Sosyal Bilimler

Bulgaristan’da Siyasi Otoritenin Ulusal Türk Azınlığı Üzerindeki Politikaları: Belene Toplama Kampı Örneği (1985-86) | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Bulgaristan’da Siyasi Otoritenin Ulusal Türk Azınlığı Üzerindeki Politikaları: Belene Toplama Kampı Örneği (1985-86)

[otw_shortcode_info_box border_style=”bordered” background_pattern=”otw-pattern-3″]

EDİTÖR NOTU: 19 yy. ile hız kazanan ulus devlet inşaası, farklı coğrafyalarda farklı etnik kimliklerde kendisini tek tipleştirme ve asimilasyon olarak gösterdi. Bu örneklerden birisini teşkil eden Bulgaristan; komünistleştirme ve daha sonrasında Bulgarlaştırma politikası, azınlık üzerinde sert ve keskin uygulamalara neden olmuştur. Güncel sosyolojik bir sorun olan azınlık sorunsalı, çalışmada uygulamalı sosyolojinin iyi bir örneğini, görgül verilerle sergilemektedir. Mağdur azınlıklardan biri olan Türkler, politik sebeplerle maruz kaldığı; asimilasyon, etnik soykırım, ad kırımı, etnik temizleme ve ayrımcılık gibi örneklerin yaşanmasına neden olmuş ve bu örnekler birincil verilerle sosyoloji perspektifinde değerlendirilmiş. Çalışma, Bulgaristan’dan göç etmiş/ettirilmiş Türklerin, politik asimilasyonun gündelik hayatlarındaki etkisine ışık tutmaktadır. Günümüz Türkiye’sinde de yaşanan mülteci krizini daha iyi değerlendirebilmek açısından, makale önemli bir yer tutmaktadır. Ayrıca, Bulgaristan’daki Türk azınlığına dair Türkiye’deki mevcut ”Bulgar göçmeni” algısını değiştirebilmesi açısından da önem arz ettiğini düşünüyorum.

Sahra Dervişoğlu, Sosyoloji Editörü
s.dervisoglu(at)sosyalbilimler.org

[/otw_shortcode_info_box]

Özet

Çalışmada [1] Bulgaristan’da Belene Toplama Kampı’nın 1985-1986 dönemi, kamptan sağ çıkan yirmi tanıktan sözlü tarih yöntemiyle toplanan birincil kaynak niteliğindeki empirik verilerden ağırlıklı olarak yararlanılarak anlaşılır kılınmaya çalışılmaktadır. Birinci olarak, Bulgaristan’da Türk varlığının sorunsallaştırıldığı temel alanlar verilmektedir. İkinci olarak; Belene Toplama Kampı bir yandan Bulgar siyasi otoritesi ile ulusal Türk azınlığı arasındaki güç ilişkileri, diğer yandan SSCB’de Gorbaçov dönemi gibi uluslararası gelişmeler bağlamında ele alınmaktadır. Üçüncü olarak, Belene Toplama Kampı’nda fiziksel koşullar ile etnik soykırımın görünümleri verilmektedir. Dördüncü olarak, Belene Toplama Kampı tanıklığının hangi alanlarda nesneleştirildiği ifade edilmektedir. Sonuç bölümünde; Bulgaristan’da ulusal Türk azınlığı üzerindeki politik şiddetin incelenme, tanımlanma ve hukuksal yaptırımlarla bağlantılandırılma sorunları tartışılmaktadır.

Giriş

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Türklerin savaşı kaybetmesi sonucunda yarı bağımsız prenslik ve 1908’de tam bağımsız krallık hâline gelen Bulgaristan, 1944-1989 yılları arasında sosyalist yönetim ile idare edilmiş ve 1989’dan itibaren demokratik yönetime geçmiştir. Bulgaristan, kendi coğrafi- siyasi sınırları içinde kalan azınlıkların kültürel haklarını koruyacağına dair birçok uluslararası hukuk sözleşmesine imza atmıştır. Ancak Bulgaristan’da özellikle Romanların, Pomakların ve Türklerin kültürlerine ve kültür unsurlarının işlevselliğine karşı asimilasyondan kültür-kırımı, ayrımcılık, dışlama, etnik soykırım ve sınır-dışına kovma biçimindeki etnik temizliğe kadar giden politik uygulamalar gerçekleştirilmiştir. Bu uygulamalara azınlık grupların gösterdiği çeşitli direnç tepkileri, siyasi otorite tarafından cezalandırılmıştır. Hem direnç gösteren hem direnç gösterme olasılığı olduğu varsayılan hatta belli durumlarda uyum gösteren azınlık mensupları dahi cezaevlerine, sürgünlere ve toplama kamplarına gönderilmiş, ev-hapislerinde tutulmuş, sınır-dışına sürülmüş veya öldürülmüştür.

Çalışmada, sosyalist rejim ile yönetilen Bulgaristan Halk Cumhuriyeti’nde faaliyet gösteren Belene Toplama Kampı’nın 1985-1986 yılları arasındaki dönemi, siyasi otorite tarafından 1984-1989 yılları arasında ulusal Türk azınlığı üzerinde uygulanan etnik soykırım kapsamında yer alan ad-kırımı ile söz konusu ad-kırımına azınlık mensuplarının gösterdiği tepkiler bağlamında ele alınmaktadır. Kampın söz konusu dönemi; ağırlıklı olarak, Mart 2010 tarihinde Belene Toplama Kampı’nın yirmi tanığı [2] (bk. Resim 5) ile Bursa’da yapılan sözlü tarih görüşmelerinden elde edilen birincil kaynak niteliğindeki empirik veriler ile anlaşılır kılınmaya çalışılmaktadır.

Birinci olarak, Bulgaristan’da siyasi otoritenin Türk kimliğini sorunsallaştırdığı [3] temel alanlar değerlendirilmektedir. İkinci olarak; Belene Toplama Kampı bir yandan Bulgar siyasi otoritesi ile ulusal Türk azınlığı arasındaki güç ilişkileri, diğer yandan SSCB’de Gorbaçov dönemi gibi uluslararası gelişmeler bağlamında ele alınmaktadır. Üçüncü olarak, Belene Toplama Kampı’nda fiziksel koşullar ile etnik soykırımın görünümleri verilmektedir. Dördüncü olarak, Belene Toplama Kampı tanıklığının hangi alanlarda nesneleştirildiği ifade edilmektedir. Sonuç bölümünde Bulgaristan’da ulusal Türk azınlığı üzerindeki politik şiddetin incelenme(me), tanımlanma(ma) ve hukuksal yaptırımlarla bağlantılandırılma(ma) sorunları kimi boyutları açısından tartışılmaktadır.

1. Bulgaristan’da Türk Varlığının Sorunsallaştırılması

1.1. Anayasalar’da Türk Varlığının Tanınma(ma)sı

Bulgaristan’da siyasi otorite tarafından Türk kimliğinin sorunsallaştırılma süreci, büyük ölçüde ulusal ve etnik azınlıkları Bulgarlaştırma politikası kapsamında yer almaktadır. Türklerin Bulgar kültürüne oranla kültürel farklılığının sorunsallaştırılma biçimleri, aşağıda ifade edilen dört dönemde kimi ölçülerde farklılaşmıştır:

1947-1970 Dönemi: Bulgaristan Halk Cumhuriyeti’nde sosyalist rejimin ilk yeni Anayasası olan ve 1971’e kadar yürürlükte kalan 1947 Anayasası’nın 79. maddesinde “ulusal azınlıkların, Bulgar dilini öğrenmelerinin zorunlu olması kadar, kendi ana dillerinde eğitim alma ve ulusal kültürlerini geliştirme hakkı da vardır” ifadesi bulunmaktadır (Bulgaristan Halk Cumhuriyeti 1947 Anayasası).

1971’den 1980’lere Kadar Olan Dönem: Bulgaristan’da sosyalist rejim döneminin ikinci anayasası olan ve gündelik söylemlerde “Jivkov Anayasası” olarak da bilinen 1971 Anayasası’nda, 1947 Anayasası’nda kullanılan “ulusal azınlık” ifadesi kaldırılarak yerine “Bulgar olmayan soydan olan vatandaşlar” ifadesi getirilmiştir. 1971 Anayasası’nın 45. maddesi 7. fıkrasında “Bulgar olmayan soydan olan vatandaşların, Bulgar dilini öğrenme zorunluluğunun yanı sıra, kendi dillerini öğrenme hakkı da vardır” ifadesi bulunmaktadır (Bulgaristan Halk Cumhuriyeti 1971 Anayasası).

1980’ler Dönemi: Dönem, “yeniden doğuş süreci (soya dönüş)” adlı resmî teze dayanılarak Türkler üzerinde uygulanan etnik soykırım tarafından belirlenmiştir. “Yeniden doğuş süreci”nin iddiası şöyleydi: “Bulgaristan’da sadece Bulgarlar vardır. Türkçe konuşanlar Osmanlı Dönemi’nde zorla Türkleştirilmiş Bulgarlardır. Bugün [1980’lerde] onlar bunun farkına vardılar ve gönüllü olarak Bulgar soylarına geri dönmek istiyorlar”. Türkler üzerinde etnik soykırım (1984-1989) ve sonrasında etnik temizliğe (1989) yol açan bu tez; Bulgaristan Halk Cumhuriyeti’nde Türk varlığı üzerinde en kuşatıcı ve baskıcı sorunsallaştırmaydı. Ayrıca Doğu Avrupa’nın sosyalist rejimlerinin yıkılma sürecine girdiği 1980’lerdeki en büyük politik şiddetlerden biri ve Avrupa tarihinde görülmüş en hızlandırılmış kültürel yok etme (bk. Dimitrov, 2000, s. 2) olduğu söylenebilir. “Yeniden doğuş süreci” uygulaması, dönemin anayasasının herhangi bir maddesine yansıtılmamışsa da, günümüzde açılmış arşivlerdeki dönemin resmî belgelerinde (bk. Angelov, 2008) kayıtlıdır.

1989’dan Günümüze: 1989’un sonunda sosyalist rejimin yıkılmasından sonra devletin yeni adı “Bulgaristan Cumhuriyeti” olmuştur. Yeni demokratik rejimin 1991’de kabul edilen yeni anayasasında Bulgaristan Cumhuriyeti’nin tüm vatandaşları için “Bulgar vatandaşı” ifadesi kullanılmaktadır. Bulgar etnik kökeni dışındaki etnik kökenlerden söz edildiğinde –sosyalist rejim döneminin 1971 Anayasası’na benzer biçimde– “ana dili Bulgarca olmayan vatandaşlar” ifadesi kullanılmaktadır (Bulgaristan Halk Cumhuriyeti 1991 Anayasası). Sosyalist rejim dönemindeki anayasalarda olduğu gibi bugünkü anayasada da “Türk” sözcüğü geçmemektedir.

1.2. Sosyalist Bulgar Ulusu İnşası Projesinde Ulusal Türk Azınlığı Varlığının Yıkımı

1944’te sosyalist Bulgaristan devletinin kurulma süreciyle birlikte Makedon, Roman, Pomak ve Türk nüfusunun Bulgar kültürüne göre kültürel farklılığının yönetimi sorunu, daha öncekinden farklı bir mahiyete bürünmüştür. Modern devletlerin “tek devlet, tek kültür, tek dil” biçimindeki doğruluk anlayışı çerçevesinde Bulgar sosyalist ulus inşası projesi ortaya atılmıştır. Proje kapsamında başat Bulgar kültüründen farklı kültürlerin kültürel farklılığı, ikici temelde sorunsallaştırılıp doğru-yanlış oyununa [4] sokularak –hızı değişen bir biçimde kültürü dönüştürmekten yok etmeye kadar gidebilen– çeşitli politik yönetim mekanizmalarına tabi tutulmuştur.

Bulgar sosyalist siyasi otoritesi tarafından Türk kültürünün yönetimi sorunu, ikici temelde “Bulgar kültürü doğru”, “Türk kültürü yanlış” tarafa konumlandırılarak doğru-yanlış oyunu içinde çözülmek istenmiştir. Türk kültürünün “yanlış” olarak konumlandırılması, Türk kültürünün taşıyıcılarının dönüştürülmekten yok edilmeye kadar varan “düzeltme” ve “temizliklere” tabi tutulmasına yol açmıştır.

Nüfusun kültürel farklılığı sorununa çözüm olarak sunulan projenin boyutlarından sadece birini yansıtan “ulus-inşası” söylemi birçok kuramcı, yazar ve araştırmacı tarafından kullanılmışken, Connor (1972) gibi kimi kuramcılar da süreci “ulus-yıkımı” söylemiyle açıklayarak projenin bir diğer boyutuna dikkat çekmişlerdir. Connor’ın (1972) kavramsallaştırmasından yararlanarak ifade etmek gerekirse sosyalist rejimle yönetilen Bulgaristan’da aynı projenin iki yönü olarak bir yandan “sosyalist Bulgar ulusu inşası”, diğer yandan “ulusal Türk azınlığı varlığının yıkımı” söz konusuydu.

1.3. “Komünistleştirmekten Bulgarlaştırmaya”

Sosyalistler, Bulgaristan devleti sınırları içinde egemenlik kazandıktan sonra, dereceli olarak “nüfusu Bulgarlaştırma projesi”ni uygulamaya geçirmişlerdir. İlk aşamada, Lenin’in “Yeni sosyalist sistemi her millete öncelikle kendi dilinde anlatmak gerekir” ilkesinden hareketle Türklerin kendi ana dillerinde eğitim almasına izin verilmiştir. Ayrıca Nazım Hikmet, Sabahattin Ali gibi Türk sosyalist yazarların Türkçe kitapları okutulmuş ve Türk köylerinin kütüphanelerinde yer almasına izin verilmiştir. Ancak sosyalizm, ulusal Türk azınlığına kendi ana dilinde anlatıldıktan sonra Türkçenin kullanımı ve işlevi dereceli olarak azaltılmış, Türkçe radyo ve televizyon programları sonlandırılmış ve kütüphanelerden Türk sosyalist yazarların kitapları çıkartılmıştır. Türk sosyalist yazarların kitaplarının Bulgarca çevirilerinin dahi okunması yasaklanmış ve kütüphanelerden yok edilmiştir.

Türklerin sosyalistleştirilmesi süreci Bulgarlaştırılması ile birlikte yürütülmüştür. Giderek 1960’larda ve özellikle 1970’lere gelindiğinde Bulgarlaştırmanın hızı ve yoğunluğu, gündelik yaşamda aşırı-hissedilir derecede arttırılmıştır. 1980’lerle birlikte Bulgarlaştırma, ülkede neredeyse her alanı kuşatmış ve her alana uygulanarak Türkler üzerinde önceki döneme göre daha kapsamlı bir etnik soykırım, ad-kırımı ve etnik temizliğe yol açmıştır.

Belene Toplama Kampı tanığı Şükrü Altay (Şükrü Süleyman Mehmet) Bulgaristan’da sosyalizm döneminde “Türk’ü koruyacak olan zırhın ‘Ben komünistim.’ değil, daha çok ‘Ben Bulgar’ım.’” demek olduğunu belirtmiştir:

Komünizm, momünizm diye bir şey kalmadı, öyle bir şey yook, ben iyi komünistim, ben Parti’ye hizmet, öyle bir şey yoook, ya Bulgarsın, ya yoksun, bu kadar. Şöyle bir dönem de vardı Bulgaristan’da, artık Komunist Parti’ye bağlılık da veya çok yakın olmak da iş yapmaz oldu, yani hele hele 1978’den sonra. Yani ‘Ben bir kere komünist değilim, beş kere komünistim.’ demek çok fazla şey ifade etmez oldu. O zaman diyeceksin, nedir o çok fazla şey ifade eden? ‘Bulgar’ım ben’, hatta ‘Ben komünistim’ deyince bir ara alay konusu oldu, alkışlıyorlardı, gülüyorlardı ‘Haaa yaşasın Komünist Parti’ diye. Yani komünizm diye bir şey kalmadı, seni zırh içine büründürecek olan şey, yani koruma altına alacak olan şey: ‘Ben Bulgar’ım’. Bulgaristan’da Bulgarlar öyle bir ortam yarattı ki sen komünizmi benimsemen için, gerçekten benimsedinse Bulgarlığı da benimseyeceksin. Sanırsın komünizm, Bulgar’ın tekelinde. Yani sen Bulgarlığı benimsemedinse, kendini Bulgar hissetmiyorsan, onlar gibi konuşup onlar gibi yaşam biçimini kabul etmedinse, istersen Marksizm’in ve Leninizm’in kitaplarını ezbere bil, beş para etmez. Böyle şey sergilediler, tavır. Son zamanlarda mı, hayır ve bütün tahsil yaptığım yıllarda ben bunu gözlemledim, bu adamlar böyle [5].

2. Bulgar Sosyalist Siyasi Otoritesi ile Ulusal Türk Azınlığı Arasındaki Güç İlişkileri (1984-89)

2.1. Bulgar Sosyalist Siyasi Otoritesinin Uygulamaları

2.1.1. Etnik Soykırım

2006 yılında Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde Bulgaristan’ın resmî temsilcisi; komünist rejimlerin birçok baskı ve suç işlediğini ama kimilerinin yıkılışının son anına kadar bu baskı ve suçları işlemeyi sürdürdüğünü ifade etmiş, komünist rejimlerin söz konusu baskı ve suçlarının en acı örneğinin Bulgaristan’da 1984-1989 yılları arasında bir milyondan fazla etnik Türk üzerinde uygulanan “yeniden doğuş süreci” olduğunu söylemiş ve “yeniden doğuş süreci”nin ise bir “etnik soykırım” olduğunu ifade etmiştir (Narodno Sıbranie Na Republika Bılgariya, 2006; Council of Europe Parliamentary Assembly, 2010; bk. Ek 3).

Bulgaristan’da ulusal Türk azınlığı mensupları üzerinde en yoğun biçimde 1984-1989 yılları arasında gerçekleştirilen etnik soykırım, temel olarak aşağıdaki alan, biçim ve boyutlarda gerçekleştirilmiştir:

Ad-kırımı: Türklerin tamamının Türk ad-soyadları silinerek yerlerine “Bulgar- Slav ad-soyad”lar politik zorla dayatılmıştır. Ad-kırımları, etnik soykırımın en belirgin ve Türklerin en fazla direnç gösterdiği uygulama olmuştur. Belene Toplama Kampı tanıkları da genellikle ad-kırımına gösterdikleri direnç nedeniyle tutuklanmışlardır (“Ad-kırımı” ayrı bir başlık altında işlenmektedir).

Türklere “Bulgar Adlar”la Seslenilmeye Başlanması: Okullarda, iş yerlerinde, hastanelerde vs. Türklere “Bulgar ad”la seslenilmeye başlanmıştır. Örneğin etnik soykırımda dayatılan Bulgar ad listelerinin okullara gönderilmesiyle birlikte neredeyse bir gün öncesinde Türk adlarla seslenilen Türk öğrencilere birden okullarda “Bulgar adlarla” seslenilmeye başlanılmıştır. İş yerlerinde maaşlar ödenirken, hastanelere hizmet almak için başvurulduğunda sadece “Bulgar ad”ların kullanılması durumunda maaş ödenmiş, hizmet verilmiştir vs.

Türkçe İletişim Yasağı: Türkçenin konuşulması aile içerisinde dahi yasaklanmış ve kullanılması durumunda toplama kampı, cezaevi, para cezaları, işten atmalar vs. biçimindeki mutlak cezai yaptırımlar uygulanmıştır. Kullanılan her Türkçe kelime için 5 leva para cezası gibi cezalar da uygulanmıştır.

Türk İzlerinin Silinmesi: Türk izi taşıyan bütün unsurlar yok edilmeye çalışılmıştır. Türk adı taşıyan birçok mezar taşı yıkılmış veya yok edilmiştir; Türk adı taşıyan birçok çeşmeden Türk adları silinmiştir vs.

Demir Perde İçinde Demir Perde’ye Kapatma: Sosyalist rejim döneminde tüm nüfusun kapatıldığı Demir Perde içinde azınlıkların kapatıldığı ikinci bir Demir Perde oluşturulmuştur. Türklerin Bulgaristan sınırları dışına çıkması –sosyalist bir ülkeye gidecek dahi olsa– tamamen yasaklanarak, belli dönemlerde Türklerin bölgelerinde telefon hatları kesilerek, Sofya’daki Türkiye, İngiltere ve diğer ülkelerin büyükelçilikleri ile iletişim kurmaları engellenerek vs. iletişim olanakları tamamen sınırlandırılmıştır.

İşten ve Meslekten Atma: 1980’lerdeki etnik soykırım uygulamalarında çok sayıda Türk doktor, öğretmen, mühendis, hemşire vb. kendi mesleklerinden atılmış ve en ağır inşaat işlerinde yıllarca çalışmak zorunda bırakılmışlardır. Bunlardan kimileri 1989’daki etnik temizlikte Bulgaristan’dan kovulduktan sonra geldikleri Türkiye’de bugün hâlâ o dönemde mesleklerinde yaratılan anomi ve yaşadıkları travma nedeniyle Türkiye’de esas meslekleri olan doktorluk, öğretmenlik, hemşirelik vb. mesleklerini icra edememekte ve ağır işçi olarak çalışmayı sürdürmektedirler.

Etnik Soykırıma Gösterilen Tepkileri Cezalandırma: Etnik soykırım uygulamalarına ulusal Türk azınlığı mensupları tarafından gösterilen her türlü direnç tepkisi (etkin direnç, Türkiyecilik, direnç gösterme olasılığı olduğu düşünülenler) ve hatta kimi durumlarda uyum tepkisi; cezaevi, ev-hapsi, göz hapsi, iletişim yasağı, toplama kampları, sınır-içi sürgün, öldürme (Associated Pres, 1986), işkence, sakat bırakma, işten atma, akraba ve aile yakınlarını dışlama, akraba ve aile yakınlarıyla ilgili tehditler vs. araç ve yöntemlerle cezalandırılmıştır.

2.1.2. Ad-kırımı

Ad-kırımı [6] kavramı; Bulgaristan Halk Cumhuriyeti’nde ulusal ve etnik azınlık mensuplarının ad-soyadlarının Bulgar-Slav adlarıyla, politik güç kullanılarak değiştirilmesi uygulamasını tanımlamaktadır. Kavram; Bulgaristan örneğinde olduğu gibi kişi adlarını politik zorla değiştirme uygulamasını tanımlamasının yanı sıra, bir yönetim tarafından sistemli bir biçimde bir grubun kültür unsurlarına ait olan şehir, köy, kasaba, dağ, tepe, nehir, dere, tarla, cami, çeşme, mezar taşları vs. adlarını değiştirme veya bu adların yazılı olduğu mezar taşı, çeşme vb. simgeleri yok etmeye çalışma uygulamalarını da tanımlamaktadır (Özkan, 2010, s. 28).

Bulgaristan’da 1984-1989 yılları arasındaki ad-kırımı uygulamasının [7] kimi temel özellik ve boyutları aşağıdaki gibidir:

“Bunu sadece onlara yapıyoruz, size yapmayacağız” Stratejisinin Kullanılması: Aile kurumundaki kişilerin etnik kökeni, ad-kırımı sürecinin yönünün belirlenmesinde ve uygulamanın meşrulaştırılmasında kullanılmıştır. Ad-kırımı 1980’ler ve öncesinde karışık adı verilen ailelerde başlatılmıştır. Böylece Pomak-Türk evlilikleriyle kurulan ailelerin Türk adları önce değiştirilmiş, Türk- Türk evliliği ile kurulan ailelere ise “biz sadece Türk-Pomak evliliğinden olan ailelerin adlarını değiştireceğiz, sizin adlarınıza dokunmayacağız” denmiştir. Ancak Pomak-Türk evliliğinden oluşan ailelerin adları değiştirildikten sonra 1984’te sıra Türk-Türk evliliğiyle oluşan ailelerin ad-kırımına gelmiştir.

Sağ Olmayanların Ad-kırımı: Ad-kırımı uygulamasında sadece sağ olan Türklerin değil, soyadlar baba ve dedelerin adlarından geldiği için, sağ olmayan Türklerin de kayıtlardaki ad-soyadları değiştirilmiştir.

Türk Adının Baş Harfiyle Başlayan Bulgar Adı Dayatılması: Türk adı “A” harfiyle başlayan azınlık mensubuna, genellikle yine “A” harfiyle başlayan bir Bulgar ad dayatılmıştır. Ancak ad-kırımı sürecinde farklı bir keyfi uygulamayla “Bulgar adı” dayatılma örnekleri de olmuştur. Örneğin Belene Toplama Kampı tanığı Mehmet Zafer (Mehmet İbrahim Ahmet), Georgi adlı bir Bulgar görevlinin “Seninle adaş olalım!” diye kendisine “Georgi” adını verdiğini anlatmıştır [8].

2.1.3. Etnik Ayrımcılık

Bulgaristan’da Türkler üzerinde toplumsal yaşamın neredeyse her alanında çeşitli biçimlerde uygulanan bir etnik ayrımcılık söz konusuydu. 1980’lerde siyasi otorite tarafından soylarının Bulgar olduğu iddia edilip etnik soykırım ile ad-kırımına uğratılarak adları Bulgarlaştırıldıktan sonra da Türklere yönelik etnik ayrımcılık sürdürülmüştür. Tanıklar, Bulgaristan’da sosyalist rejim döneminde Türklerin “ikinci hatta üçüncü sınıf vatandaş muamelesi” gördüğünü söylemişlerdir. Söz konusu etnik ayrımcılık uygulamalarından kimileri aşağıdaki gibidir:

Ailede Ayrımcılık: Bulgar aileler ile Bulgar-Türk evliliğinden oluşan aileler, Türk-Türk evliliğinden oluşan ailelere göre ayrıcalıklı konumdaydı.

Eğitimde Ayrımcılık: Türklerin sayıları eğitim kurumlarında yukarı doğru gidildikçe hızlıca azalır ve üniversitelerde az sayıda Türk bulunmaktadır. Ders kitaplarında Türklere yönelik nefret söylemleri bulunmakta ve “Türk ve Osmanlı” sözcükleri; “barbar, vahşet, katliam, esaret vb” kelimelerle eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Belene Toplama Kampı tanığı Süleyman Türksöz (Samir Krumov Sevdalinov), ilkokulda Osmanlı-Rus Savaşı’nın Ruslar tarafından kazanıldığı gün olarak kutlanan 3 Mart kutlamalarında “Dövün bu Türk’ü!” diye Bulgar yaşıtlarının kendisine saldırdığını aşağıdaki gibi anlatırken olayın etkisini hâlâ üzerinde taşıdığı gözlenmiştir:

3 Mart 1878 yılı, Bulgarın, Rus Harbi’nde işte, Bulgarlar onu kutluyor. 3 Mart’ta ilkokuldum, ilk anılarım oradan başlıyor işte, okulda Bulgar çocukları da var okuduğum yerde, onlar tören yapıyordu, ardıç diyorduk, ardıçları bir araya toplayıp böyle büyük ateşler yakılıyordu. … O büyük sınıflardan Bulgar çocukları, iki tane bizim yaştaşı diyelim, üzerime saldılar ‘Dövün bu Türk’ü!’ diye. Ama babam bana güreş öğretirdi… Birisi yüzüme geliyo ama ben onu yatırdım yere, diğeri de öbür çocuk da üstüme çullandı, tabi orada ben, yüzümü yoldular yani, ben bastırdım birisini oradan tırnak filan olmuş. Ben eve gittikten sonra babam bana sordu, kimle kavga ettin dedi, devamlı tembihleniyoruz ya kavga etmiycen dışarıda diye. Ben daha onun bilincinde değilim yani, ama burada [yanağını gösteriyor] o tırnakları görünce, belli zaten de, babam hemen anladı, ‘aaahhh oğlum’ dedi, o anlamış Türk olduğumuz için dövüldüm diye. İlk, hayatımda o olaydan sonra ben farklı bakmaya başladım, daha 10 yaşındaydım [9].

Askerlikte Ayrımcılık: İki tür askerlik vardı: silahlı-askerlik ve işçi-askerlik. Birincisine sadece Bulgarlar, ikincisine Pomaklar, Romanlar, Türkler ve adi suç işlemiş Bulgarlar alınmaktadır. Bulgaristan’ın ağır sanayisinin, demir yollarının, büyük fabrikalarının kurulmasında yirmi yaşlarındaki işçi-asker Türk, Roman ve Pomak gençlerinin çok büyük emekleri vardır.

Meslekte Ayrımcılık: Türklerin kimi meslekleri icra etmesi engellenmiştir. Türkler gemi kaptanı, pilot, meslek olarak askerlik vb. stratejik görevlerde yer alamazlardı. Ayrıca kimi mesleklere (doktorluk, öğretmenlik) Türkler alınabilse bile, sayıları politik bir düzenlemeyle az tutulmuştur. Türkler büyük ölçüde tarım, köy işleri, ağır sanayi ve inşaatlarda çalıştırılmaya yönlendirilmiştir.

Dilde Ayrımcılık: Türkçeye yönelik ayrımcılık, 1984-1989 yılları arasındaki etnik soykırım sürecinde en aşırı noktaya vardırılmış ve Türklerin kendi ailesiyle dahi Türkçe konuşması yasaklanmıştır.

Dinde Ayrımcılık: Sosyalist rejim “din kurumu”nu neredeyse tamamen yıkmaya çalıştığı hâlde yine de her dine karşı aynı mesafeyle yaklaşmıyordu. İslam’a yönelik baskı, Hristiyanlığa yönelik baskıdan daha fazla görülmüştür.

Adlarda Ayrımcılık: Sosyalist rejim kurulduğundan itibaren azınlıkları çeşitli biçimlerde sınıflandırıp (Makedonlar, Romanlar, Pomaklar, karışık aileler vb.) bölerek parça-parça uygulanan ad-kırımları 1984’te istisnasız tüm Türk nüfusun üzerinde uygulanmaya başlanmıştır. Türk adlarının silinip yerlerine Bulgar adlarının yazılışına kadar, Türkler birçok alanda Türk olduklarını gösteren Türk adları nedeniyle ayrımcılığa maruz kalmıştır. Türk adlar silinip yerine Bulgar adlar yazıldıktan sonra da aynı ayrımcılık farklı biçimlerde sürdürülmüştür.

Seyahat, Dolaşma ve İletişim Kurma Olanaklarında Ayrımcılık: Türklerin seyahati, dolaşması ve iletişim kurmasına (özellikle de Bulgaristan’ın dışıyla) yönelik baskı ve sınırlamalar, Bulgarlara yönelik olandan çok daha fazla olmuştur. Soğuk Savaş döneminde Bulgaristan’da bir Türk’ün Bulgaristan sınırları dışında yine sosyalist bir ülkeye dahi gitmesi neredeyse tamamen engellenirken; Bulgarların, sosyalist ülkelere geçişi büyük ölçüde daha serbest olmuştur.

2.1.4. Etnik Temizlik

Sosyalist rejim döneminde Türkler üzerinde uygulanan asimilasyon, kültür- kırımı, etnik soykırım, ad-kırımı ve etnik ayrımcılık uygulamalarına paralel olarak, siyasi otorite belli aralıklarla yüzbinlerce Türk’ü özellikle Türkiye’ye kovarak Bulgaristan’ı etnik olarak temizlemeye çalışmıştır.

11 Ocak 2012 tarihinde Bulgaristan Parlamentosu, 1989’da Bulgaristan’dan Türk nüfusun neredeyse yarısının (yaklaşık 400.000 kişi) Türkiye’ye kovulma uygulamasını bir etnik temizlik olarak tanımlamıştır (Özkan, 2012a, bk. Ek 4). Bu etnik temizlik, Avrupa tarihinde İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra tanık olunmuş en büyük sınır-dışına kovma olarak bilinmektedir.

Bulgaristan’da gündelik yaşamı kuşatmış olan ayrımcılık, dışlama ve nefret söylemleri (“pis fes”, “Osmanlı köleliği”, “barbar Türk”, “bak senin dedelerin ne yapmış [10]” “Türk işi [11]” vs.); sosyalist rejim boyunca siyasi otorite tarafından Bulgaristan’dan Türklerin; çeşitli meşrulaştırıcı tanım ve söylemlerle (“akraba göçü”, “göçmenlik”, “büyük yolculuk” vb.) gerçekleştirilen kovma biçimindeki etnik temizliğe neredeyse tamamen uyum göstermelerinin en belirleyici nedenidir. Söz konusu etnik ayrımcılıklar, Türklerin Türkiyecilik tepkisi [12] geliştirmelerinin başlıca nedenini oluşturmuştur. Sosyalist rejim dönemi boyunca bir kovulma kararı çıkmadan önce dahi birçok Türk, ömrü boyunca sürekli olarak Türkiye’ye gidebilmeyi arzulamıştır.

2.1.5. Olası Direnç Etiketlemesi

Bulgaristan’da etnik soykırım ile ad-kırımına Türklerin gösterdiği her türlü etkin direnç cezalandırılmıştır. Kimi Türkler ise, direnç göstermediği hâlde siyasi otorite tarafından “direnç gösterebilme olasılığı” olduğu düşünülerek etiketlenmiş ve bu etiket nedeniyle etkin direnç gösterenlerin cezalandırıldığı gibi cezalandırılmışlardır. Bu nedenle olası direnç etiketlemesi bir politik şiddet biçimi olarak tanımlanabilir.

Olası direnç etiketlemesi sonucu doğrudan tutuklamaların gerçekleştirilmesi dışında; ad-kırımı başlatılmadan önce Türk köylerinde avcılık yaptığı için elinde silah bulunan avcıların silahlarının “önleyici bir tedbir” olarak siyasi otorite tarafından toplatılması da olası direnç etiketlemesinin sonucu gerçekleştirilen uygulamalardan biridir.

2.2. Politik Şiddete Türklerin Tepkileri

Bulgar sosyalist siyasi otoritesi tarafından ulusal Türk azınlığının kültürel farklılığının ikici temelde sorunsallaştırılması sonucunda gerçekleştirilen etnik soykırım, ad-kırımı, etnik ayrımcılık ve etnik temizlik uygulamalarına, Türklerin gösterdiği tepkiler aşağıdaki dört tepki kalıbı içinde sınıflandırılabilir: 

Uyum: Etnik soykırım uygulamalarına aşırı-uyum göstererek, siyasi otorite tarafından düzenlenen “soyağacı törenleri”nde restoranlarda masaların üstüne çıkıp kendi soyunun “Bulgar soyu” olduğunu açıklayan Türkler çok az sayıda da olsa olmuştur. Etnik soykırıma yol açan “soya dönüş süreci” tezine “annelerinin çeyizlerinin içinde haç bulduğunu” iddia ederek uyum gösteren örnekler de vardır.

Gizli Direnç: Belene Toplama Kampı tanığı Ahmet Alpay (Ahmet Aliosman Ahmet), üniversitede okurken kaldığı yurttaki odasından Bulgar arkadaşları dışarı çıktığında odasının kapısını kilitleyip döşeğinin altında sakladığı Türkçe kitabı çıkartarak gizlice okuduğunu anlatmış ve “Türkçe kitap bulundurmak, silah bulundurmak kadar tehlikeliydi” demiştir [13]. Bu tepki biçiminin siyasi otoritenin gözünden uzak alanlarda bir gizli direnç örneği olduğu söylenebilir. Türkler arasında gizli direnç örnekleri çok yaygın olarak görülmektedir. Örneğin ad-kırımında dayatılan “Bulgar adlar”ı, siyasi otoritenin gözünden uzak olduklarında kendi aralarındaki iletişimlerinde büyük ölçüde kullanmamışlardır.

Etkin Direnç: Sosyalist Bulgaristan’da Türklerin siyasi otoriteye karşı gösterdiği en büyük bireysel ve toplu etkin direnç, ad-kırımına karşı olmuştur. Belene Toplama Kampı mağdurları da genellikle, ad-kırımına karşı gösterdikleri bireysel veya toplu etkin direnç nedeniyle tutuklanmışlardır. Belene Toplama Kampı tanığı Mustafa Nurioğlu (Mustafa Nuri Huseyin), 26 Aralık 1984’te ad- kırımlarına karşı Kırcaali’ye bağlı Kirli köyünde civar köylerden toplanarak binlerce Türk’ün Komünist Parti binasının önünde yaptıkları “zorla ad değiştirmenin Lenin’in, Marks’ın ilkelerine uymadığı” ile ilgili itirazlarını dile getirirken polis tarafından üzerlerine açılan ateşte birkaç kişinin öldüğünü, sonraki günlerde bu yürüyüşe katılanlardan birçok kişinin tutuklandığını ve kendisinin de tutuklanıp Belene Adası’na gönderildiğini anlatmıştır [14]. Söz konusu itiraz yürüyüşleri, sosyalist rejim döneminde Bulgaristan’da siyasi otorite tarafından cezasız bırakılmayan çok büyük ağır cezai yaptırımı olan bir toplu etkin direnç örneğidir.

Türkiyecilik [15]: Türkiyecilik tepkisi (bk. Resim 1), aynı zamanda hem uyum hem direnç mahiyeti taşımaktadır. Sınır-dışına kovulma kapsamında Türkiye’ye gidebilmek, Türkler için sosyalist Bulgaristan’daki başta etnik ayrımcılık olmak üzere etnik soykırım ve ad-kırımı kapsamı dışına çıkabilme anlamı taşıdığı için söz konusu kovulma bir çözüm olarak karşılanmıştır.

Resim 1. 1989’da Etnik Temizlikte Bulgaristan’dan Kovulan Türkler Türkiye Toprağına Kapanıp Öpüyorlar [16]
Resim 1. 1989’da Etnik Temizlikte Bulgaristan’dan Kovulan Türkler Türkiye Toprağına Kapanıp Öpüyorlar [16]

3. Belene Toplama Kampı (1985-86)

3.1. Belene Toplama Kampı’nın Açılma Süreci ve Kamp Tutukluları

Bulgaristan ile Romanya arasındaki sınır hattını oluşturan Tuna Irmağı’ndaki en büyük ada olan Belene Adası’nda bulunan Belene Toplama Kampı’nın, Bulgaristan Halk Cumhuriyeti tarihinde üç kez faaliyete açılıp kapatıldığı bilinmektedir.

Belene Toplama Kampı ilk kez 1949-1959 döneminde açılmıştır. Bu dönemde kamp; özellikle kolektifleştirmeye karşı gelenler, rejim muhalifleri ve rejim muhalifi olabileceği düşünülenlerin gönderildiği kamplardan biri olmuştur (İİBM, 2009, ss. 20-23; Koleva, 2010, s. 8). Bu dönemde kampta tutuklanan Türkler de vardır.

Sosyalist rejim egemen olup ülke çapında kolektifleştirmeyi büyük ölçüde gerçekleştirdikten sonra, özellikle Bulgar kültüründen farklı etnik-kültür unsurları üzerinde yeni uygulamalar gerçekleştirmeye başlamıştır. Daha önce kapatılmış Belene Toplama Kampı, 1970’lerde Pomaklar ve Türklerin bir kısmı üzerinde gerçekleştirilen ad-kırımı uygulamasında etkin ve olası direnci kırma araçlarından biri olarak ikinci kez yeniden açılmıştır.

Belene Toplama Kampı 1984’ün sonunda uygulanan etnik soykırım kapsamındaki ad-kırımı sürecinde etkin ve olası direnci kırma araçlarından biri olarak işlev görmüştür. Ad-kırımına direnci kırmak için üçüncü kez açılan Belene Toplama Kampı; 1985’in Nisan sonu ile 1986’nın Aralık ortası arasında faaliyet göstermiştir. Bu çalışma kapsamında konu edinilen dönem, kampın sadece 1985-86 dönemidir (bk. Resim 2, 3 ve 4).

Doğu Avrupa’nın sosyalist rejimlerinde toplama kamplarının neredeyse tamamının kapatılmış olduğu bir dönem olan 1980’lerde Bulgaristan’da Türkler üzerinde gerçekleştirilen etnik soykırım sürecinde yıllar öncesinden kapatılmış olan üç toplama kampı yeniden açılmıştır.

Bu kamplar, sırasıyla ilk açılandan son açılana doğru şöyledir: Belene Toplama Kampı, Belene Tecrit Kampı ve Bobov Dol Toplama Kampı. İlk iki kamp Belene Adası’nda, üçüncüsü kuzey-batı Bulgaristan’da açılmıştır. Görüşülen tanıkların (bk. Resim 5) kimileri sadece Belene Toplama Kampı’nda, kimileri Belene Toplama Kampı ve Belene Tecrit Kampı’nda, kimileri ise sözü edilen üç kampta da tutuklu kalmıştır.

Resim 2. 1985-1986 Dönemi Belene Toplama Kampı Binaları [17]
Resim 2. 1985-1986 Dönemi Belene Toplama Kampı Binaları [17]

1984 sonundaki ad-kırımlarında ilk tutuklanan yaklaşık 200-300 Türk, Belene Adası’na götürüldüğünde önce Belene Cezaevi’ne kapatılmışlardır. İlk tutuklamaların gerçekleştiği Aralık 1984 ve Ocak-Şubat-Mart 1985 tarihlerinde Belene Toplama Kampı henüz açık değildir. Kamp 1985’in Nisan sonunda açılmıştır. Görüşülen tanıklar, kampın ilk tutuklamaların gerçekleştirilmesinden birkaç ay sonra açılmasının nedeninin Sovyetler Birliği’ndeki yönetim değişikliği ile doğrudan bağlantılı olduğunu belirtmişlerdir. 10 Mart 1985’te Sovyet Komünist Parti Genel Sekreteri Çernenko ölmüştür. 11 Mart 1985’te Çernenko’nun yerini Gorbaçov almıştır. Gorbaçov ile birlikte “açıklık” ve “yeniden inşa” politikalarının başlangıç temelleri atılmış ve bu süreç, Belene Cezaevi’nde bulunan tutukluların koşullarının bir ölçüde iyileştirilmesinin ve Belene Toplama Kampı’nın açılarak tutukluların kampa aktarılmasının belirleyici nedenlerinden biri olmuştur.

Resim 3. Belene Toplama Kampı Ana Kapısının Dış Tarafında Yazılı Maksim Gorki’nin Sözü: “Çovek Zvuçi Gordo (İnsan, onurlu bir sözcüktür)” (İİBM, 2009, s. 8).
Resim 3. Belene Toplama Kampı Ana Kapısının Dış Tarafında Yazılı Maksim Gorki’nin Sözü: “Çovek Zvuçi Gordo (İnsan, onurlu bir sözcüktür)” (İİBM, 2009, s. 8).

 

Resim 4. Belene Toplama Kampı Ana Kapısının İç Tarafında Yazılı Java Dzerjinski’nin Sözü: “Ako Vragıt Ne Se Predade Se Uniştoji (Düşman teslim olmazsa yok edilir)” (İİBM, 2009, s. 8).
Resim 4. Belene Toplama Kampı Ana Kapısının İç Tarafında Yazılı Java Dzerjinski’nin Sözü: “Ako Vragıt Ne Se Predade Se Uniştoji (Düşman teslim olmazsa yok edilir)” (İİBM, 2009, s. 8).

Kamp tanıkları, Belene Adası’na başlangıçta öldürülmek amacıyla götürüldüklerini ve Belene Cezaevinde en çok “tuvalet, yemek, soğuk, koğuşlardaki kişi sayısı” nedeniyle zorluklar yaşadıklarını dile getirmişlerdir. İntihar girişiminde bulunanlar da olmuştur. Belene Cezaevindeki tuvalet ve yemek koşullarını tanık Eşref Kahraman (Eşref Faik Aliosman), şöyle dile getirmiştir:

İlk zamanlarda psikolojik olarak çok baskı vardı, işkence vardı. İlk günlerde 24 saatte bir tuvalete götürüyor seni gardiyan, iki tane, biri tuvalete götürüyor, biri de tuvaletin kapısı açık, e kalaşnikofla kafanın üstünde duruyor böyle. Sen edemiyorsun tuvaletini, olsa bile edemiyorsun, korku var çünkü, aniden tetiğe basar mı diye. Bu sebepten dolayı koğuşun içinde tuvalet olarak kova var, kovanın içine ediyorsun, kovanın kapağı yok, düşünebiliyor musun, 24 saat, aşağı yukarı 20 kişilik hücreler var, 10 kişilik, 30 kişilik, o kovadaki acı şeyi soluyorsun, gözlerin bütün şey oluyor, böyle işkenceler. E tabi zaman zaman sorguya çekiliyorduk, işte kökünün Bulgar olduğunu kabul ediyor musun, etmiyorum, bu sefer de istediği gibi dayak atıyor sana. … Yemek diye bir şey yoktu, ekmeğe gelirsek, ikişer yüz gramlık ekmekler, o da buz tutmuş, yumruklan kırıyorduk, içinde kurtlar, onları ıtlayıp (ayıklayıp) yiyorduk, çorbaya gelince tavuk ayakları, domuz kulakları, balık kafası gibi çorba türleri, et zaten yok, haftada bir kere bir tür balık veriyorlar ama hiç paklanmamış, doğru dürüst yemek hiç verilmedi, zaten yiyemiyorsun, ilk dört ayda çok zahmet çektik [18].

Resim 5. Belene Toplama Kampı’nın (1985-1986) Katılımcı Tanıkları [19]
Resim 5. Belene Toplama Kampı’nın (1985-1986) Katılımcı Tanıkları [19]

1985’in Nisan sonuna kadar Belene Cezaevinde tutulan tanıklar bu tarihten sonra Belene Toplama Kampı’na aktarılmış ve 1985’in Nisan sonundan sonra tutuklananlardan Belene Adası’na gönderilenler ise genellikle doğrudan Belene Toplama Kampı’na gönderilmiştir. İlerleyen günler ve aylarda Belene Toplama Kampı’ndaki tutuklu sayısı Bulgaristan resmî rakamlarına göre 517, görüşülen tanıklara göre 800-1000 arasındadır. Bulgaristan’ın resmî gazetesi Dırjaven Vestnik’in (bk. Ek 1) 1 Haziran 1990 tarihli sayısında, Belene Toplama Kampı’nda tutularak mağdur edilen sadece 517 kişinin adları, üstelik ad- kırımında dayatılan “Bulgar adlar”la yayımlanmıştır. Ancak tutuklu sayısının 517’den fazla olduğu bir kamp tanığının elinde bulunan resmî belgeyle belgelendirilip kanıtlanmıştır (bk. Ek 2; Özkan, 2010, s. 223).

Yaşları 18-70 arasında değişen ve etnik kökenleri Türk olan Belene Toplama Kampı tutuklularının tutuklanmalarının esas olarak dört nedeni olduğu söylenebilir:

  1. Etnik soykırım ve ad-kırımı sürecinde bireysel ve/veya toplu etkin direnç gösterip mahkemede yargılanacak herhangi bir suç unsuru bulunmayanlar.
  2. Siyasi otorite tarafından olası direnç etiketi ile etiketlenenler.
  3. Siyasi otoritenin çeşitli birimlerine herhangi bir nedenle işte, komşuluk ilişkisinde, sokakta vs. kişisel olarak ters düşenler. Örneğin Belene Toplama Kampı tanığı Merdinç Türker (Merdinç Mehmedali Yuzeir), yaşadığı bölgeden sorumlu olan Komünist Parti görevlisiyle yaşadığı kişisel bir anlaşmazlık nedeniyle tutuklanıp kampa gönderildiğini söylemiştir [20].
  4. Siyasi otoritenin yanlışlıkla bireyde bir etkin direnç görmüş olduğunu düşünmesi sonucunda tutuklananlar. Örneğin bir köyün çobanı, elindeki düdüğü köylülere “Sığırlarınızı getirin dağa götüreceğim” diye haber vermek için çalarken tutuklanarak kampa gönderilmiştir, çünkü siyasi otorite çobanın köylüye “Askerler geldi; kaçın, direnin” haberini vermek için çaldığını düşünmüştür.

3.2. Belene Toplama Kampı’nın Fiziksel Koşulları

Yiyecek-İçecek: Kampta yemek koşullarının belirli bir ölçütü yoktur, ancak genel olarak sabahleyin kampın dışına çalışmaya çıkarılmadan önce tutuklulara yemekhanede kahvaltı verilir, öğle yemeği kamp dışında çalışılan yerde yenir, akşam çalışma dönüşünde kamptaki yemekhanede akşam yemeği yenir. Kamptaki yemekler, çalışmak için kamp dışına çıkarıldıklarında verilen yemeklere göre çok daha kötüdür; çünkü çalıştıkları alanda yedikleri öğle yemeği genellikle kamp tutukluları dışındaki işçilere verilen yemeklerle aynıdır.

Isınma: Kampta kış döneminde ısınma odun sobasıyla olmaktadır. Tutuklular gardiyanların denetimi altında kamp çevresinden odun toplayıp odun sobasını yakarak ısınmaktadırlar; bazen de işten yorgun geldikleri için odun sobasını yakmadan soğukta uyumaktadırlar.

Tuvalet: Belene Toplama Kampı’nın tuvalet koşullarını, daha önce tutulduğu Belene Cezaevi’ndeki tuvalet koşullarıyla karşılaştırarak tanık Şükrü Altay (Şükrü Süleyman Mehmet) şöyle anlatmıştır: “Hapishaneden çıkıp kampa götürdüklerinde en azından geceleri tuvalete istediğin saatte, istediğin zaman girebiliyordun. Tuvalet meselesi çok önemli, gıdadan daha önemli. Çünkü [Belene Cezaevinde] bir odanın içinde 30-40 kişi veya 15-18 kişi, kapının arkasında bir kova ve herkesin gözünün önünde oraya tuvaletini yapıyorsun, Allah kimseyi düşürmesin. Kampta tuvalet normal, açıp kapıyı gidiyorsun” [21].

Koğuşlar: Kampta ilk önceleri sabah saat 6 ile akşam saat 8 arasında koğuş odalarının kapıları açık, bunun dışındaki saatlerde kilitlidir. Ancak ilerleyen aylarda akşam saat 8’den sonra sadece kampın dış kapıları kilitlenmekte, koğuş odalarının kapıları kilitlenmemektedir. Kamp koğuşlarındaki tutuklu sayısı, küçük koğuşlarda 12-13, büyük koğuşlarda 40-50 tutuklu arasında değişmektedir. Kamp koğuşlarında hoparlörler bulunmakta, duyuru ve propaganda amacıyla kullanılmaktadır.

Temizlik: Tutuklular çamaşırlarını elde yıkayıp ranzasının kenarına asmaktadır. İki binadan oluşan kampın (bk. Resim 2) sadece bir binasında banyo vardır. Tanıklar, saç kesimlerini kendi aralarında bulunan bir berbere yaptırdıklarını belirtmişlerdir. Kışın yıkanan çamaşırlarla ilgili yaşadığı sıkıntıyı tanık Nasıf Mutlu (Nasıf Bilalov Mehmedov), şöyle anlatmıştır: “Koğuşlar küçük, 12 kişisin içerde… Çamaşır yıkama imkânın ona göre, çamaşırını yıkıyorsun kurutacak yer yok, nereye asacaksın, ister istemez ranzanın başına asacaksın. 13 kişisin içerde, 13 kişi de sigara içiyor, o içerde birkaç günün içinde kuruyor çamaşırın ama sırtına giyecek olduktan sonra o sigara kokusundan âdeta insanın midesi bulanıyor, yani içerde ortam çok kötüydü, kış günleri özellikle” [22].

Giyim: Kamp tutukluları, Mayıs 1985’te ziyaret ve görüşme izni verildikten sonra ailelerinin getirdiği ve görüşmelerde verdiği giysileri kamp içerisinde giyebiliyorlar. Ancak çalışmaya giderken kamp yönetimi tarafından verilen mavi çizgili bir işçi giysisi (bk. Resim 6’da Süleyman Türksöz’ün giysisi) giymeleri gerekmektedir.

Kütüphane: Kampta küçük bir kütüphane vardır, ancak tanıklar bunlara kitap gözüyle bakmamaktadırlar, propaganda aygıtları olarak görmektedirler, çünkü kütüphanedeki bütün kitaplar resmî sosyalist ideolojinin propagandasını yapan kitaplardır.

Televizyon: Kampta bir salonda bir televizyon vardır. Akşam işten gelip yemekhanede yemek yendikten sonra gardiyan televizyonu belli bir saatte açmaktadır. Tek kanal vardır, genelde sadece haberler izlenmektedir, televizyona genellikle pek ilgi gösterilmemiştir. İlerleyen aylarda televizyonu tutukluların istedikleri zaman açmalarına izin verilmiş, ancak yine de televizyona tutuklular tarafından pek ilgi gösterilmemiştir.

Büfe: Kampta ilerleyen aylarda küçük bir büfe açılmıştır. Büfede sigara, bisküvi, limonata türünden bir şeyler satılmaktadır. Büfede kamp tutuklularından birisi çalıştırılmıştır.

Resim 6. Belene Toplama Kampı’nın 1985-1986 Dönemine Ait Tek Fotoğraf [23]
Resim 6. Belene Toplama Kampı’nın 1985-1986 Dönemine Ait Tek Fotoğraf [23]

3.3. Belene Toplama Kampı’nın Toplumsal Özellikleri

Kamp Yönetimi: Belene Toplama Kampı, Bulgar Komünist Partisi’nin istihbarat örgütü Dırjaven Sigurnost (DS) tarafından yönetilmektedir. Kamp yönetimi; tutukluları “yeniden doğuş süreci” adlı resmî tezi kabul edip etmediklerini çeşitli tekniklerle sorgulamış, çeşitli yollarla cezalandırmış, ayrıca tutuklular arasında Alevi-Sünni, Güneyli-Kuzeyli gibi çatışmalar yaratmaya çalışmıştır, ancak yaratılmak istenen çatışmalar yaşanmamıştır. Tutuklular arasına DS için çalıştırılan ajan Türkler sokulmuştur. Ajan olduğu anlaşılan kişilere karşı diğer tutuklular dikkatli davranmıştır.

Etnik Soykırım ve Ad-kırımının Görünümleri: Kamp tutukluları, etnik soykırım ile ad-kırımının dayandırıldığı “yeniden doğuş süreci” resmî tezini kabul edip etmedikleri konusunda sürekli olarak çeşitli araç ve yöntemlerle sorgulanmakta, denetlenmekte ve yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Bu amaçla yüz yüze soruşturmalar, anket-formları, yazılı sorular, ajanlar, üniversitelerden konuşmacılar getirme, propagandalar, çeşitli teklifler, tehditler vs. kullanılmıştır.

Kamp tutuklularına yaklaşık on beş günde bir sorulan yazılı sorular arasında “Serbest bırakılırsanız köyünüzdeki ya da doğup büyüdüğünüz yerdeki halkın sizi nasıl karşılayacağını düşünüyorsunuz? Sizi bir kahraman gibi mi karşılayacaklar, bir düşman gibi mi veya başka bir şekilde mi? Çocuğunuzun Bulgar’la evlenmesi durumunda tutumunuz ne olur? Birleşmiş Milletler’in Bulgaristan’a müdahalesi sizce doğru mu? Türkiye hakkındaki düşünceniz nedir?” vb. sorular sorulmuştur. Zaman zaman sorular değişmekle birlikte değişmeyen tek bir soru vardır, o da “Kakvo e otnoşenieto ti kım vızroditelniyat protses (Yeniden doğuş sürecine karşı düşüncen/münasebetin nedir)?” olmuştur.

Zaman zaman koğuşlarda bulunan hoparlörlerden “yeniden doğuş süreci” resmî tezinin propagandası yapılmıştır. Ancak görüşülen tanıklar, hangi yöntem ve araçla kendilerine anlatılırsa anlatılsın kampta söz konusu resmî teze kimsenin ikna olmadığını belirtmişlerdir.

Kampta tutukluların Türkçe konuşması ve birbirlerine Türk adlarıyla seslenmesi yasaklanmıştır. Ancak bu yasakla ilgili ilginç bir durum söz konusudur. Çünkü Türklük yasağı; kamp dışında okulda, işte, hastanede, sokakta vs. çok katı cezai yaptırımlarla uygulanırken kamp içinde durum daha farklıdır. Tanıklar; kamp dışındaki Türkler, Türkçe açıkça konuşmaya korkar ve bu yasağa da uyarken, kampta bu korkunun olmadığını ve kamp tutuklularının hem kendi aralarında hatta hem de birçok kez gardiyan ve generallerin bile yanında Türkçe konuştuklarını ifade etmişlerdir.

Etnik soykırımı ve ad-kırımının kampta nasıl olduğuna ilişkin tanık Nasıf Mutlu (Nasıf Bilalov Mehmedov) şunları ifade etmiştir: “Türkçe konuşmaya kampta müdahale olmuyor değil, binanın içine girdikten sonra, kapılar kapandıktan sonra, gardiyan polis kalmadıktan sonra sen tek başına kalıyorsun, herkes istediği gibi türküsünü, şarkısını söylüyor, konuşuyor kendi arasında Türkçe. … Huzurun yok kamp içinde, Türkçe konuşmayacaksın, buna senin uymadığını gördükten sonra başlıyor cop indirmeye” [24].

İlk tutuklandığı sırada kendisine “Eşref” adıyla seslenildiğini, ancak siyasi otoritenin dayattığı “Bulgar adların kayıtları” kamp yönetiminin eline ulaştığı zaman kendisine “Bulgar adla” seslenildiğini ve devamında ise “Bulgar soyadı” kendisinin söylemesinin istendiğini, ancak kendisinin “Bulgar soyadı” yerine kendi Türk soyadını söylediğini tanık Eşref Kahraman (Eşref Faik Aliosman), aşağıdaki gibi anlatmıştır:

İlk önce Eşref diyorlardı, ama daha sonra vermişler ya gıyabeten, almışlar bunları (politik zorla verilen Bulgar adları) herkesin bölgesinden, o ismi (Bulgar adı) söylemeye başladılar, ama biz bunu kabullenemiyoruz. Akşam yoklama yapıyorlar, işte okuyorlar ismi ‘Şteryu’ koymuşlar, ‘Şteryu’ diyor, ikinci üçüncü ismini de kendin söyliyeceksin, bu bir işkence, ben de ‘Faikov Aliosmanov’ diyodum, a sen böyle diyemezsin, ertesi gün götürüyorlar işte tokat tekme dövüyorlar, herkes bunu yapıyordu sadece ben değil, hiç kimse kabul etmiyordu [25].

Tanık Enver Özkan (Enver Tahsin Akif) tutukluyken günümüzde Belene Atom Elektrik Santrali olarak bilinen merkezin inşaatında çalıştırıldığını ve kampta sorguya çağırıldığında kendisine birkaç kez “Türkiyecilik olmayacak, artık kardeşiz, Bulgar oldunuz, hiç Türkiye’yi aklınıza getirmeyin!” denildiğini ifade etmiştir [26].

Tutuklulara Bulgar olduğunu kabul ettiğine dair belge imzalarlarsa kamptan dışarı serbest salınacakları söylenmiştir. Tanıklar, aralarında yaşlı ve hasta olanlara “Bu belgeyi imzala ve çık bu senin taviz verdiğin anlamına gelmeyecek, burada daha fazla dayanamayacaksın, bu imzayı neden attığını biz herkese anlatacağız” dedikleri hâlde kimsenin bu imzayı atmayı kabul etmediğini belirtmişlerdir [27].

Kamp yönetimi tutuklulara, on yıl boyunca doğdukları yerlere geri dönmemek koşuluyla kamptan serbest bırakılabilecekleri teklifinde de bulunmuş, ancak bu teklifi kabul eden olmamıştır.

Tanık Eşref Kahraman (Eşref Faik Aliosman), etnik soykırımın kamptaki bir görünümünü şöyle anlatmıştır: “Hocalara mollalara inanıyor musun diye soruyor, şimdi orda ben çok ilginç bir cevap verdim: ‘Ne kadar istinski (gerçek) hakiki bir komüniste inanıyorsam, o kadar da hakiki hocaya, imama inanıyorum.’ dedim. Biz sahte komünist miyiz diye o zaman kalkverdi, o zaman baya dayak yedim (küçük bir kahkaha atıyor)” [28].

Temel Kurallar: Kamptaki temel kurallar şunlardır: Türkçe konuşmak, tutukluların birbirlerine Türk adlarıyla seslenmesi, kampa teyp, fotoğraf makinesi, defter, kâğıt, kalem, alkol, yiyecek vs. sokmak yasaktır. Kamp tutuklularına görüşme ve ziyaret izni verildikten sonra ailelerinin getirdiği sadece belirli miktarda yiyeceği ve giysi gibi eşyayı kampa almalarına izin verilmiştir. Kamp binalarının kapıları akşam 8’de kilitlendikten sonra kamp binasının dışına çıkmak yasaktır.

İlişki ve Etkileşimler: Kamp tutuklularının başlıca ilişki ve etkileşim alanlarını gardiyanlar ve kamp yönetimi oluşturmuştur. Diğer toplumsal ilişki ve etkileşim alanlarını, Belene Adası dışına çalışmaya götürüldükleri yerlerdeki (gizli olarak) işçiler ve görüşme izni verildiğinde ziyaretlerine gelen (zorunlu olarak sadece Bulgarca konuşarak) aile yakınları oluşturmuştur:

Tutuklular Arasındaki İlişki ve Etkileşim: Akşam saatlerinde gardiyanlar kamp binalarının kapılarını kilitleyip uzaklaştıklarında, tutuklular kendi aralarında tarih bilenler Türk tarihini, edebiyat bilenler Türk edebiyatını, Türk dilini anlatmış, Türkçe türküler ve şiirler okumuşlardır. Tanıklar, Belene Toplama Kampı’ndan bu akşam sohbetleri nedeniyle bir “Türklük Akademisi” olarak bahsetmişlerdir. Ayrıca Pazar günleri çalıştırılmadıklarından aralarında düzenledikleri voleybol, futbol vs. oynadıklarından bahsetmişlerdir. Kamp içerisinde tutuklular arasındaki ilişki ve etkileşimin büyük ölçüde dayanışma biçiminde olduğunu ancak ilerleyen aylarda bazen “çok bencil” davranışlar gösterenlerin de ortaya çıktığını tanık Şükrü Altay (Şükrü Süleyman Mehmet), aralarından bir tutuklunun ailesinin getirdiği elmaları başkaları yemesin, yerse de kim olduğu belli olsun diye elmanın içine küçük jilet parçacıkları koyduğunu belirterek anlatmıştır [29].

Tutuklular ile Gardiyanlar Arasındaki İlişki ve Etkileşim: Kimi gardiyanlar tutuklulara aşırı sert davranırken, kimi gardiyanlar zaman içerisinde daha yumuşak ve ılımlı davranmaya başlamıştır. Tanık Ahmet Alpay (Ahmet Aliosman Ahmet) gardiyanlardan birinin bir keresinde “Otomatik silahla imkân versinler hepinizi öldürürüm!” dediğini söylemiştir [30]. Gardiyanlar Vlah’tır ve kendi aralarında bazen Vlahça, genellikle Bulgarca konuşmaktadırlar.

Tutuklular ile Kamp Yönetimi Arasındaki İlişki ve Etkileşim: Kamp yönetimi ile tutuklular arasında ilişki ve etkileşimin en yoğun olduğu alanlar, tutukluların “yeniden doğuş süreci” tezi ile ilgili sorgulandıkları ve ikna edilmeye çalışıldıkları zaman ile çeşitli nedenlerle cezalandırıldıkları (dövme, tek hücreye kapatma, tehdit etme vb.) zamanlarda olmuştur.

Kampta Tutukluyken Çalışma: Tutukluların çalıştırılma koşullarının kimi boyut, özellik ve yönleri aşağıdaki gibi sıralanabilir:

  1. İşin ağır olmasına rağmen çalışmaya götürüldükleri için tutuklular genellikle memnun olmuşlardır. Çünkü çalıştıkları yerde verilen öğle yemeği kampta verilene göre daha iyidir, ayrıca güneş görebilmişler, bazen da çalışırken aynı çalışma ortamındaki sivil işçilerle gizlice iletişime geçerek, fazladan yiyecek alıp onları küçük küçük parçalara bölüp giysileri içerisine saklayarak kampa giriş sırasında yoklamanın sıkı yapılmadığı sırada kampa geçirebilmişlerdir. Bazen gizlice kampa alkol gibi içecekler, radyo, defter vs. geçirebilmişlerdir. Ancak üstleri aranırken yakalandıklarında üstlerindeki şeyler atılıp cezalandırılmışlardır.
  2. Kamptan dışarı çalışmaya çıkarılmayanlar; sadece çalışamayacak kadar hasta olanlar, çok yaşlılar, ayrıca “yeniden doğuş süreci” tezine aşırı-direnç gösterenler ve çeşitli nedenlerle ceza almış olanlardır. Cezalandırılarak çalışmaya çıkarılmayanlar, bazen kampın dışında ama Belene Adası’nın içindeki bataklıklarda çalıştırılmışlardır.
  3. Tutuklulara ayda bir çalışmalarının karşılığında para alacakları söylenmiştir; ancak kimi tutuklular hiç para alamamışken kimi tutuklular devlete (kira, su, yemek parası kesildikten sonra) borçlu olarak kamptan çıkmıştır. Çok az tutuklu çok küçük miktarda para almıştır.
  4. Çalışmaya götürüldüklerinde arabadan indirilerek veya çalışırlarken, kaçan var mı diye tekrar tekrar sayılmışlardır. Aralarında daha yaşlı olanlar arabadan sık sık inip çıkarken yavaş hareket ettiklerinde gardiyanlar tarafından dövülmüş ve hakarete uğramışlardır.
  5. Genellikle günde 8-10 saat arasında mısır çapalama, odun kesme, bataklıkta, inşaatta vb. işlerde çalıştırılmışlardır.

Kampta Tutukluyken Aileyle Görüşme ve Ziyaret İzni: İlk tutuklanmalarından 5- 6 ay sonra (yaklaşık olarak Mayıs 1985’te) tutukluların, ailelerine sağ olduklarını bildirip görüşmeye izin verilen bir tarihte gelebilecekleriyle ilgili iki satırlık bir mektup yazmalarına izin verilmiştir. Mektuplar zorunlu olarak Bulgarca yazılmıştır. Hatta kamp tutukluları bu mektupları yazmaları ve sağ olduklarını, iyi olduklarını yazmaları için zorlanmışlardır. Çünkü kamptan “dünya kamuoyu” haberdar olmuş ve Bulgaristan’a kampı kapatması konusunda baskılar yapılmaya başlanmıştır.

Aileler 5-6 ay haber alamadıkları yakınlarının sağ olduğunu öğrendikleri zaman görüşmek için, mektupta bildirilen tarihte Belene Adası yakınındaki Belene kasabasına varmışlardır. Tutuklular görüşmeler sırasında ailelerinin getirmiş olduğu sadece belirlenmiş miktarda giysi ve yiyecek alabilmişlerdir. Görüşmeler esnasında tutuklular ile aileleri arasında Türkçe konuşmak kesinlikle yasaktır. Gardiyanlar, görüşmeleri dinlemiş ve izlemiştir. Ancak kampın kapanmasının son zamanlarına doğru kimi gardiyanlar kimi görüşmeler esnasında Türkçe konuşulmasına kısmi olarak göz yummuştur. Ancak görüşmeler esnasında bir Türkçe kelime konuşulduğunda görüşmeyi kesen gardiyanlar da olmuştur. Görüşme süresi genellikle bir saatten kısa tutulmuştur.

Tutukluların ailesiyle görüşme ve ziyaret izni, her tutukluya farklı biçimde ve farklı sürelerle verilmiştir. Kimilerine altı ayda bir, kimilerine üç ayda bir 20 dakika gibi bir görüşme izni verilmiştir. Kimilerine ailelerinin gönderdiği paketler verilmemiş ve ailesine geri gönderilmiştir.

3.4. Belene Toplama Kampı’ndaki Uygulamalara Tutukluların Tepkileri

Kamp tutuklularında kamptayken en yaygın olan duygu ve düşüncelerden biri Türkiyecilik olmuştur. Kamptayken “kamptan sağ çıkarsam, serbest bırakılırsam kesin Türkiye’ye gönderilirim, artık Türkiye’ye gidebilirim” diye umut taşımışlardır. Kamp tutuklularında kamptan dışarı çıkma arzusu kadar, kamptan çıktıktan sonra Türkiye’ye gidebilme arzusu da güçlü bir biçimde bulunmuştur.

Tutuklulardan kimileri, kamptayken bütün dünyanın, Türkiye’nin ve diğer nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkelerin kendileri hakkında girişimlerde bulunduğunu düşünmüşler, ancak dışarı çıktıklarında bunun böyle olmadığını görüp hayal kırıklığına uğradıklarını söylemişlerdir.

Kamptan kaçma girişiminde bulunan tutuklu olmamıştır. Tanık Muhammet Gölcüklü (Muhammed Bekir Myumyun), Tuna Nehri’nin öbür kıyısında Romanya gibi bir komünist ülke olmamış olsaydı kamptan birçok arkadaşının kaçma girişiminde bulunabileceğini söylemiştir. Kimi tanıklar da, kaçma girişiminin akıllarına dahi gelmediğini söylemişler ve “Nereye kaçacağız!? Dışarısı da aynı, hatta daha beter ki!” şeklinde cevaplar vermişlerdir [31].

Belene Toplama Kampı dışında çalışmaya çıkarıldıklarında gizlice edindikleri kalemlerle siyasi otoritenin gözünden uzak gizli direnç olarak bazen şiir, anı vs. yazabilmeyi başaran çok az sayıda tutuklu olmuştur. Kimileri kimi önemli olayları sigara paketlerinin arkasına not etmiştir.

Gizlice kampın içine yiyecek, alkol, radyo, defter sokanlar olmuştur. Çalıştıkları yerlerde bazı sivil işçilerle irtibata geçip, bazen ailelerinin gönderdiği yiyecek ve paraları gizli direnç biçimi olarak kampa alabilenler olmuştur. Çalışmaya götürüldüklerinde altı tutuklu gizlice fotoğraf çektirmiştir (bk. Resim 6). Kampta intihar girişimleri de olmuştur.

Tanık Mustafa Nurioğlu (Mustafa Nuri Hüseyin), kamp tutuklularının kampta Türkçe konuştuklarını, hatta gardiyanların yanında özellikle bazen bağıra bağıra Türkçe konuştuklarını anlatmıştır [32].

Tanık Eşref Kahraman (Eşref Faik Aliosman), kampta yaptıkları açlık grevlerini ve kampın boşaltılma aşamasında en son kendisiyle beraber sekiz kişinin kaldığını, o sıralarda aralarından birinin telefon hatlarına girerek Özgür Avrupa Radyosu’na kampta kalan sekiz kişinin adını verip açlık grevi yaptıklarını bildirdiğini anlatmış ve doktor olarak da dışarıdan bir doktor yerine tutuklular arasından bir doktor arkadaşlarının kendileriyle ilgilenmesini istediklerini belirtmiştir [33].

Tanık Merdinç Türker (Merdinç Mehmedali Yuzeir), çalışmaya götürüldüklerinde bir keresinde öğle yemeğinin gelmediğini ve kendisinin “Yemek yoksa iş de yok!” diye tepki gösterdiğini ve karşılığında “Bir daha o lafı söyleme, seni öldürürler” cevabını aldığını ifade etmiştir [34].

Pazar günleri tutuklular dinlenmiş, futbol ve voleybol oynamış, sigara kutusu, biblo, süs eşyası, tespih vb. gibi küçük eşyalar (bk. Resim 7) yapmış, resim çizmiş, çamaşır yıkamış veya kamp avlusu içerisinde kimi işlerde çalıştırılmıştır. Resim 7’de görülen kampta yapılan küçük tahta kutunun üzerinde Türkçe yazı bulunmasının, etnik soykırımın uygulandığı söz konusu dönem için büyük bir direnç örneği olduğu söylenebilir.

Belene Toplama Kampı’nda (1985-1986) Tutukluların Yaptığı Küçük Eşyalar: “Hamamda Kadın” ve “Küçük Tahta Kutu” [35]
Resim 7. Belene Toplama Kampı’nda (1985-1986) Tutukluların Yaptığı Küçük Eşyalar: “Hamamda Kadın” ve “Küçük Tahta Kutu” [35]

Belene Tecrit Kampı’na Kapatılma: Belene Toplama Kampı tutuklularından yaklaşık 80 tutuklu, kamp yönetimine uyumsuzlukları ve “yeniden doğuş süreci” tezine aşırı dirençleri nedeniyle daha ağır bir biçimde cezalandırılma amacıyla Belene Tecrit Kampı’nda da kapatılmışlardır. Belene Toplama Kampı’ndan Belene Tecrit Kampı’na gönderilmiş tanıklar, tecrit kampının koşullarının toplama kampına göre birçok bakımdan çok daha ağır olduğunu söylemişlerdir. Çünkü yemek neredeyse verilmemiş, ziyaret ve görüşme izni hiçbir biçimde verilmemiş ve Belene Adası dışında sivil işçilerin olduğu yerlere çalıştırılmaya kesinlikle çıkarılmamışlardır. Bu ağır koşullar nedeniyle Belene Tecrit Kampı’ndayken tutuklular açlık grevi yapmış, açlık grevi sonucunda sağlığının bozulması nedeniyle komaya girenler olmuştur. Komaya girenlerden biri görüşülen kamp tanığı Şükrü Altay (Şükrü Süleyman Mehmet) olmuştur.

3.5. Belene Toplama Kampı’nda Tutukluluğun Tutuklu Aileleri Üzerindeki Etkisi

Kamp tutukluları kampta iken aileleri, bir tutuklunun ailesi olmanın etkisini çok acı biçimde yaşamışlardır. Tutukluların eşleri iş yerlerinde, çocukları ise okullarda birçok haklarından mahrum edilerek çeşitli ayrımcılık ve dışlama uygulamalarına (işten atma, işe almama, ders notunu düşürme, derste bırakma, okulda arkadaşları önünde azarlama ve dayak atma vs.) maruz kalmışlardır. Başka bir deyişle kamp tutukluları kendi tutukluluklarını zaten yaşarken, bu tutukluluk kampın dışındaki ailelerini aşırı derecede etkilemiştir. Hatta görüşülen birçok tanık, o dönemde kendileri kampta tutukluyken ailelerinin kendilerinden bile daha zor koşullar altında yaşamak zorunda kaldığını anlatmıştır.

Kimi tanıklar, yaşadıkları hâlde siyasi otorite tarafından çevreye korku salmak için ailelerine “öldü” diye elbiselerinin geri gönderildiğini anlatmıştır. Ayrıca kimi tutuklularla ilgili ailelerine “Ayağı kesilip Tuna’ya atılmış; kafası kesilip bir koli içinde gönderilmiş!” gibi dedikodular salınmıştır.

Eşinin ve çocuğunun kendisinin kampta yaşadığı sıkıntıdan çok daha büyük bir sıkıntı ve zorluk yaşadığını tanık Süleyman Türksöz (Samir Krumov Sevdalinov), aşağıdaki gibi anlatmıştır:

Şimdi en acı olan şey de evdekilere haber verilmemiş nerede olduğumuz, tamam tutuklanmışlar gitmişler, ama evdekiler bilmiyor ki sağ mısın değil misin. Tabi onların ajanları mı diyeyim, gelip rahatsız etmişler hanımı, işte Süleyman’dan koli gelmiş işte ayakkabısı ayağınlan beraber oradaymış, en azından sağmış falan. Amaç üzmek yani evdekileri. Ben Belene’deyken de hanım öğretmenlik yapıyor, okuldan kovuluyor, o akşam gelmiş ismini değiştirmeye, değiştirmediği için, onu da ciplen Emniyet’e götürmüşler, 5 Ocak 1985’te. 3 ay geç değiştiriyorlar ismini, değiştirmek istemiyor hanım yani, bütün Kırcali’nin çocuklarının isimleri değişti, benim aile kalıyor yani, hanım da diyor ki benim kocam sağ mı değil mi bilmiyorum, kocam geldiği zaman o karar verecek. Bir gün okul müdürü, benim büyük oğlan 4. sınıf, almış defterini yırtmış ‘Senin baban hain!’ demiş, o yaşta çocuk 10 yaşında ‘Benim babam hain değil!’ demiş, müdür çakmış iki tane, orada da müdür Emniyet’e haber ediyor ve hanımı çağırmışlar Emniyet’ten. 10 saat hanımı zorlamaya, yani, ismini değiştir diye. Hanıma demişler ki, seni hapise gönderiyoruz. Tamam, demiş; çocukları köye gönderin dedesine. Yoook demiş, bu saatten sonra senin çocuğun yok, onları da göndercez, şeye, onların kendi okulları var kimsesiz şeyine. O zaman hanımın eli ayağı çözülmüş, tabi bir anne için, uğraştığımız çocuklar için yani, çocuğumu elimden aldıktan sonra ne kalmış diye, orada sinir krizi geçirmiş bayılmış [36].

3.6. Belene Toplama Kampı’nın Kapatılması ve Tutukluların Çıkarılma Süreci

Kampın kapatılması konusunda Bulgaristan üzerinde Batı’nın baskıları artınca Bulgaristan bir yandan kampın varlığını inkâr etmiş, diğer yandan kampı mütemadiyen boşaltmaya başlamış ve 1986’nın Aralık-ortasında son tutukluları çıkararak Belene Toplama Kampı’nı kapatmıştır.

Tanıkların, kampta tutukluyken “kamptan sağ çıkarsa” yapmak istedikleri şeyler arasında; Türkiye’ye gitmek, ailesini görmek, yarım kalan üniversite eğitimini tamamlamak, yaşadıklarını başkalarına anlatmak vs. bulunduğu görülmüştür.

Tanıklar, Belene Adası’ndan sağ çıkmalarının Gorbaçov’un gelişiyle başlayan “açıklık” ve “yeniden inşa” uygulamalarıyla sosyalist rejimin yumuşamasına bağlı olduğunu belirtmişlerdir. Tanık Eşref Kahraman’ın (Eşref Faik Aliosman) sağ kurtulmalarıyla ilgili olarak “gerçekten öldüreceklermiş ama Allah’tan o Rusya’nın o zamanki o şeyi ölmüş, Çernenko mu ne o vefat ediyor. Polis bir sabah ‘müjde’ diye geldi, öldü dedi, kim öldü dedik, e filan kişi öldü, dedik ne olmuş üldünen [öldüyse], e kurtuldunuz dedi, yoksa öldüreceklermiş” ifadelerini dile getirmiştir [37].

Kamp tutukluları, tutuklandıklarında üstlerinde bulunan değerli eşyalar polis tarafından alınmış, ancak tutuklular kamptan serbest bırakıldıktan sonra polisten bu değerli eşyalarını geri alamamışlar ve bunun üzerine mahkemeye başvurmuşlardır. Eşyaları gaspeden polis, tanıklara “Aldık, çünkü sizin geri dönmeyeceğinizi sanıyorduk, sizi öldürmek için götürdüler oraya” diye cevap vermiştir.

Dedesinin de Bulgaristan’da toplama kamplarında tutulduğunu belirten tanık Halil Öztürk (Huben Slavçev Çavdarov); “Bunların niyeti, buraya topladıklarının tamamını öldürmek, tamamını… Hatta bunun mimarını da söyleyeyim, General Stoyanov, o zamanki İçişleri Bakanı’ydı, yani ölümü öngören bize o. O ölüm, biz buradayken (Belene Cezaevindeyken) karar alınmış” diye belirtmektedir [38].

Belene Toplama Kampı’ndan çıkarıldıktan sonra tutukluların gönderildiği yerler:

Bobov Dol Toplama Kampı: Yıllar öncesinde kapatılmış olan Bobov Dol Toplama Kampı yeniden açılarak yaklaşık 80 tutuklu buraya nakledilmiştir. Tanıklar, Bobov Dol Toplama Kampı’nda iki kez açlık grevi yaptıklarını söylemişlerdir. Bobov Dol Toplama Kampı yedi ay açık kalmış, sonrasında tüm tutuklular sürgüne gönderilmiş ve 1989’daki etnik temizlikte sınır-dışına kovulmuştur.

Bulgar Köylerine Sürgün: Tutukluların çoğu, evlerine gönderilmeksizin kuzey ve batı Bulgaristan’daki Bulgar köylerine sürgüne gönderilmiştir. Kimi tanıklar, evlerine gönderilmeden 1989’daki etnik temizlikte sürgündeyken sınır dışına kovulmuştur.

Ev Hapsi: Kimi tanıklar, Belene Toplama Kampı’ndan sonra Bobov Dol Toplama Kampı’nda, daha sonra Bulgar köylerinde sürgünde, sürgünden sonra ev hapsinde tutulmuş ve ev hapsindeyken 1989’daki etnik temizlikte sınır dışına kovulmuştur. Kimi tanıklar, ev hapsindeyken açlık grevi yapmış ve bunu BBC, Almanya’nın Sesi, Uluslararası Af Örgütü gibi kuruluşlara duyurmuşlardır.

Eve, İşe, Okula Geri Gönderilip Göz Hapsinde Tutma: Belene Toplama Kampı tutukluları evlerine gönderildiğinde, olası cezalandırılmalardan kaçınmak amacıyla genellikle komşuları ve arkadaşları tarafından ya gizlice ziyaret edilmişler ya da tamamen uzak durulmuşlardır. Ancak kimi kamp tutuklularının fazlasıyla ilgili davranan yakınları da olmuştur. Tanıklardan birinin, kamptan salındıktan sonra yine kamptan tanıdığı bir arkadaşının düğününe gitmesi polis tarafından engellenmiştir.

İşine Geri Gönderip Rütbesini Düşürme, Eski Mesleğinde Çalıştırmama ve İş Bulmakta Zorlandırma: Yaşadıkları komşuluk ilişkilerindeki olumsuzluklar, işte rütbelerinin düşürülmesi veya mesleklerine geri dönememeleri, hatta işçi olarak bile iş bulmakta zorlanmaları gibi nedenlerden dolayı kimi tanıklar; kamptan sonra evlerine döndüklerinde yaşadıklarının kampta yaşadıklarından bile daha eziyet edici olduğunu belirtmişlerdir.

1989’daki Etnik Temizlik Sürecinde Bulgaristan Sınırları Dışına Kovma: Belene Toplama Kampı tutukluları, Bulgaristan’da 1989’un yaz aylarındaki etnik temizlikte sınır dışına ilk kovulanlar arasındadırlar. Çoğunlukla Avrupa ülkelerine kovulmuşlar, ancak tanıkların her biri gittikleri Avrupa ülkelerindeki Türkiye Büyükelçiliklerine başvurup Türkiye’ye gelmeyi talep ederek Türkiye’ye gelmişlerdir.

4. Günümüzde Belene Toplama Kampı Tanıklığının Nesneleştirilmesi

4.1. Yazı, Roman, Film, Anıt, Sohbet vb. Alanlarda Nesneleştirilmesi

Belene Toplama Kampı mağdurlarından kampla ilgili anılarını, şiirlerini vs. yazıp yayımlayanlar olmuştur. Söz konusu ulaşılabilmiş olan yayınlar aşağıdaki gibidir:

Mağdur Mehmet Türker’in Gölgedeki Kahraman (2003), Belene Adası – Zulmün Ateş Çemberi’nden Anılar (2004a) ve Kalem Kılıçlaşınca (2004b, ss. 175-182) anı kitapları.

Mağdur Ömer Osman Erendoruk’un SOS (1989, s. 36) adlı kitabında yazarın Belene Toplama Kampı’ndayken gizlice yazıp Türkiye’ye getirdiği “Fısıltı” şiiri bulunmaktadır. Ayrıca Erendoruk; Ağlatırsa Mevla’m Yine Güldürür (2002, ss. 216-241) ve Sevgi Kırıntıları Arıyorum Yollarda (2006, ss. 40-47) adlı anı kitaplarında kimi sayfalarda Belene Toplama Kampı’yla ilgili anılarını yazmıştır.

Katılımcı tanıklardan kimileri (örneğin Ahmet Kitapçı, Şükrü Altay, Nasıf Mutlu, Mustafa Nurioğlu, Ahmet Alpay) kampla ilgili anılarını yazmayı sürdürmekte veya yazmayı emeklilik dönemi için planlamaktadırlar.

Tanık Şükrü Altay (Şükrü Süleyman Mehmet) Prag’da Crimes of Communism konferansına katılarak Bulgaristan’da 1984-89 yılları arasında Türkler üzerindeki etnik soykırımı ve Belene Toplama Kampı’nı “komünizmin bir suçu” olarak sunmuştur.

Günümüzde Belene Adası’nda üç farklı dönemde faaliyet göstermiş olan Belene Toplama Kampı’nın tüm kurban ve mağdurları için haç ve hilal anıtı (bk. Resim 8) dikilmiştir. Hilal anıtının dikilmesini sağlayan kişi, 1985-1986 döneminin Belene Toplama Kampı tutuklularından –ancak çalışma kapsamında görüşülmeyen– Nuri Turgut Adalı’dır. Sosyalist rejimin yıkılışından sonra her yıl Mayıs ayının son haftası Belene Toplama Kampı binasının önünde, kampın tüm kurban ve mağdurları için anma ve yas töreni düzenlenmektedir.

Resim 8. Belene Toplama Kampı Mağdurları Anısına Dikilen “Hilal” ve “Haç” Anıtları [39]
Resim 8. Belene Toplama Kampı Mağdurları Anısına Dikilen “Hilal” ve “Haç” Anıtları [39]

Belene Toplama Kampı olgusu ve tanıklığı, kamp mağdurları dışındaki toplumsal çevreler tarafından kimi çok kısıtlı alanlarda nesneleştirilmiştir: Belene Toplama Kampı tanıklarıyla kimi yayın kuruluşları röportajlar yapmıştır. TRT, Belene Toplama Kampı’nı konu edinen film çekmiştir. Bazen arkadaş, meslektaş vb. sohbetlerde kamp tutukluluğu konusu geçmektedir. Ayrıca Türkiye’ye ilk geldiklerinde Belene Toplama Kampı mağdurlarına, konut edinme kapsamında çok kısıtlı ölçüde, öncelik niteliğinde kolaylık sağlanmıştır.

4.2. Hukuk Alanında Nesneleştirilmesi: Mağdurların Avrupa Mahkemelerinde Hak Arayışı

Belene Toplama Kampı mağdurları tarafından kurulan Balkanlarda Adalet, Haklar, Kültür ve Dayanışma Derneği’nin (BAHAD) faaliyetleri, etnik soykırım ve kamp mağduriyetlerinin hukuk alanındaki yaptırımlarla bağlantılandırılma sürecinde en önemli çabalar arasında yer almaktadır. BAHAD’ın temel faaliyetlerinden biri, Belene Toplama Kampı mağdurlarının haklarını Bulgaristan’da, Avrupa Parlamentolarında ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde duyurmak ve aramaya çalışmak olmuştur.

Ancak etnik soykırım, ad-kırımı ve etnik temizlik mağdurlarının davası, 2000’lerden sonra AİHM’ye başvurulmuş olmasına rağmen bir dava olarak henüz kabul edilmemiştir40. 2000’lerden sonraki süreçte Bulgaristan’a bireysel olarak da dava açmış olan BAHAD başkanı tanık Eşref Kahraman (Eşref Faik Aliosman), “yakın geçmişte Bulgaristan’ın işlemiş olduğu bir suç bulunduğunu ve bunun Avrupa Birliği nezdinde cezalandırılmazsa Türkler üzerinde işlenen aynı suçun tekrar edebileceği” ile ilgili endişesini dile getirmiştir [41].

Tanık Halil Öztürk (Huben Slavçev Çavdarov), 1998’e kadar Bulgaristan’ın kamp mağdurlarına kampta politik baskıyla tutulduklarına dair resmî belge verdiğini, ancak 1998’den sonra bu belgeleri vermeyi durdurduğunu belirtmiştir. Bunun nedeninin, BAHAD’ın “Belene davasını” Avrupa Parlamentoları ve Avrupa Konseyi düzeyine taşıdıktan sonra bu mağduriyetin daha fazla belgeyle kanıtlanmasına Bulgaristan’ın engel olmak istemesi olduğunu belirtmiştir [42].

Tanık Nasıf Mutlu (Nasıf Bilalov Mehmedov) kampla ilgili yazacağı anılarında en fazla anlatmak ve duyurmak istediği konunun; kamp olgusundan daha çok, etnik soykırımın ve Belene Toplama Kampı’nın mağdurları olarak Avrupa Parlamentoları ve Mahkemelerinde haklarını ararken nasıl çifte standartla bir ayrımcılığa maruz kaldıklarını yazma ve duyurma olduğunu söylemiştir [43].

Sonuç ve Tartışma

Sosyal bilimci kurum, kuruluş ve kişiler tarafından büyük ölçüde araştırılıp incelenmemiş olan sosyalist Bulgaristan’ın etnik ve ulusal azınlıklar üzerindeki “kırımcı ve dışlamacı geçmiş”ini bugün her tanımlama ve açıklama denemesinde, –ortaya çıkarılmamış yeni bulgular elde edilebileceğinden dolayı– konuyla ilgili gerçeklerin somut bir biçimde yansıtılmasını sağlayacak kavramsal ve kuramsal temellendirme çabalarında büyük güçlükler yaşanmaktadır. Söz konusu güçlükler, Bulgaristan’ın yakın geçmişiyle ilgili henüz tanıklar sağ iken yeterli empirik veri kaydedilerek bir ölçüde giderilebilir.

Bulgaristan’ın yakın geçmişinde ulusal ve etnik azınlıklar üzerindeki kırımcı ve dışlamacı politik uygulamalarının “şiddeti”ni somut olarak tanımlama konusunda da yaygın ve derinleşmiş sorunlar bulunmaktadır. Günümüzde sözü edilen politik şiddet uygulamalarına ilişkin tanımlamalarda –bilerek ya da bilmeyerek– sürdürülen başat eğilim, “uygulanmış şiddeti azaltarak tanımlama” çabasıdır.

Etnik soykırımın yaşanmış ve günümüzde yaşanmakta olan şiddeti; birçok kesim tarafından “asimilasyon, zorunlu asimilasyon” ifadeleri kullanılarak azaltılmakta, unutulmakta ve unutturulmaktadır. Hatta çok yaygın bir biçimde söz konusu politik şiddet için Türkçe, Bulgarca, Rusça ve İngilizce yazında, sosyalist Bulgar resmî ideolojisinin etnik soykırımı meşrulaştırmak için kullandığı resmî ad olan “yeniden doğuş süreci (vızroditelen protses, revival process)” doğrudan kullanılmakta, kimi durumlarda başına “sözde” ifadesi eklenmektedir.

Büyük ölçüde sınır dışına kovma biçiminde gerçekleştirilen etnik temizliğin yaşanmış ve günümüzde yaşanmakta olan şiddeti ve yarattığı anomi; birçok kesim tarafından “göç, zorunlu göç, göçmen, göçmenlik, göçmen derneği” ifadeleri kullanılarak azaltılmakta, unutulmakta ve unutturulmaktadır.

Bulgaristan’daki etnik ayrımcılık uygulaması ise, birçok kesim tarafından o ölçüde görmezden gelinmektedir ki yerine şiddet-azaltıcı bir ifade bile kullanılmamaktadır. Etnik ayrımcılığın Bulgaristan’da sadece geçmişte değil, günümüzde de yaşanan örnekleri (bk. Özkan, 2012b), boyutları ve alanlarının çok fazla ve neredeyse yakın sosyalist geçmişin devamı niteliğinde olduğu söylenebilir.

11 Ocak 2012 tarihinde Bulgaristan Parlamentosu’nda “Bulgar Müslümanlarına Yönelik Girişilen Zorunlu Asimilasyonu Kınama Bildirisi” (bk. Ek 4) adlı bir bildiri kabul edilmiştir. Böylece ilk kez resmî olarak Bulgaristan’ın, bu çalışma kapsamında konu edinilen etnik soykırım, ad-kırımı ve kovma biçimindeki etnik temizlik uygulamalarını; ancak “Bulgar Müslümanları”, “zorunlu asimilasyon” ve “etnik temizlik” ifadelerini kullanarak kınadığı söylenebilir. Yine de bu “göz boyayan” “kınama”nın, doğrudan sorumlulardan neredeyse kimsenin hayatta kalmadığı bir dönemde ve dikkatlice seçilmiş ifadelerle sadece Bulgaristan’ı birçok ağır cezai yaptırımlardan kurtarmaya yardımcı olduğu söylenebilir.

Bulgaristan, gerçek suçu ve gerçek mağduru gizleyerek kınama stratejisi ile Avrupa Birliği ve “dünya kamuoyu” nezdinde olumlu bir konum elde etmekte ve mağdurlara karşı kendisini hukuksal sorumluluklar açısından kurtarmaktadır (Özkan, 2012a).

Sonuçta; günümüzde Bulgaristan’da İnsanlığa Karşı İşlenen Büyük Suç süreçlerinin nasıl tanımlanacağı ve değişik boyutlarının nasıl kavramsallaştırılacağının hâlâ suçu işleyen tarafın –Bulgaristan’ın siyasi otoritesi– tercihi çerçevesinde belirleniyor olduğu görülmektedir.

Ekler

Ek 1. Bulgaristan’ın Resmî Gazetesi Dırjaven Vestnik, 1 Haziran 1990 [44]

ek 1 balkan-tile

Ek 2. Görüşülen Tanık Muhammet Ayyıldız’ın (Mohamed İbryam Yuseyin) Belene Toplama Kampı’nda Tutulduğuna Dair Resmî Belge [45]

ek 2 balkan

Ek 3. “Avrupa Konseyi Bulgaristan’ı İzleme-Sonrası Diyalog Raporu” (Council of Europe Parliamentary Assembly, 2010, s. 18)

ek 3 balkan

Ek 4. “Bulgar Müslümanlarına Yönelik Girişilen Zorunlu Asimilasyonu Kınama Bildirisi” (Demoktrati Za Silna Bılgariya, 2012)

Bulgar Müslümanlarına Yönelik Girişilen Zorunlu Asimilasyonu Kınama Bildirisi [46]

Biz, 41. Ulusal Meclis’in milletvekilleri;

– Avrupa ve dünya düşüncesinin, insan ve azınlık hakları alanında uluslararası hukukun en yüksek kazanımlarına atıfta bulunarak, – Avrupa insan hakları şartı ile insan hakları ve temel özgürlüklerin korunmasına ilişkin Sözleşme’ye atıfta bulunarak,

– Demokratik değişimlerin başlangıcından bu yana geçen 20 yıl boyunca Bulgar adalet sisteminin, sözde “Soya Dönüş Süreci” de dâhil olmak üzere, Bulgar Müslümanlarının zorla asimilasyonu girişiminin suçlularını cezalandıramamasından duyduğumuz üzüntüyü ifade ederek,

– Bu tür suçlar için zamanaşımı olamayacağına ilişkin kesin kanaatimizi ifade ederek,

İLAN EDİYORUZ:

1. Totaliter komünist rejimin, Bulgaristan Cumhuriyeti’nde yaşayan Müslüman azınlığa yönelik asimilasyon politikasını, sözde “Soya Dönüş Süreci” de dâhil olmak üzere kesinlikle kınıyoruz.
2. 1989 yılında 360.000’den fazla Türk kökenli Bulgar vatandaşının kovulmasını, totaliter rejim tarafından işlenen bir etnik temizlik biçimi olarak ilan ediyoruz.

3. Bulgar adaleti ve Bulgaristan Cumhuriyeti Başsavcısı’nı, sözde “Soya Dönüş Süreci”nin suçlularına karşı başlatılan davanın sonuçlandırılması için her türlü çabayı sarfetmeye çağırıyoruz. Bunun üzerinin zamanaşımı ile örtülmeye çalışılması, bu suçu gerçek suçlulardan tüm Bulgar halkı üzerine yıkmaktadır.

Dipnotlar

[1] Makale, büyük ölçüde Bulgaristan Halk Cumhuriyeti’nde Siyasi Otorite ile Ulusal Türk Azınlığı Arasındaki Güç İlişkileri Bağlamında Belene Toplama Kampı (1985-86) adlı yayımlanmamış doktora tez çalışması (Özkan, 2010) kapsamında elde edilen birincil kaynak niteliğindeki empirik verilere dayanılarak yazılmıştır. Makalede; sosyalist Bulgar siyasi otoritesinin ulusal Türk azınlığına uyguladığı politik şiddeti tanımlamak için sözü edilen tezde kullanılan “kültür-kırımı (kültürel soykırım)” ve “sınır-dışı sürgün” kavramları yerine, konuyla ilgili Bulgaristan’ın yaptığı resmî güncel tanımlamalar (bk. Ek 3 ve Ek 4) dikkate alınarak “etnik soykırım” ve “etnik temizlik” kavramları tercih edilmiştir.

[2] Çalışmada Belene Toplama Kampı tanıklarının sözlü tarih anlatılarından alıntı yapıldığında tanıkların ad-soyadları; Türkiye vatandaşı olarak taşıdıkları ad- soyadlarla verildikten sonra ayraç içinde Bulgaristan vatandaşı olarak sosyalist rejim yıkıldıktan sonra günümüzde taşıdıkları ad-soyadlar verilmektedir. Günümüzde Bulgaristan vatandaşı olan Türkler, yakın geçmişteki etnik soykırım kapsamında uygulanmış ad-kırımı uygulamalarının etkisini birçok alanda yaşamayı sürdürmektedirler. Bunlardan biri, tanıkların ad-soyadlarında görüldüğü gibi ad- anomisidır. Söz konusu ad-anomisi bir başka çalışmanın konusu olabilir.

[3] Çalışmada “sorunsallaştırma” kavramı, Foucault’nun (2005, s. 86) ortaya koyduğu şu anlamda kullanılmaktadır: Sorunsallaştırma, “ne önceden var olan bir nesnenin temsil edilmesi anlamına gelir ne de söylem yoluyla var olmayan bir nesnenin yaratılması anlamına. Sorunsallaştırma, herhangi bir şeyi doğru ve yanlış oyununa sokan ve onu (ister ahlaki düşünce biçiminde, ister bilimsel bilgi, isterse siyasi analiz, vb. biçiminde olsun) bir düşünce nesnesi olarak kuran söylemsel ya da söylemsel olmayan pratikler bütünüdür”.

[4] “Doğru-yanlış oyunu” ifadesi Foucault’dan (2005, s. 86) alındı.

[5] Vildane Özkan tarafından Mart 2010’da Bursa’da kamp tanığı Şükrü Altay’la yapılan sözlü tarih görüşmesi.

[6] Bilindiği kadarıyla, sosyal bilim yazınında “ad-kırımı” kavramı ilk kez Bulgaristan Halk Cumhuriyeti’nde Siyasi Otorite ile Ulusal Türk Azınlığı Arasındaki Güç İlişkileri Bağlamında Belene Toplama Kampı (1985-86)” adlı doktora tezinde (Özkan, 2010) önerilmiş ve kullanılmıştır. Kavramın, İngilizce karşılığı “name-cide” ve Bulgarca, Rusça vb. Slav dillerindeki temel-karşılıkları “имецид, имяцид” olarak önerilmektedir.

[7] Bulgar siyasi otoritesi 1980’lerden önce Türklerle birlikte diğer azınlık (Makedon, Roman, Pomak vs.) mensupları üzerinde ad-kırımı gerçekleştirmiştir. Makalede 1985- 1986 dönemindeki Belene Toplama Kampı’yla doğrudan ilişkisi nedeniyle sadece 1984-1989 yılları arasındaki ad-kırımları konu edinilmektedir.

[8] Vildane Özkan tarafından Mart 2010’da Bursa’da kamp tanığı Mehmet Zafer ile yapılan sözlü tarih görüşmesi.

[9] Vildane Özkan tarafından Mart 2010’da Bursa’da kamp tanığı Süleyman Türksöz ile yapılan sözlü tarih görüşmesi.

[10] Tanık Süleyman Türksöz, Bulgaristan’da ders kitaplarında, özellikle tarih derslerinde Osmanlı Dönemi ile ilgili olarak sürekli “vahşet ve barbarlık örnekleri” işlendiği için söz konusu derslerden sonra sınıftaki Bulgar öğrencilerin Türk öğrencilere “Bak senin dedelerin ne yapmış bize!” dediklerini dile getirmiştir (Vildane Özkan tarafından Mart 2010’da Bursa’da kamp tanığı Süleyman Türksöz ile yapılan sözlü tarih görüşmesi).

[11] Bulgaristan’da “Türk işi (Turska rabota)” ifadesi bir iş başarılamadığında, kötü sonuçlandığında vs. durumlarda tamamen olumsuz ve alaycı anlamda kullanılmaktadır.

[12] “Türkiyecilik tepkisi”, çalışmanın 2.2. Ulusal Türk Azınlığı Mensuplarının Politik Şiddet ve Kırım Uygulamalarına Tepkileri alt-bölümünün son paragrafında açıklanmaktadır.

[13] Vildane Özkan tarafından Mart 2010’da Bursa’da kamp tanığı Ahmet Alpay ile yapılan sözlü tarih görüşmesi.

[14] Vildane Özkan tarafından Mart 2010’da Bursa’da kamp tanığı Mustafa Nurioğlu ile yapılan sözlü tarih görüşmesi.

[15] Sosyalist Bulgaristan’da Türklerin gündelik söylemlerinde sıkça kullanılmış “Türkiyecilik” ifadesi; Türkiye’de genellikle “dış Türkler” olarak bahsedilen nüfusun mensuplarında görülen kendine özgü bir “azınlık tepkisi kalıbı”nı tanımlamak için bir sosyal bilim kavramı olarak bilindiği kadarıyla ilk kez Bulgaristan Halk Cumhuriyeti’nde Siyasi Otorite ile Ulusal Türk Azınlığı Arasındaki Güç İlişkileri Bağlamında Belene Toplama Kampı (1985-86) adlı doktora tezinde (Özkan, 2010) önerilmiş ve kullanılmıştır. Türkiyecilik kavramı; özel olarak Bulgaristan’da yaşayan Türk azınlığın, genel olarak da Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya gibi bölgelerde Türklerin ve Türk azınlıkların bulundukları ülkelerde uğradıkları etnik ayrımcılık ve politik şiddetlere karşı kendine özgü bir tepki biçimini tanımlamak için kullanılmıştır. “Dış Türklerin”, Türkiyecilik tepkisi kendine özgüdür ve başat grubun uygulamalarına karşı aynı zamanda içinde hem uyumu hem direnci içermektedir, bu nedenle ne sadece bir uyum olarak ne de sadece bir direnç olarak tanımlanamayacağı söylenebilir.

[16] Resim, Vildane Özkan tarafından Mart 2010’da Bursa’da görüşülen kamp tanıklarından alınmıştır.

[17] Mayıs 2009’da Belene Toplama Kampı mağdurları için düzenlenen anma törenleri sırasında çekilen fotoğraf, Vildane Özkan tarafından 2010 yılında Sofya’daki İnstitut Za İzsledvane Blizkoto Minalo araştırmacılarından Dimitır Dimov’dan alınmıştır.

[18] Vildane Özkan tarafından Mart 2010’da Bursa’da tanık Eşref Kahraman ile yapılan sözlü tarih görüşmesi.

[19] Çalışmada sözlü tarih anlatılarından yararlanılan yirmi tanık. Tanıkların her biri açık kimliklerinin bildirilmesine bizzat izin vermiştir (bk. Özkan, 2010). Tanıklar, Türkiye vatandaşı olarak taşıdıkları adlarla soldan sağa doğru sırasıyla: Şükrü Altay, Eşref Kahraman, Mehmet Zafer, Mustafa Nurioğlu, Remzi Öztürk, Muhammet Ayyıldız, Süleyman Türksöz, Ahmet Alpay, Nasıf Mutlu, Mümin Akkaş, Remzi Keser, Enver Özkan, Ali Çöl, Mustafa Sakin, Halil Öztürk, Ahmet Kitapçı, Sabri Gavaz, Muhammet Gölcüklü, Fehim Karaduman, Merdiç Türker.

[20] Vildane Özkan tarafından Mart 2010’da Bursa’da kamp tanığı Merdinç Türker ile yapılan sözlü tarih görüşmesi.

[21] Vildane Özkan tarafından Mart 2010’da Bursa’da kamp tanığı Şükrü Altay ile yapılan sözlü tarih görüşmesi.

[22] Vildane Özkan tarafından Mart 2010’da Bursa’da kamp tanığı Nasıf Mutlu ile yapılan sözlü tarih görüşmesi.

[23] Önde en sağdaki tutuklu tanık Süleyman Türksöz (Samir Krumov Sevdalinov); Belene Toplama Kampı’nın 1985-1986 dönemine ait bu tek fotoğrafı kamptan çıkarabilip bugüne kadar elinde koruyabilmiştir. Fotoğraf, Belene Toplama Kampı tutukluları Belene Adası’na çalışmaya çıkarıldığında gizlice çektirilmiştir. Fotoğraftaki kimi tutuklular resim çekimi sırasında üst-işçi giysisini çıkarmışlardır.

[24] Vildane Özkan tarafından Mart 2010’da Bursa’da kamp tanığı Nasıf Mutlu ile yapılan sözlü tarih görüşmesi.

[25] Vildane Özkan tarafından Mart 2010’da Bursa’da kamp tanığı Eşref Kahraman ile yapılan sözlü tarih görüşmesi.

[26] Vildane Özkan tarafından Mart 2010’da Bursa’da kamp tanığı Enver Özkan ile yapılan sözlü tarih görüşmesi.

[27] Vildane Özkan tarafından Mart 2010’da Bursa’da kamp tanıklarıyla yapılan sözlü tarih görüşmeleri.

[28] Vildane Özkan tarafından Mart 2010’da Bursa’da kamp tanığı Eşref Kahraman ile yapılan sözlü tarih görüşmesi.

[29] Vildane Özkan tarafından Mart 2010’da Bursa’da kamp tanığı Şükrü Altay ile yapılan sözlü tarih görüşmesi.

[30] Vildane Özkan tarafından Mart 2010’da Bursa’da kamp tanığı Ahmet Alpay ile yapılan sözlü tarih görüşmesi.

[31] Vildane Özkan tarafından Mart 2010’da Bursa’da kamp tanıklarıyla yapılan sözlü tarih görüşmesi.

[32] Vildane Özkan tarafından Mart 2010’da Bursa’da kamp tanığı Mustafa Nurioğlu ile yapılan sözlü tarih görüşmesi.

[33] Vildane Özkan tarafından Mart 2010’da Bursa’da kamp tanığı Eşref Kahraman ile yapılan sözlü tarih görüşmesi.

[34] Vildane Özkan tarafından Mart 2010’da Bursa’da kamp tanığı Merdinç Türker ile yapılan sözlü tarih görüşmesi.

[35] Kamp dönemine ait bu iki el yapımı küçük eşya, tanık Süleyman Türksöz (Samir Krumov Sevdalinov) tarafından kampta tutuklu bulunduğu dönemde yapılmıştır.

[36] Vildane Özkan tarafından Mart 2010’da Bursa’da kamp tanığı Süleyman Türksöz ile yapılan sözlü tarih görüşmesi.

[37] Vildane Özkan tarafından Mart 2010’da Bursa’da kamp tanığı Eşref Kahraman ile yapılan sözlü tarih görüşmesi.

[38] Vildane Özkan tarafından Mart 2010’da Bursa’da kamp tanığı Halil Öztürk ile yapılan sözlü tarih görüşmesi.

[39] Mayıs 2009’da Belene Toplama Kampı mağdurları için düzenlenen anma törenleri sırasında çekilmiş fotoğraf, Vildane Özkan tarafından 2010 yılında Sofya’daki İnstitut Za İzsledvane Blizkoto Minalo araştırmacılarından Dimitır Dimov’dan alınmıştır.

[40] AİHM, Bulgaristan Türklerinin mağduriyet süreciyle ilgili dava için, Bulgaristan mahkemelerinde sorunları çözülemezse kendisine başvurulmasını istemiş. Ancak karmaşık bir süreçte birçok taraftan çeşitli etkenlerle etnik soykırım davası, Belene Toplama Kampı davasına, oradan da neredeyse bireysel davalara kadar indirgenmiştir. Şimdiye kadar Bulgaristan’daki etnik soykırım ve etnik temizliğin cezai yaptırımlarla bağlantılandırılma girişimleri, neredeyse bir sonuç elde edememiştir.

[41] Vildane Özkan tarafından Mart 2010’da Bursa’da kamp tanığı Eşref Kahraman ile yapılan sözlü tarih görüşmesi.

[42] Vildane Özkan tarafından Mart 2010’da Bursa’da kamp tanığı Halil Öztürk ile yapılan sözlü tarih görüşmesi.

[43] Vildane Özkan tarafından Mart 2010’da Bursa’da kamp tanığı Nasıf Mutlu ile yapılan sözlü tarih görüşmesi.

[44] 1985-1986 döneminde Belene Toplama Kampı’nda tutulanların sadece 517’sinin adları politik zorla verilen “Bulgar adlar” ile resmî gazetede 1990’da yayımlandı. Gazetede Vildane Özkan tarafından sarı renkle işaretlenen “Bulgar adlar”, çalışmada sözlü tarih anlatılarından yararlanılan 20 kamp tanığının 18’ine etnik soykırım kapsamındaki adkırımında dayatılan adlardır. Görüşülen 2 kamp tanığının (Merdinç Türker ve Muhammet Ayyıldız) ise bu listede kaydı yoktur.

[45] Tanık, Belene Toplama Kampı’nda tutulduğunu gösteren bu belgeyi 1994 yılında Bulgaristan İçişleri Bakanlığı’ndan almıştır. Ancak resmî gazete Dırjaven Vestnik’in Belene Toplama Kampı’nda tutulmuş 517 kişinin adını, ad-kırımında dayatılan “Bulgar adlarla” yayımladığı listede (bk. Ek 1) tanığın adı, başka bir deyişle ad- kırımı sırasında kendisine dayatılan “Митко Иванов Сердаров” adı geçmemektedir. Böylece, Belene Toplama Kampı’nda 1985-1986 döneminde resmî olarak açıklanan 517 tutukludan daha fazla tutuklu bulunduğu yukarıdaki resmî belgeyle kanıtlanmıştır. Söz konusu 517 kişilik listede “ad-kırımında dayatılan adı” geçmeyen başka mağdurlar da vardır. Örneğin makalede sözlü tarih anlatılarından yararlanılan tanık Merdinç Türker’in (Merdinç Mehmedali Yuzeir) ad-kırımında politik zorla dayatılan “Марин Младинов Ясенов” adı da listede (bk. Ek 1) geçmemektedir.

[46] Bulgarcadan Türkçeye Vildane Özkan tarafından çevrilmiştir.

Kaynakça

  • Angelov, V. (Önsöz ve Belgeleri Derleyen). (2008). Строго Поверително! Асимилаторската Кампания Срещу Турското Национално Малцинство в България 1984-1989. Документи. София: Фондация Либерална Интеграция.
  • Associated Pres. (1986). Bulgaria Killing Ethnic Turks. Ethnic Turks Imprisoned During Bulgarian Assimilation Campaign: Amnesty International’s News.
  • Bulgaristan Halk Cumhuriyeti 1947 Anayasası. 15 Temmuz 2012 tarihinde http://www.parliament.bg/bg/18 adresinden erişilmiştir.
  • Bulgaristan Halk Cumhuriyeti 1971 Anayasası. 15 Temmuz 2012 http://www.parliament.bg/bg/19 adresinden erişilmiştir.
  • Bulgaristan Cumhuriyeti 1991 Anayasası. 15 Temmuz 2012 http://www.parliament.bg/bg/const adresinden erişilmiştir.
  • Connor, W. (1972). Nation-Building or Nation-Destroying. World Politics. Cilt: 24, No: 3. Cambridge University Press. 319-355.
  • Council of Europe Parliamentary Assembly. (2010). Post-Monitoring Dialogue With Bulgaria. Doc. 20 Aralık 2010 tarihinde 12187. http://www.unhcr.org/refworld/docid/4bdadc1b0.html adresinden erişilmiştir.
  • Demokrati Za Silna Bılgariya. (2012). Декларация, осъждаща опита за насилствена асимилация. 19 Ocak 2012 tarihinde http://dsb.bg/bg/blogs/article/3065 adresinden erişilmiştir.
  • Dimitrov, V. (2000). In Search of a Homogeneous Nation: The Assimilation of Bulgaria’s Turkish Minority, 1984-1985. Journal of Ethnopolitics and Minorities Issues in Europe, 1(4), 1-22. 10 Ocak 2012 tarihinde http://www.ecmi.de/fileadmin/downloads/publications/JEMIE/JEMIE01Dimitr ov10-07-01.pdf adresinden erişilmiştir.
  • Erendoruk, Ö. O. (1989). S.O.S. veya Üçüncü Mezar. Erenler Matbaası.
  • Erendoruk, Ö. O. (2002). Ağlatırsa Mevla’m Yine Güldürür. İstanbul: Yesevi Yayıncılık.
  • Erendoruk, Ö. O. (2006). Sevgi Kırıntıları Arıyorum Yollarda – Örneklerle Bulgar Zulmü. İstanbul: Çağrı Yayınları.
  • Foucault, M. (2005). Hakikat Kaygısı. Özne ve İktidar (2. bsm.) ( I. Ergüden ve O. Akınhay, Çev.). içinde (ss. 83-97). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
  • İİBM. (2009). Без Следа? Лагерът Белене 1949-59 и След Това. Sofia: Institute for Studies of the Recent Past.
  • Koleva, D. (2010). Белене – Място на памет?. Sofia: Institute for Studies of the Recent Past ve Ciela Publisher.
  • Narodno Sıbranie Na Republika Bılgariya. (2006). Изказване на заместник- председателя на НС г-н Юнал Лютфи пред Парламентарната асамблея на Съвета на Европа. 15 Ocak 2012 tarihinde http://www.parliament.bg/bg/news/ID/759 adresinden erişilmiştir.
  • Narodno Sıbranie Na Republika Bılgariya. (2012). Започна Осмата сесия на 41-то Народно събрание.14 Ocak 2012 tarihinde http://www.parliament.bg/bg/news/ID/2348 adresinden erişilmiştir.
  • Özkan, V. (2010). Bulgaristan Halk Cumhuriyeti’nde Siyasi Otorite ile Ulusal Türk Azınlığı Arasındaki Güç İlişkileri Bağlamında Belene Toplama Kampı (1985- 86). Yayımlanmamış Doktora Tezi, HÜ, Ankara. 15 Mayıs 2012 tarihinde http://tez2.yok.gov.tr/ adresinden erişilmiştir.
  • Özkan, V. (2012a). Bulgaristan’da İnsanlığa Karşı İşlenen Büyük Suçun Sadece ‘Asimilasyon’ Adı Altında Kınanması ve Devam Eden Mağduriyet. 11 Ocak 2013 tarihinde http://www.academia.edu/2364919/Bulgaristanda_Insanliga_Karsi_Islenen_ Buyuk_Sucun_Sadece_Asimilasyon_Adi_Altinda_Kinanmasi_ve_Devam_Ede n_Magduriyet adresinden erişilmiştir.
  • Özkan, V. (2012b). Special Issue on Bulgarian Nationalism: 2001-2012. Russian Nationalism Bulletin, A. Umland (Der.). 9 Haziran 2012 tarihinde http://groups.yahoo.com/group/russian_nationalism/messages/1208?threaded= 1&m=e&var=1&tidx=1 adresinden erişilmiştir.
  • Türker, M. (2003). Gölgedeki Kahraman. İstanbul: Ufuk Ötesi Yayınları.
  • Türker, M. (2004a). Belene Adası – Zulmün Ateş Çemberinden Anılar (3. bsk.). İstanbul: Çağrı Yayınları.
  • Türker, M. (2004b). Kalem Kılıçlaşınca – Ömer Osman Erendoruk’un Edebî Kimliği. İstanbul: Ufuk Ötesi Yayınları.

Haftalık E-Bülten Aboneliği

Yorum Yazın

Haftalık E-Bülten Aboneliği




sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.