Güney Afrika’nın ırk temelli olmayan ilk seçimlerinin üzerinden otuz yılı aşkın bir zaman geçti. 1994 yılında, seçmenlerin büyük çoğunluğu hayatları boyunca apartheid’ın boğucu yükü altında iş yerlerinde, yaşadıkları topraklarda ve mahallelerde mücadele vermişken, geleceğin daha iyi şartlarda olması özellikle bir zorunluluktu. Bir noktaya kadar da durum böyle olmuştu; milyonlarcası hâlâ gecekondu yerleşimlerinde yaşasa bile, barınma koşulları önemli ölçüde iyileşmiş, yavaşça ilerlemesine rağmen apartheid’in yeniden yerleştirme programlarıyla yerlerinden zorla tahliye edilenlere kendi toprakları önemli ölçüde geri iade edilmişti.[1] Yoksullara haftalık ücretsiz elektrik ödeneği verilmiş, sendika üyelik oranları yükselmişti. Önceden yalnızca beyazların faydalanabildiği emekli maaşları eşitlenmiş ve bunun sonucunda birçok Afrikalı haneye hayati ve kritik bir güvenlik sağlanmıştı. Nüfuslarının bugün üçte ikisinden fazlasının lise eğitimi gördüğü Afrikalılar, okullarda ırk ayrımının en azından kanunen kalkmasıyla birlikte eğitim basamaklarını tırmanmaya başlamış, kamu hizmetlerinin her kademesine istihdam edilmişlerdi.
Öte yandan, Güney Afrika dünyanın en haksız gelir dağılımına sahip olma yarışında, Brezilya ile uzun zaman rekabet etmiş, fakat, bu durum geçerliliğini yitirmesi ile Güney Afrika bugün yalnız bir konuma yükselmiştir. Zenginler, finans sektöründeki etkileyici genişlemenin de katkısıyla apartheid sonrasında çok yüksek kazanımlar elde etmişken, diğer tarafta en yoksul %40’lık dilimin elinde tuttuğu pay ise bu “gelişen piyasalar” ortalamasının ancak yarısı kadarına ulaşabilmiştir.[2] Apartheid döneminde dayatılan mekânsal ayrımcılık hemen hemen hiç değişmemiştir; bununla birlikte kasabaların gayri resmi yerleşim yerleri Sahraaltı Afrika’nın farklı bölgelerinden gelen göçmenleri de içine katıp genişlemiştir. Kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasıla da kısmen güçlü nüfus artışından kaynaklandığı için 2008’den sonra durgun bir hâle geçiş yapmıştır. Ekonomik durgunluğun ise mesleki durgunluğa sebep olması kaçınılmazdır; Hintliler, Afrikalılar ve Renkliler, ülkedeki geriye kalan ırksal ayrımcılıkla ehliyet hiyerarşisinde en tepede yer alan Beyazları takip etmişlerdir.[3] Gençler arasında %50’yi aşan resmi işsizlik oranı sarsıcı derecede yüksektir. Trafik raporları düzenli olarak yerel toplulukların ve işsizlerin, taşlarla ve yanan lastiklerle yol kapatma eylemleri yapıp, iş ve hizmet taleplerinde bulundukları konusunda uyarılar yapmaktadır. Bu makro ekonomik sorunları daha da şiddetlendiren faktör ise ülkenin elektrik, su ve ulaşım alanlarındaki kamu altyapısında ölçülebilir bir düşüşün yaşanmış olmasıdır. 2007’den beri artan elektrik talebiyle devlet mülkiyetinde olan elektrik dağıtım şirketi Eskom, kapasitesini aşmasıyla tedarik sağlayamamaya başlamış ve bunun sonucunda geniş çaplı elektrik kesintileri veya “load-shedding [yük atma]” uygulanmıştır.
Elektrik kesintilerinin ekonomiye ciddi etkileri olmuş, özellikle, yüksek platolarda yer alan endüstriyel Vaal Üçgeni ve Rand madenlerinin bulunduğu noktalara pompalanması gereken su tedariki aksamıştır. Arızalanan yük trenleri de devlet mülkiyeti altındaki demiryolu ve lojistik şirketi olan Transnet’in, limanlara gidecek olan kömür ve demir cevheri sevkiyatını zorlaştırmış; yıllık yaklaşık 5 milyar dolar değerinde bir ihracat kaybına yol açmıştır. Yüksek enerji maliyetleri ve güvenilir olmayan bir ulaşımla sarsılan ve 1880’lerden beri Güney Afrika’nın gelişiminin bel kemiği olan bu maden-enerji kompleksi bugün yavaşlama belirtileri göstermektedir. Bu tür zorluklara eklenen başka bir faktör ise artan şiddet suçları oldu. 2021 yılında cinayet oranı 100.000 kişide 42 olarak kaydedilmiştir; Jamaika’dan sonra ikinci sırada yer alırken, komşu Namibya, Botsvana veya Zimbabve gibi ülkelerin oranlarına göre epey yukarıda yer almıştır.[4] Saldırı, soygun ve araba hırsızlıkları ise günlük haberlerin temelini oluşturmaktadır. Varlıklılar farklı özel güvenlik önlemlerinden faydalanabiliyorlarken, öte yandan, daha yoksul olan Güney Afrikalılar ise bu suçlara daha da maruz kalmaktadırlar. Yoğunlukla illegal olan gayri resmî işler, şiddet tehdidi altında haraca ve gaspa karşı savunmasız hâle gelmiştir; bu durum büyük bir fiziksel risk alıp, terk edilmiş altın madenlerinde kendi hesabına çalışan zama zamalar[5] için özellikle geçerlidir. Daha kötüsü ise geçtiğimiz yıllarda altyapıların vandalize edilmesinin çok büyük bir problem hâline gelmesidir. Trafik işaretleri, rögar kapakları ve kablolardaki bakırlar başta olmak üzere metal içeren her türlü nesne hırsızlık için cazip hâle gelmişti. Yolcuların ve güvenlik görevlilerinin pandemi sırasında evlerinde kaldığı dönemde, Johannesburg çevresinde yer alan banliyö tren sistemi rayların sökülüp, istasyonların soyulmasıyla tamamen harap edilmişti. Etkileri ise geriye dönük olmuştur; araba sahibi olmayan insanlar, bölge savaşları çatışmalarla sonuçlanabilen çetelerin kontrolü altındaki taksi firmalarının merhametine kalıp, bazen yolcu koltuğunda çapraz ateşe yakalanmaktadırlar. Son seçimlerde gözlenebilen katılım oranlarındaki düşüş, apartheid sonrası iyimserliğin ne ölçüde buharlaştığını göstermektedir. 1994’te %87’den, 2014’te %73’e düşen katılım, 2019’da %66, 2024’te ise %59’a kadar düşüş göstermiştir. ANC’nin (Afrika Ulusal Kongresi) aldığı oy 1994’te 12 milyondan, 2024’te 6,4 milyona düşmüş ve toplam oydaki payı 2004 yılında %70 ile zirveyi gördükten sonra %40’a kadar düşmüştü. Bu netice partiyi, Beyaz, Hintli ve Renkli seçmenlerin çoğunun tercih ettiği liberal Demokratik İttifak partisiyle ve diğer iki muhafazakâr partiyle koalisyon hükümeti kurmaya zorlamıştı: KwaZulu-Natal’da kalesi bulunan ve Zulu kraliyet ailesinin soyundan gelenlerin kurduğu Inkatha Özgürlük Partisi ve Batı Kap’daki yoksul melezleri (Coloured) örgütleyen küçük, sağ bir parti olan Vatansever İttifak partisi.
Bu çeşitli kuvvetler, Cyril Ramaphosa’nın ikinci başkanlık döneminin parlamenter tabanını oluşturmaktadır. Muhalefeti ise artık, eski başkanlardan biri olan Jacob Zuma’nın 2024 seçimlerinde, çoğunlukla ANC’den aldığı %15 –2 milyonun üzerinde– oyla MK (UMkhonto weSizwe) partisi ve Julius Malema’nın 1,5 milyon oyla toplam oyların %10’unu alan sol-popülist Ekonomik Özgürlük Savaşçıları Partisi oluşturmaktadır. ANC’nin yirmi yıllık tartışmasız hakimiyetinin ardından parlamenter güçlerin çoğalması pozitif olarak görülebilir; ancak yeni parti sisteminin etnik ve kabile topluluklarıyla birlikte ne ölçüde bir bağ kurduğu hayra alamet gözükmüyor. Artık sürekli olarak Güney Afrika’nın “başarısız devlet” olduğu veya uluslararası STK topluluklarının da son zamanlarda tanımlamayı tercih ettiği gibi “kırılgan” olduğu konuşulmaktadır.[6]
Peki Partiyi mi Suçlamalı?
Güney Afrika’nın bozulmakta olan sosyal ve ekonomik koşullarını nasıl açıklamalı? Nerede yanlış yaptığı konusunda zıt analizler sunmalarıyla birlikte, en yaygın iki açıklama da ANC’nin siciline odaklanmaktadır. Solcular için dönüm noktası, 1990 ve 1994 geçiş döneminde ANC ve SACP liderlerinin sermaye ile iş birliği hâlinde neoliberal bir yapıyı kabul etmeleri olmuştu. Mandela ve yoldaşları, tutarlı bir gelir dağıtım programı için kasabaları ve uluslararası desteği toplamak yerine seferberliği dağıtma konusunda anlaşmaya varmışlardı. Bu yorumla birlikte, apartheid sonrasındaki rejimin doğuşuna, Dünya Bankası ve IMF’nin yanı sıra Güney Afrika’nın finans ve madencilik sermayesi eşlik etmiş, bu sırada SACP liderleriyse, kasabaların kitlesel hareketini doğumhanenin dışında tutarak hevesli bir şekilde forsepsi sunmuşlardı.[7] Ayrıca liberal eleştirmenler ANC’yi kritik bir engel olarak görmüş, fakat onlar için problem, partinin yeterince neoliberal olmayıp sol devletçiliğe adanmış olmasıydı. Güney Afrika Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu’nun mimarı olan Alex Boraine “What’s Gone Wrong?” kitabında, ANC’nin sürgünde geçirdiği uzun yıllarda Pretoria gizli polisleri tarafından aralıksız olarak hedef altına alındığını ve partiye sızma korkusunun anlaşılabilecek bir seviyede aşılandığını; bununla birlikte partide sadakatin ve programatik dogmalara bağlılığın mutlak erdem hâline dönüştüğü iddia etmektedir.[8] Ülkenin Irk İlişkileri Enstitüsü’nün başındaki Frans Cronje, apartheid dönemi yöneticilerini, aslında özünde gayet ılımlı olan ANC’yi Moskova’nın kucağına itmekle suçlamaktadır. Cronje’ye göre geçiş, 1992’de Mandela’nın Davos’taki konuşması ve Mbeki’nin 1996’daki Kalkınma, İstihdam ve Yeniden Dağıtım (GEAR) programıyla neoliberal dönüşümü derinleştirmesi ile iyi bir başlangıç yapmış, Güney Afrika’nın dış borcu GSYİH’nin %50’sinden %25’ine düşerken, büyüme oranları 2004-2007 arasında %5’e yükselmiş, fakat bu durum ABD ve Avrupa’dakine eşdeğer ölçekte olan bir emlak balonu tarafından desteklenmişti. Ancak Cronje’nin iddia ettiği üzere, Mbeki’nin kendi kişisel kusurlarıyla, AIDS konusundaki batıl inançlarıyla, rakiplerine karşı beslediği paranoyayla ve yolsuz silah anlaşmalarına karışmasıyla birlikte, ANC sol kanadının, SACP’in (Güney Afrika Komünist Partisi) ve COSATU’nun (Güney Afrika Sendikaları Kongresi) 2007’de Polokwane’deki ANC konferansında Zuma’nın popülist görüntüsünü sömürmelerinin, onun parti başkanlığından uzaklaştırılmasının yolunu açan etkenler olduğunu savunmaktadır. Nisan 2009’daki başkanlık seçiminde Zuma’nın zaferinin ardından, sol kanat parti politikasının kontrolünü eline almış, asgari ücreti yükseltmiş, madencilik sektörüne sendika yanlısı bir sözleşme dayatmış ve sağlık sigorta sistemini büyütüp Black Economic Empowerment’ı (Siyah Ekonomik Güçlendirme) hızlandırmıştır. Liberal ekonomik sağduyudan sapma, Zuma’nın devasa ölçekteki yolsuzluğuyla birleştiğinde, Güney Afrika’nın “çöküş” yolunu aralamıştı.[9]
ANC’nin başarısızlıklarına dair üçüncü bir yorumlama ise kültürel odaklıdır. Bu yaklaşımın en çok bilinen örneği (Locus Classicus) olan Africa Works’te, Patrick Chabal ve Jean-Pascal Daloz sömürgecilik sonrası Afrika’nın, ileri seviye Batı teknolojilerini yerel kültürel modeller ve yönetim biçimleriyle birleştirip Afrika’nın kendi modernite modelini ortaya çıkardığını savunmuşlardır. Bağımsızlıktan sonra, rantçı Avrupa sömürge devlet yapıları, “Büyük Adamlar” olarak statülerini güçlendirme amacıyla kendi müşteri ağlarına kaynak sağlama ihtiyacındaki Afrikalı elitlerin çıkarları neticesinde daha da gayri resmîleştirilmiştir. Chabal ve Daloz’a göre, “iyi yönetişim” gibi klasikleşmiş sloganların yerine, 1980’lerin IMF yapısal uyum programları devlet varlıklarının özelleştirilmesinin getireceği muhtemel rant zenginliklerinden dolayı bu “yeniden gelenekselleşme” sürecini daha da derinleştirmiştir. Ancak onlara göre sistem, kendine özgü bir şekilde “çalışıyordu” ve düşük ekonomik büyüme pahasına bile olsa toplumsal sorunlara kişiselleştirilmiş çözümler temin ediyordu.[10]
Africa Works Güney Afrika’yı özellikle dışarıda tutmasına rağmen, siyaset bilimci R.W. Johnson, her ne kadar sömürgeci öncüllerine karşı daha az eleştirel olsa da ANC rejiminin kıyaslanabilir bir kültürel analizini geliştirmiştir. Johnson bu “başarısız devlet” etiketini tarihsellikten büsbütün yoksun bir nitelendirme olarak reddetmiştir. Aksine, Güney Afrika’nın sömürge öncesi geleneklerine geri dönmüştür. Zulu ve Xhosa toplumlarında büyükbaş hayvan hırsızlığının önemli bir rolü vardır; ANC liderleri devleti yağmaladığında, nesiller boyunca kültürel olarak iletilmiş, fakat yine de apartheid dönemindeki “kabileleştirme” politikalarıyla sağlamlaştırılmış olan daha eski bir otorite modelini yeniden tesis etmekteydiler. Bu, kodamanların kendi zenginliklerini artırıp müşterilerine paylaştırdığı neopatrimonyalist bir yapıdan ibaretti. Johnson’ın belirttiği üzere, Zuma göreceli olarak mütevazı bir zeminden gelmiş, ancak hiçbir zorluk yaşamadan bir Zulu şefinin (kraal) bütün özelliklerini benimsemişti: Nkandla’da devasa bir ağıl, birçok eşle birlikte birçok çocuk ve çok sayıda yandaş ve yoldaşlar. Yine Johnson’a göre, devlet mülkiyetinde yolsuzluğa bulaşıp iflas etmiş olan kuruluşlar kalkınmayı engellemekte, Güney Afrika’nın zayıf gelişiminin ve yükselen işsizliğinin ana sebebi yağmalama olmaktadır. Johnson, Chabal ve Daloz’un aksine, borç krizinin yaklaşmakta olduğunu savunarak neoliberal yapısal uyum programları konusunda iyimser olmakta ve ANC’nin ya IMF baskısıyla ya da kendi kendine değişeceğini düşünmektedir.[11]
Bu yaklaşımlarda biraz doğruluk payı olmasına karşın her birinden bir eleştiri çıkarmak mümkündür. Sol perspektif, finansallaşmış küreselleşme çağında sosyalist yeniden yapılanmayı ilgilendiren gerçek sorunları gözlemleyememiş, öte yandan liberal eleştiri, serbestleştirilmiş sermayenin desteğiyle ortaya çıkan sersemletici eşitsizlikten dikkatini ayırmıştır. Kültürcü yaklaşım ise Hollanda ve İngiliz sömürgeciliğinin altında gerçekleşmiş yağmanın ve himayeciliğin boyutunu açıklayamamıştır. Aynı zamanda, bu üç perspektif de hemen hemen yalnızca ANC liderliğinin seçimlerine odaklanmıştır; her ne kadar önemli olsa da böyle bir odaklanma diğer önemli faktörleri resimden çıkarıp Güney Afrika’yı daha büyük jeopolitik ve dünya-ekonomik güçlerinden ayrı değerlendirmektedir. Diğerlerinin aksine bu makale, Güney Afrika’nın durumunu daha yapısal bir izah ile değerlendirmeye teşebbüs etmektedir. Neoliberalizmin zararlı etkilerini saf dışı bırakmak istemesek de apartheid yönetiminin acımasız mirasının yaşananlarda payı daha büyük olmuştur.
Biçimlendirici Mücadeleler
Günümüz Johannesburg’unda, 1886 yılında Güney Afrika’nın iç kesimlerinde doğudan batıya uzanan ve daha sonraları Rand olarak bilinecek olan altın resifinin keşfi, Cape ve Limpopo nehri arasındaki çoklu siyasi yapılardan birleşmiş bir devlet oluşturma mücadelesinin son aşamasını başlatmıştı. Yaklaşık bir asır boyunca, Doğu Burnu ve Hint Okyanusu kıyı şeridindeki saldırgan Zulu ve Xhosa halklarıyla; çorak batının Khoi ve San avcı-toplayıcıları ve kuzeyin Pedi, Sotho ve Tswana halklarıyla zaman zaman zapt etmek için mücadele etmelerine rağmen, İngiliz kıyı kolonileri (Cape ve Natal) ve iç kesimlerde Felemenkçe konuşan Boer cumhuriyetleri (Transvaal ve Özgür Orange Devleti) ayrıyeten birbirleriyle de savaşmışlardı. İngilizler, Napolyon savaşlarında Hindistan’a deniz hattında stratejik öneme sahip konumu dolayısıyla Cape’i Hollandalıların elinden almışlardı; o aşamada iç kesimlerin fethine yönelik askeri bir harekât masraflı olacağından dolayı Londra’dan çok az bir destek vardı. Altın olmaksızın, Transvaal Boer Cumhuriyeti büyük olasılıkla bir sınır bölgesi olarak kalacak ve beyaz toprak sahiplerinin, emekçi kiracılardan ve illegal yerleşimcilerden ya da ortakçılardan oluşan geniş ordularını sömürerek, ayrıca ihracat için fildişi ve hayvan postu elde edilen, büyük avcılıkla geçim sağlanan bir yer olmaya devam edecekti. Britanya kolonyal yönetiminin Cape Town’dan yayılan kanunlarının ve vergilerinin ötesinde olan Boer çiftçileri, Arjantin’in çiftliklerinden (estancias) ya da Amerika’nın sığır çiftliklerinden daha büyük ölçüde, küresel sermayenin çemberinden ve kentsel-endüstriyel pazarlardan da ayrıca izole olmuş durumdaydılar. Güney Afrika ile Yeni Dünya veya Antipodlar’daki yerleşimci kolonileri arasındaki bir diğer keskin farklılık ise beyazlara dörde bir ile sayıca üstünlük sağlayan “yerli” Afrika nüfusuydu. Beyazların hastalıklarına karşı daha dirençli olduklarını kanıtlamışlar ve çalışmak için ise Kuzey Amerika ovalarının yerlilerinden daha isteklilerdi; bu durum madenler için büyük bir önem taşıyordu.
Altın madenleri Transvaal’i durgun bir köyden, milis komutanı Paul Kruger’in liderliği altında yarı yarıya sanayileşmiş küçük bir devlete dönüştürmüştü. İngiliz madencilik ve demiryolu şirketleri borç sermaye yağdırmış, Felemenkçe konuşan Afrikanerlerin uitlander işçileri olarak adlandırdığı, çoğunlukla İngiliz olan bu “yabancı” beyazların akını ise madenlerde, Durban ve Cape Town liman kentlerinden Rand’a kadar uzanan demiryolu ağlarında daha vasıflı iş gücü sağlamıştı. Kruger kontrolü sıkı tutarak dinamit ve siyahi işgücü tedarikinde tekelleşmiş, uitlanderlerin vergileri altın devletin kasasını doldururken, onları oy haklarından mahrum bırakmıştı; böylece İngilizlere karşı elini güçlendirmiş ve Alman silahlarıyla komando kuvvetlerinin tekrar silahlandırılmasına yardımcı olmuştu. Jeopolitik gerilimler –Alman imparatorluğunun Güney Afrika’ya gelişi, Avrupa içi etnik gerilimler, İngilizlerin Afrikanerler tarafından kötü muameleye maruz bırakıldığına dair şikâyetler– endüstriyel-kapitalist sömürü süreçlerinin bölgeyi istikrarsızlaştırıcı etkisiyle birleşerek daha da tehlikeli hâle gelmişti. Dahası, küresel sermaye beyazlar arasındaki basit mal alışverişinin ve Bantu’nun geleneksel toprak mülkiyeti ile geçimlerini sürdürmek için uyguladıkları tarım uygulamalarının yerine üretim ve sömürülebilir bir iş gücü üretimi istiyordu. İngilizce konuşan maden sahipleri olarak bilinen Randlordlar, madenlerde çalışacak ucuz, siyah iş gücü arzı için Transvaal devletine devasa bir baskı uygulamaktaydı. Cevherin büyük bir kısmının oldukça derinde ve düşük kalitede bulunduğu Rand’ın jeolojik koşulları, yüksek sermaye bedelleriyle yoğun emek isteyen bir çıkarma sürecine zorluyordu. Aynı zamanda, İngiltere Bankasının 1870’lerde Altın Standardına geçip, küreselleşmenin ilk döneminde kredi akışlarına taahhüt vermesiyle birlikte altının fiyatının sabit olması ve ayrıca Afrikaner devletinin yüksek vergileri, kârların yalnızca iş gücü üzerinden aşağı yönlü bir baskıyla dolaylı olarak artırılabileceği anlamını taşıyordu. Ancak Kruger’in üssü olan Transvaal’deki Afrikaner toprak sahipleri, kendi devasa çiftliklerinin yanı sıra, hayvan sürülerini otlatmak ve mahsullerini hasat etmek için Afrikalı toprak sahibi olmayan ortakçıların ürünlerine ve emeklerine karşılık toprakta ikamet eden işçilerin yardımlarına da bağlıydılar. Randlordlar, Cecil Rhodes’un De Beers’i gibi elmas madenciliği şirketlerinin hâlihazırda yeni emek kaynaklarını kontrol altına almanın yeni yöntemlerini geliştirdiği Cape Kolonisi’nin desteğini alıyordu. Bu yöntemlerin başında özellikle kulübe vergisinin artırılması geliyordu; dolaylı olarak Afrikalılar nakit gelir için çalışmaya zorlanıyor ve bilhassa “compound” sistemi gibi, daha sonra altın madenlerine aktarılacak olan yeni emek denetim biçimlerine kılavuz oluyordu. İngiliz bir papazın (vicarius) oğlu olan ergenlik çağındaki Rhodes, zayıf yaratılışını güçlendirmek amacıyla Natal’daki akrabalarının yanına gönderilmişti. 23 yaşına geldiğinde elmas yoluyla bir servet elde etmiş ve Britanya Güney Afrika’sını, kıtanın doğu omurgası boyunca, Zambezi’nin ötesine kadar genişletmeyi planlıyordu. “Cape’den Kahire’ye” adıyla Londra’da yürütülen bir basın kampanyası, 1899’da Kabinenin, Boer Savaşı’na patlak verecek olan askeri bir müdahaleye desteğini vermesini sağlamıştı. Britanya güçleri, “kommando” gerillalarını alt edememekten duydukları hayal kırıklığıyla çiftlikleri yakmaya başlamış, Afrikanerleri toplama kamplarında açlığa mahkûm etmiş, öte yandan Boerler ise emperyal güçlerle iş birliği yaptıklarından şüphelendikleri Afrikalıları katletmişti. Boer Savaşı 1910 yılında, Güney Afrika Birliği Anayasası ile güvence altına alınan bir uzlaşmayla sona ermiş, ülke Kanada ve Avustralya gibi “kendi kendini yöneten” sıfatıyla İngiliz egemenliği altında, “ılımlı” bir Afrikaner devlet ile sadece beyazlara oy hakkı tanınan siyasi bir modele girmişti. Siyasi düzen, madenlerin, kurumların, bankaların ve zirai toprakların beyazların mülkiyetinde olmasını desteklemişti; 1913 Arazi Yasası, önceden planlanmış “yerli rezervleri” dışında Afrikalıların toprak sahibi olmasını veya kiralamasını yasaklamış, onun yerine ülkenin onda birini bile zor kaplayan “proto-homeland” alanlarını tanımlayarak kanunlaştırmıştı. Bunların bir sonucu, Afrikalı kiracı çiftçilerin hizmetli veya işçi statüsüne düşürülmesi veya toprak bakımından verimsiz olan rezerve alanlara sürülmesi olmuştu. Bu durum ayrıca Randlordlar için gerekli olan göçmen işçi havuzunun genişlemesine de yardımcı olmuştu. Evin en küçük erkek çocuğu madenlerde görev almak için gönderilirken, ailelerini geride bırakıp işçi yurtlarında yaşıyordu; maaşlarının ise hane halkının geçim maliyetini karşılaması gerekmiyordu. (Arazi Yasası ayrıca, beyazların çiftliklerinden emek kiracılığını ve ortakçılığı kaldırmaya çalışmış, fakat pek başarılı olamamıştı; 1960’larda milyonlarca Afrikalı çiftçi hâlâ, özellikle Özgür Orange Devleti’nde ve Transvaal’da olmak üzere kırsal kesimde (platteland) yaşamaya devam etmişti.) Güney Afrika, başlıca altın olmak üzere, ilaveten elmas, bakır, kömür ve daha sonra ise platin madenciliğinde uluslararası bir iş bölümüne dahil olmasıyla birlikte bölgenin dört bir yanından akan geçici göçmenlere bağlı hâle gelmişti. Bu yarı yarıya proleterleşmiş işçiler, belli bir ücret karşılığında çalışmanın yanı sıra, ya yerlilere ayrılan rezerve alanlarda geleneksel toprak mülkiyeti yolu ile, ya da beyazların mülkiyeti altındaki topraklarda kiracı işçi veya ortakçı ailelerin yolu ile geçimlerini sağlayacak vesilelere sahip olmuştu. Yeraltı dışındaki büro ve mühendislik işleri, 1911 Madenler ve İşler Yasası ile yalnızca beyazlara ayrılmış iken; 1923 tarihli Yerli Kentsel Bölgeleri Yasası ise şehirleri beyazların bölgesi olarak tanımlamış ve kentteki bütün siyahların pas taşımasını zorunlu kılmıştır. Öte yandan, daha hafif olmakla birlikte, benzer kısıtlamalar Renkliler-Melezler (coloured) ve Hintli nüfusu için de geçerli olmuştur.
Her şeyden önce madenler için ucuz iş gücünü güvence altına almaya dayanan ırksallaştırılmış sınıf yapıları, yeni kurulmuş olan bu ülkenin kültürünün ve toplumunun içine yerleşerek onu hoşnutsuzlukla bölük bir hâlde bırakacaktı.
Dünya savaşları arasındaki dönemde yaşanan tarımsal çöküntü, Afrika rezervlerinde maddi güvensizliği derinleştirmiş ve giderek yükselen sayılardaki insanları şehirlerde iş aramaya zorlamıştı; belki de ataerkil düzenden ve geleneksel lobola, ya da bir diğer tarifiyle başlık parası arama yükünden kaçma ihtiyacı da bunda etkili olmuştu. Bu durum beyaz kırsal alanlardaki iş gücü kıtlığını daha da kötüleştirmişti. Öte yandan kırsal bölgedeki Afrikanerler, Boer savaşının dehşetinden sonra ülkenin İngiliz boyunduruğu altına girmesinden dolayı öfkeliydiler. Daha sonra bu hisler, Louis Botha ve Jan Smuts önderliğindeki İngiliz yanlısı hükümetlere karşı, “arınmış” bir Ulusal Parti tarafından yönlendirilecekti. II. Dünya Savaşı ise beyazlar arasındaki kutuplaştırmayı daha da derinleştirmişti; Daniel Malan liderliğindeki Ulusal Parti, Hitler’in İngilizlere karşı galip gelmesi hâlinde Afrikaner bir cumhuriyetin yeniden kurulacağı umuduyla, Smuts hükümetinin İmparatorluk sadakatine karşı Alman yanlısı bir duruş almıştı. 1948 seçimlerinde Malan, siyah işgücü tedariğinin daralmasından endişe duyan kırsaldaki beyaz çiftçilerin oylarını, siyahların düşük ücretleri nedeniyle rekabete zorlanmaktan çekinen beyaz işçilerin kentlerdeki oylarıyla kenetleyerek, “ayrılık” (apartness) politikasıyla Afrikalıların kentleşmesini sınırlamayı hedefleyen bir programla kıl payı bir zafer kazanmıştı.
Apartheid ırksallaştırılmış işgücü regülasyonunun derinleştirilmesi olmakla birlikte, ondan bir kopuş değildi. Bu durum yine de Smuts’un, ANC Gençlik Ligi’nde Sisulu, Tambo ve Mandela gibi isimlerle beliren yeni jenerasyon siyah liderlerin etkisini kırmayı amaçlayan, bütünleşme yönündeki yaklaşımının reddini ifade eden, net ve stratejik bir tercihi temsil ediyordu. Bu yeni kuşak liderler, ufak çapta, fakat entelektüel olarak güçlü olan ve ülkenin ırk ayrımı gözetmeyen ilk siyasi organizasyonu olan Güney Afrika Komünist Partisi tarafına yönelmişti. Ulusal Parti hükümeti bunun yerine, beyazların en yoksul kesimi olan Afrikanerlerin “yükseltilmesini”, Afrikalı çoğunluğun daha sert bir biçimde sömürülmesi yoluyla hedefledi. “Göç yönetimi”, kentlerdeki siyah nüfusa, kimlik belgeleri yani pas sisteminin sert bir şekilde uygulanmasıyla birlikte sıkı kısıtlamalar getirecekti. 1945 tarihli Bantu (Kentsel Bölgeler) Yasası’ndaki bir maddeye göre, “Section Tanners’ adındaki yalnızca ince bir tabaka, şehirlerde kalıcı oturum hakkına sahip olacaktı; hedef ise Güney Afrika sanayisinin gerek duyduğu vasıflı siyah işçilerden oluşan ara bir tabakaya çözüm niteliğinde bir karşılık vermesiydi; böylelikle başka yerlerde Afrikalılar için bulunmayan okul ihtiyacının karşılanması da düşünülüyordu. Bunun dışında, Afrikalıların sadece kasabalarda geçici göçmen işçi olarak, maden sektörü modeline uygun bir biçimde hostellerde yaşayarak hareket etmelerine izin veriliyordu; rezervlerden veya beyazlara ait kırsal bölgelerden gelen aile üyelerinin ise onlara katılmalarına izin verilmiyordu.
Ulusal Parti, “göç yönetimi” ile paralel olarak, yerli rezervlerini özerk kabile topraklarına dönüştürmek için çalışmıştı. Bu, bir noktada, büyüyen siyah direnişe karşılık, Afrikalı çoğunluğu “kabileleştirme” ile bölmeyi amaçlayan taktiksel bir cevaptı. Ayrıca, Bantustanların gerçek birer ulus olacakları iddiası da kıta boyunca yükselen sömürge karşıtlığı dalgasına cevap vermek üzere bilinçli bir şekilde tasarlanmış ve böylece kısır olmasına rağmen gerçekten “beyaz” bir Güney Afrika yaratmak amaçlanmıştır. 1960’larda beyazların çiftliklerini modernleştirme ve mekanize etmek için yapılan hamleler, Afrikalı iş gücü ihtiyacını köklü bir ölçüde azalmıştır; bununla birlikte ortakçıların ve işçi kiracıların yerlerinden zorla kovularak, geleneksel şeflerinin veya Bophuthatswana’daki Bakofeng’lerde olduğu gibi kralların altında, kabile topraklarındaki ıssız yerleşim kamplarına yerleştirilmeleri “platteland’ın beyazlaştırılmasına” yön vermişti. Yaşanan bu sefalet dalgasıyla birlikte 3,5 milyon Afrikalı topraklarından sürülmüştü. Kendi şartlarına göre bu ırkçı sosyo-mühendislik projesi başarılı olmuştu; 1980’lerin ilk yıllarında, Afrikalıların %54’ü anavatanlarında yaşamaktaydı. Artık tamamen proleterleşmiş ve geçim kaynaklarından mahrum bırakılmışlardı. Ucuz işgücü havuzlarından faydalanılmak amacıyla, bu işçiler, “beyaz Güney Afrika” yetki alanının içinde, fakat proto-ulusal Bantustanlara bitişik olarak inşa edilen yeni sanayi bölgelerine yönlendirilmişlerdi. Ayrıca bu yeniden yerleşim, kırsal kesime dönmek yerine, bir kontrat ardına başka kontratlar imzalayıp tamamlayan “kariyer” madencilerinin, hatta sadece madencilerin değil, fabrika işçilerinin, liman işçilerinin ve inşaat işçilerinin de artışına sebep olacak ve daha sonra bu işçiler, Afrika sendika hareketinin patlayıcı yükselişinin temelini oluşturacaktı.
Bu bir dönüm noktası anlamına geliyordu. Zamanla büyüyen Afrikalı, Coloured ve Hintli işçi hareketleri, 1973 yılındaki Durban liman grevlerinde varlığını göstermişti. COSATU altında toplanan yeni sendikalar ise, apartheid karşıtı hareket dahilinde kilit bir etken hâline gelecekti. İkinci bir etken ise, 1976 Soweto ayaklanmasına önayak olan lise öğrencilerinin kasaba gençliğini daha da siyasallaştırmasıydı. 1970’lerin ortalarına doğru, Zambiya, Mozambik, Angola, Botsvana ve Zimbabve gibi siyahların yönettiği Güney Afrika devletleri birer birer bağımsızlıklarını kazanmış ve yasadışı olarak ilan edilen ANC için sığınak sağlamaya başlamıştı. Ulusal Parti kentlerde artan huzursuzluğu, yerel yönetim ve kamu konutlarına ilişkin sorumluluğu siyahların yönettiği belediyelere devrederek yatıştırmaya çalışmıştı. Fakat yolsuzlukları ve kibirleri, yeni bir orta sınıf sivil hareketinin daha fazla protesto ve kira grevi örgütlemesine neden olmuştu. 1983-85 yılları arasında yaşanan kasaba ayaklanmaları hükümetin acil durum ilan etmesine sebebiyet vermiş, bununla birlikte, bir dış borç krizi ve borsa çöküşü yaşanmıştı. Böylece, son derece devletçi olan apartheid ekonomik sistemi, neoliberal gerekçeler altında saldırıya maruz kalmıştı. İşçi sınıfının direnişini kırmanın, eşit ve genel oy hakkına geçişle ve dolayısıyla Afrikalı çoğunluğun yönetimini gerektirdiği giderek daha açık bir hâle geliyordu. Güney Afrika Gizli Servisi 1980’lerin başında ANC ile temas hâline geçmiş, 1991 yılında ise apartheid sisteminin kaldırılması hususunda Ulusal Parti’nin reformcu kanadıyla kamuya açık bir şekilde yürütülen görüşmeler nihayet başlamıştı.
Geçiş
ANC, Güney Afrika’nın ilk yüzyılından miras kalan katı toplumsal mirasla birlikte, İngilizlerin ve Afrikanerlerin işlediği ırkçı sınıf piramidiyle nasıl başa çıkacaktı? Tepede, uluslararası ticaret ve bankacılık çevreleriyle bağlantılı olan küçük ölçekteki beyaz aileler, bir avuç madencilik ve imalat holdingini sahiplenmiş ve yönetiyordu. Giderek büyüyen siyah, profesyonel orta sınıf, daha varlıklı ve daha iyi eğitimli olan beyaz, Hintli ve Coloured akranlarını sayıca geçerek geride bırakmaya başlamıştı. Öte yandan, onlar ise, 1986’da ‘influx control’ sisteminin sona ermesiyle kentlere akın eden ve giderek daha işsiz halen gelen genç, siyah proletarya tarafından sayıca geride bırakılıyordu. Onların 1970’li ve 80’li yıllardaki gecikmiş proleterleşmeleri, küresel büyüme oranlarının ve işçi talebinin azalışa geçtiği, dünya ekonomisinin kritik bir dönemine denk gelmişti. Milyonlarca Afrikalı topraklarından kovulmuş ve kabileleşmiş yerleşim kamplarına sürülmüştü. Ardından, sanayi ekonomisinin içine savrulup, daha sonra ise dışlanarak, 1990’lardan itibaren kentli işsizlerin arasına katılacaklardı.
Küresel koşullar apartheid sonrası geçiş dönemi için elverişli olmaktan uzaktı. Güney Afrika, yerleşimci-sömürgeci egemenliğinin kıskacından yüzyılın sonlarına doğru kurtulmuştu; ihracat ve devlet destekli endüstriyel gelişim yoluyla geleneksel bir ekonomik kalkınmaya girişmek için çok geç kalınmıştı. Çin, 1990’ların başında hâlihazırda yükselişe geçmiş durumdaydı ve başka bir devletin bu kalkınma yolunu izlemesinin önü kapanmıştı. Aksine, Brezilya ve Güney Kore gibi geriden gelen ülkeler sanayisizleşme sürecine çoktan başlamıştı. Her hâlükârda, Güney Afrika böyle bir rotayı izlemek için yeterli donanıma sahip değildi. Maden ihracatı para birimini göreceli olarak güçlü tutarken, yeni sendikalaşmış emek, kendi haklarını şiddetle savunmaktaydı. Büyük bankalar ve şirketler ise kalkınmacı bir devletin gerektirdiği üzere kamusal müdahaleye karşı ve sermayenin yönlendirilmesine karşı kesin ve kararlı bir direnç gösterecekti. Ayrıca coğrafi konumu da aleyhine işlemekteydi. Güney Afrika, Meksika ve Slovakya gibi sınırlarında daha zengin ülkeler olan orta gelire sahip ihracat ekonomilerinin aksine, küresel tüketici pazarlarından da bir hayli uzaktaydı. Açık bir şekilde, çıkış yolu Sahra altı pazarlarından ibaretti; ancak topluluk temelli toprak mülkiyetinin[12] yaygın olması sebebi ile kapitalist kalkınma zor olmakta ve bu pazarlar Güney Afrika ihracatının yalnızca beşte birini almaktadır.[13]
Madenciliğe bağımlı bir ekonomiyi, denizaşırı marketler için daha çok endüstriyel odaklı olan bir ekonomiye yöneltmek her zaman göz korkutucu olacaktır. Bütün toplumsal ve fiziksel altyapı, bilgi birikimi, ehliyet yapısı, sanayi üretimi ve iç pazarlar ya madencilik üretimine yöneltilmiş ya da ona bağlı durumdaydı. Güney Afrika iş dünyasının ve bankacılık sektörünün en iyi bildiği alan da buydu.[14] İthal ikamesine yaslanmış politikalar I. Dünya Savaşı sonrası kısa süreliğine gündeme gelmiş ve II. Dünya Savaşı ile ivme kazanmıştı. Fakat Ulusal Parti’nin 1948 yılında iktidara gelmesiyle birlikte, hükümetin Afrikalıların kentleşmesini kontrol altına almaya teşebbüs etmesi bunun önünü tıkamış, işçi ailelerinin “topraktan geçinerek” yerli rezervlerinde yaşayacakları varsayılarak, çoğunluğa geçici olarak göçmen işçi statüsü dayatılmıştı. Bu durum, Afrikalı emekçilerin eğitim ve beceri olasılıklarını kuvvetlendirmelerini kısıtlamış ve kısa vadeli kontratların bir çözüm yolu sunmadığı görülmüştür.[15]
ANC’nin bu stratejik sorunlara yaklaşımı, SACP’ın Güney Afrika’yı “özel bir sömürgecilik türü” olarak tanımlaması etkilemiştir. Güney Afrika, 1910 yılından beri bağımsız bir ülke olmasından dolayı formal olarak bir “koloni” değildi; öte yandan üretim araçlarını ve emek gücünü canlandıran ve devleti tekelleştirenler, ülke önce Hollandalıların ve daha sonra İngilizlerin yönetimi altındayken emperyal topraklardan gelen sömürgecilerin soyundan olanlardan oluşuyordu. Sömürülmüş sınıf, yerli nüfusun yanı sıra, dışarıdan gelen ilk yerleşimciler tarafından toplama sürecini kolaylaştırmak için ithal edilen köleler veya sözleşmeli işçilerden oluşuyordu. SACP teorisyenlerine göre ise, bunun için ardı ardına iki devrim gerekiyordu: birincisi, sömürge yönetiminin ekonomik, siyasi ve kültürel olan bütün yönleriyle birlikte ortadan kaldırılacağı ulusal bir devrim; bunun ardından, geriye ise ulusal işçi sınıfının ulusal kapitalist sınıfı tasfiye ederek sosyalizmi inşa etme sürecine hazırlanması kalıyordu.
Geriye bakıldığında, toplumsal sürecin yayılacağı çerçeve olarak “ulusal” olana yapılan vurgunun ilginç olduğu görülebiliyor. Geçiş müzakereleri, Güney Afrika sermayesinin her zaman küresel sermayenin siyasi koruyucularına yaslanabileceğini açıkça netleştirdi. Ayrıca güçler dengesi, apartheid yöneticilerinin müracaat edebileceği kaynaklar tarafından da belirlenmişti; kendine ait bir gündeme sahip Fransız devletine bel bağlamış olan Fransız-Cezayirli yerleşimcilerin aksine, onların endüstriyel dayanaklarıyla destekleyebilecekleri askeri bir kapasitesi vardı.
Buna karşın, ANC tarihi bir zayıflığa sahipti. Bir bütün olarak siyah nüfusu harekete geçiren süreç, apartheid sisteminin kaldırılması ve ırk bazlı olmayan oy hakkının hayata geçirilmesine yönelik talepler ile 1970’lere kadar başlayamamıştı.[16] Bu durum maden sahiplerinin geçimlik işgücüne ihtiyaç duymasıyla birlikte, ülkedeki işçi sınıfı siyasetinin tarihini ve kırsal çoğunluğun gecikmiş proleterleşmesini de ifade ediyordu. ANC’nin ahlaki kolu siyasi kolundan daha da güçlüydü. Üstelik, istihbarat servisindeki bazı ayrılıkçı grupların kışkırtmasından sonra bir Zulu bağımsızlık partisi olan İnkatha destekçilerinin meydana getirdiği katliam, bu müzakere sürecini başlangıcında önemli ölçüde zayıflatmıştı.
Geçmişte yaşanan zorlu koşulları hatırlamak, ANC’nin sonraki gelişimini güzelleştirmek anlamına gelmemelidir. 1990’da hapisten tahliyesi sonrasında, Mandela, 1955 tarihli Özgürlük Bildirgesi’nin madenlerin, bankaların ve tekelci sanayilerin ulusallaştırılması çağrısını şanlı bir tavırda yinelemiş ve “bu konudaki görüşlerinde herhangi bir değişikliğin yapılmasının “düşünülemez” olduğunu eklemiştir.[17] Bu değişikliğin hikayesi ise defalarca anlatılmıştır ve buna yol açan ana sebepler konusunda bir münakaşa bulunmamaktadır. Sovyetler Birliği’nin 1991 yılındaki çöküşüyle birlikte ANC, kapitalizm sonrası bir geçiş yapısı özelinde uluslararası bir destekten mahrum kalmış ve savunmasız hâle gelmiştir. ANC’nin hedefi aslında her zaman, radikal ekonomik bir dönüşümün aksine, apartheid sisteminin alaşağı edilmesi ve siyah çoğunluğun yönetimde olmasıyla birlikte ulusal bir kurtuluş olmuştur. İkinci olarak, Batı sermayesinin çıkarları söz konusuydu. Özellikle IMF ve Dünya Bankası, Güney Afrika’nın dönüşümünü kapitalist bir başarı hikayesine çevirmek için kararlıydı. Bir uzman ordusu, ANC liderlerini “ekonomi” ve özel mülkiyet haklarının önemi konusunda yetiştirmek üzere ülkeye akın etmişti.[18]
Ortaya çıkan netice, apartheid sonrası Güney Afrika’nın yabancı yatırıma bağımlı hâle getirilmesi ve dolayısıyla “cazip” bir iş ikliminin sürdürülmesinin zorunlu kılınmasıydı. ANC, uluslararası yatırımcılar için iyi niyet göstergesi olarak apartheid rejiminden kalan borçları üstlenmeyi kabul etmişti. Bu borcu ödemenin tek yolu, özellikle demir-çelik ve kömürden petrol (SASOL) üreten, devlet mülkiyeti altındaki sanayilerin satılmasıydı. IMF’nin 850 milyon dolarlık kredisi için gereken koşullarından biri olan sermaye ve döviz kontrollerinin sona erdirilmesi, yatırımların geri çekilmesine ve sermayenin kaçışına sebep olmuştu. Yeni Anayasa’ya eklenmiş olan özel mülkiyet maddesi, tazminatsız istimlak olasılığını elimine etmesiyle birlikte toprak reformunun önünde ciddi bir engel oluşturmuştu. Güney Afrika’nın GATT (Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Anlaşması) ve DTÖ’ye (Dünya Ticaret Örgütü) katılımı, ülkenin ayağını soğuk sudan çıkarmasını simgelemiştir. Bu durum, gümrük vergilerinin düşürülmesi ve yeni siyah proletaryaya istihdam sağlamış olan tekstil ve otomotiv sektörlerine verilen sübvansiyonların sonlandırılması anlamına geliyordu. 1996 yılına gelindiğinde ise GEAR [Growth, Employment and Redistribution; Büyüme, İstihdam ve Yeniden Dağıtım (Gelir)], piyasacı yönelimin daha da güçlendirilmesi anlamına gelecekti. ANC’nin geçirdiği evrim, 2012 yılında Marikana’daki polislerin, Lonmin platin madeninde çalışan grevdeki madencilerine açtığı ateşle ölen 34 kişiden sonra çarpıcı bir biçimde sembolleşti. Lonmin yönetim kurulunda oturan isimlerden biri ise, apartheid’in son yıllarında COSATU’nun genel sekreterliğini yapmış olan Cyril Ramaphosa’ydı. Marikana grevcilerini “kriminal” olarak değerlendirip kınamış ve hükümete müdahale çağrısında bulunmuştu. Ramaphosa, 2019 yılında devlet başkanı olarak göreve başladığında 450 milyon dolarlık kişisel servete sahipti.
Devlet Yolsuzlukları
ANC elitlerinin davranışları her ne kadar dikkat çekici olsa da Güney Afrika’nın rotasını daha iyi açıklayan üç yapısal faktör bulunmaktadır. Bunlardan ilki, ırk ayrımının ortadan kalkmasına rağmen, mülkiyet ilişkileri arasındaki süreklilik ile bu ayrımcılığın içine gömülmüş olduğu sınıf yapılarında temel bir değişiklik yaşanmamış olmasıdır. Angloafrikaner burjuvazisinin, ülkenin özel ekonomisinin en yüksek katmanlarında, yönetim kurullarında ve şirket yapılarının üst kademelerinde süregelen dominasyonu karşısında, zenginleşmek isteyen, istekli Afrikalıların rotası devlet olmuştur. Güney Afrika’daki yolsuzluğa sistemsel niteliğini aşılayan tam da bu olmuştur. ANC, devlet idaresinin önemini anlamış ve kamu kaynaklarını yoksul siyah çoğunluğa yöneltmek için güvenilir parti üyelerine kilit pozisyonlar vererek gerektiği şekilde “kadrolaşma” politikasını uygulamaya koymuştur.[19]
Genel olarak bakılırsa, kamu hizmetlerindeki istihdam ile yargı sisteminde ve üniversitelerde büyük oranda genişleyen temsiliyet, siyah, profesyonel bir orta sınıfın büyümesinin ve yeniden üretilmesinin sağlanmasında pozitif bir rol oynamıştı.[20] Ancak, elektrik, ulaşım, su ve ulusal havayolu gibi devlet kuruluşlarını yönetecek kişilerin atanmasında teknik bilgi veya uzmanlık yerine parti sadakatine öncelik verilmesi, beceri kaybını özellikle yıkıcı bir hâle getirmişti. ANC’nin görüşüne göre ise, çoğunluk yönetimine geçişi yönetmek hususunda apartheid dönemindeki devlet idaresine güvenilemezdi. Fakat, gerekli olan uzmanlık da yurt dışından öylece getirilemezdi. Örneğin, uluslararası danışmanlar Güney Afrika sınıfındaki kömürü, standart Batı modelindeki enerji santrallerinde kullanma konusunda yeterli bilgiye sahip değildi. Beceri kaybı, Eskom’un sorunları arasında şüphe geçirmez bir etkendi.
ANC’nin, Angloafrikaner kontrol altındaki özel ekonomiye bir diğer çözümü ise, Siyah Ekonomik Güçlendirme (BEE) programıyla Afrikalı kapitalist bir sınıf yaratmaktı. Siyah Ekonomik Güçlendirme programı, Güney Afrika’da beyazların sahip olduğu holdingler tarafından memnuniyetle karşılanmıştı; çünkü başlangıçtaki ana tehdit olan millileştirmeden ucuz bir şekilde kurtuldukları için rahatlamışlardı. Şirketler, siyah güçlendirme programına yönelik uygulamaların karşılığında uygun davranışları hâlinde puan kartı alabiliyorlardı. Bu uygulamalardan biri ise, ANC’li bir kadroya bir hisse bloğu satmakla karşılanabiliyordu. Bu satış, sürekli yenilenen bir banka kredisiyle ödenebiliyor ve bu da kadroya yönetim kurulunda sorumlulukları kısıtlı olan bir koltuk kazandırabiliyordu. Bu durum, şirketlerin Siyah Ekonomik Güçlendirme puanlarını yükseltmesine olanak sağlamakla birlikte, devlet ihalelerinde imtiyazlı bir muamele görmelerine de hak tanıyor ve kendi puanlarını iyileştirmek isteyen diğer şirketleri de teşvik ediyordu. Bunun sonucunda yeni, siyah rantçı bir tabaka yaratılmıştı. Güney Afrika sermayesinin sahip olduğu yüksek yoğunluk ise Afrikalı girişimciliği dipten itibaren dışlamaya devam etti.[21] Siyahilerin ilerlemesi için devlete erişim koşulu olan yapısal gereklilik, yerel, eyalet ve ulusal olmak üzere tüm düzeylerde işlemektedir. Fakat erişim kazanmak, seçilmeyi veya seçilen birinin yakını olmayı gerektiriyordu. ANC, 1994 yılından beri yapılan bütün seçimlerde egemenliğini kanıtlaması nedeniyle, devlete giden yol partiden geçerken, parti, kişisel zenginleşmenin bir aracı hâline gelmişti. Yolsuzluk, baş döndürücü biçimlerde kendini gösterebilir, fakat en büyük kazanımlar genellikle devlet ihalelerine giren çok uluslu şirketlerden alınan rüşvetler yoluyla elde edilir. Bir devlet dairesini yönetmek için seçilmiş olan yetkili kişi, kamu hizmetleri sözleşmelerinde, lisans kararlarında ve özellikle maden şirketleri için önemli olan araziye erişim konusunda bazı şirketler özelinde kayırmalar yapabilir. Yerel seviyede ise yetkililer, devlet konutlarının paylaştırılması, karayollarının bakımı ve kasabalara sifonlu tuvalet getirilmesi gibi hususlarda, hangi şirketlerle hizmet sözleşmesi imzalayacağına karar verebilir. Ayrıca işler de buna dahildir. Yerel kalkınma projeleri, kanunen, yerel müteahhitler ve işçiler istihdam etme zorunluluğu altındaydı.
Yedek Ordular
Seçilmiş bir makama gelmek isteyen aday, kişisel bir destek tabanına ihtiyaç duyarken, bu tabana karşılığında bir şeyler vermelidir. Bu durum, gruplaşmış ve hareketli bir siyaset ortamı oluşturmaktadır. Görev başında olanlar –bir diğer deyişle [nüfuz sahibi] kapı bekçileri [gate keepers]– sahip oldukları konumu gasp etmeye çalışan rakipleri tarafından sürekli tehdit altındadır.[22] Rakipleri, kendi memnuniyetsiz seçmenlerini sıklıkla onlara karşı kamçılayıp kışkırtırlar. Burada ise ikinci bir miras devreye girmektedir; Marx’ın literatüre kazandırdığı terimiyle, büyük bir “lümpen proletarya”, apartheid rejiminin yeniden yerleşim programının neticesinde ve işten çıkarma dalgasının (labour-Shedding) başladığı dönemin hemen başında yaratılmıştı. Lümpen proletarya, açıkça kısır bir arayış içinde şehirlere sürülerek istihdam aramıştı. Bu katmanın devasa boyutunun üzerinde durulması gerekmektedir. Bugün dünyada eşi ve benzeri bulunmamaktadır. Resmi işsizlik oranı, (çoğunluğu Afrikalı olan) 2008 krizinden önce yüzde %20 iken, genç nüfusta daha yüksek olmak üzere bugün %30’un üzerine yükselmiştir. Bu da seferberlik ve sokak protestolarını örgütlemek için yeterli sayıda insanın mevcut olduğunu gösterir. Gayri resmî yerleşim yerlerindeki işsizlerin hayal kırıklıkları da kolaylıkla istismar edilebilir bir durumdaydı. Bir yerleşim yeri siyasi bir figür tarafından kayırıldığında, o yerleşim yerine komşu olan diğer yerleşim yerleri geride bırakılıyordu; bu durum sonucunda talepler ve protestolar doğuyor, yol kapatma ve mülklerin tahrip edilmesi gibi faaliyetlerle öfkeli olanlar, onları kendi seçim emelleri için kullanmak isteyenler tarafından tahrik ediliyordu. Yaşanan çatışmalar kazan-kaybet çatışmasından ibaretti ve riskler devasa boyutlara ulaşabiliyordu. Aynı şekilde, mağlubiyetin faturası kent proletaryası için de çok kabarık olabilirdi. Sendikalaşmış çalışanların maaşları göreceli olarak yüksek olmasına rağmen, diğer yerlerdeki ücretler genel olarak yetersizdi. Birçok hane, bir büyükanne maaşı, daha yüksek gelirli bir aile üyesinden gelen havaleler veya düzensiz gayri resmî kazançlarla geçimini sağlamaktadır.[23] Bu bağlamda, özellikle genç erkekler iş, konut ve hizmet yokluğundan protestolarda isyan çıkarmak için sıklıkla hazır durumdadırlar. Belki de kendi hanelerini kurmak için gereken lobola [başlık parası] ücretini karşılayamamaktan kaynaklanan kendi hayal kırıklıklarını da bu süreçte dışa vurmaktadırlar.[24]
Protestolar, sıklıkla polisin kışkırtması ile kamu mallarının yıkımıyla sonuçlanan şiddetli çatışmalara yol açabiliyordu. Siyasi şiddetin, kuşkusuz, Güney Afrika’da uzun bir geçmişi vardır. Hollandalı ve İngilizler sömürge sistemlerini, demir uçlu mızraklarla savaşan Zulu ve Xhosa direnişine karşı, tüfek ve top kullanarak, silah zoruyla ayakta tutmuştu. Baskı, madenciliğin kar getirmesinin temelini oluşturmakla birlikte, apartheid döneminde topraklara el konulmasını, işgücü ve kentsel alanların ayrıma uğramasını da dayatmıştı. Ayrıca bölge, baskılanmış kesimin şiddetli tepkileriyle de damgalanmıştı; siyahlar arasındaki çatışmalar, çete savaşları ve kanunsuzluk yaygındı.[25] 1990-94 görüşmeleri sırasında derin devlet ve Inkatha Özgürlük Partisi tarafından ANC destekçilerine karşı salınan şiddetli çılgınlık, kitlesel demokratik hareketi felç etmişti. Apartheid sonrasındaki rejimin altında, Marikana’da grev yapan platin madencileri örneğinde olduğu gibi, dışlama üzerine kurulu olan sosyoekonomik sistemi denetlemekle mükellef devlet güvenlik güçleri tarafından şiddete başvurulmuştu. Öte yandan, şiddet, bu sisteme meydan okumak veya yeniden yapılandırmak isteyenler için de bir araç hâline bürünmüştür. Fakat ANC’nin içinde yaşanan parti içi fraksiyonel çatışmalar, eyalet veya hatta belediye meclisleri seviyesinde, siyasi rakiplerin, savcıların ve muhbirlerin bile suikasta kurban gitmeleri gibi neticelerle şekil almıştır. Üzerine bir kulübe dikilecek olan kentsel araziler bile şiddetli rekabetlere sebep olmuştu; bu rekabetler bazen bitişik barakalardan işgal edilmiş arazilere yerleştirilecek olan komşularla, bazen ise mülklerinin değerinden endişe duyan hâli vakti yerinde hane sahipleri arasında yaşanabilmektedir. Arazi işgali de çoğu zaman siyasi bir konu hâline gelmiştir. Yerel ANC ve EFF (Economic Freedom Fighters) kadroları, gecekonducuların oylarını kazanmak adına işgale liderlik etmek için birbirleriyle mücadeleye girişmişlerdi. Bu durumda şiddet, belli bir rasyonel zeminde dursa da ülke için hâlâ yıkım anlamına gelmekte ve devam eden gelişim için ciddi sonuçlar doğurmaktadır.[26]
Sistemin en tepesine bakıldığında, devlet şirketlerinin sahip olduğu bütçenin geniş olmasıyla birlikte neredeyse sınırsız fırsatlar sunduğu görülmektedir. Güney Afrika, seçimle gelinmiş makamların, kişisel zenginlik kapısı hâline dönüştüğü tek ülke değildir. Bunu anlamak için, Clintonların, Blairlerin veya Obamaların biriktirdiği kişisel servetleri görmek yeterlidir. Bunun yanında, ekonomik sistemin yerleşik düzenine karşı harekete geçen, yalnızca demokratik bir devletin sorumluluğuyla, tarihi bir ölçekte onarıcı bir gelir paylaşımının mümkün olduğu örnekler de vardır. Tekrardan belirtilecek olursa, Güney Afrika’da yolsuzluğun, kökü Kruger’in madencilik “imtiyazlarına” ve patronaj ağlarına kadar dayanabilen uzun bir geçmişi vardır.[27] Fakat, ANC rejimi altındaki devlet yolsuzluğunun ölçeği bir başka düzeydedir. 1990’ların sonunda yaşanan Silah Skandalı, uluslararası kredilerle finanse edilen ve ANC’nin, Mbeki ve Zuma gibi baş aktörlerine muazzam miktarlarda rüşvetler verilmesiyle desteklendiği iddia edilen, denizaltıları ve savaş uçakları gibi, yüksek teknoloji silahlanma için yapılan devasa devlet harcamalarını içeriyordu.[28] Devletin, “mikro seviyede” zenginleşmek için bir araç hâline gelmesi, onu dışarıdan suça karşı hassas bir hâle getirecekti. 2009 yılından beri, Zuma’nın başkanlık döneminde, onun yandaşları hâline gelen Uttar Pradesh’li iş adamları Gupta kardeşler, Eskom, Transnet, Güney Afrika Hava Yolları ve devlet emeklilik fonu gibi devlet şirketlerinin tedarik bütçelerinden faydalanmak amacıyla kilit bakanlık ve idari pozisyonlara kendi işbirlikçilerini yerleştirmeyi başarmışlardı. Yönetimdeki kilit pozisyonlar Gupta’ya sadık kişiler tarafından ele geçirilmişti. Kamu İşletmeleri Bakanı, Zuma’nın yardımıyla birlikte neler olup bittiğini, “toplumsal dönüşümün hızlandırılması” adı altında verilen militan söylemlerle gizlemiş, eleştirmenleri ise, “beyaz tekelci sermayenin mümessilleri” olmakla suçlamıştı. Dönemin Maliye Bakanı, Gupta kardeşlerin de payının bulunduğu ve gereğinden fazla pahalı olan bir nükleer santral projesi için ödeme yapmayı reddettikten sonra, kardeşler çizgiyi aşarak gözlerini doğrudan Maliye Bakanlığına dikmişti. Hukukçu Thuli Madonsela’nın başını çektiği devlet denetim birimi olan “Kamu Koruyucusu [The Public Protector]” güçlü ve sert bir rapor sununca, bu rapor Zondo komisyonunun resmi bir soruşturma başlatmasına neden olacaktı. Zuma, ANC büyüklerinin ağır bir baskısıyla birlikte 2018 yılında istifa etmiş, –komisyon, sistematik yolsuzluğunu kanıtlayan detaylı ve birden fazla cildi olan raporunu yayınlamadan önce– bütün suçlamaları reddetmişti.[29]
Ulusal Kimlik
Günümüz Güney Afrika’sına yük olan son miras ise apartheid döneminin ırksallaştırdığı ulusal kimliktir. Apartheid döneminde mevcut olan ulusal kimlik duyusu yalnızca beyaz bir Güney Afrika’dan ibaret olmuştur. Bu durumun mantıksal sonucu ise “büyük apartheid projesi” olmuştur: yalnızca bir ülkede ayrımcılık değil, Güney Afrika’nın kendisi ve kabile kralları-şefleri tarafından inşa edilen ve yolsuzluk bataklığına çevrilen Bantustanlar. ANC, Özgürlük Bildirgesi’ni yayımladığında, ırk ayrımı gözetmeden “halka” hitap ediyordu; ırk baz alınmadan bir seçme hakkı vaat etmesi sayesinde ülke, birçok Afrikalı, melez ve Hintli için kendi siyasal iradelerini kullanabilecekleri bir umut ve hayal hâline geldi. 1980’lerin sivil örgütleri, Afrikalıların yanı sıra, melezleri ve Hintlileri de kucaklamıştı; bu kucaklama apartheid rejiminin sonunu getirmek için bir araç hâline gelecek olan Birleşik Demokratik Cephe’nin temelini oluşturacaktı. 1976 Soweto ayaklanmalarına kadar geriye giden kasaba mücadeleleri, en doğru tabiriyle işyeri sorunları değil, yaşam alanı sorunlarıydı. Kasaba okulları ve konutları ise, daha da radikalleşen bir siyasi gündem tarafında belli sınırlar taşıyordu. ANC, Inkatha ve Ulusal Parti bakanlarından oluşan 1993 Ulusal Birlik Hükümeti, birçok kez söz konusu olmuş “gökkuşağı ulusu” fikri ve Hakikat ve Uzlaşma Komitesi farklı şekillerde daha kapsayıcı olan bir ulus anlayışının erken habercileri oldu.

Yine de ANC’nin, sınıf çatışmasını arka plana atarak, önceden mülksüzleştirilmiş gruplar arasında sınıflar arası birliğe önem vermesi, çeşitli etnik gruplar arasındaki geleneksel elitleri muhafaza ederken, üst kademedeki burjuvanın beyazlar arasındaki konumlarını koruması, ülkenin ulusal kimliğinin etnik sonuçlar doğurduğunu gösterdi. Birçoğunun da belirttiği gibi, ANC’nin etnik Afrikalılara vurgu yapmaya başlaması, GEAR yeniden dağıtım programından vazgeçilmesiyle ve yolsuzluk suçlamalarını bastırmak için duyulan ihtiyaçla birlikte hız kazandı. Mbeki’nin başkanlığı, her ne kadar daha az agresiflikte olsa da ulusallığı ve etnik kimliği yeniden birbirine bağladı. Mbeki’nin “Afrika Rönesansı” yaklaşımı, Güney Afrika’yı özünde “Afrikalı” bir ülke olarak tanımlayan fikre destek veriyordu. Afrikanerlerin, Afrika’da beyaz bir kabile olduğu iddiası bu noktada sınırına ulaşmıştır. Güney Afrika’nın artık beyaz bir ülke olmadığını kabul edebilirlerdi, ancak bir Batı ülkesi olduğu fikri hâlâ devam ediyordu. Zuma kendi dilinde şakalar yaparken açıkça hâlâ bir Zulu lideriydi. Şehir isimlerinin yanı sıra sokak ve havalimanı isimlerinin de Afrikalılaştırılmış olması, –Natal’ın Britanyalı valisinin adını taşıyan Durban’ın eThekwini olması, Port Elizabeth’in Gqeberha ve Fort Beaumont’un KwaMaqoma ile değiştirilmesi gibi– özellikle nüfusun beşte birini oluşturan melezler, Hintliler ve beyazlar için kısasa kısas gibi hissedilen dışlayıcı bir değişim olarak algılanmıştır. ANC’nin Afrikalıları, diğer etnik grupların aksine, esas mevcudiyet olarak kabul ettiği izleniminden kaçınmak oldukça zordur. Hintliler, BEE programında Afrikalılar lehine arka plana atılmaktan sürekli şikayetçi olmuşlardı. Böylesine bölünmüş bir ülkenin kendini anlamlandırmasını şekillendirebilecek, ortak kahramanları ve idealleri olan, ırkı temele almayan ikna edici bir ulusal hikâye oluşturmanın zorluğu şüphe götürmeyen bir gerçekti. Pul ve kâğıt paralar için semboller bulmak bile çetin olmuş, tartışma konusu yaratmayacak yaban hayatı resimleriyle yetinilmek zorunda kalınmıştır. Fakat ANC, en azından etnikleştirilmiş olan bir ulusal kimliğin mirasından kurtulmayı deneyip zorluk çekse de diğer gerici güçler bu mirası sürdürmek için savaşmaya devam etmişti. Apartheid rejiminin proto-ulusal Bantustanlar inşa ederek etno-kabileci kimlikleri beslemesi en zayıflatıcı miraslardan biri olmuştur. Yasama ve yürütme organlarıyla birlikte tamamlanan batılı siyasal temsil biçimlerinin, toprak dağıtımı hususunda kontrolü elinde bulunduran kabile şefinin geleneksel patrimonyal otoritesi üzerine bindirilmesi, etnik yurtları “özyönetime” hazırlayacak olan bu büyük apartheid sürecinin bir parçasını oluşturuyordu. Ancak bu katmanlaşma, apartheid rejiminin sağladığı sübvansiyonlar ve çok uluslu şirketlerden aktarılan nakitler sayesinde kabile şeflerini ve onların ailelerini oligarşik bir statüye yükselterek, “Büyük Adam” siyasetine özel olan o gerici sistemi kurumsallaştırdı.
Müzakerelerin başında ANC, demokratikleşmiş olan Güney Afrika Birliği içindeki bu güçlendirilmiş yeni kabile topraklarını ortadan kaldırmak istiyordu. Fakat müzakereler, ANC kadrolarına karşı Inkatha destekçileri tarafından başlatılan ve ANC’nin geleneksel toprak mülkiyetini yasaklayacağı iddiasıyla körüklenen iç savaşın döktüğü kanla birlikte duraksamıştı. Söz konusu topraklar, yeni bir devlet bürosu olan Ulusal Geleneksel Liderler Meclisi’nin kurulmasıyla artık meşru bir hâle getirilip dokuz yeni eyaletin içine çekilmiş ve eski kabile iktidar yapıları korunurken, şeflerin toprak üzerindeki denetimi olduğu gibi kalmıştı. 1996 yılından sonra yeni eyalet hükümetlerine dahil edilmeleriyle birlikte kabile liderleri, özellikle Doğu Cape ve kuzeydoğu eyaletleri Limpopo ve Mpumalanga’da, hatırı sayılır bir ölçüde yerel nüfuz uygulamaya devam ettiler.[30] Apartheid dönemi sonrasında faaliyet göstermeye başlayan Kırsal Kalkınma ve Toprak Reformu Bakanlığı, beyazlardan toprak satın alıp topluluğa geri verdiğinde, eski kabile liderleri toplu özyönetimi garanti altına alacak olan Topluluk Mülkiyet Dernekleri üzerindeki kontrolü gasp etme eğilimindeydi. Sonuç, kolektif toprak ve su kaynaklarına nüfuz etme hedefinde olan madencilik şirketlerinden alınan rüşvetler, kayırmacılık, zimmete para geçirme olmuş; bununla birlikte tarım için arazi yönetimini üstlenen ve çoğunluğunu beyaz olan şirketlerin oluşturduğu CPA’ya devredilen kârlara da yerel elitlerce el konulmuştu.[31]
Beklentiler
Güney Afrika’nın mevcut durumu, ırkçı sınıf yapısı, işsiz lümpen proletarya, siyasi şiddetin sıradanlaşması, etno-kabileleşme ve ilerlemenin tek yolunun devlet olması gibi miraslar nezdinde değerlendirilmelidir. Ülkenin tarihi, yüksek seviyelerdeki eşitsizlik, ırk bazlı meslek sektörlerinin ve yerleşim coğrafyalarının durağanlığı, kamu altyapısının kötü hâl alışı, vandalizm ve şiddet suçlarının artışı için açıklayıcı bir bağlam sunar. Büyük ölçüde bir makro ekonomik iyileşme için pek umut olmadığı görülmektedir. Öngörülebilir gelecek adına ise, Güney Afrika’nın uluslararası iş bölümü içindeki rolü, tekrardan birincil ekonomik faaliyetlere yönelmek olacaktır. İmal edilen mallar yerine, Güney Afrika hususunda madenler ve hammadde ihracatına yönelik giderek artan bir önem verilmesi öngörülmektedir. 1990’lardan beri bu gidişat, Güney Yarımküre’deki Arjantin, Şili, Uruguay ve Brezilya gibi Latin Amerika ülkelerinde ve Antipodlarda genişlemiş; Yeni Zelanda ise bu resim içinde kısmen istisna bir ülke olarak yer almıştır. Demir cevheri ihracatı yapan Brezilya, soya üretiminde patlama yaşayan Arjantin ve bakır ihracatını artırmış olan Şili bu duruma örnektir. 2000 ve 2012 yılları arasında Çin öncülüğünde yaşanan emtia patlamasından doğan talep bu süreçte etkili olmuştur. Aynı şekilde sanayisizleşme de etkili olmuştur; küresel üretim kapasitesinde yaşanan bolluğa dengesiz bir yanıt olarak ortaya çıkmış, Çin’in devasa endüstriyel ihracat sektörünün faaliyete geçmesiyle ve Asya Kaplanları, Almanya ve Japonya’nın da müthiş verimliliğiyle birlikte daha da sağlamlaşmıştı.
TABLO 1: İhracatta Hammaddenin Yüzde Payı
| Ülke | 1990 | 2000 | 2010 | 2020 |
|---|---|---|---|---|
| Arjantin | 33 | 33 | 29 | 34 |
| Avustralya | 49 | 41 | 60 | 59 |
| Brezilya | 21 | 20 | 42 | 54 |
| Şili | 27 | 33 | 37 | 52 |
| Yeni Zelanda | 43 | 33 | 31 | 34 |
| Güney Afrika | 18 | 22 | 28 | 29 |
| Uruguay | 31 | 33 | 50 | 57 |
Kaynak: Dünya Ticaret Özet Verileri, Dünya Bankası
Birincil ekonomik faaliyetlerin ihracatına yönelmek yaşam standartlarını yükseltme kapasitesinin olmaması anlamına gelmese de Güney Afrika için durum böyledir. Benzer Güney Yarımküre ülkelerine kıyasladığımızda ise durum içler acısıdır. Bu durum Güney Afrika özelinde, olağanüstü seviyelerdeki sanayisizleşme oranını yansıtarak, ekonominin yeniden hammaddeye dayalı hâle gelmesinden dolayıdır. 1960-80 yılları arasında devlet tarafından yönlendirilen sanayileşme bundan sonra sendelemiş, fakat 1995 ve 2008 yılları arasındaki dönemde, ekonominin yıllık ortalama %3,4 seviyesinde büyümesiyle birlikte üretimin büyümesi de istikrar kazanmıştı. Buna rağmen Güney Afrika ekonomisi ve özellikle sanayi üretimi, 2008 yılının şokundan sonra toparlanmak için zorlanmış; önündeki on yıl için ortalama yıllık büyüme yalnızca %1,4 ile sınırlı kalmıştı. Eskom’un sorunlarından en çok etkilenenler, başta KwaZulu-Natal ve Doğu Cape’de olmak üzere, küçük ve orta ölçekli işletmeler ile yoğun enerji metal işleme sanayileri –bilhassa düşük vasıflı– 300.000 üretim işi olmuştu; bunun sonucunda ise toplam istihdam artışı %20 ile sınırlı kalmıştı.[32] Üretim sektöründeki küçülmenin zincirleme etkileri, yatırım mallarına yönelik olan iç talepte ve aynı zamanda finans ve hizmet girişlerine olan talepte keskin bir düşüşe neden olmuştu. Yatırımlar, üretimden çıkıp alım ve birleşmelere yönelmiş, bunun sonucunda ise küçük işletmeler daha da baskı altına girmişti.

Şirket anketleri sıklıkla yaşanan elektrik kesintileri ve fiyatlarındaki artışla birlikte oluşan elektrik krizini, firmalar üzerinde, ekonomik açıdan en zorlayıcı unsur olarak gösteriyor. Maliyetli olan özel jeneratörlere başvuranların oranı, 2007 yılında %20’den, 2020 yılında %60’a yükselmiştir. Bu durum, hem toplumsal açıdan geriletici hem de ekonomik olarak verimsiz olan, kılcal damarlar yoluyla ilerleyen bir özelleşme sürecini yansıtmaktadır.[33] Eskom 2019 yılı itibarıyla 2007 yılına oranla daha az elektrik üretmesine rağmen, elektrik fiyatları üç katına çıkmış ve maaş giderleri %50 artmıştı. Elektrik arzını genişletmek için düşünülen planlar büyük ölçüde, Medupi ve Kusile adında iki yeni elektrik santralinin inşa edilmesine dayanıyordu; ancak teknik problemler ve maliyet aşımlarından dolayı yaşanan zorluklarla birlikte, bir de muazzam ölçeklerdeki rüşvet iddiaları da gündeme gelmişti. ANC’nin kadro yerleştirmesi ve Gupta kardeşlerin yağması sonucu Eskom’da artan yolsuzluk ve nitelik kaybının bir sonucu olarak belediyeler, elektrik tedarik sisteminin en zayıf halkasını oluşturmaktadır. Yerel bölgelerde tüketicilere doğrudan elektrik dağıtan perakendeciler olarak bütçeleri elektrik gelirlerine bağımlı hâle gelmiş, ancak bu gelirler Eskom’a yapılması gereken borç ödemeleri yerine belediye hesapları içinde genellikle başka yerlere aktarılmaktadır. Bu duruma, gayri resmi yerleşim yerlerinde şebekeye yapılan kaçak bağlantılar ve güvenilir olmayan bir tedarik için belediyenin kestiği fahiş faturalara karşı tüketicilerin ödeme direnci de eklenmelidir. ANC’nin miras aldığı ve bazı çözüm yöntemlerinin daha da ağırlaştırdığı yapısal sorunların zincirleme çarpan etkisi yaratma riski belirgindir.
Memnuniyetsizlik farklı siyasi biçimler almaktadır. 2012’deki Marikana platin madencilerinin grevi de ANC’nin koalisyon ortağı COSATU’yla ilişkili olan, resmi Ulusal Madenciler Sendikası’na karşı daha militan bir tavır gösteren Maden ve İnşaat İşçileri Sendikası’nı (AMCU) desteklemek üzerine verilen bir mücadeleydi. 2014 yılında AMCU (Maden ve İnşaat İşçileri Sendikası) önderliğinde gerçekleşen grev dalgaları maaşlarda ve iş koşullarında iyileştirmeler yapılmasına neden olmuştu. COSATU ile gerilimli bir ilişki içinde olan Güney Afrika Metal İşçileri Ulusal Birliği bile Medupi ve Kusile’de yeni inşa edilmiş termik santrallerde gerçekleşen grevlere öncülük etmişti. Bu kutuplaşmalar parti siyaseti düzeyinde, ANC, SACP ve COSATU arasında uzun yıllardır sürdürülen seçim ittifakı olan Üçlü İttifak içinde de yansımaktadır. 2024 seçimlerinden sonra ANC’nin, Demokratik İttifak, Inkatha ve Vatansever İttifak partileriyle yaptığı koalisyon anlaşması SACP ile yaşanan gerilimleri iyice artırdı. 200.000 civarında olan üye sayısıyla övünen SACP, 2026 yerel seçimlerinde kendi adı altında yarışacağını açıklayarak Üçlü İttifak’tan çekildiğini resmen açıkladı. Mevcut olarak COSATU’ya bağlı olan bazı diğer sendikaların da desteğini çekeceği beklenmektedir.[34] Toplumda derin bir umutsuzluk vardır. Fakat yaşanan gelişmelerin sınıfsal güçler özelinde ciddi bir yapılanma geçireceğinin erken habercisi olduğunu söylemek pek mümkün değildir. Ayrılıkçı sendikaların oylarını kazanma konusunda ana aday olan EFF, sanayinin kamusallaştırılması ve tazminatsız toprak dağıtımını ciddiyetle savunmakla birlikte Limpopo’nun kuzeyinden gelen birçok mülteciye karşı düşmanlık teşvik etme konusunda daha ciddi görünmektedir.
Ancak tablo, her ne kadar karamsar gözükse de tamamen umutsuz değildir. Birçoğu, Güney Afrika’nın daha pozitif bir örneği olarak, Kamu Denetçisinin devletin ele geçirilmesine yönelik raporundaki rolünü, Zuma’nın kan dökülmeden görevden uzaklaştırılmasını, Zondo Komisyonu’nun geri adım atmadan kanıt toplamasını gösterir; Ramaphosa dönemi altında yolsuzluk her ne kadar devam etmiş de olsa, tam olarak aynı ölçeklerde değildir. Diğerleri ise, Gazze’nin yıkımı sebebiyle İsrail’i ICJ (Uluslararası Adalet Divanı) önünde hesap vermeye zorlama konusunda Güney Afrika’nın ve onun hukuk sisteminin yaklaşımını, ABD, Birleşik Krallık, Fransa veya Almanya’nın yaklaşımına kıyasla daha medeni bir yaklaşım olarak öne sürmektedir. Öte yandan Eskom’un performansı, 2025 yılının başından beri yeni yönetim altında elektrik kesintilerinde yaşanan kayda değer azalmayla birlikte iyileşme belirtileri göstermiş, demiryolları ise oldukça yavaş bir şekilde toparlanmaya başlamıştı. Yine de apartheid’ın etkileri kalıcı ve uzun süreli olmuştur. Güney Afrikalılar bunun ağır bedelini hâlâ ödemektedir.
Dipnotlar
[1] Konut:1996’da siyah Güney Afrikalıların yüzde 49’u resmî, tuğladan inşa konutlarda yaşamaktaydı; 2015 yılına gelindiğinde bu oran özellikle tek seferlik hibe programları sayesinde yüzde 65 yükselmiştir. Daha fazla bilgi için: Geohistory, Capitalist Development and South Africa: From Racial Domination to Zim-Lite, Leiden 2025.
[2] Güney Afrika’da en yoksul yüzde 40 toplam gelirin yüzde 7’sini tutarken, yükselen piyasalar için bu oran yüzde 16’dır: IMF, ‘Six Charts Explain South Africa’s Inequality’, 31 January 2020.
[3] Bu Güney Afrika’nın kurucu babaları tarafından kullanılmış ve bugün ise hala da kullanılan ancak ulusal nüfus sayımında örtük bir ifadeyle “Nüfus Grupları” olarak adlandırılan dört parçalı etno-ırksal bir sınıflandırmadır. Cape bölgesinin köklü “Coloured (Melez)” nüfusu, 17. yüzyıldaki Hollandalı yerleşimcilerin ve yerel Afrikalı kadınların torunlarının yanı sıra Hollanda Doğu Hint Adaları’ndan getirilen Malay kölelerin soylarından gelmektedir. 19. yüzyılda İngilizler Natal’daki şeker tarlalarında yaşanan işgücü eksikliğine çözüm olarak Hindistan’dan sözleşmeli işçiler getirmişti.
[4] 1995’te Güney Afrika’daki cinayet oranı 100.000 kişide 61’e yükselmiş, daha sonra 2011 yılında 100.000’de 30’a gerilemiş, ardından ise yükselmeye devam etmiştir. Jamaika’da bu oran 100.000’de 52 iken, Namibya’da 12, Botsvana’da 11 ve Zimbabve’de 6’dır. ABD’de ise bu oran 7’dir.
[5] Kapalı veya işletilen madenlerde ufak çaplı madencilik işleriyle uğraşan, altın ve demir cevheri gibi mineralleri çıkarmaya çalışan madencilere denir; zama zama – “Şansını dene”. —Ç.N.
[6] “Başarısız Devlet” (Failing State) ifadesi, ANC’nin yolsuzluklarına dair birçok haber yayınlayan vakıf destekli bir haber sitesi olan Daily Maverick’in tercih ettiği bir terimdir. “Kırılgan” (Fragile) için ise, Fund for Peace tarafından yayımlanan Fragile States Index raporuna bakılabilir; bu rapor 2014’de Güney Afrika’yı 179 ülke arasında 80. sıraya yerleştirmiştir.
[7] Patrick Bond, “In Power in Pretoria? Reply to R. W. Johnson”, NLR 58, Temmuz–Ağustos 2009, s. 78; ayrıca bkz, Patrick Bond, Elite Transition: From Apartheid to Neoliberalism in South Africa, Pietermaritzburg 2000. Benzer analizler için, diğerleri arasında şu kaynaklara da bakılabilir: ohn Saul, A Flawed Freedom: Rethinking Southern African Liberation, Londra 2014; Sam Ashman, Ben Fine ve Susan Newman, “The Crisis in South Africa: Neoliberalism, Financialization and Uneven and Combined Development”, Socialist Register, cilt 47, 2011; Danelle Fourie, “The Neoliberal Influence on South Africa’s Early Democracy and Its Shortfalls in Addressing Economic Inequality”, Philosophy and Social Criticism, cilt 50, no. 5, Haziran 2024.
[8] Alex Boraine, What’s Gone Wrong? South Africa on the Brink of Failed Statehood, New York 2014.
[9] Frans Cronje, The Rise or Fall of South Africa, Cape Town 2022.
[10] Patrick Chabal and Jean-Pascal Daloz, Africa Works: Disorder as Political Instrument, Oxford 1999, pp. 144-6, 12-16, xіx-xx.
[11] R. W. Johnson, Thinking about State Failure’, Politicsweb, 1 March 2021.
[12] Customary Tenure—Ç.N.
[13] Kevin Cox and Rohit Negi, “The State and the Question of Development in Sub-Saharan Africa’, Review of African Political Economy, vol. 37, no. 123, March 2010.
[14] Ben Fine and Zavareh Rustomjee, The Political Economy of South Africa, Boulder CO 1996.
[15] Dahası, Güney Afrika’da altın madenciliği 1970’lerden itibaren gerilemeye başlamış,1970’te 1.000 ton ile zirveyi gördükten sonra 2022’de 110 tona kadar düşmüştü; çoğunluğu vasıfsız iş gücünden oluşan çalışan sayısı ise 2004’te 130.000 kadar geriledi. Belli bir ölçüye kadar kömür ve platin altın madenciliğinin yerini almış, turizm sektörü ise döviz gelirlerinin onda birini oluşturuyordu. Ancak tüm bunlar, işçi sınıfının özgüvenini ve becerisini geliştiren türden ekonomik bir faaliyet sağlamamaktadır.
[16] Adam Ashforth, ‘Lineaments of the Political Geography of State Formation in Twentieth Century South Africa’, Journal of Historical Sociology, vol. 10, no. 2, June 1997, p. 104.
[17] ‘ANC Leader Affirms Support for State Control of Industry’, The Times (London), 26 January 1990.
[18] Patrick Bond ve John Saul’un eserlerine ek olarak bkz. Naomi Klein, The Shock Doctrine: The Rise of Disaster Capitalism, Toronto 2007, Chapter 10, akılda kalıcı bir eleştiri için.
[19] Daha önceki örnekleri de vardı.1948’den sonra Ulusal Parti, devletin sahip olduğu şirketlerde İngilizce konuşan yöneticiler yerine Afrikanerleri yükseltmeyi, ekonomik kalkınma projesinin bir parçası olarak teşvik etmişti. Fakat, hukukta, gazetecilikte ve ticarette halihazırda Afrikaanca konuşan profesyonellerin oluşturduğu önemli bir katman vardı. İngilizce ve Afrikaanca konuşan yöneticiler arasındaki eğitim ve deneyim farkı 1990’larda olacağı kadar büyük değildi; çünkü iyi eğitilmiş beyaz bir kamu bürokrasisinin, ANC’ye yakınlığı bulunan fakat devlet içinde deneyimi bulunmayan bir kadroyla değiştirilmesi çok daha büyük bir beceri kaybına yol açtı.
[20] Kamu sektörü maaşları, özel sektöre göre yüzde 33 daha yüksektir —2016 yılında bir rapor, ortalama bir kamu çalışanının reel aylık maaşını 11,668 rand (1,209 Dolar) olarak hesaplamış, özel sektördeki karşılığını ise 7,822 rand (811 dolar) olarak göstermektedir; bu fark büyük ölçüde, yüksek orandaki sendikalaşma oranından kaynaklanır: yaklaşık yüzde 70’e karşılık, özel sektörde yüzde 36. Bkz. Haroon Bhorat et al., ‘South Africa’s Civil Servants Are the Country’s New Labour Elite’, The Conversation, 19 February 2016.
[21] Kurumsal sermayenin BEE’yi benimsemesine bir örnek olarak, bkz.Musa Nxele, ‘Crony Capitalist Deals and Investment in South Africa’s Platinum Belt: A Case Study of Anglo-American Platinum’s Scramble for Mining Rights, 1995-2019’, Review of African Political Economy, vol. 49, no. 173, September 2022.
[22] Alexander Beresford, ‘Power, Patronage and Gatekeeper Politics in South Africa’, African Affairs, vol. 114, no. 455, April 2015.
[23] Brendan Pearce and Bobby Berkowitz, ‘Rethinking South Africa’s Informal Economy Debate’, FinMark Trust, 1 September 2025; Imraan Valodia, ‘South Africa Can’t Crack the Inequality Curse’, The Conversation, 14 September 2023.
[24] Ivor Chipkin ve Jelena Vidojevic with Laurence Rau and Daniel Saksenberg, Dangerous Elites: Protest, Conflict and the Future of South Africa, Institute for Security Studies, Southern Africa Report 49, 16 March 2022; Hannah Dawson, ‘Patronage from Below: Political Unrest in an Informal Settlement in South Africa’, African Affairs, vol. 113, no. 453, October 2014.
[25] Karl von Holdt, ‘South Africa: The Transition to Violent Democracy’, Review of African Political Economy, vol. 40, no. 138, December 2013; see also Karl von Holdt, ‘On Violent Democracy’, Sociological Review, vol. 65, no. S2, December 2014.
[26] Karl von Holdt, Malose Langa, Sepetla Molapo, Nomfundo Mogapi, Kindiza Ngubeni, Jacob Dlamini and Adèle Kirsten, The Smoke That Calls, Johannesburg 2011.
[27] 1948’den sonra, Ulusal Parti hükümeti, Afrikaner Broederbond’un devletin kalbinde gizli bir cemiyet olarak faaliyet sürdürmesine izin verdi. Apartheid rejimi 1970’lerin ortalarından itibaren yönünü kaybettikçe yolsuzluk yayılmış ve “kişisel zenginleşme yarışı başlamıştı”; bu süreç son yıllarında yüksek ayrılma tazminatları ile birlikte herkes için bir ganimet kapma yarışına dönüştü: tarihsel arka plan için bkz. Jonathan Hyslop, ‘Political Corruption: Before and after Apartheid’, Journal of Southern African Studies, vol. 31, no. 4, December 2005.
[28] Andrew Feinstein, After the Party: Corruption, the ANC and South Africa’s Uncertain Future, London and New York 2009. Alman silah tüccarı Thyssen’in, anlaşmayla bağlantılı olan “yararlı harcamalar” için 25 milyon doları bir kenara koyduğu iddia edilirken, BAE Systems ise offshore banka hesaplarına sahip olan “danışmanlara” 115 milyon dolar dağıtmış ve otuz devlet görevlisine lüks arabalar vermişti.
[29] Madonsela raporunu hazırladığında Atul ve Rajesh Gupta kardeşler 2016 yılında BAE’ye kaçtı. “Devletin ele geçirilmesi” olarak adlandırılan bu soygunun maliyetinin 500 milyar rand —yaklaşık 30 milyar dolar olduğu düşünülmektedir. Bkz. Ciaran Ryan, ‘State Capture Scorecard: R5oobn Looted, Zero Assets Recovered’, Moneyweb, 5 July 2022.
[30] Bir araştırma, sistematik olan yolsuzluk düzeyi ile eski “homeland” yönetimleriyle süreklilik derecesi arasında “açık bir korelasyon” bulduğunu ortaya çıkarmıştır. Özellikle Doğu Cape, Mpumalanga ve Kuzey Limpopo eyaletlerinde belirgindir: Hyslop, ‘Political Corruption: Before and after Apartheid’, p. 785.
[31] Örneğin: Tabelo Timse, ‘Conflict Erupts Over Limpopo CPA Control’, Mail and Guardian, 10 August 2015; Tania Broughton, ‘Millions of Rands in Suspicious Transactions Found in Accounts of Limpopo Land Claimants’, Ground Up, 18 August 2021; T. Ngomane and M. P. Sebola, ‘Agrarian Reform and Communal Property Associations: An Analysis of the Functionality of CPAS in Mpumalanga’, Proceedings of the International Conference on Public Administration and Development Alternatives, October 2020. Şeflik gücü ayrıca, 2003 ve 2019 tarihli Geleneksel Liderlik Yasaları ile daha da korumaya alınmıştır: bkz. see Phillan Zamchiya, ‘Mining, Capital and Dispossession in Post-Apartheid South Africa’, Review of African Political Economy, vol. 49, no. 173, September 2022.
[32] Andrés Fortunato, ‘Getting Back on the Curve: South Africa’s Manufacturing Challenge’, Working Paper no. 139, Center for International Development, Harvard 2022.
[33] Fortunato, ‘Getting Back on the Curve’.
[34] Sabina Price, ‘What Future for South Africa’s Tripartite Alliance?”, MR Online, 17 July 2025.
| Bu yazı Kasım Eren Karaçay tarafından sosyalbilimler.org’un “Siyaset Bilimi” kategorisinde yayımlanmak üzere Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri metnin editörlüğünü Talha Dereci, orijinal metinle kıyasını Doğan Ağcakaya, Talha Dereci ve Türkçe redaksiyonunu M. Utku Yeşilöz yapmıştır.
Orijinal Kaynak: Cox, Kevin. (2025, 29 December). “South Africa In History’s Shadow”, The New Left Review. Atıf Şekli: Cox, Kevin. (2026, Nisan 10). “Tarihin Gölgesinde Güney Afrika” çev. Kasım Eren Karaçay, Sosyal Bilimler, Erişim Linki. Kapak Resmi: Johannesburg Güney AFfica’daki bir gecekondu mahallesinin havadan görünümü, Martin Harvey. Yasal Uyarı: Yayımlanan bu yazı Türkçeye yabancı dilden sosyalbilimler.org çevirmenleri tarafından çevrilmiştir. Söz konusu Türkçe metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlâli söz konusu olduğunda; sosyalbilimler.org, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Bu metinde yer alan görüşler yazara aittir ve sosyalbilimler.org’un editöryal politikasını yansıtmayabilir. |





