Sosyal Bilimler

Psikoloji'nin Kült Çalışması: Rosenhan Deneyi, Delilik Mekanlarında Akıllı Olmak Üzerine | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Psikoloji’nin Kült Çalışması: Rosenhan Deneyi, Delilik Mekanlarında Akıllı Olmak Üzerine

Eğer akıllılık ve delilik varsa, varolduğunu nasıl bileceğiz?

Soru mantıksız da değil, başlı başına delilik de… Anormalden normali ayırt edebileceğimize bireysel olarak ne kadar çok ikna olmuş olsak da, basitçe, bulgular ikna edici değil. Örneğin, savunulanın akıllılığı hususunda yasal takibat için savunma makamında bulunan ünlü psiyatristlerin davacı makamında bulunan eşit derecede ünlü olan psikiyatristler tarafından yalanlandığı cinayet vakaları okumak sıradandır. Daha genel konuşursak, güvenilirlik, yararlılık ve “akıllılık”, “delilik”, “akıl hastalığı” ve “şizofreni” gibi anlamlara gelen terimler hakkında epey çelişen veri vardır [P. Ash, J. Abnorm. Soc. Psychol. 44, 272 (1949); A. T. Beck, Amer. J. Psychiat. 119, 210 (1962); A. T. Boisen, Psychiatry 2, 233 (1938); N. Kreitman, J. Ment. Sci. 107, 876 (1961); N. Kreitman, P. Sainsbury, J. Morrisey, J. Towers, J. Scrivener, ibid., p. 887; H. O. Schmitt and C. P. Fonda, J. Abnorm. Soc. Psychol. 52, 262 (1956); W. Seeman, J. Nerv. Ment. Dis. 118, 541 (1953). For an analysis of these artifacts and summaries of the disputes, see J. Zubin, Annu. Rev. Psychol. 18, 373 (1967); L. Phillips and J. G. Draguns, ibid. 22, 447 (1971).]. Son olarak, 1934 kadar eski bi zamanda, (Ruth) Benedict normallik ve anormalliğin evrensel olmadığını ileri sürdü [R. Benedict, J.Gen. Psychol., 10, 59 (1934).]. Bir kültürde normal görülen bir şey başka bir kültürde oldukça sapkın olabilir. Bundan dolayı, normallik ve anormallik kavramları insanların inandığı kadar kesin olmayabilir.

Normallik ve anormalliğe ilişkin soru sormak bazı davranışların sapkın ve tuhaf olduğu olgusunu sorgulamak asla değildir. Cinayet anormaldir. Halüsinasyonlar da. Bu tip sorular yöneltmek sıkça “akıl sağlığı” ile ilişkilendirilen kişisel elemin varlığını da inkar etmez. Anksiyete ve depresyon vardır. Psikolojik sorunlar vardır. Fakat, normallik ve anormallik, akıllılık ve delilik ve bunlardan gelen tanılar çoğunun öyle olduklarına inandığından daha az sabit olabilir.

Aslında, akıllının deliden ayırt edilip edilemeyeceği sorusu (ve deliliğin derecelerinin birbirinden ayırt edilip edilemeyeceği) basit bir olaydır: Teşhise götüren dikkat çekici alametler hastaların kendilerinden mi kaynaklanıyor yoksa çevrelerinden ve gözlemcinin onları bulduğu bağlamlardan mı? Bleuler’dan Kretchmer’a, yeni gözden geçirilen Diagnostik ve Statistical Manual of the American Psychiatric Associastion’ı formüle edenlere kadar, hastanın semptom gösterdiği, bu semptomların kategorize edildiği ve dolayısıyla akıllının deliden ayırt edildiği inanışı kuvvetli oldu. Fakat, daha yakın bir zamanda bu inanış sorgulandı. Kısmen teorik ve antropolojik değerlendirmelere, ayrıca hem de felsefi, yasal ve tedaviye yönelik değerlendirmelere de dayanarak, yukarda bahsi geçen görüş akıl hastalığının psikolojik kategorizasyonunun en iyi ihtimalle kullanışsız en kötü ihtimalle kesinlikle zararlı, yanlış yönlendirici ve aşağılayıcı olduğu yönünde olgunlaştı. Bu görüşe göre, psikiyatrik teşhisler gözlemcilerin zihinlerindedir ve gözlenen tarafından sergilenen niteliklerin geçerli özetleri değildir. [Bu konuda bakınız; H. Becker, Outsiders: Studies in the Sociology of Deviance (Free Press, New York, 1963); B. M. Braginsky, D. D. Braginsky, K. Ring, Methods of Madness: The Mental Hospital as a Last Resort (Holt, Rinehart & Winston, New York, 1969); G. M. Crocetti and P. V. Lemkau, Amer. Sociol. Rev. 30, 577 (1965); E. Goffman, Behavior in Public Places (Free Press, New York, 1964); R. D. Laing, The Divided Self: A Study of Sanity and Madness (Quadrangle, Chicago, 1960); D. L. Phillips, Amer. Sociol. Rev. 28, 963 (1963); T. R. Sarbin, Psychol. Today 6, 18 (1972); E. Schur, Amer. J. Sociol. 75, 309 (1969); T. Szasz, Law, Liberty and Psychiatry (Macmillan, New York, 1963); The Myth of Mental Illness: Foundations of a Theory of Mental Illness (Hoeber-Harper, New York, 1963). Bazı eleştiriler için, bakınız, W. R. Gove, Amer. Sociol. Rev. 35, 873 (1970).] [E. Goffman, Asylums (Doubleday, Garden City, N.Y., 1961).] [T. J. Scheff, Being Mentally Ill: A Sociological Theory (Aldine, Chicago, 1966).]

Bunlardan hangilerinin gittikçe neredeyse tam bir normal insan (bu, ciddi pskiyatrik bozuklukların semptomlarına sahip olmayan ve hiç bunları göstermemiş olan kimseler demek) olduklarına karar vermede ve sonrasında akıllı olduklarının anlaşılıp anlaşılmadığını, ki öyle olduysa nasıl olduğunu, belirlemede çıkarımlar yapılabilir. Eğer bu türden sahte hastaların (pseudopatients) akıllı oluşu teşhis edilebiliyorduysa, bu akıllı bir bireyin bulunduğu deli bağlamından ayırt edebiliceğine dair ilk bakışta bir kanıt olurdu. Normallik (ve büyük ihtimalle anormallik), kişinin kendisi içinde taşındığı için nerde vuku bulursa bulsun farkedilecek kadar belirgin, açık seçiktir. Öte yandan, eğer sahte hastaların akıllılığı asla keşfedilmeseydi, psikiyatrik teşhislerin geleneksel yöntemlerini destekleyenler için ciddi sıkıntılar ortaya çıkardı. Farzedelim ki, hastane personeli istidatsız değil, sahte hasta hastane dışında davrandığı kadar akıllı davranışlar sergiliyor ve sahte hastanın önceden hiç psikiyatrik hastane geçmişi olduğu ileri sürülmemiş. Bunun gibi olasılık dışı bir sonuç, psikiyatrik teşhislerin hasta hakkında biraz ama gözlemcinin onu bulduğu ortam hakkında baya yanılttığı görüşünü desteleyecektir.

Bu makale de işte bu türden bir deneyi tasvir eder. Sekiz akıllı kişi 12 farklı hastaneden gizli bir kabul alır [Dokuzuncu sahte hastanın raporları dâhil edilmemişti. Akıl sağlığı yerinde olup olmadığı tespit edilmemiş olsa da medeni durum, ebevynlerine dair bilgileri de kapsayan kişisel geçmiş metninini yanlışlamıştır. Dolayısıyla deneysel davranışları diğer sahte hastalar arasında belirleyici bir faktör değildir.]. Tanısal deneyimleri makalenin ilk kısmını oluşturuyor; kalanı da psikiyatrik kurumlarda deneyimlerini betimlemeye adandı. Deneyin neye benzediğini, bu tip hastanelerde çalışsalar bile, oldukça az psikiyatr ve psikolog bilir. Bunun hakkında bazen eski hastalarla konuşurlar, bu belki de önceki delilerden gelen bilgilere inanmadıkları içindir. Psikiyatrik hastanelerde çalışan kimseler ortama öyle adamakıllı adapte olmaya meyillidirler ki bu deneyin etkisine kayıtsız kalırlar. Ve kendilerinin pskiyatrik hastaneye yatırılmasını ibraz eden araştırmacıların az rastlanan raporları var iken [A. Barry, Bellevue Is a State of Mind (Harcourt Brace Jovanovich, New York, 1971); I. Belknap, Human Problems of a State Mental Hospital (McGraw-Hill, New York, 1956); W. Caudill, F. C. Redlich, H. R. Gilmore, E. B. Brody, Amer. J. Orthopsychiat. 22, 314 (1952); A. R. Goldman, R. H. Bohr, T. A. Steinberg, Prof. Psychol. 1, 427 (1970); unauthored, Roche Report 1 (No. 13), 8 (1971).], araştırmacılar hastanede genellikle kısa zaman dilimlerinde kalmışlardır, ve genellikle de bu hastane personelinin bilgisi dahilindedir. Ne ölçüde hasta gibi ya da araştırmacı meslektaş olarak muamele gördüklerini bilmek çok zor. Yine de, psikiyatrik hastanelerin içlerine dair hazırladıkları raporlar kıymetlidir. Bu makale, bu çabaları sunar.

Sahte Hastalar ve Ortamları

Sekiz sahte hasta farklı kişilerden meydana gelmişti. Biri 20’lerindeki bir psikoloji mezunuydu. Kalan yedisi daha yaşlı ve “oturaklı”ydı. Aralarında üç psikolog, bir pediatr, bir psikiyatr, bir ressam, ve bir de ev hanımı vardı. Üç sahte hasta kadındı, beş tanesi erkekti. Teşhisler onları sonrasında mahcup etmesin diye hepsinin sahte isimleri vardı. Akıl sağlığı alanında uzmanlaşanlar kendilerini başka bir meslekten diye tanıttılar, çünkü personel tarafından mesketaşlarına sıkıntı oluşturabilecek nezaket veya uyarı gereği özel bir dikkat çekmek istemediler [Kişisel zorlukların ötesinde sahte hastaların bazı sosyal ve yasal zorlukların bütünleştiği durumları da tecrübe edecek olmaları da önemli derece dikkati hak etmektedir. Devlet hukukuna rağmen psikiyatri kurumuna bir kez giren kişi kısa süre içinde taburcusu imkânsızdır. İlk önceleri projenin, kişisel ve durumsal olarak bir zorluklka karşılaşmayacığını düşündüğümden bu tarz zorluklara karşı duyarsızdım. Fakat sahte hastalara yargısız tutuklama yazısı hazırlanınca her hastane yatışı sırasında telefonda bir avukat hazır bulundu. Bu konularda yasal tavsiye ve yardımları için John Kaplan ve Robert Bartels’e minnettarım.]. Benim varlığım hariç, sahte hastaların varlığı ve araştırma programının yapısı, hastane personeli tarafından bilinmiyordu (Ben ilk sahte hastaydım ve varlığım bildiğim kadarıyla sadece hastane yönetimi ve baş psikolog tarafından biliniyordu [İlk aşama olarak fakat böyle bazı gizlemek bu soruları araştırmanın ilk aşamasıdır. Gizleme olmadan bu deneylerin başarılı olup olmayacağını vey görevlilerin tanı kapasitesini bilmemize bir yol yoktu. Açıkça benim edişelerim daha bireysel hastaneler ve görevliler hakkında genel endişelerdir, onların anonim olmasına dikkat ettim ve kimliklerini belli edecek ipuçlarını ortadan kaldırdım.].

Mekan da benzer şekilde değişiklik gösteriyordu. Bulguları genellemek için, hastanelerin kabul şartları gözlendi. Örneklemdeki 12 hastane, Doğu ve Batı kıyılardaki beş farklı eyalette yer alıyordu. Bazıları eski ve dökük, bazıları da oldukça yeniydi. Bazılarının hasta-personel oranı güzeldi, bazılarında oldukça personel eksikliği vardı. Sadece bir tanesi katı özel bir hastaneydi. Diğerlerinin hepsi ya devlet ya da federal fon tarafından ya da bir örnekte olduğu gibi üniversite tarafından destekleniyordu.

Bir randevu için hastaneyi aradıktan sonra, sahte hasta bir süredir sesler duyduğundan şikayet ederek kayıt ofisine geldi. Seslerin ne dediği sorulduğunda, sıklıkla belirsiz olduklarını, fakat söyleyebileceği kadarıyla “boş”, “boşluk” ve “düşme sesi” olduğunu ifade etti. Sesler tanıdık değildi ve sahte hasta ile aynı cinsiyete mensuplardı. Bu semptomların seçimine neden olan şey varoluşçu semptomlarla belirgin benzerliğiydi. Bu gibi semptomların, kişinin hayatında algıladığı anlamsızlık hakkındaki acı veren endişelerden ortaya çıktığı ileri sürülmektedir. “Hayatım bomboş” diyen halüsinasyon gören kimse gibidir adeta. Ayrıca, bu semptomların seçiminde, literatürde varoluşçu psikozların tek bir raporu olmayışı da belirleyici olmuştur.

Semptomlar öne sürmek ve isimler, meslekler ve işler üzerinde oynamanın ötesinde; kişi, geçmiş ve şartlar için daha fazla değişiklik yapılmadı. Sahte hastaların hayat geçmişindeki önemli olaylar hakikaten gerçekleşmiş gibi sunuldu. Ebeveynle ve kardeşlerle, eş ve çocuklarla, işteki ve okuldaki insanlarla ilişkiler, bahsi geçen istisnalarla tutarlı olacak şekilde, olduğu gibi resmedildi. Hüsranlar ve üzüntüler sevinç ve memnuniyet ile beraber anlatıldı. Geçmişleri ve mevcut davranışlarının hiçbiri ciddi patolojik olmadığından, herhangi bir şey, deliliği teşhis etmek için sonradan ortaya çıkan sonuçlar fikirlerini etkilerse diye, olaylar hatırlamak için önemlidir.

Psikiyatri koğuşuna kabul edilmelerinin hemen üzerine, sahte hasta herhangi bir anormallik semptomu sergileme taklidi yapmaya son verdi. Bazı durumlarda, kısa süreli hafif bir sinirlilik ve endişelilik vardı, çünkü hiçbir sahte hasta bu kadar kolay kabul edileceklerine gerçekten inanamıştı. Tabi ki, hepsinin paylaştığı ortak korku hemencecik sahtekarlıkla adlandırılmak ve yaşayacakları büyük utanç. Dahası, pek çoğu daha önce bir psikiyatri koğuşunu ziyaret etmemişlerdi; edenler bile yine de başlarına ne geleceği konusunda bir takım ciddi korkular taşıyordu. O sebeple, endişeleri hastane ortamının orijinalitesine oldukça uygundu ve hızla diniyordu.

Bu kısa süren endişelilik halinden başka, sahte hasta koğuşta “normalde” davrandığı gibi davrandı. Sahte hasta hastalarla ve görevlilerle normalde olduğu gibi konuştu. Çünkü, bir psikiyatı koğuşunda olağandışı yapılabilecek şeyler çok az olduğundan, diğerlerini sohbet ile meşgul etmeye teşebbüs etti. Görevli nasıl hissettiğini sorduğunda, iyi olduğunu, uzun süredir semptomları yaşamadığını belirtti. Katılımcılardan talimatlarla, ilaç çağrılarıyla (ilaçların hiçbiri yutulmadı), ve yemekhane yönergeleri ile cevaplandı. Kabul koğuşunda kendisi için erişilebilir olan bu çesit aktivitelerin ötesinde, zamanını koğuş, koğuştaki hastalar ve personel hakkındaki gözlemlerini yazarak geçirdi. Başlangıçta bu notlar “gizlice” yazılıyordu, fakat sonradan pek de kimsenin ilgilenmediği anlaşılınca, artık ortak alanlarda bile yazılabilir hale gelmişti. Hiçbir sır bu aktivitelerden mamul değildi.

Sahte hasta, tıpkı gerçek bir psikiyatrik hasta gibi, ne zaman taburcu edileceğine dair önbilgi olmaksızın hastaneye girdi. Hastaların her birine kendi yollarıyla, özellikle de personeli akıllı olduklarına ikna ederek çıkacakları söylendi. Hastaneye yatırmayla ilgili psikolojk stresler kayda değerdi, sahte hastaların biri hariç hepsi kabul edildikten hemen sonra taburcu edilmeyi arzuluyordu. Bundan dolayı, sadece akıllı gibi davranmak için değil hem de işbirliğine en iyi örnek olma konusunda motive olmuşları. Davranışlarının hiçbir şekilde rahatsız edici olmaması hemşire raporlarınca da onaylandı. Bu raporlar tutarlı bir şekilde, hastaların “arkadaşça”, “işbirlikçi” oldukları ve “anormal belirtiler sergilemedikleri”ni belirtti.

Normaller Algılanabilir Akıllılar Değildirler

Sergiledikleri akıllılık şovuna rağmen, sahte hastalar hiç bir zaman teşhis edilemediler. Bir vaka hariç, şizofreni teşhisi ile kabul edilenlerin [ilginç bir şekilde, 12 başvurunun 11’i şizofren, diğeri ise semptomarından dolayı manik-depresif psikoz olarak teşhis edildi. Bu teşhis daha olumlu prognoza sahiptir, ve bu sadece bizim örneklemimizde yer alan özel hastane tarafından verildi. Sosyal sınıf ve psikiyatrik tanı hakkında bakınız A ve B. Hollingshead and F. C. Redlich, Social Class and Mental Illness: A Community Study (Wiley, New York, 1958).] her biri “remisyon döneminde(semptomlarda geçici bir iyileşme görülmesi)” şizofreni teşhisi ile taburcu edildi. “remisyon döneminde” etiketi hiçbir şekilde bir formalite gibi düşünülmemeli, çünkü hiçbir zaman hastaneye yatırılma boyunca sahte hastaların taklitlerine ilişkin bir soru oluşmadı. Aynı şekilde, hastane kayıtlarında sahte hastaların durumlarının şüpheli olduğuna dair bir belirti de bulunmadı. Bilakis, kanıtlar gösteriyor ki, bir kez şizofren olarak etiketlendiğinde, sahte hasta bu etiketi sürdürüyor. Eğer sahte hasta taburcu edilecektiyse, doğal olarak “remisyon döneminde” olmalı; fakat akıllı değildi, hastane görüşüne göre hiçbir zaman da akıllı değildi.

Akıllılığı tanımaktaki tekdüze hata, aralarında ciddi değişkenlik olsa da bazıları mükemmel olduğu için, hastanelerin kalitesine atfedilemez. Ya da basiteçe sahte hastaları gözlemlemek için yeterli zaman olmadığı iddiası da öne sürülemez. Hastanede yatırılma süresi 7 ile 52 gün arasında, ortalama 19 gün olmak üzere değişkenlik gösterdi. Sahte hastalar, aslında, dikkatlice gözlemlenmediler, ama bu hata fırsat yoksunluğundansa daha çok psikiyatri hastanelerindeki geleneklerle ilgilidir.

Sonuç olarak, sahte hastaların akıllılığını anlamadaki hatanın, akıllı gibi davranmamaları olgusundan kaynaklandığı söylenemez. Hepsinde açık bir şekilde biraz gerilim mevcut iken, günlük ziyaretçileri ciddi davranışsal sonuçlar bulamadı, fakat tabi ki diğer hastalar bulabildi. Sahte hastaların akıllılığını “keşfetmek” hastalar için oldukça yaygındı. İlk üç hastaneye yatırılma vakası sürecinde, tam net hesaplara bakılırsa, koğuş kabulündeki 118 hastanın 35’i güçlü bir şekilde şüphelerini dile getirdi. “Sen deli değilsin. Gazetecisin ya da profesörsün (sürekli not almalarına atıfta bulunarak). Hastaneyi araştırıyorsun”. Hastaların çoğunun, sahte hastaların buraya gelmeden önce hasta oldukları ama şimdi iyileştikleri yönündeki ısrarlarınca güvenleri tazelenmeye çalışılsa da, bazıları sahte hastaların hastane süreçleri boyunca akıllı olduklarına inanmaya devam etti [Tanılarda tabi ki hastaların yeri çok önemlidir ve dolayısyla doğal olmayan davranışları olsa bile birçok insanı akıllı olduğunu söylemeye eğilimli olmaları çok normaldir. Bu konuda elimizde belge olarak veri olmasa da, bize farklı izlenimlerimiz bunun böyle olmadığını söyledi. Bir çok örnekte hastalar sadece dikkatimizi çekmekle kalmadı davranışlarımızı ve huylarımızı etkiledi.]. Personel anlayamazken, hastaların normalliği farketmeleri olgusu önemli sorular ortaya çıkartıyor.

Hastaneye yatırılma müddetinde akıllılığı farketme hatası istatistikçilerin Type 2 hatası diye adlandırdıkları hekimlerdeki kuvvetli bir önyargıdan kaynaklanıyor olabilir. Yani, hekimler hasta bir insanı sağlıklı (negatif hata, Type 1) olarak nitelemektense sağlıklı bir insanı hasta (pozitif hata, Type 2) olarak nitelemeye çok daha meyyaldir. Sebepleri anlamak zor değil: sağlıktansa hastalığa yanlış teşhis koymak açıkça daha tehlikeli. Tedbiri elden bırakmamak, sağlık içinde dahi hastalıktan şüphelenmek daha iyi.

Tıp için iyi olan psikiyatri için iyi olmayabiliyor. Tıbbi hastalıklar, talihsizlik olmasının yanında, genel anlamda aşağılayıcı değildirler. Psikiyatrik bulgular, tam tersine, beraberinde kişisel, yasal ve sosyal damgalar getirir [J. Cumming and E. Cumming, Community Ment. Health 1, 135 (1965); A. Farina and K. Ring, J. Abnorm. Psychol. 70, 47 (1965); H. E. Freeman and O. G. Simmons, The Mental Patient Comes Home (Wiley, New York, 1963); W. J. Johannsen, Ment. Hygiene 53, 218 (1969); A. S. Linsky, Soc. Psychiat. 5, 166 (1970).]. Bu sebeple, akıllı delileri teşhis etmeye yönelik eğilimin tersine döndürülüp döndürülemeyeceğini görmek önemliydi. Sonraki deney, personelinin bu bulguları duyduğu fakat kendi hastanelerinde meydana gelip gelmediğinden şüphe ettikleri bir araştırma ve teknik hastanede düzenlendi. Personel, önlerinde üç ay içinde herhangi bir zamanda, bir ya da daha fazla sahte hastanın psikiyatri hastanesine kabul edilmek için başvurmaya yelteneceği konusunda bilgilendirildi. Her bir personelden, her bir hasta için kabul esnasında ya da koğuşta sahte hasta olma ihtimaline göre derecelendirme yapması istendi. 1 ve 2’nin hastanın sahte hasta olmasına yüksek itimad edildiğine işaret ettiği 10 puanlı bir ölçek kullanıldı.

Kanılar psikiyatrik tedaviye kabul edilen 193 hasta üzerinden oluşturuldu. Hastalarla iletişimi sürdürmekte olan veya birncil sorumlulukları sağlayan (bakıcı, hemşire, psikiyatrist, ve psikologlar) tüm personelden kanılarını ifade etmesi istendi. 41 hasta, yüksek itimad ile, en az bir personel tarafından sahte hasta olarak nitelendi. 23’ü en az bir psikiyatr tarafından şüpheli olarak düşünüldü. 19’u bir psikiyatr ve bir diğer personel grubu üyesi taradından şüpheli addedildi. Aslında, bu süre boyunca (en azından benim grubumda) gerçek bir sahte hasta bulunmamaktaydı.

Deney ders verici türden. Akıllı insanları deli olarak niteleme eğilimi risk (bu vaka için, prestij ve tanısal sezgi) faktörü yüksek iken tersine dönebilir. Fakat 19 kişiden hangilerinin bir psikiyatr ve bir diğer personel grubu üyesi tarafından “akıllı” bulunmadına dair ne denebilir? Bu kişiler hakikaten “akıllı” mıydılar yoksa daha çok Type 2 hatasından kaçarken personel deliyi “akıllı” olarak adlandırma nevinden daha çok hata mı yapmıştı? Bunu bilmenin hiçbir yolu yok. Ama kesin olan bir şey var: bu türden büyük hatalar için çok uygun olan herhangi bir tanısal süreç güvenilir olamaz.

Psikodiyagnostik Etkilerin Yapışkanlığı

Sağlıklıyı hasta olarak adlandırma eğiliminin ötesinde –ki bu eğilim kabuldeki tanısal davranışları bu tür davranışlara uzun süre maruz kalma durumundan daha iyi açıklar- veriler psikiyatrik donanımdaki etiketlemenin büyük rolüne dikkat çeker. Bir kere şizofren olarak etiketlendiğinde, sahte hastanın bu yaftayı kaldırmak için yapabileceği bir şey yoktur. Etiket, hastanın kendisi ve davranışları hakkında diğerlerinin algısı ile derinlemesine boyanır.

Bir bakış açısına göre, veriler çok da şaşırtıcı değil, çünkü bu elementler ortaya çıktıkları bağlamlar tarafında anlamlarına kavuşuyor. Gestalt psikolojisi durumu güzel bir şekilde açıkladı, ve Asch [S. E. Asch, J. Abnorm. Soc. Psychol. 41, 258 (1946); Social Psychology (Prentice-Hall, New York, 1952).] “merkezi” kişisel özelliklerin (mesela “sıcak” karşısında “soğuk”) olduğunu gösterdi. Bu özellikler o kadar güçlüdür ki diğer bilgilerin anlamlarının mevcut bir kişilik özelliğinin intibasını şekillendirmedeki etkisini önemli derecede etkiler [Ayrıca bkz: I. N. Mensh and J. Wishner, J. Personality 16, 188 (1947); J. Wishner, Psychol. Rev. 67, 96 (1960); J. S. Bruner and R. Tagiuri, in Handbook of Social Psychology, G. Lindzey, Ed. (Addison-Wesley, Cambridge, Mass., 1954), vol. 2, pp. 634-654; J. S. Bruner, D. Shapiro, R. Tagiuri, in Person Perception and Interpersonal Behavior, R. Tagiuri and L. Petrullo, Eds. (Stanford Univ. Press, Stanford, Calif., 1958), pp. 277-288.]. “Deli”, “şizofren”, “manik depresif” ve “aklen dengesiz” bu tür merkezi özelliklerin en kuvvetli olanları arasında. Kişi bir kez anormal olarak adlandırıldığında, diğer tüm davranışları ve karakteristikleri bu etiketten etkilenir. Tabi ki, bu etiket o kadar güçlüdür ki birçok sahte hastanın normal davranışları tamamen ya da derinlemesine yanlış yorumlanmış olarak görüldü. Bazı örnekler bu mevzuyu aydınlatacaktır.

Daha önceden, isimleri, işleri ve gerektiğinde mesleklerinin ötesinde, sahte hastaların kişisel geçmişleri ve mevcut statülerinde değişiklik olmadığını belirtmiştim.  Yoksa, gerçeğe uygun bir kişisel tarih ve koşullar önerilmişti. Bu koşullar psikotik değildi. Öyleyse, sahte hastalar, hayat koşullarına uyum sağlayacak kadar bu şekilde modifiye edilmiş tanılarla nasıl bağdaşık hale getirildiler?

Tespitte bulunabileceğim kadarıyla, tanılar hiçbir şekilde, sahte hastanın yaşam koşullarının ilgili sağlık durumundan etkilenmiyordu.  Daha çok, tam tersi vuku buluyordu: durumun algısı tamamen teşhisten etkileniyordu. Bu tür bir etkileşime açık bir örnek, çocukluğunun ilk evrelerinde babası ile oldukça mesafeli olup annesi ile yakın bir ilişkisi olan bir sahte hastanın vakasında görülebilir. Fakat, yetişkinlik ve sonrası boyunca, annesi ile araları soğurken, babası yakın bir arkadaşı oldu. Karısıyla şimdiki ilişkisi ise tipik olarak yakın ve sıcak. Sık sık öfke değişimleri dışında, sürtüşme olabildiğince az. Çocuklar nadiren dayak yemiş. Açıkça görülüyor ki bu çeşit bir geçmişte özellikle patalojik bir durum yok. Hatta, pek çok okuyucu kendi deneyimlerinde önemli zararlı sonuçları olmayan benzer bir model görmüş olabilir. Fakat, nasıl bu tür bir geçmişin psikopatolojik bir bağlama dönüştürüldüğünü hasta taburcu olduktan sonra hazırlanan vaka özetinden gözlemleyelim.

39 yaşındaki beyaz erkek hasta ilk çocukluk döneminde başlayan yakın ilişkilerdeki ciddi ikircikliliğe dair uzun bir geçmiş anlattı. Annesiyle olan yakın ilişkisi yetişkinlikte soğudu. Babasıyla mesafeli ilişkisi ise süreç içinde yoğunlaştığı yönünde tasvir edildi. Duygusal istikrar yok. Karısı ve çocuklarıyla olan duygusallığını kontrol girişimleri çocuklarına şiddet vakasında öfke patlaması ile noktalanmış. Ve bir kaç iyi arkadaşı olduğunu söylerke, bu ilişkilerde de ciddi ikirciklilik olduğu seziliyor…

Vakanın olguları şizofrenik tepkilerin dinamiklerine dair popüler bir teoriyle tutarlılığını sağlamak için personel tarafından kasıtsız bir şekilde çarpıtıldı [Bu durumda “Merkez” özelliği ile ilgili benzer bir kendi kendini besleyen bir kehanet örneği için bakınız: R. Rosenthal and L. Jacobson, Pygmalion in the Classroom (Holt, Rinehart & Winston, New York, 1968]. Ebeveyn, eş ve arkadaşlarla ilişkili olarak ikircikli bir fıtrata dair hiçbir şey tasvir edilmemişti. İkirciklik çıkarsanabileceğine göre, bunun tüm insan ilişkilerinde bulunmasından daha normal bir şey yok. Sahte hastanın ebeveyniyle ilişkilerinin zaman içinde değişkenlik gösterdiği doğru, fakat -kolaylıkla beklenebilse- de sıradan bir bağlamda çok da dikkate değer değil. Açıkça, personelin ifadelerine (bunlar; ikiricklilik, duygusal istikrarsızlık) isnat edilen anlam şizofreni teşhisince belirlenmiş. Kişinin “normal” olduğu bilinseydi, tamamiyle farklı bir anlam isnat edilecekti.

Tüm sahte hastalar çok rahatça açık bir şekilde not aldılar. Sıradan şartlar altında, aslında hastalar arasında olduğu gibi gözlemcilerin kafasında da soru işaretlerine yol açmalıydı. Tabi ki, sahte hastalar için bu not almaların onları günbegün koğuştan çıkartmaya yönelik ihtiyatlara yol açan şüpheleri uyandırdığı aşikar. Fakat önlemler lüzumsuz oldu. Personelin notları sorgulaması bir sahte hastanın psikiyatrına ne tür ilaçlar aldığını sorması ve cevapları not etmeye başlaması üzerine oldu. “Yazmana gerek yok,” dendi kendisine nazikçe. “Eğer hatırlamakta sorun yaşarsan, tekrar sorabilirsin”.

Sahte hasta soru sormasaydı, yazmaları nasıl yorumlanacaktı? Üç hasta hakkındaki raporlar, yazmalarının patolojik davranışlarının bir boyutu olarak görüldüğüne işaret ediyor. Yazması hiçbir zaman sorgulanmamış bşr sahte hasta hakkındaki günlük rapor, “Hasta, yazma davranışına bağlanmış” şeklinde idi. Tahminen, hasta hastanedeydi, psikolojik olarak rahatsız edilmişti. Ve rahatsız edildiği varsayılırsa, süregelen yazma eylemi, bu rahatsız edilmenin davranışsal tecellisi idi, belki de şizofreni ile ilişkili olabilecek kompulsif davranışların bir alt kümesiydi.

Psikiyatrik teşhisin örtük bir özelliği sapkınlığın kaynağını bireyin kendisine ve nadiren kendisini kuşatan karmaşık uyarıcıya yerleştirmesidir. Sonuç olarak, çevre tarafından uyarılan davranışlar genellikle hastanın bozukluğuna yanlış bir atıftır. Örneğin, kibar bir hemşire bir sahte hastayı uzun hastane koridorunda yürüyüş yaparken bulmuş. “Bay X, gergin misiniz? diye sormuş. “Hayır, sıkıldım” cevabını almış.

Sahte hastalar tarafından tutulan notlar tamamen iyi niyetli personel tarafından yanlış yorumlanan hasta davranışları ile dolu. Yeterince sık bir şekilde, hastanın “çılgına döneceği” çünkü, kasıtlı ya da kasıtsız bir şekilde, katılımcı tarafından yanlış muameleye maruz kaldığı vaki. Olay üzerine denk gelen bir hemşire hastanın davranışındaki çevresel uyarıcıları nadiren ve hatta gelişigüel sorgular. Hatta, öfkesinin diğer kimselerle mevcut etkileşiminden değil de kendi patolojik durumundan kaynaklandığını farzeder. Personel patlamaların hastanın ailesinden (özellikle de yeni ziyaret edildiğinde) ya da diğer hastalardan kaynaklandığını düşünür sık sık. Fakat hiçbir zaman, personel bir hastanın davranışından kendisini ya da hastanenin sitemini sorumlu tutmadı. Bir psikiyatrist öğlen yemeğinden yarım saat önce dışarda kafetarya girişinde oturan hastaları işaret etti. Genç grup için, bu tarz bir davranışın sendromun oral-düşkünlük özelliğine işaret ettiğini belirtti. Psikiyatrik bir hastanede yemenin yanısıra beklenebilecek çok az şeyin var olduğuna şahit olmuş görünüyor.

Bir psikiyatrik etiketin başlı başına bir hayatı ve etkisi vardır. İzlenim bir kere hastanın şizofreni olduğu yönünde şekillenirse, beklenti hastanın şizofreni olmaya devam edeceğidir. Hastanın tuhaf hiçbir davranış sergilemediği yeterli bir süre geçtiğinde, hastanın remisyon döneminde olduğu ve taburcu edilmeye müsait hale geldiği düşünülür. Fakat etiket, hastanın tekrar şizofrenik davranışlar sergileyeceğine dair teyitedilmemiş beklentilerle, taburcu olduktan sonra da devam eder. Akıl sağlığı uzmanlarınca müzakere edilmiş bu türden etiketler, yakınları ve arkadaşları üzerinde etkili oldukları kadar hastanın kendisi üzerinde de etkilidir, ve teşhisin hepsi üzerinde kendi kendini gerçekleştiren kehanet etkisi yapmasına kimse şaşırmamalıdır. Sonuç olarak, hastanın kendisi tüm ekstra anlam ve beklentilerle teşhisi kabul eder ve ona göre davranır [5].

Bu meselelerden yapılması beklenen çıkarım oldukça basittir. Zigler ve Phillips’in ifade ettiği gibi, farklı olarak tanılanmış hastalar tarafından sergilenen semptomlarda çok büyük bir örtüşme var [E. Zigler and L. Phillips, J. Abnorm. Soc. Psychol. 63, 69 (1961). See also R. K. Freudenberg and J. P. Robertson, A.M.A. Arch. Neurol. Psychiatr. 76, 14 (1956). ], dolayısıyla akıllı ve delilerin davranışları da büyük ölçüde örtüşüyor. Akıllı her zaman “akıllı” değil. “Haksız gerekçeler”den gözümüz kararıyor. Sıkça canımız sıkkın ve gerginiz, yine yok yere. Ve bir veya diğer kimseyle anlaşmakta zorlanırız – yine özellikle belirtebileceğimiz haklı bir neden olmaksızın. Benzer olarak, deliler de her zaman deli değiller. Tabi ki, uzun süre boyunca akıllı oldukları algısı, onlarla yaşayan sahte hastaların belirttiği bir noktaydı – teşhislerin dayandırıldığı tuhaf davranışlar, total davanışlarının sadece küçük bir parçasını oluşturdu. Sıkça yaşanan depresyon üzerine kendimizi kalıcı depresif olarak etiketlemek bir mana ifade etmiyorsa, tuhaf davranışlar ve kavramalara dayanarak tüm hastaları deli veya şizofreni olarak etiketlemek de doğru değil. Mischel’in de işaret ettiği gibi [W. Mischel, Personality and Assessment (Wiley, New York, 1968).], davranışlar, onları harekete geçiren uyarıcılar ve bağıntıları hakkındaki tartışmalarımıza sınır koymak daha da faydalıdır.

Neden “deli” veya “akli dengesi yerinde olmayan” gibi güçlü etkileri olan kişisel özelliklerin ortaya çıktığı bilinmiyor. Muhtemelen, bir davranışın ortaya çıkmasına sebep olan kaynak ya da uyaran uzak veya bilinmiyorsa, ya da bir davranış bize sabit geliyorsa, davranışa ilişkin kişilik etiketleri ortaya çıkar. Bir diğer yandan, kaynak ve uyaran biliniyor ve ulaşılabilirse, söylem davranışın kendisi ile sınırlanır. Bundan dolayı, belki halüsünasyon görüyorumdur çünkü uyuyorum, ya da halüsünasyon görüyorumdur çünkü özel bir ilaç içtim. Bunlar uyku halüsünasyonları ya da rüyaları diye isimlendirilmişlerdir, ve ayrı olarak hap halüsünasyonları. Fakat, halüsünasyonumun uyarıcısı bilinmediğinde, bu akli dengesizlik ya da şizofreni olarak adlandırılır – sanki bu çıkarsama bir şekilde diğerleri kadar aydınlatıcıymış gibi.

Psikiyatrik Hastaneye Yatırılma Deneyimi

“Akıl hastalığı” teriminin kaynağı yakın zamanlara dayanır. Eğilimlerinde insancıl olan ve cadılar ve “akli dengesizler”den psikiyatrik hastaya benzerlere kadar psikilojik rahatsızlığı olanlar için merkezler (ve halkın sempatisini) oluşturmayı çok isteyen kimselerce türetilmiştir. Ve en azından kısmen de olsa başarılı oldular, çünkü akıl hastaları için tedaviler yıllar geçtikçe ciddi şekilde gelişti. Fakat tedaviler gelişirken, insanların akıl hastalarını fiziksel hastalık sahiplerini gördükleri gibi düşünüp düşünmedikleri şüpheli. Kırılmış bir ayak iyileşebilecek bir şey, fakat akıl hastalığı ilelebet sürecek iddiasına sahip [The most recent and unfortunate instance of this tenet is that of Senator Thomas Eagleton.]. Kırılmış bir ayak gözlemcileri tehdit etmez, fakat ya akli dengesi yerinde olmayan bir şizofren? Akıl hastalığına dair tutumların korku, düşmalık, mesafelilik, şüphelilik ve ürkme özellikleri taşıdığına dair şimdiye kadar pek çok kanıt mevcut. [T. R. Sarbin and J. C. Mancuso. J. Clin. Consult. Psychol. 35, 159 (1970); T. R. Sarbin, ibid. 31, 447 (1967); J. C. Nunnally, Jr., Popular Conceptions of Mental Health (Holt, Rinehart & Winston, New York, 1961).] Akıl hastaları toplumun cüzzamlısıdır.

Genel nüfusu etkileyen bu tür davranışlar şaşırtıcı değil sadece üzücüdür. Fakat bunların, hastaları tedavi eden ve durumun üstesinden gelmeye çalışan uzmanları-görevliler, hemşireler, doktorlar, psikologlar ve sosyal hizmet uzmanlarını- da etkilemesi daha kaygı vericidir çünkü bu tutumlar çok açık bir şekilde tehlikelidir ve hastalar bilinçsizdir. Çoğu akıl hastalıkları uzmanları akıl hastalıklarına sempatik olduklarında ısrarcıdırlar, ne çekingen ne de düşman değiller. Fakat onların psikiyatri hastalarıyla olan ilişkilerini çok keskin bir belirsizliğin belirlediği çok daha muhtemeldir, açık seçik dürtüleri ise onların tüm tutumlarının sadece bir parçasıdır.  Negatif tutumlar da vardır ve kolayca tespit edilebilir. Bu tutumlar bizi şaşırtmamalı. Bunlar hastaların üzerinde taşıdığı yaftaların ve onların bulunduğu mekanların doğal sonucudur.

Tipik bir psikiyatri hastanesinin yapısını düşünün. Çalışanlar ve hastalar çok katı bir şekilde birbirinden ayrılmıştır. Çalışanlar yemek imkanları, banyolar ve toplanma odaları gibi kendi yaşam alanları vardır.  Yalancı hastaların “kafes” olarak adlandırdığı, profesyonel takımın kaldığı cam bölmeler her zamanki günlük oturma odalarından ayrıdır. Çalışanlar öncelik olarak bakım için ortaya çıkarlar—ilaç vermek, terapi uygulamak veya grup toplantısı, bir hastaya talimet verme veya uyarmak/kınamak için. Bunun dışında onların kazançlarına engel oluyormuş da onları sürekli kıskıvrak yakalayan hastalıkmış gibi çalışanlar kendilerini korumaktadırlar.

Hasta-çalışan ayrışması o kadar kurallaşmıştır ki çalışanların ve hastaların bir araya gelme derecesini ölçmek için “kafes dışındaki zaman” kavramı kullanılmaktadır. Her ne kadar kafes dışındaki zaman tamamen hastalara harcanmasa da (mesela bazen televizyon izlerler) güvenilir bir veri sağlamanın tek yolu buydu.

Kafes dışında harcanan zaman yüzde 11.3 (aralık yüzde 3 ten 52 arası). Bu rakam sadece hastalarla vakit geçirmeyi değil aynı zamanda çamaşır katlama, hastalar günlük temizliklerini yaparken onları denetleme, koğuşların temizliğini denetlemek ve hastaları bazı aktivietelere yönlendirmeyi de içeriyordu.

Hastalarla konuşan veya oyun oynayan görevli çok naidiren rastlanır. Hemşirelerin kafes dışında çok fazla zaman geççirmediklerinden bu durum hemşireler için “(hastalarla) karışma zamanı yüzdesi” sağlamanın imkânsızlığını gösterdi.

Aksine biz kafesten çıkma örneklerini saydık. Ortalama olarak, gündüz çalışan hemşireler kafesten vardiya başına tamamen çıkıp gitmeleri de dahil olmak üzere (aralık değeri 4-39 defa) 11.5 defa çıktılar. Sonrasında öğle ve gece hemşireleri daha az ulaşılabilir, vardiya başına 9.4 defa (4-41 defa aralığında). Gece yarısından saat 08:00’e kadar olan sürede sabah erken vardiyasına kalan hemşirelere dair veri bulunmamaktadır çünkü bu saat aralığında hastalar zaten uyumaktadır.

Tıpçılar, özellikle psikiyatrlar daha az ulaşılabilir. Onlara nadiren koğuşlarda rastlanabilr. Gelip-gitme saatleri dışında daha çok kendi kafeslerinde zaman haramaktadırlar.   Ortalama olarak, tıpçılar her gün 6.7 defa koğuşlarda görülüyorlar (1-17 aralığında) bu verilerde tıpçılar hakkında oğru bir değerlendirme yapmanın ne kadar zor olacağını bize söylemektedir.

Psikiyatri hastanesinin hiyerarşik organizasyonu daha önce de yorumlandı [A. H. Stanton and M. S. Schwartz, The Mental Hospital: A Study of Institutional Participation in Psychiatric Illness and Treatment (Basic, New York, 1954).] ama bu organizasyonunun gizli yönü de ele almaya değerdir. Hastalar ile  rütbesi en yüksek olanlar çok az, rütbesi düşük olanlar ise çok ilgilenmiştir. Şöyle ki, uygun rol kazanımı diğerlerini izleyerek mümkün olur. Bu yüzden katılımcıların sadece hastalarla değil nitelikli görevlilere–hiyerarşide kedi alanları için gerekli olan– de zaman ayırmak suretiyle hastalara yapabildikleri kadar az zaman harcamaları anlaşılırdır. Katılımcılar, genelde model, aksiyon ve güçün yeri olan koğuşta görünüyorlar.

Şimdi ise bir dizi farklı çalışmaya döneceğim, bunlar daha çok hasta tarafından başlatılan temas girişimine çalışanın verdiği cevap üzerine. Bir insanın size harcadığı zamanın size verdiği önemi gösterdiği inancı hep kabul edilegelmiştir. Eğer sizinle göz kontağını kuruyorsa sizin şartlarınızı ve ihtiyaçlarınızı önemsediği inancı vardır. Eğer konuşma aralarında duraklayıp konuşmasına devam ettiği oluyorsa size özel bir önem verdiği anlamına gelir. Dört hastanede, sahte hastalar şu şekillerde kontak kurmaya çalıştılar: “pardon bakar mısınız, Bay… (veya doktor yada bayan) X, ne zaman ayrıcalıklardan faydalanabileceğim? (veya “personel toplantısında ne zaman sunulacağım?” “..ne zaman taburcu olacağım?”. Soruların içerikleri hedeflere ve sahte hastalara göre çeşitlilik gösterse de sorular tutarlı ve nazik formdaydı.

Personel üyesi şüphelenmesin ve tedirgin olmasın diye bakım, bir günde bir defadan fazla bir görevliye düşmezdi. Bu verileri incelerken, sahte hastaların davranışı durumu ne bozucu ne de yıkıcı olduğunu hatılıyorum. Biri onlarla gerçekten iiyi bir diyaloğa girebilir.

Bu deneylerden elde edilen veriler Tablo 1’de, tıpçıların (birinci sütun), hemşirelerin ve görevlilerin (ikinci sütun). Bu dört kurumdaki küçük farklılıklarhastaların başlattığı diyaloğa devam etme derecesinde kendisini göstermektedir. Bu güne değin, en popüler cevaplar, ya bir soruya kafayı hareket ettirme ve çevirmeleriyle birlikte kısa bir cevap ya da hiç cevap vermelelerinden ibarettir.

Karşılaşmalar sık sık şu garip şekli aldı: (sahte hasta) “Pardon, Dr. X, ayrıcalıklar için ne zaman uygun olacağımı söyleyebilir misiniz?” (dokor) “Günaydın, Dave, bu gün nasılsın?”(Cevap beklemeden gider).

rosenhan tablo

Son zamanlarda Standford Üniversitesinde elde edilen verilerle bu verileri karşılaştırmak bilgi vericidir. Büyük üniversitelerde çok meşgul olan fakültelerin öğrencilere ayıracak vakti olmadığını ifade eden bir tipleştime söz konusudur. Bu karşılaştırma için, bir toplantıya ya da derse gittiği belli olan bireysel öğretim üyelerine bir kadın yaklaştı ve şu altı soruyu sordu:

  1. Afedersiniz, Encina Salonuna nasıl gideceğimi tarif edebilir misiniz? (Tıp fakültesinde: “…? Klinik Araştırma Merkezi’ne”).
  2. Fish Ek Binası’nın nerede olduğunu biliyor musunuz? (Standford’ta Fish Ek Bina yoktur.)
  3. Siz burada mı görevlisiniz?
  4. Bu üniversiteye nasıl başvuluyor? (Tıp fakültesinde “……Klinik Araştırma Merkezi’ne”)
  5. Burayı kazanmak zor mu?
  6. Ekonomik yarım var mı?

İstisnasız bir şekilde, Tablo 1’de görüldüğü üzere, bu soruların tümü cevaplandı. Ne kadar acele olursa olsunlar, katılımcılar sadece göz kontaktı için değil konuşmak için de durdular.  Gerçekten bazı katılımcılar, Fish Ek Binası’nı ya da üniversiteye kabul alma olasılığını soranı konuşmak için kendi ofisine davet etti.

Tablo 1’de (4,5 ve 6. sütunlar)  görüldüğü üzere, benze veriler hastanede de toplandı. Burada da, bir genç bayan altı soru sordu. Fakat, birinci sorudan sonra 18 katılımcıya (4.sütun), “ bir psikiyatrist arıyorum”, ve 15 katılımcıya (5.sütun) “Bir dahiliyeci arıyorum”, diğer on katılımcı ek yorumla karşılaşmadı (6.sütun). Okuldaki üniversite gruplarında ortak cevapların genel derecesi psikiyatri hastanesinde sahte hastalara verilenlerden daha fazladır. Böyle olsa bile, tıp fakültesinde belirgindir. Bir psikiyatri bulması dahiliyeci bulmasından daha az ihtimaldir.

Güçsüzlük ve Duyarsızlaşma

Göz kontağı ve sözlü iletişimin varlığı ilgi ve bireyleşmeyi; yokluğu ise kaçınma ve duyarsızlaşmayı yansıtır. Sunduğum veriler, kaçınma ve duyarsızlaşmadan beslenen çok sayıdaki günlük yüzleşmelerdeadaletin olmadığını gösteriyor. Sözlü kontak başlatma günahını işlediği için dövülen hasta kayıtlarım var. Örneğin, benim kendi deneyimim sırasında, bir hasta bir görevliye “seni seviyorum”dediği için, diğer hastaların önünde dövüldü. Bazen, hastaların kabahatlerine karşılık verilen cezalar psikiyatrik kanaunların en rasyonelleriyle yorumlanamayavak kadar aşırıydı. Fakat, bunun hiç sorgulanmadığı ortaya çıktı. Gerginlikler sıklıkla kısa sürerdi. İlaç için çağrıyı duymamış bir hasta sert bir şekilde uyarı almış olur ve sabahları görevliler hastaları “hadi yataktan çıkın sizi —– !” şeklimde azarlayarak uyandırırlar.

Psikiyatri hastanesinin duyarsızlığına maruz kalan bireyleri kuşatan ezici derecede hissedilen güçsüzlük duygusunu ne anekdot ne de somut data tam anlamıyla aktaramaz. Hangi psikiyatri hastanesi olduğu neredeyse hiç önemli değildir— bu bağlamda, en iyi devlet ve çok lüks özel hastaneler kırsal ve viraneleşmişlerden daha iyi fakat yine de görünüşlerinin fersah fersah farklarına rağmen psikiyatri hastanalerinin özellikleri büyük çoğunlukta aynıdır.

Güçsüzlük her yerde çok açık bir şekilde kendisini hissettirmekteydi.

Psikiyatrik bağlılıktan dolayı hastalar birçok hukuki haktan mahrumdurlar [D. B. Wexler and S. E. Scoville, Ariz. Law Rev. 13, 1 (1971).]. Psikiyatrik yafta yüzünden güvenirlikten uzaktır. Hareket etme özgürlüğü kısıtlanır. Görevlilerle bir diyalog başlatamaz, sadece ona yönlendirilenlere cevap verebilir. Kişisel mahremiyet asgari düzeydedir. Hasta koğuşları ve eşyaları herhangi bir sebeple araştırılabilir.    Kişisel geçmişi ve ızdıraplarını içeren dosyasını, terapi ile alakasız olsa da, herhangi bir görevliye bile açıktır (genellikle gönüllü “gri bayan” ve “şeker askeri”ni de içerir). Kişisel hijyeni ve dışkılamaları sürekli kayıt altındadır. Tuvaletlerde kapı yok.

Bazen duyarsızlaşma o kadar ileri boyutlara gider ki hasta kendisini görünmez ya da en azından hesaba almaya değmez görüyor. Kabul edildikten sonra ben ve diğer sahte hastalar ilk fiziksel taramadan geçmek için görevlilerin biz orada değilmişiz gibi, kendiişleri için girip çıktığı yarı kamusal bir odaya alındık.

Serviste, diğerlerinin (sahte hastaların) önünde hastalar sözlü ve ciddi fiziksel istismara maruz kaldılar. Sahte hastalar hepsini not aldı. Öte yandan istismarcı davranış, diğer görevlilerin geldiği duyulduğunda hemen bırakıldı. Personel geçerli tanıktır, hastalar değil.

Bir hemşire odadaki tüm erkeklerin önünde iç çamaşırını ayarlamak üzere üniformasının düğmelerini açtı. Hiç kimse onun baştan çıkarcı olduğunu düşünmedi. Daha doğrusu bizi dikkate bile almadı. Bir grup çalışan bir hasta hakkında herkesin önünde sanki o yokmuş gibi çok hararetli bir şekilde tartışa da biliyor.

Duyarsızlığın ve görünmezliğin bir örneği de ilaçla ilgiliydi. Toplamda sahte hastalar Elavil, Stelazine, Compazine ve Thorazine dâhil olmak üzere 2,100 ilaç kullandı. (Bütün bu çeşitli ilaçların isimleri hastalara verilirken onlara semptomları hakkında kısa bilgi vermeleri gerektiği de not etmeye değerdir) Sadece iki hap yutuldu. Geri kalanlar ya ceplerde saklandı ya da tuvalete atıldı. Sahte hastalar bunu yapmakta yalnız değillerdi. Kaç tane hastanın ilaç içmediği konusunda kesin bir kaydım olmasa da sahte hastalar kendi ilaçlarını atmadan önce tuvaletlerde diğer hastaların ilaçlarını çok sık gördüklerini söylediler. Bu konuda bütün hastalar iş birliğinde olduğu müddetçe, onların bu davranışları diğer önemli konular gibi önemsenmediğinden dikkat çekmedi.

Bu tarz duyarsızlaşma tavrına karşı sahte hastaların tepkileri yoğundu. Onlar katılımcı gözlemci olarak gelmelerine ve oraya ait olmadıklarını bilmelerine rağmen, yine de bu değersizleştirmeye karşı kendilerini savunurken buldular. Bazı örnekler: bir psikoloji yüksek lisans öğrencisi ödevlerini yetiştirmek için eşinden ödevlerini hastaneye getirmesini istemişti—Bu, gizliliğin korunması gerektiğine dair önlem alması gerektiği uyarıları kendisine yapılmış olmasına rağmendi. Uzun zaman hastanede kalmak için eğitilmiş olan aynı öğrenci, hafta sonları çıkmak için izin istedi ve taburcu olmakta ısrar etti. Diğer bir sahte hasta hemşireyle duygusal ilişki yaşadı. Akabinde, psikoloji yüksek lisans programına başvurduğu konusunda bilgilendirdi ve onun ziyaretçilerinden biri de yüksek lisans hocası olduğundan bu gerçek herkesçe bilinmeye başladı. Yine aynı kişi hastalara psikoterapi uygulamaya başladı-bunlar kişisel olmayan bir ortamda kişisel bir alan açmanın bir yoluydu.

Duyarsızlaşmanın Kaynakları

Duyarsızlaşmanın kaynakları nelerdir? İkisinden bahsettim bile. Birincisi akıl hastası olmamıza karşı eleştirilen tutum—onları tedavi edenler de dâhil— korku, güvensizlik, korkunç tavır beklentileri bir yandan ve diğer yandan yardım severlik. Bizim buradaki ve diğerlerinde olduğu gibi karasızlığımız kaçınmamıza sebep oldu.

İkincisi de birinciden çok bağımsız değil, psikiyatri hastanesindeki hiyerarşik yapı duyarsızlaşmayı kolaylaştırır. En üst görevliler hastalarla asgari derecede ilgileniyor ve bu diğerlerine örnek oluyor.

Psikiyatrların, psikologların, sıradan insanların ve doktorların günlük ilgilenme ortalamaları 3,9’dan 25,1 dakika aralığındadır, bu da ortalamada 6,8’de denk geliyor (altı sahte hasta ortalama 129 gün kaldı). Bu ortalama, röportajları, üst düzey personel önünde koğuş tanışmalarını, grup veya bireysel psikoterapiyi, konferans sunumlarını ve deşarj olma toplantılarını da içermektedir. Açıkçası, hastalar doktor grubuyla çok fazla ilişkiye girmiyor. Bu durum ise hemşireler ve diğerleri için model teşkil etmekte.

Başka kaynaklar da mümkün tabii ki. Psikiyatri servisinin ciddi mali zorlukları var. Çalışanların eksiklikleri çok fazla ve hasta ile olan ilişkiyi kısa olmasında etkisi var. Ekonomik sıkıtılar gerçeklik olmasına rağmen yine de çok şey yapılabilir. Benim izlenimlerim görevlilerin davranışlarında psikolojik etkenler ekonomik olanlardan daha etkili olduğu yönünde ve görevliler zaten hastaları ekonomik temelde geliştirmiyor. Mesela görevli buluşmaları ve çok büyük boyutlarda hasta kayıtları, hastalarla kurulan bağ kadar aşağı çekilmiyor. Öncelikler, zor zamanlarda bile hep var olmuştur. Hastalarla bağlantı kurmak yeterli bir öncelik olarak görülmez ve ekonomik baskıların bunun üzerinde bir etkisi yok. Kaçınma ve duyarsızlaşmanın olabilir.

Psikotrop ilaca olan aşırı bağlı olma durumu zımnen duyarsızlaşmayı ortaya çıkarmaktadır, zira görevliler hastaların ilaçla hâlihazırda tedavi olduklarını ve daha fazla bağlantı kurmaya gerek olmadığını düşünmektedirler.

Ancak, burada bile, psikotrop ilaçların rolünü anlamada uyarıların tecrübe edilmesi gerekmektedir. Eğer hastalar güçsüz değil de güçlü olsaydı, onlar problemli olmaktan öte ilginç olarak görülseydi, eğer cüzamlı gibi muamele edilmekten vazgeçilerek sosyalleşebilselerdi ve eğer onların acıları bizim için değerli olsaydı, ilaçların olmasına rağmen biz onlarla bağlantı kurmaya çalışır mıydık? Belki sadece zevk için.

Yaftalama ve Duyarsızlaşmanın Sonuçları

Ne zaman bilinen ile bilinmesi gereken arasındaki oran sıfır oldu, biz hemen “bilgi” icat etmeye eğilmişiz ve bizin anladığımız şey yaptığımız şeyden çok olduğuna inanmışız. Sadece bilmediğimizi kabul etmiyoruz. Davranışsal ve duygusal problemler tanı koyma ve onları iyileştirmeye çok ihtiyaç var. bunun sadece anlamak için bir girişim olduğunu kabul etmek yerine, sanki anlamanın özünü yakalamışız gibi hastaları “şizofren”, “manik depresif” ve “deli”olarak yaftalamışız. İşin gerçeği biz tanıların her zaman güvenilir olmadığını bilmemize rağmen biz yine bu yöntemi kullanmaya devam ettik. Şimdi biliyoruz ki akli sağlığı yerinde olmakla deli olmayı birbirinden ayıramıyoruz. Bu durum blgileri nasıl kullanacığı konusunda insanı iç karartıcı bir niteliktedir.

Sadece iç karartıcı değil aynı zamanda korkutucu. Psikiyatri kurumu olarak hastanelerimizde kaç insan normal ama biz bunu fark etmedik? Kaç kişinin zaten kendilerinde var olan oy verme ve sürücülük gibi vatandaşlık ayrıcalıkları hiç sebepsiz yere elinden alındı? Kaç kişi yaptığı suçun bedelini ödememek için hakim karşısına çıkmayı engellemek için deli rolü yaptı-fakat onlar yanlış bir şekilde hasta oldukları düşünüldü? Kaç tanı iyi niyetle koyuldu ama yanlıştı?son olarak da, yeniden belirtmek gerekir ki “2.Tip Hata” ilaç tedavisinde olduğu gibi aynı sonuçları vermiyor.  Kanser tanısında hata bulmak kutlama sebebidir. Psikiyatri hatalarının az olduğu tespit edilmiştir. Fakat eksiklik işareti olan o yafta sonsuza dek yapışır.

Son olarak hastane dışında “normal” olan fakat hastanede “deli” görülmüş kaç insan vardır-deli oldukları için değil, bu saçma uygulmalara cevap verdiklerinden veya cehennem gibi insanların kabul edildiği bu kuruma özel bu hale bürünüyor olabilirler? Goffman [E. Goffman, Asylums (Doubleday, Garden City, N.Y., 1961).] bu tarz kurumlarda değersizleşme olarak adlandırılmıştır—burada duyarsızlaşma anlamına kullanılan kavrama yakındır. Sahta hastaların karşılık verdiği süreçlerin tüm hastalar için karakterstik olduğunu bilmek imkansız olsa da yine de hastanedeki bu durumun sosyalleşme süreçlerine ve gerçek dünya yaşamına karşılık geldiğine inanmak çok zor.

Özet ve Sonuçlar

Psikiyatri hastanelerinde delilik ve akıllılığı birbirinden ayıramadığımız kesin bir şeydir. Bir davranışı yanlış anlamak için hastanenin kendisi zaten özel bir ortam sunmakta. Böyle bir ortamda tedavi edilmenin sonuçları– güçsüzlük, duyarsızlaşma, ayrımcılık, öz-etiketleme—şüphesiz ki aleyhte(tersine)-tedavi görülüyor.

Bir çözüm bulmak için bile bu sorunu tam anlamadım. Fakat iki mevzu umut vaat ediyor. İlk olarak akıl hastalıkları kurum olanaklarının, kriz önleme merkezlerinin, insan potansiyeli hareketin ve davranış terapilerin belirli problemlere ve davranışlara odaklanmak ve bireyi aşağılayıcı ortamdan kurtarmak için psikiyatrik yaftadan kaçınma eğilimi vardır.

Açıkçası biz stresli olanları en kötü ortamlara göndermekten kaçındık zira bu şekilde en az deforme olmuş olacaklardı. (Öyle görünüyor ki, destekleyici bağlamsal uyarıcıdan çok bireylerin davranış ve sözlerine daha duyarlı olduğumuzdan, çarpık algının riski her zaman çok açık.Buradaki sorun büyüklük konusudur. Daha önce göstermiş olduğum gibi psikiyatri hastanalerinde bozulmanın boyutları çok korkunç düzeydedir.)

İkinci konu ise akıl hastalıkları görevlileri ve araştırmacılarının duyarlılıklarını psikiyatri hastalarının Catch 22 pozisyonuna yükseltmek gerektiğini kanıtlar. Bu ikinci konu ise umut verici olabilir. Bu alanaki okuma materyaller çalışanlara ve araştırmacılara çok yardımı olacaktır. Açıkçası bu tarz çalışmalar hem tedavi hem de derinlemesine anlama imkânı sunacaktır.

Psikiyatri hastanesinde benim ve diğer sahte hastaların bariz olumsuz tepkilerimiz oldu. Biz gerçek hastaların öznel tecrübelerini tanımlamadık. Çevreye uyum sağlama ve zaman aralığı açısından onlarınki bizim tecrübemizden farklı olabilir. Fakat biz hastanedeki tedavinin sonuçları hakkında görece daha objektif çıkarımlarda bulunabiliriz. Bize olanlar hakkında bazı çalışanların aptallık ve kötülükleri olduğunu düşünmek çok yanlış ve talihsiz bir düşünce olacaktır. Aksine bizim incelediğimiz bu görevliler bu pozisyonu kendileri hak etmiş ve nadir görülen bir zekaya sahiptirler. Onların başarısızlık denilecek şeyin kaynağını ortamın kendisini ilişkilendirmek doğru olacaktır. Onların algıları ve davranışları kötü niyetlilikten öte ortam tarafından şekilleniyor. Daha sevecen ortamda evrensel tanılardan ziyade onların davranışları ve yargıları daha sevecen ve etkili olacaktır.

Künye: David Rosenhan, On Being Sane in Insane Places
Science, New Series, Vol. 179, No. 4070. (Jan. 19, 1973), pp. 250-258.

Çevirmen Müleyke Barutçu
Sosyal Bilimler Platformu Çevirmeni
ceviri@sosyalbilimler.org

Yasal Uyarı: Bu metin, Sosyal Bilimler Platformu Çeviri Ekibi tarafından Türkçe’ye çevrilmiş olup söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlali söz konusu olduğunda; Sosyal Bilimler Platformu, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı, (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz.

Haftalık E-Bülten Aboneliği

Yorum Yazın

Haftalık E-Bülten Aboneliği




sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.