledi ancak bu sefer ordu müdahale etti ve 2007 ve 2008 yıllarında olağanüstü hal altında “kayyum bir hükümet” olarak devleti yönetti. Boykotun etkili olabileceği ikinci senaryoyu “yeter sayı boykotları” olarak adlandırıyorum. Bu vakalarda, ülkenin başbakanı yasal organın üçte ikisi tarafından tayin edilmek zorundadır dolayısıyla bu seçimlerdeki boykot kararı çoğunluğa ulaşılmasını engelleyebilir ve seçimlerin iptaline yol açabilir. Bu vakalardaki boykotlar başarılıdır çünkü katı anayasal esaslar kapsamında gerçekleşir. Bir başkan, katılım oranı %25 ya da daha az olan boykot edilmiş bir genel seçimi kazanabilmekle birlikte, yeter sayı vakalarında boykot, süreçleri durma noktasına getirebiliyor.

Moldova’daki muhalefet, komünist bir adayın başkanlığı kazanmasını engellemek için 2000 yılında bu taktiği kullandı. Dört seçim girişiminin dördü de yeter sayıya ulaşılamadığı için başarısız oldu. Son olarak 2001 yılında yeni parlamento seçimleri düzenledi ve Komünistler adaylarını kabul ettirecek yeterli sandalye sayısını kazandılar. Muhalefet, 2005 yılının parlamento seçimlerinde meclisteki 101 sandalyeden kazandığı 45 sandalyeyle tekrar denedi ve boykot, bir kez daha, başkan seçme kriterlerini geçersiz kılmıştı ancak bu sefer, muhalefet partilerinden biri, pek çok önemli yasayla ilgili faaliyet karşılığında Komünistlerin adayını destekleme konusunda müzakerede bulundu.

Bazı başarılara rağmen bu yaklaşımın tehlikeleri de vardır. İnatçı bir duruş müzakerelerde fayda sağlamakla birlikte, özellikle iktidar karşıtı güçlü bir isyan olmadığı durumlarda halkın uzamış gecikmeler ya da belirsizlikler için cesareti olmayabilir. Bu vakalarda, boykotçu partinin başı yanabilir. Türkiye’deki Cumhuriyet Halk Partisi örneğini ele alalım. Laik bir parti olan CHP, Başbakan Erdoğan’ın İslamcı Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı adayı olarak seçmesine itiraz etti. CHP’nin boykotu, meclisin Abdullah Gül’ün seçmesi için gereken oy sayısın 10 altında kaldığı üç başarısız oylama girişimine ve neticede yeni bir parlamento seçimine yol açtı. Ancak seçimler düzenlendiğinde CHP, 178 sandalyeden 112’ye düşerek darbe aldı. Sandalyelerin çoğu, daha sonra Gül’ün adaylığını desteklemek üzere Erdoğan’ın partisiyle anlaşmaya oturduğu yeni milliyetçi partiye kaybedildi.

Öneriler

Bu çalışmanın sonuçları, seçim boykotları çerçevesinde karar verme bağlamında hem muhalefet hem iktidar hem de uluslararası camia için çok derin dersler içermektedir. Muhalefet partisinin bakış açısından, geniş çaplı bir halk desteği ve iktidar rejimini devirecek bir sebat olmadığı müddetçe seçim boykotları nadiren iyi bir stratejidir. Vakaların büyük çoğunluğunda, muhalefet seçimlere katılmayı seçerse en azından sistem içerisinde söz söyleyebilme gücüne sahip olacaktır; boykot etmeyi seçerse sisteme dışarıdan bakan bir parti olacaktır ve tarih, uluslararası süvarilerin tepeleri aşıp boykotçuları kurtarmaya istekli ya da muktedir olmadığını göstermiştir. Muhalefet partilerinin, koalisyon kurmak, zararlı iç çatışmaları önlemek için bir birlik cephesi oluşturmayı denemek ve daha sansasyonel vakalarda, seçim imtiyazları ya da iktidar paylaşım anlaşmasının bazı biçimlerini elde edebilmek adına seçim tehdidini işe koşmak gibi başka seçim stratejilerine odaklanmaları daha iyi bir çalışma olur.

Mümkün olduğunca meşru biçimde iktidara gelmeyi amaçlayan iktidar partileri içişe hesap farklıdır. İktidar partileri boykot ya da boykot tehditlerine genellikle üç şekilde tepki verirler: boykotları görmezden gelmek ya da ciddiye almamak, boykotçulara karşı aşırı önlemler almak ya da müzakereye oturmak. İktidar partisinin ilk tepkisi olan seçim boykotunu küçümsemek çoğunlukla yüksek katılım oranlarına işaret eder ve iktidar partilerinin her şekilde kaybedeceği, sadece görünüşü kurtarmak için boykot kararı verdikleri gibi bir iddiası vardır. 1995 Haiti seçimleri sırasında üst düzey hükümet yetkilileri, “Arkalarında halk desteği yok; kaybedeceklerini bildiklerinden boykot ediyorlar” şeklindeki iddiasıyla muhalefetin boykotunu bu yolla açıkladı. Hugo Chavez de “Şu gerçeği kabul etmek gerekir ki halk desteğine sahip değiller. Bu, siyasi bir sabotaj girişimidir” sözleriyle Venezüella’daki muhalefet partisinin boykotuyla ilgili benzer bir açıklamada bulundu.

Sansasyonel seçimlerde iktidar partilerinin müzakere baskısı hissetmesi daha olasıdır ancak kayıtlar gösteriyor ki bu durumda bile, muhalefet partisinin lehine çok fazla imtiyazda bulunmak konusunda dikkatli davranıyorlar. 1991 yılında Zambiya 1994 yılında Güney Afrika ve 1998 yılına Kamboçya bunun en önemli kanıtlarıdır. Bu vakalarda, iktidardaki parti çoğu zaman seçimlere katılım sayısı konusunda yanıltıcı rakamlar vererek ve inatçı muhalefet partisini masaya getirmek için elinden geleni yaptığını vurgulayarak boykot edilmiş bir seçimi dahi meşru gösterebilmek için ipte yürümek zorundadır. Örneklerini Honduras ve Rusya’da gördüğümüz, boykot çağrısı yapan insanları tutuklamak gibi, iktidar partileri tarafından kullanılan kaba kuvvete dayanan teknikler gereksiz ve saçmadır. Amaç, seçimin mümkün olduğunca meşru görünmesini sağlamak ise seçim boykotlarını önlemek için, muhtemelen yalnızca mevcut rejimi güçlendirmeye yarayacak daha sıkı önlemler almak ters tepebilir.

Seçim boykotlarının tarihsel olarak sergilediği başarısızlık, uluslararası camiayı, özgür ve adil seçimler için uluslararası istikrarın mı yoksa demokrasinin desteklenmesinin mi daha büyük öncelik olduğu konusunda mücadele etiği sorularla ilgili ikilemde bırakıyor. Geleneksel olarak, Amerika Birleşik Devletleri ve uluslararası kuruluşlar, seçimlerin olabildiğince temsil edici olabilmeleri için mümkün olan en yüksek katılımı teşvik ederler. Dolayısıyla amaç, partileri boykot etmemeleri adına teşvik etmektir. Ancak adil bir seçimde boykot söz konusuysa uluslararası camia, yapılmakta olan seçimleri onaylarken boykotçuların potansiyel olarak meşru ihtilaflarını tanımak konusunda ikilemde kalıyor. Olası bir çözüm, seçim hilelerini azaltmak ve bu sayede daha geniş bir katılımı desteklemek için seçimlerin uluslararası izlenebilirliğini arttırmaktır. Ancak 2009 yılında yapılan bir çalışmaya[1] göre, uluslararası izleyicilerin varlığı seçim boykotu olasılığını daha da yükseltmektedir.

Peki, uluslararası camianın yapması gereken nedir? En olumlu etkiyi elde edebilmek adına odaklanılması gereken üç alan vardır.

Geniş çaplı katılımı teşvik etmek. Boykotçu partilerin geçmişteki oldukça kötü performansları göz önüne alındığında birinci öncelik Venezüella, Lübnan, Irak, Sırbistan ve diğer ülkelerdeki gibi vahim sonuçlardan kaçınmak için mümkün olan en yüksek katılımı teşvik etmektir. Öne sürülen tüm itirazları yeterli biçimde ele almak imkansız olacaktır ancak otoriter rejimlerle karşılaşıldığında dahi boykottan vazgeçilmesi için gereken tüm çaba gösterilmelidir.

Halk baskısına başvurmak. Uluslararası tecrit ya da uluslararası yardım eksikliği korkusu daha adil bir seçim sistemine imkan vereceğinden, Uluslararası camianın, ülkeleri demokrasiye mahkum etmek adına, mümkün olan durumlarda avantajlı konumunu kullanması gerekir. Buradaki en önemli uyarılardan biri, Amerika Birleşik Devletleri ve diğer ülkelerin bu tehditlerin arkasında durmaya istekli olması gerektiğidir; pek çok vakada adil seçimler, özellikle küresel aşırılığa karşı mücadelede müttefiklerimiz bağlamındaki istikrar için geri plana atıldı.

Hızlı davranmak. Otoriter rejimlerin zaman içerisinde sağlamlaştığı göz önüne alındığında, özellikle politik geçiş dönemlerinde mümkün olduğunca hızlı angaje olmak önemlidir. Otoriter bir lider seçildiğinde ya da tekrar seçildiğinde anlamlı bir etkide bulunmak için iş işten geçmiş demektir. Hızlı eylem çağrısı, geniş katılımın teşvik edilmesiyle de güzelce desteklenir. Seçimler için gereken lojistik hazırlıklar göz önüne alındığında, muhalefet partilerinin eksik kayıt pencerelerinden ya da seçim şanslarına zarar vermekten kaçınmak için seçin partilerinin, seçimlere katılımı mümkün olduğunca erken yapması gerekiyor. Çoğu zaman muhalefet partileri tam anlamıyla bir etkiye erişebilmek için çok geç bir zamanda seçime katılma kararı alırlar. Boykot tehdidi faydalı olabilir ancak muhalefet partilerinin tam bir fayda sağlamaları için yine de seçimlere katılması gerekir. Katılmamayı tercih etmek neredeyse her zaman kaybettiren bir öneridir.

This article was originally published at The Brookings Institution.

Çeviri: Gamze Doğan
Sosyal Bilimler / Çevirmen
gamze.dogan@sosyalbilimler.org

Kaynak: Matthew Frankel / Link

Sonnotlar

1. “Ruling Party Triumphs in Ethiopian Election,” The Guardian (London), 4 July 1994.
2. “Ethiopia: Thumbs-up from Washington,” The Indian Ocean Newsletter, 27 August 1994.
3. “Ghana: A Tale of Two Elections,” Africa News, 8 February 2008.
4. Africa Research Bulletin, 1 October 1999.
5. “Long Awaited UNIP National Council May Be A Flop,” Africa News, 11 May 1999.
6. Tanjug news agency, Belgrade, in English 0950 gmt 4 August 1997.
7. “Milosevic Advantage: In Talking Peace He Can Win Big,” New York Times, 2 February 1999, p. A7.
8 Piccone, Ted and Richard Young. Strategies for Democratic Change. Washington, DC: Democracy Coalition Project, 2006. p. 51.
9. “Militant Hezbollah Now Works Within The Lebanese System,” Los Angeles Times, 22 February 1993, p. A7.
10. “Bhutto Seeks To Form Pakistani Coalition Government,” Los Angeles Times, 8 October 1993, p. A5.
11. “Zimbabwe Teachers Now Targets,” Christian Science Monitor, 11 May 2000.
12. “Islamic Action Front to Take Part in Municipal Elections,” Jordan Times, 3 March 1999.
13. Lindberg, Staffan. “When Do Opposition Parties Boycott Elections?” April 2004. p.6.
14. “Insurgent in Peru Calls for Electoral Boycott,” New York Times, 20 May 2000, p. A6.
15. Pastor, Robert. “Mediating Elections”, Journal of Democracy, vol 9. No. 1 (1998). p. 160.
16. “Venezuela opposition parties pull out of congressional elections,” Associated Press, 29 Nov. 2005.
17. Beaulieu, Emily and Susan Hyde, “In the Shadow of Democracy Promotion”, Comparative Political Studies, Vol. 42, March 2009.


Yasal Uyarı: Yayımlanan bu yazı Türkçeye yabancı dilden sosyalbilimler.org tarafından çevrilmiştir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlali söz konusu olduğunda; sosyalbilimler.org, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Bu metinde yer alan görüşler yazara aittir ve sosyalbilimler.org’un editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Yorum Yazın

Haftalık E-Bülten Aboneliği




sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.