Sosyal Bilimler

Norveç’te Bile Varolmayan Bir Norveç: Mülteci Krizine Slovaj Žižek Bakışı | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Norveç’te Bile Varolmayan Bir Norveç: Mülteci Krizine Slovaj Žižek Bakışı

Afrika ve Ortadoğu’dan Batı Avrupa’ya mülteci akımı, Elizabeth Kübler-Ross’un klasik yapıtı olan On Death and Dying’de tasvir ettiği şemaya göre, ölümcül bir hastalığa sahip olduğumuzu öğrendiğimiz anda sergilediğimiz tutuma çarpıcı bir şekilde benzeyen bir takım tepkileri beraberinde getirdi. İlk olarak, inkar: “O kadar da ciddi değil, görmezden gelelim” (artık bunu çok duymuyoruz). Sonra, inkar durdurulamaz olduğunda patlak veren öfke var –bu nasıl benim başıma gelebilir?- : “Mülteciler bizim yaşam biçimimiz için bir tehdit; Müslüman köktendinciler onların arasında; durdurulmak zorundalar!”  Pazarlık var: “Tamam, kotaya karar verelim; kendi ülkelerinde mülteci kampları olsun”. Depresyon var: “Yok oluyoruz, Avrupa Avrupistan’a evriliyor”. Henüz şahit olamadığımız şey, Kübler-Ross’un beşinci aşaması olan kabullenme. Bu olduğu takdirde, tüm Avrupa’nın mültecilerle baş etme planı tanzim edilecek.

Ne yapılmalı? Kamuoyu keskin bir şekilde bölünmüş durumda. Sol liberaller, Avrupa binlerin Akdeniz’de boğulmasına müsaade ettiği için öfkelerini dile getiriyor: Avrupa, diyorlar, dayanışma içinde olmalı ve kapılarını açıvermeli. Göçmen karşıtı popülistler ise kendi yaşam biçimimizi korumalıyız diyorlar: yabancılar kendi sorununu kendileri çözmeli. İki çözüm de kulağa kötü geliyor, ama hangisi daha beter? Stalinvari konuşursak, ikisi de daha beter. En büyük hipokratlar, iki yüzlüler, sınırların açılması çağrısında bulunanlardır. Bunun asla olmayacağını çok iyi biliyorlar: bu, anında Avrupa’da bir popülist devrimi tetikleyecektir. Göçmen karşıtı popülist şunu da iyi bilir, Afrika ve Ortadoğu’daki insanlar kendi problemlerini çözmek ve toplumlarını değiştirmek konusunda başarılı olamayacaklardır. Neden olamayacaklar? Çünkü biz, Batı Avrupa’da onların bunu yapmasına engel oluyoruz. Libya’da ülkeyi kaosa sürükleyen Batı müdahalesiydi. Irak’ta İslam Devleti’nin yükselmesi için şartları oluşturan ABD’nin saldırısıydı. Orta Afrika Cumhuriyeti’nde Hristiyan güney ile Müslüman kuzey arasında süregelen iç savaş sadece etnik öfkenin patlaması değil, kuzeyde petrolün bulunmasıyla tetiklendi: Fransa ve Çin, temsilcileri üzerinden kaynakların kontrolü için savaştılar. Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde 1990’larda ve 2000’lerin başlarında “savaşağalığı”na iştirak eden; koltan, kobalt, elmas ve bakır dahil minerallere karşı küresel bir açlıktı bu.

Eğer gerçekten mülteci akışını önlemek istiyorsak, öyleyse, bu mültecilerin pek çoğunun kamu yetkisinin oldukça etkisiz olduğu Suriye, Irak, Libya, Somali, DKC vb. “başarısız devletler”den geldiğini bilmek ciddi önem taşıyor. Devlet gücünün bu çözülmesi yerel bir olgu değil, uluslararası politika ve küresel ekonomik sistemin bir sonucudur, bazı durumlarda da –Libya ve Irak gibi- Batı müdahalesinin direkt sonucudur. (Şu da göz önünde bulundurulmalıdır ki, Ortadoğu’nun “başarısız devletleri” Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere ve Fransa tarafından çizilen sınırlarca başarısızlığa mahkum edilmiştir.)

Ortadoğu’nun en zengin ülkelerinin (Suudi Arabistan, Kuveyt, Arap Emirliği, Katar) o kadar zengin olmayanlarına (Türkiye, Mısır, İran, vb.) kıyasla mültecilere daha az açık olduğu dikkatten kaçmaz. Hatta Suudi Arabistan “Müslüman” mültecileri Somali’ye geri göndermiştir. Bu, Suudi Arabistan’ın yabancı davetsiz misafirleri tolere edemeyecek kadar tutucu teokratik olmasından mıdır? Evet, ama Suudi Arabistan’ın petrol gelirlerine bağımlılığı onun Batı’nın tam entegre bir ekonomik partneri olmasına sebep olur. Suudi Arabistan’ın (Kuveyt, Katar ve Emirlikler’in) üzerinde, geniş bir mülteci grubunu kabul etmesi için, uluslararası ciddi bir baskı olmalı, bilhassa çünkü, Esed karşıtı isyanları destekleyerek, Suudiler Suriye’deki mevcut durum için bir ölçüde sorumluluk üstlendi.

Köleliğin yeni formları bu zengin ülkelerin alamet-i farikası: Arap yarımadasındaki milyonlarca mülteci emekçi, temel sivil hak ve özgürlüklerden mahrum; Asya’da, milyonlarca işçi tecrit kampı gibi olan az aş çok iş mekanı ter atölyelerinde yaşıyor. Ama örnekler için çok da uzağa gitmeye gerek yok. 1 Aralık 2013’te Florans yakınlarındaki Prato’da Çinli birine ait giyim fabrikasında yangın çıktı ve eğreti karton yatakhanede mahsur kalan 7 işçi öldü. “Buna kimse şaşırdığını söyleyemez” diye konuştu bir yerel sendikacı olan Roberto Pistonina, “çünkü herkes yıllardır biliyor ki, binlerce değilse bile yüzlerce insan Florans ve Prato arasındaki alanda neredeyse kölelik şartlarında yaşıyor ve çalışıyor”. Prato’da 4 binden fazla Çinli’ye ait işyeri var ve Çinli göçmenlerin binlercesinin atölye ve toptancı ağlarında günde 16 saat kadar çalışmak suretiyle şehirde yasadışı yaşadığı biliniyor.

Yeni kölelik Şangay’ın, Dubai’nin ya da Katar’ın banliyölerine hapsedilmiş değil. Tam ortamızda; biz sadece görmüyoruz, ya da görmüyormuş gibi yapıyoruz. Az ücretli iş, bugünün küresel kapitalizmi için bir yapısal gereklilik. Avrupa’ya giren mültecilerin birçoğu onun büyüyen riskli işgücüne dahil olacaklar, pek çok durumda da “yaşam biçimi tehdidine” karşı göçmen karşıtı popülizmin son dalgasına katılan yerel işçilerin zararına.

Savaş mağduru anavatanlarından kaçarak, mülteciler bir rüyaya kapılırlar. İtalya’nın güneyine varan mülteciler orada kalmak istemezler, pek çoğu İskandinavya’ya geçmeye çalışır. Calais’teki göçmenlerin binlercesi Fransa’dan tatmin olmuş değiller, Birleşik Krallığa girmek için hayatlarını tehlikeye atmaya hazırlar. Balkan ülkelerindeki göçmenlerin yüzde biri Almanya’ya gitmek için can atıyorlar. Hayallerinin koşulsuz şartsız bir hak ve Avrupa yetkililerinden talep olduğunu iddia ediyorlar. Dahası bu sadece yeterli yiyecek ve sağlık bakımı için değil, seçimlerine gidecek olan ulaşımı kapsıyor. Bu talepte anlaşılmaz ütopik bir şeyler var; pek çok Avrupalı’nın dahi henüz ulaşamadığı bu hayalleri Avrupa’nın farketmesini onun bir görevi zannetmeleri. Kesin olarak bir kimse kendisini yoksulluk, sıkıntı ve tehlike için bulduğu anda –ve bizim onlardan minimum güvenlik ve iyileşmeye razı olmalarını beklediğimizde- ütopyalarına daha sıkı bağlanıyorlar. Ama mültecilerin karşılaşması gereken bir gerçeklik var; “Norveç diye bir şey yok”, Norveç’te bile.

Ev sahipliği yapan kesimin “yaşam biçimlerini” korumaktan bahsettiklerinde bunun içten içe ırkçılık ya da faşizm örneği olduğu düşüncesini terk etmeliyiz. Eğer etmezsek, Avrupa’da göçmen karşıtı hassaslığın sonraki adımları netleşecek. Kaldı ki, İsveç’te son zamanlarda gördüğümüz, bu dışavurumun örneklerindendi. Son yoklamalara göre, ülkenin en popüler partisi olarak, göçmen karşıtı İsveç Demokratları, Sosyal Demokratların yerini ele geçirdi. Buna ilişkin standart sol liberal çizgi küstah bir ahlakçılığa yöneldi: “yaşam biçimimizi koruma” fikrine herhangi bir itimat gösterdiğimiz anda, duruşumuzdan taviz vermiş oluruz, çünkü bizler sadece göçmen karşıtı popülistlerin açıkça savunduğu şeyin çok daha ılımlı versiyonunu teklif ediyoruz. Ve bu tabi ki merkez partilerin son yıllarda benimsediği ihtiyatlı bir yaklaşım. Göçmen karşıtı popülistlerin açık ırkçılığına itiraz ediyorlar, fakat aynı zamanda sıradan insanların “endişelerini anladıklarını” öne sürüyorlar ve böylece daha bir “akılcı” göçmen karşıtı politika sergiliyorlar.

Sol-liberal tutuma itiraz etmeliyiz yine de. Durumu ahlaki bağlamda değerlendiren şikayetler –“Avrupa başkalarının acı çekmesine kayıtsız” gibilerinden- göçmen karşıtı vahşetin sadece diğer yüzü. Bir kimsenin kendi yaşam biçimini savunmasının evrensel etiklik ile bağdaşmadığı varsayımını paylaşıyorlar. “Biz ne kadar hoşgörü gösterebiliriz?” liberal öz-sorgulamasının tuzağına düşmekten kaçınmalıyız. Kendi çocuklarının devlet okullarına gitmesine engel olan; eşlerini (karılarını) belli bir şekilde giyinmeye ve davranmaya zorlayan, çocuklarının evliliğine kendisi karar veren, homoseksüellere karşı ayrımcılık yapan göçmenlere hoşgörü göstermeli miyiz? Asla yeteri kadar hoşgörülü olamayız ya da her zaman haddinden fazla hoşgörülüyüz. Bu düğümü çözmenin tek yolu salt hoşgörünün ötesine geçmektir; onlara sadece saygımızı sunmak yetmez, acılarına ortak olmamız, katılmamız da gerek, çünkü bugünkü problemlerimiz ortak problemlerdir.

Mülteciler, şeylerin –ama insanların değil- başıboş sirkülasyon içinde olduğu küreselleşmiş ekonomi için ödediğimiz bedel. Geçirgen sınırlar fikri, küresel kapitalizmin doğasında var. Avrupa’daki göçler biricik değil. Güney Afrika’da, komşu ülkelerden bir milyondan fazla mülteci Nisan’da işlerini çaldıkları gerekçesiyle yoksul yerel halkın saldırısına uğradı. Bu hikayelerden çok var, ve sadece silahlı çatışmadan kaynaklanmıyorlar ayrıca ekonomik kriz, doğal felaket, iklim değişikliği gibi nedenler mevcut. Fukushima nükleer felaketinin başlarında, Japon yetkililerin, Tokyo’yu tahliye etmeye hazırlanması gibi bir durum var, bu da 20 milyondan fazla tahliye edilecek insan demek. Eğer öyle bir tahliye olduysa, bu insanlar nereye gideceklerdi? Japonya’da kendilerine bir toprak mı verilmeliydi, yoksa dünyanın dört bir yanına dağıtılmalı mıydılar? Diyelim ki gerçekleşen iklim değişikliği neticesinde sahra altı Afrika’nın büyük bir kısmı geniş bir nüfusu barındırmak için oldukça kuru hale gelirken,  kuzey Siberya bölgesi tarıma ve yaşamaya müsait hale geldi, ne olacak? İnsanların yeniden dağıtımı nasıl tahsis edilecek? Geçmişte bu tarz olaylar yaşandığında, sosyal dönüşüm vahşi ve anlık oluyordu ve buna da şiddet ve yıkım eşlik ediyordu.

İnsan nesli daha “plastik” ve göçebe bir şekilde yaşamaya kendini hazırlamalı. Bir şey çok net: ulusal egemenlik tamamıyla yeniden tanımlanmalı ve küresel işbirliği ve karar mekanizmalarında yeni metodlar geliştirilmeli. Halihazırda, ilk olarak, Avrupa mültecilere saygılı muamele temin edeceğine ilişkin taahhüdünü yeniden dile getirmeli. Bu konuda hiçbir uzlaşma olmamalı: büyük göçler geleceğimiz ve bu taahhüdün tek alternatifi vardır; o da yenilenmiş barbarlıktır (ki bunu kimileri “medeniyetler çatışması” olarak dile getirir).

İkinci olarak, Avrupa kesin kurallar ve düzenlemeler uygulamalıdır ki bu az önce bahsettiğimiz taahhüdün kaçınılmaz bir sonucudur. Mülteci akımının kontrolü Avrupa Birliği’nin tüm üyelerini kapsayacak bir idari işbirliği üzerinden tatbik edilmeli (Macaristan veya Slovakya’daki otoritelerin benzeri yerel barbarlığı önlemek için). Mülteciler, güvenliklerinden emin olmalı ama Avrupa yetkililerince kendilerine tahsis edilen varış noktasını kabul etmeleri konusu kesinleşmeli ve Avrupa ülkelerinin yasa ve sosyal normlarına saygı göstermek zorunda olmalılar; dini, cinsiyetçi ve ırkçı şiddete karşı sıfır hoşgörü kendi din ve yaşam biçimlerini başkasına dayatmalarına sıfır müsaade, her bireyin kendi toplumsal geleneklerini terketme özgürlüğüne saygı vb. Bir kadın yüzünü kapatmayı seçerse, seçimine saygı göstermeli, eğer örtmemeyi seçerse, bunu yapmama özgürlüğü güvence altına alınmalı. Bu gibi kurallar, Batı Avrupa’nın yaşam biçimini ayrıcalıklı hale getiriyor ancak bu Avrupa konukseverliği için ödenmesi gereken bedel. Bu kurallar açıkça dile getirilmeli ve gerektiğinde –yabancı köktendincilere olduğu kadar kendi ırkçılarımıza da- baskıcı önlemlerle uygulanmasına çaba sarfedilmeli.

Üçüncü olarak, yeni bir tür uluslararası askeri ve ekonomik müdahale icat edilmek zorunda kalınacaktır –yakın geçmişteki neo-kolonyal tuzaktan kaçınan türden bir müdahale. Irak, Suriye ve Libya vakaları (müdahalesizlik görünümü altında, Rusya ve Suudi Arabistan gibi dış güçlerin müdahalesine maruz kalan Suriye’de) müdahalesizlik kadar (Irak ve Libya’da) yanlış bir müdahalenin de aynı düğümle sonuçlandığını gösterdi.

Dördüncü -hepsinin en önemli ve en zoru- olarak, mültecileri oluşturan şartları ortadan kaldıracak radikal ekonomik bir değişikliğe ihtiyaç var. Küresel kapitalizmin çalışmalarında bir dönüşüm olmaksızın, Avrupalı olmayan mültecilere Yunanistan’dan ve Birliğe dahil diğer ülkelerden göçmenler de katılacak. Ben gençken, sistemde böylesine teşekküllü bir teşebbüs komünizm olarak adlandırılırdı. Belki de onu yeniden icat etmemiz gerekli. Belki de bu, uzun vadede, tek çözüm.

Haftalık E-Bülten Aboneliği

1 yorum

Haftalık E-Bülten Aboneliği




sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.