Sosyal Bilimler | Kayda Değer Akademik Metinler

Sosyal Bilimler

Adalet Sorunu: Akademik Teori, Uygulamaya Yönelik Teori | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Adalet Sorunu: Akademik Teori, Uygulamaya Yönelik Teori

Başarılı bir yorum, yorumladığı hukuk pratiğine hem uymalı hem de onu gerekçelendirmelidir. Yargı kararları bazı kişileri, zarara uğramış başka kişileri tazmin etmeye zorlar, çünkü bunların hukuka uygun eylemleri birbirleriyle çatışmıştır. Kararlar olayların meydana gelmesinden sonra verildiğinden, gerekçelendirilebilmeleri için, zararı yüklenen kişilerin farklı bir şekilde davranmış olması gerektiği veya neden oldukları zarar için daha önceden sorumluluğu kabul etmiş olmaları gerektiği makul bir şekilde varsayılabiliyor olmalıdır, öyleyse, kararlar sadece toplum üyelerinin sahip olabileceği, başkalarına zarar vermemekle veya eylemlerinin mali sorumluluğunu üstlenmekle ilgili genel bir ahlaki sorumluluk şemasının uygulanması ile gerekçelendirilebilir. Peki, sorumluluğu pazar simülasyonu testine döndürecek kabul edilebilir bir sorumluluk şeması, insanların nasıl davranması gerektiğine dair kabul edilebilir bir açıklama bulmamız mümkün mü?

Bir ayrım daha yapmamız gerekiyor: Bu ayrımın, ahlak teorisinin akademik olarak ele alınışı ile uygulamaya yönelik ele alınışı arasında olduğunu söyleyebiliriz. Trafik kazalarında uygulanacak kişisel bir sorumluluk şeması üzerinde soyut bir ahlak teorisini kendisine rehber edinerek karar kılan bir kişiyi düşünelim. Ahlak felsefecisi bir akademisyen, her olgusal nüansı dikkate alma imkânına sahip olsa idi, bu soyut ahlak teorisinin akla gelebilecek her durumda neyi gerektirdiğini ayrıntılarıyla ortaya koyabilirdi. Ancak kişisel bir sorumluluk şeması oluşturan kişi bütün bu ayrıntıları kapsayan somut kurallar belirlemeye çalışmayacaktır. Eğer böyle yapacak olsalardı, anlayacakları ve nüfuz edecekleri haddinden fazla kural düşünmek zorunda kalırlardı. Birleştirebilecekleri iki seçenekleri var. “Mevcut koşullar altında makul olan” gibi kelimeler kullanarak somut durumlarda daha özel bir hesaplama yapmayı gerekli kılabilir veya kendi içlerinde açık, anlaşılır ama kaba kurallar koyarak daha incelik gerektiren durumlardan sarfınazar edebilirler. Biz, pazar simülasyonu yapan hukuk kurallarını gerektirecek akademik bir belirlemeden ziyade uygulamaya dönük bir ahlak teorisinin peşindeyiz. Ne var ki, böyle bir teori araştırmaya başladığımızda, teorinin bir ahlak teorisi olarak güçlü olup olmadığını görebilmek için, onu akademik tarzda işlemek durumundayız. Çünkü artık ilgilendiğimiz şey, teoriyi siyasette ve gündelik hayatta kullanılabilir kılmak için hangi pratik uyarlamaların yapılması gerektiği değil, henüz bu aşamaya geçmeden teoriyi kabul edip etmeyeceğimiz şeklindeki çok farklı nitelikteki başka bir sorudur. Bu akademik tarzda işlendiği şekliyle teoriyi bize ahlaki açıdan yanlış geldiği için kabul edemiyorsak, uygulamaya yönelik işlenişi farklı olacak diyerek teoriyi kurtarmamız mümkün değildir. Zira bir ahlak teorisinin hakiki mahiyet ve niteliğini ortaya çıkaran, akademik işlenişidir. Pazar simülasyonu kurallarının, ahlaki zemindeki, en basit olduğundan en doğal da olan savunusunu ele alırken bu ayrımın önemini de göreceğiz.

Zenginliği Maksimize Etme Yükümlülüğümüz Var mı?

Bu savunu iki adımlı bir argüman: (1) İnsanlar, yaptıkları her işte bir bütün olarak topluluğun zenginliğini artırma şeklinde bir yükümlülüğe sahiptir, diğer yandan bunun karşılığında başkalarının da bu şekilde davranması onların hakkıdır. (2) Topluluğun iyiliği, daha önce verdiğim tanım çerçevesinde onun bir bütün olarak zenginliğinde yatar, bu anlamıyla daha zengin hâldeki topluluk, daima daha iyi bir topluluktur. Daha zengin bir toplumun zorunlu olarak daha iyi bir toplum olacağı iddiasının akademik tarzda ele alınışından öğrendiğimiz kadarıyla argümanın ikinci adımı saçmadır. Yoksul, hasta birinin ilaca ihtiyacı olduğunu, bunun için de çok sevdiği, yegâne haz kaynağı olan bir kitabım ihtiyacı olan ilaç tutarına karşılık gelen $5’a satmak istediğini düşünelim. Komşusu ise, gerektiği takdirde kitap için $10 vermeye hazırdır. Zira kitabın yazarının çok tanınan (ve zengin) torunudur, üstelik eğer kitabı imzalarsa, bir başkasına $11’a satma imkânına sahiptir. Toplumun zenginliğine dair iktisadi tanıma göre eğer polis kitabı gidip yoksul hastanın elinden alır ve zengin komşusuna verirse, yoksul adamın elinde ne kitap ne de ilaç olacak ama topluluk daha zengin hâle gelecektir. Toplum daha zengin hâle geldi, çünkü kitap zengin adamın ellerinde $11 değerinde iken yoksulun nezdinde sadece $5 değerinde. Toplumun toplamdaki zenginliği kitap yoksul adamın elinden alındığında, iki tarafın bir anlaşmaya varmasıyla kazanılacak olandan dahi daha fazla artmış oluyor, çünkü kitabın cebir kullanılarak el değiştirmesi, taraflar arasındaki görüşmelerin işlem maliyetinden kâr etmemizi sağlıyor.

Bu çözüm, insanların her zaman toplumu daha zengin kılacak her ne ise onu yapmaları şeklinde yükümlülükleri bulunduğu tezine ilişkin uygulamaya yönelik değerlendirmenin bir parçasını teşkil edemeyecektir. Bu yükümlülüğü yansıtan hukuk kuralları yaratmayı düşünen bir devlet adamı, böyle durumlarda bile malların bu şekilde zor kullanılması suretiyle el değiştirmesine izin veren herhangi bir kural çıkarmaktan imtina edecektir. Yoksul adamın kitabı $5’a satmaya, zengin komşunun ise kitabı $10’a almaya hazır olduğunu varsaymıştır. Ne var ki insanların mallara ne kadar değer biçtiğini bulmanın en iyi yolu, onları fiilen alım satım işlemi yapmaya zorlamaktır. Aksi takdirde, yapacaklarını söyledikleri şeyi gerçekten yapıp yapmayacaklarını sınamak için kullanabileceğimiz herhangi bir aracımız yok. Hiç şüphesiz, komşuların kitabın gerçek fiyatı hakkında hararetli bir tartışma yapmasına izin vermek, toplum açısından, pazarlığın kaybettireceği zamanı israf etmeden kitabı yoksulun elinden alıvermekten çok daha maliyetli olacaktır. Fakat zenginliğin olağan devir yoluyla arttığından emin olabilmek için, insanların pazarlık yapmasında ısrar etmek suretiyle uzun vadede daha fazla doğruluk derecesine ulaşıyoruz, öyleyse, insanların daima toplumun zenginliğini artırma yükümlülüğüne sahip olduğunu düşünen bir devlet adamı, müzakerenin mümkün olduğu durumlarda malların zor kullanılarak el değiştirmesini kabul etmeyecektir. Ne var ki zenginliği maksimize etme yükümlülüğü aleyhindeki basit argümanımız olduğu gibi yerinde duruyor, çünkü argüman söz konusu yükümlülüğün uygulamada dehşet verici sonuçlar üreteceğini değil, önerdiği şeyin, uygulanabilir olduğu durumda, ilke itibariyle kökten yanlış olduğunu göstermeye çalışıyordu. Zengin adamın yoksul adamın isteyeceğinden daha fazla ödeyeceğinden muhakkak surette emin olsaydık bile, sırf kitabı yoksuldan alarak zengine vermekle zenginliği artırmış olmayacaktık, zira bu şekilde gerçekleşen el değiştirme sonrasında her halükârda daha adil olan durumu veya her halükârda daha iyi olan toplumu düşünmüş olmayacaktır. Demek ki, toplumsal zenginliği artırmak kendi içinde toplumu daha iyi hâle getirmiyor.

 

Ronald Dworkin, Hukukun Hükümranlığı,
Çev. Ertuğrul Uzun
Nora Kitap, Haziran 2018, s. 356-360.

Yorum Yazın

Haftalık E-Bülten Aboneliği




sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.