Sosyal Bilimler

Ayn Rand Hükümet Kavramının Doğasını İrdeliyor: Uzun, İşkence Dolu Bir Geçmiş | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Ayn Rand Hükümet Kavramının Doğasını İrdeliyor: Uzun, İşkence Dolu Bir Geçmiş

Bir hükümet, belirli bir coğrafi alanda bazı sosyal davranış kurallarını uygulamak için güç tekelini elinde tutan bir kurumdur. İnsanların böyle bir kuruma ihtiyacı var mıdır?- ve niçin?

İnsan aklı, onun temel hayatta kalma aracı, davranışlarına yol gösterecek bilgiyi elde etme yolu olduğundan, insanın gereksinim duyduğu temel şart düşünme ve akılcı muhakemesine göre davranma özgürlüğüdür. Bu, bir insanın tek başına yaşaması gerektiği ve ıssız bir adanın insan ihtiyaçlarına en uygun yer olduğu anlamına gelmez. İnsanlar birbirleriyle bir arada olmaktan müthiş faydalar elde ederler. Sosyal bir ortam insanların başarılı bir şekilde hayatta kalmaları için son derece faydalıdır- ancak bazı şartlarda.

Toplum hâlinde bulunmayla elde edilecek olan iki önemli değer bilgi ve ticarettir. İnsan, bilgi dağarcığını nesilden nesile yayan ve genişleten tek türdür; potansiyel olarak insanın ulaşabileceği bilgi, herhangi bir insanın kendi ömrü içinde elde edebileceğinden çok daha fazladır; her insan diğer insanlarca keşfedilmiş bilgilerden sayısız fayda sağlamaktadır. İkinci büyük fayda iş bölümüdür: İş bölümü bir insanın çabasını belli bir iş alanına ayırmasını ve kendi alanlarında uzmanlaşmış diğer insanlarla ticaret yapmayı mümkün kılar. Bu işbirliği şekli kendisine katılan insanların çabalarıyla, her bir insanın ıssız bir adada veya kendine yeter bir çiftlikte ihtiyacı olan her şeyi kendisinin üretmesi gerektiği durumda başaracaklarından çok daha fazla bilgi, beceri ve üretken fayda elde etmesini sağlar.

“Fakat bizzat bu faydalar ne tip insanın ne tip toplumda diğerleri için değerli olacağını ortaya koyar, bugün sınırını çizer ve tanımlar: Akılcı, üretken, özgür bir toplumdaki sadece akılcı, üretken, bağımsız insanlar.”

Bir bireyin emeğinin ürününü elinden alan, veya onu köleleştiren veya aklının özgürlüğünü sınırlamaya kalkışan, veya onu kendi akıl melekesine aykırı şekilde davranmaya zorlayan bir toplum -kendi fermanlarıyla insan tabiatı arasında çatışma oluşturan bir toplum- kesinlikle bir toplum değildir, fakat kurumsallaşmış çete yönetimiyle bir arada tutulan bir kalabalıktır. Böyle bir toplum insanların tüm birlikte varoluş değerlerini yok eder, hiçbir olası haklılığa sahip değildir ve insan bekası için bir fayda kaynağı değildir, fakat en ölümcül tehdidi oluşturur. Issız bir adada yaşam Sovyet Rusya ve Nazi Almanyası’nda bulunmaya nazaran karşılaştırılamayacak kadar güvenlidir ve tercih edilir niteliktedir.

Eğer insanlar barışçı, üretken, akılcı bir toplumda birlikte yaşayacaklarsa ve birbirlerinden karşılıklı fayda elde edeceklerse, yokluklarında hiçbir ahlaki veya medeni toplumun söz konusu olamayacağı temel sosyal prensipleri -bireysel haklar prensiplerini- kabul etmek zorundadırlar.

Bireysel hakların tanınması insanın kendi bekası için insan tabiatının gerektirdiği şartların tanınması ve kabul edilmesi anlamına gelmektedir.

İnsan hakları ancak fiziksel kuvvet kullanımıyla ihlal edilebilir. Bir insanın diğerinin hayatını elinden alması, veya onu köleleştirmesi, veya onu soyması, veya onu kendi amaçları peşinde koşmaktan alıkoyması, veya onu kendi akıl muhakemesine aykırı bir şekilde davranmaya zorlaması ancak fiziksel güç kullanımı yoluyla olur.

Sivil bir toplumun ön şartı sosyal ilişkilerde fiziksel gücün devre dışı bırakılması ve böylece eğer insanlar birbirleriyle iş yapmak istiyorlarsa bunun ancak akıl ile, yani tartışma, ikna etme ve gönüllü, dayatılmamış bir anlaşma ile yapılabileceği prensibinin yerleştirilmesidir.

İnsanın yaşam hakkının mutlak sonucu onun meşru müdafaa hakkıdır. Medeni bir toplumda güç, sadece karşı koyma anlamında ve sadece onu kullanmayı başlatanlara karşı kullanılabilir. Fiziksel güç kullanımının başlatılmasını kötü bir şey yapan tüm sebepler karşı koyma anlamında fiziksel güç kullanımının ahlaki bir şartı değildir.

Eğer “barışsever” bir toplum karşı koyma şeklindeki güç kullanımını reddederse, çaresiz bir şekilde, ahlaksız olmaya karar veren ilk zorbanın insafına kalacaktır. Böyle bir toplum amacının tersini elde edecektir: Kötülüğü yok etme yerine, onu cesaretlendirecek ve ödüllendirecektir.

Eğer bir toplum güce karşı hiçbir organize koruma sağlamazsa, her vatandaşını silahlanmaya, evini bir kaleye dönüştürmeye, kapısına yaklaşan her yabancıyı vurmaya, veya aynı amaçla kurulmuş olan diğer çetelerle savaşan koruyucu vatandaşlar çetesine katılmaya teşvik edecektir ve böylece bu toplumu bir çete savaşı kaosuna (yani kaba kuvvetle yönetime), tarih öncesi dönem vahşilerin bitmez tükenmez kabile savaşlarına sürükleyecektir.

Fiziksel gücün kullanımı- karşı koymak anlamındaki kullanımı bile- bireysel vatandaşların tercihine bırakılamaz. Bir birey, her an komşularından herhangi birinin sürekli bir güç kullanma tehdidi altında ise barışçıl bir birlikte yaşam kurmak imkânsızdır. Komşularının niyeti ister iyi ister kötü olsun, muhakemeleri ister akılcı ister akıldışı olsun, amaçları ister adalet ister cehalet, ister önyargı, ister kötü niyet olsun, bir insana karşı güç kullanımı bir diğer insanın keyfi kararına bırakılamaz.

Örneğin, bir kişi cüzdanını kaybederse, fakat soyulduğu hükmüne varıp aramak için mahalledeki her eve izinsiz girerse ve suç kanıtı sayarak kendisine yan bakan ilk kişiyi vurursa ne olacağını düşünün.

Karşı koyma şeklinde güç kullanımı bir suçun işlendiğini ortaya koymak ve onu kimin işlediğini kanıtlamak için nesnel kanıtların varlığını gerektirir, benzer şekilde cezaları tanımlamak ve yargı sürecini işletmek için de nesnel kurallar gerekir Bu gibi kurallar olmadan suçları kovuşturan kişiler bir linç kabalığıdır. Eğer bir toplum, karşı koyma anlamındaki güç kullanımını bireysel olarak vatandaşlarının eline verirse bu toplum bir kalabalık yönetimine, linç hukukuna ve sonsuz bir kan davaları silsilesine doğru yozlaşacaktır.

Fiziksel güç sosyal ilişkilerde devre dışı bırakılacaksa, insanlar haklarını nesnel bir kurallar sisteminde koruma görevi taşıyan bir kuruma ihtiyaç duyarlar. Bu bir hükümetin -doğru bir hükümetin- görevidir. Bu hükümetin temel görevidir, varolmasının tek ahlaki gerekçesidir ve insanların bir hükümete ihtiyaç duymalarının asıl sebebidir. Bir hükümet, nesnel kontrol altında (yani nesnel olarak tanımlanmış kanunlar altında) karşı koyma şeklinde fiziksel güç kullanım yoludur.

Kişisel davranış ve hükümet davranışı arasındaki temel fark (bugün tamamen göz ardı edilen ve es geçilen fark) bir hükümetin yasal fiziksel güç kullanımı üzerine bir tekeli elinde tuttuğu gerçeğidir. Hükümet böyle bir tekeli elinde tutmak zorundadır, çünkü o, güç kullanımını engelleyen ve onunla mücadele eden varlıktır; ve bizzat bu sebepten dolayı hükümetin davranışları katı bir şekilde tanımlanmış ve sınırlanmış olmalıdır; hükümetin işleyişinde hiçbir kapris kalıntısına izin verilmemelidir; hükümet, tek hareket gücü yasalar olan bir robot olmalıdır. Eğer bir toplum özgür olacaksa, onun hükümeti kontrol edilmek zorundadır.

Doğru bir sosyal sistemde, bir birey (başkalarının haklarını ihlal etmediği müddetçe) istediği herhangi bir davranışı yapmakta özgürken, bir hükümet görevlisi her resmi işinde kanunlara bağlıdır. Bir birey yasaya göre yasak olan şey dışında her şeyi yapabilir; bir hükümet görevlisi yasayla izin verilenler dışında hiçbir şey yapamaz. Bu “gücü” “haktan” aşağıda tutmanın yolu budur Bu “insanların değil, kanunların hükümeti” şeklindeki Amerikan kavramıdır.

Özgür bir topluma has kanunların niteliği ve bu toplumun hükümet otoritesinin kaynağı doğru bir hükümetin niteliği ve amacından geliştirilir. Her ikisinin de temel prensibi Bağımsızlık Bildirgesi’nde ortaya konmaktadır: “Bu (bireysel) hakları korumak için, insanlar arasında, adaletli güçlerini yönetilenin rızasından alan hükümetler kurulur…”

Bireysel hakların korunması bir hükümetin tek gerçek amacı olduğundan, bu koruma yasamanın tek haklı konusudur: Tüm kanunlar bireysel haklara dayanmalı ve bu hakların korunmasını amaçlamalıdır. Tüm kanunlar nesnel olmalı ve nesnel olarak gerekçelendirilmelidir. İnsanlar (bir davranışı yapmadan önce) açıkça kanunun kendilerine neyi yapmalarını yasakladığını (ve niçin yasakladığını), neyin suç olduğunu ve bu suçu işlerlerse hangi cezaya çarptırılacaklarını bilmelidirler.

Hükümet otoritesinin kaynağı “yönetilenlerin rızasıdır”. Bu durum, hükümetin vatandaşların yöneticisi değil, fakat hizmetçisi veya temsilcisi olduğu anlamına gelir; hükümetin kendi başına (vatandaşlarının özel bir amaç için kendisine verdiği haklar hariç) hiçbir hakka sahip olmadığı anlamına gelir.

Özgür, medeni bir toplumda yaşamak istediğinde bir bireyin rıza göstermek zorunda olduğu yalnızca tek bir prensip vardır: Fiziksel güç kullanımını reddetme ve kendini fiziksel olarak savunma hakkını, düzenli, nesnel, yasal olarak tanımlanmış bir kanun uygulaması amacıyla hükümete devretme prensibi. Veya başka bir şekilde ifade edecek olursak, birey güç ve kaprisin ayrılmasını (kendisininki dahil her türlü kaprisin ayrılmasını) kabul etmek zorundadır. Öyleyse iki kişinin ilgili olduğu fakat hemfikir olmadıkları bir girişimdeki durumları nedir?

Özgür bir toplumda, insanlar birbirleriyle iş yapmaya zorlanamazlar. İnsanlar bunu sadece gönüllü fikir birliği ve -bir zaman unsuru söz konusu olduğunda- sözleş- meyle yaparlar. Eğer bir sözleşme bir kişinin keyfi kararıyla bozulursa, bu durum diğeri için feci bir mali zarar oluşturabilir ve mağdur, telafi olarak ihlal edenin mülkiyetine el koymak hariç hiçbir yola sahip değildir. Fakat burada da, güç kullanımı bireylerin kendi kararlarına bırakılamaz. Ve bu durum hükümetin en önemli ve en karmaşık fonksiyonlarından birisine, insanlar arasındaki anlaşmazlıkları nesnel kanunlara göre çözen bir hakem fonksiyonuna yol açar.

Suçlular herhangi bir yarı-medeni toplumda ancak küçük bir azınlığı teşkil eder. Fakat sözleşmelerin medeni hukuk mahkemeleri yoluyla korunması ve uygulanması barışçı bir toplumun en önemli ihtiyacıdır; böyle bir koruma olmaksızın, hiçbir medeniyet geliştirilemez veya sürdürülemez.

İnsan herhangi bir hayvan gibi sadece içinde bulunulan ana dayalı hareket ederek hayatta kalamaz. İnsan, amaçlarını belli bir zaman dilimi içinde planlamak ve başarmak zorundadır; insan, davranışlarını hesaplamayı ve hayatını planlamayı uzun vadeli olarak yapmalıdır. Bir kişinin aklı ne kadar iyi ve bilgisi ne kadar fazla ise, planlamasını yapacağı sürede o kadar uzun olacaktır. Bir medeniyet ne kadar ileri veya gelişmişse, o kadar uzun vadeli davranış gerektirir ve bu yüzden, insanlar arasındaki sözleşmelerin süresi o kadar fazladır ve bu sözleşmelerin güvenliğinin korunmasına duyulan ihtiyaç da o kadar aciliyet taşımaktadır.

Eğer bir insan bir kilo patatesi bir sepet yumurtayla değişirse ve yumurtaları aldıktan sonra patatesi vermeyi reddederse ilkel bir değiş-tokuş toplumu bile fonksiyon gösteremez. Bu türden bir kaprisle yönlendirilen bir davranışın, insanların milyon dolarlık malları krediyle aldığı, milyon dolarlık binaları inşa etme sözleşmeleri yaptığı veya doksan dokuz yıllık kira sözleşmeleri yaptığı bir sanayi toplumunda ne anlama geleceğini siz düşünün.

Sözleşmelerin tek taraflı olarak çiğnenmesi fiziksel kuvvetin dolaylı kullanımını ilgilendirir: Esas olarak bir kişinin diğerinin maddi değerlerini, mallarını ve hizmetlerini alıp, bunların karşılığını ödemeyi reddetmesi ve böylece bu mal ve hizmetleri hak ile değil (yani bunların sahibinin rızası olmaksızın) fiziksel güç ile (sadece fiziksel olarak sahiplikle) muhafaza edilmesini içerir.

Dolandırıcılık da benzer şekilde dolaylı bir fiziksel güç kullanımını ilgilendirir: Yalanlarla veya yanlış vaatlerle sahiplerinin rızası olmadan maddi değerleri elde etmeyi içerir. Tehdit ederek alma dolaylı güç kullanımının bir diğer versiyonudur: Maddi değerleri değerlerle alışveriş yaparak değil, fakat bir güç, şiddet veya zarar verme tehdidiyle elde etmeyi içerir.

Bu davranışlardan bazıları açıkça suçtur. Sözleşmenin tek taraflı çiğnenmesi gibi diğerleri suç unsuru taşımayabilir fakat sorumsuzluk ve akılcı olmamanın sonucudurlar. Diğer bazı davranışlar her iki taraftakilerin de adalet iddia ettikleri karmaşık konular olabilir. Fakat hangi durum söz konusu olursa olsun, bu gibi tüm konular nesnel olarak tanımlanmış kanunlar önüne çıkartılmalı ve kanunları idare eden tarafsız bir hakem, yani bir yargıç (ve gerekirse bir jüri) tarafından çözülmelidir.

Tüm bu durumlarda adaleti yöneten temel prensibe dikkat edin. Bu, hiçbir insanın sahibinin rızası olmadan diğer insanlardan hiçbir değer alamayacağı ve bunun bir sonucu olarak da bir insanın haklarının bir başka kişinin tek taraflı kararına, keyfi tercihine, akıldışılığına, kaprisine bırakılamayacağı prensibidir.

İşte, faydaları korumak ve insanları birbirlerine yapabilecekleri kötülükleri önlemek yoluyla, insanlar için söz konusu olan sosyal birlikteliği sağlayan bir hükümetin gerçek amacı aslında budur. Bir hükümetin gerçek fonksiyonları, tümü fiziksel güç ve insan haklarının korunması konularını ilgilendiren üç geniş kategori altında toplanabilir. İnsanları suçlulardan korumak için polis, insanları yabancı işgalcilerden korumak için silahlı kuvvetler, insanlar arasındaki anlaşmazlıkları nesnel kanunlara göre çözmek için hukuk mahkemeleri.

Bu üç konu pek çok sonucu ve tali konuyu ilgilendirir ve bunların özel yasalar hâlinde pratikte uygulanması son derece karmaşıktır. Bu konu özel bir bilim sahasına, kanun felsefesine aittir. Uygulama alanında pek çok hata ve anlaşmazlıklar mümkün olabilir, fakat burada asıl olan şey uygulanacak olan prensiptir. Kanunun ve hükümetin amacının bireysel hakların korunması olduğu prensibidir. Bugün bu prensip unutulmaktadır, göz ardı edilmektedir ve atlanılmaktadır. Sonuçta, dünyanın bugünkü durumu ortaya çıkmaktadır; insanlık mutlak tiranlığın kanunsuzluğuna, kaba kuvvetle yönetimin ilkel vahşiliğine dönmektedir.

Bu eğilime karşı düşüncesizce yapılan protesto, bazı insanların hükümetin gerçekte doğası gereği kötü olup olmadığı ve anarşinin ideal sosyal sistem olup olmadığı sorusunu gündeme getirmektedir. Politik bir kavram olarak anarşi havada uçuşan, aptalca bir soyutluktur. Yukarıda tartışılan tüm gerekçelerden dolayı, organize bir hükümeti olmayan bir toplum tesadüf eden ve toplumu çete savaşı keşmekeşine getirecek olan ilk suçlunun insafına kalacaktır. Fakat insan ahlaksızlığı ihtimali anarşiye yönelik tek itiraz değildir: Her üyesi tamamen akılcı ve hatasız derecede ahlaklı olan bir toplum bile bir anarşi durumunda fonksiyon gösteremez. Bir hükümetin kurulmasını gerektiren şey insanlar arasındaki dürüst anlaşmazlıklar için nesnel kanunlara ve bir hakeme duyulan ihtiyaçtır.

Anarşi teorisinin son zamanlarda ortaya çıkan ve genç özgürlük savunucularının kafalarını karıştıran bir versiyonu “rakip hükümetler” olarak adlandırılan tuhaf bir saçmalıktır. Hükümet faaliyetiyle sanayi faaliyeti arasında, kaba kuvvet ve üretim arasında hiçbir fark görmeyen ve iş dünyasına hükümetin sahip olması gerektiğini savunan modern devletçilerin temel fikrini kabul eden “rakip hükümet” savunucuları, aynı elmanın diğer yarısıdır ve iş dünyasında çok faydalı olduğu için rekabetin hükümete de uygulanması gerektiğini bildirmektedirler. Bunlar, tekelci tek bir hükümet yerine aynı coğrafyada, bireysel vatandaşların yönetimi için rekabet eden, her vatandaşın “alışveriş yapmak” ve iş yapmak için istediği hükümeti seçmekte özgür olduğu belli sayıda farklı hükümet olması gerektiğini söylerler.

İnsanların güce dayalı olarak engellenmesinin hükümetin vermek zorunda olduğu tek hizmet olduğunu unutmayın. Güce dayalı olarak engellemeye dönük bir rekabetin ne anlama geleceğini kendinize sorun.

Bu teorinin terimler bakımından bir çelişki olduğu söylenemez, çünkü teori açık bir şekilde, “rekabet” ve “hükümet” terimlerinin herhangi bir anlayışından yoksundur. Bunun havada uçuşan bir soyutluk olduğu da söylenemez, çünkü teori realiteye göndermede bulunmamakta veya realiteye dokunmamaktadır ve hiçbir şekilde, ne kabaca ne de yaklaşık olarak, somutlaştırılamaz. Bir örnek vermek yeterli olacaktır: A hükümetinin bir müşterisi olan Bay Smith’in, B hükümeti müşterisi kapı komşusu Bay Jones’un kendisini soyduğundan şüphelendiğini varsayalım; bir A polisi ekibi Bay Jones’un evine gelir ve kapıda bir B polisi ekibiyle karşılaşır. B polis ekibi kendilerine Bay Smith’in şikâyetinin geçerliliğini kabul etmediklerini ve A hükümetinin otoritesini tanımadıklarını söylerler. Bu durumda ne olur? Sonrasına siz karar verin.

“Hükümet” kavramı uzun, işkence dolu bir geçmişe sahiptir. Doğru hükümet fonksiyonunun nasıl olması gerektiğine dair bir belirtinin her organize toplumda bulunmuş olduğu anlaşılmaktadır. Bu, bir hükümetle bir soyguncu çetesi arasındaki üstü kapalı (sık sık yoksa da) bir farkın tanınması -hükümete “kanun ve düzenin bekçisi” olarak verilen bir saygı ve otorite havası -en kötü tip hükümetlerin bile rutin ve geleneksel de olsa bir düzen kalıntısını ve bir adalet görüntüsü sürdürmeyi ve sahip oldukları güçler için bir tür ahlaki veya mistik ya da sosyal nitelikte gerekçe iddia etmeyi gerekli bulması şeklinde kendini dışa vurmuştur. Tıpkı Fransa’nın mutlak hü- kümdarlarının “Kralların Kutsal Hakkı”na başvurması gibi, Sovyet Rusya’nın modern diktatörleri de köleleştirdikleri tebaalarının gözünde yönetimlerini mazur göstermek için propagandaya servetler harcamak zorundadır.

İnsanlık tarihinde hükümetin gerçek fonksiyonunun anlaşılması oldukça yakın tarihlerde gerçekleşen bir başarıdır: İki yüz yıllıktır ve Amerikan Devriminin Kurucu Babalarına dayanır. Onlar, özgür bir toplumun niteliğini ve ihtiyaçlarını tanımlamakla kalmadılar; aynı zamanda bunu pratiğe çevirecek araçlar da geliştirdiler. Herhangi bir diğer insan ürünü gibi özgür toplum da tesadüfen, sırf istemekle veya liderlerin “iyi niyet” ile başarılamaz. Bir toplumu özgür yapmak ve özgür tutmak için, nesnel olarak geçerli prensiplere dayalı karmaşık bir yasa sistemi gerekir; bu, herhangi bir görevlinin amacına, ahlak karakterine, veya niyetlerine bağlı olmayan, tiranlığın ortaya çıkmasına hiçbir fırsat veya meydan vermeyen bir sistemdir.

Amerikan kuvvetler ayrılığı sistemi tam da böyle bir başarı idi. Ve her ne kadar Amerikan Anayasasındaki bazı çelişkiler devletçiliğin gelişmesi için zemin hazırladıysa da hükümetin gücünün sınırlanması aracı olarak anayasa kavramı, eşi benzeri olmayan bir başarı idi.

Bugün bu nokta sistemli bir kampanyayla yok edilmeye çalışılırken, Anayasanın bireylere değil, hükümet gücüne karşı bir sınırlama olduğunu, anayasanın bireylerin davranışını değil sadece hükümetin davranışını tanımladığını, hükümet gücünün değil fakat vatandaşların hükümete karşı korunmasının bir beyanı olduğunu sık sık tekrarlamanın anlamı yoktur.

Şimdi bugün hakim olan hükümet görüşündeki ahlaki ve politik çarpıklığın derecesini düşünün. İnsan haklarının bir koruyucusu olma yerine hükümet, bunların en tehlikeli çiğneyicisi olmaktadır; özgürlüğün bekçiliğini yapmak yerine hükümet, kölelik tesis etmektedir; insanları fiziksel güç kullanımından korumak yerine hükümet, istediği herhangi bir konuda ve istediği herhangi bir şekilde fiziksel güç ve baskı uygulamaktadır; insan ilişkilerinde nesnelliğin aracı olarak hizmet etme yerine hükümet, şimdi, yorumu herhangi bir bürokratın keyfi kararlarına bırakılan nesnel olmayan kanunlar aracılığıyla gizli bir ölümcül şüphe ve korku saltanatı oluşturmaktadır; insanları kaprislerden zarar görmekten korumak yerine hükümet, kendine sınırsız bir kapris gücü vermektedir. Böylece biz hızlı bir şekilde tamamen zıt bir aşamaya vatandaşlar ancak izinle hareket edebilirken, hükümetin istediği her şeyi yapmaya özgür olması aşamasına geliyoruz; bu insanlık tarihinin en karanlık dönemlerindeki aşamadır, kaba kuvvetle yönetim aşamasıdır.

Maddi ilerlemesine rağmen, insanoğlunun herhangi bir karşılaştırılabilir düzeyde ahlaki ilerleme kaydedemediği sık sık söylenir. Bu ifadeden sonra genellikle insan tabiatıyla ilgili bazı kötümser hükümler gelir. İnsanoğlunun ahlaki durumunun utanç verici düzeyde düşük olduğu doğrudur. Fakat insanoğlunun tarihinin çoğu boyunca altında yaşamak zorunda kaldığı hükümetlerin korkunç ahlaki yozlaşmasını düşününce, (altruist-kolektifçi ahlak tarafından meydana getirilen) kişi, insanların bir medeniyet kırıntısını korumayı dahi nasıl başardığını ve ne tip bir bitmez tükenmez kendine saygı kalkanının insanları iki ayaküstünde alnı dik yürür tuttuğunu merak etmeye başlıyor.

İnsan aynı zamanda, insanın entelektüel Rönesans mücadelesinin bir parçası olarak kabul edilmesi ve savunulması gereken politik prensiplerin niteliğini de daha açık bir şekilde anlamaya başlıyor.

(Aralık 1963)

Sosyal Bilimler Haftalık E-Bülten Aboneliği

* indicates required

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.