Sosyal Bilimler

Ekzopolitik | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Ekzopolitik

Her soru mitin yatağından kaldırılmıştır. Sonra metafizik kuşanır. Hiçbir felsefî söylem, olanın içine çivilendiği belirli bir metafizik uzay boşluğundan kendini kurtaramaz. Ya da mitin aşılarak felsefe tarihinin başladığına ilişkin mit de dahil olmak üzere felsefe sahnesinden mit hiçbir zaman çekilmez. Çünkü şu olur: Mit soruyu ağa düşürür, metafizik sorunun imkânını açar ve logos bu açıklıktan dökülür.

Yirminci yüzyıl düşüncesi de bir mitle doğar. Bu, felsefede bin yıllardır süregelmiş özdeşliğin, aynının, tekin, sürekliliğin yarattığı zehri başkalık, ötekilik, fark, süreksizlik ile parçalayabileceği iddiasını içeren, yavaşça gelişmiş ve ancak modernizmle birlikte tümüyle biçimlenmiş olan mevcut mite karşı üretilmiş bir mittir. Yeni mit elbette öncekinin yerinden edilmesini gerektirir. Ancak bu, bir mit diğerinin içinde onun kavramlarıyla çalışmadığında mümkün olabilecek bir şeydir. Oysa bizim yeni mitimiz dokunulmaz, çözündürülemez kalan eski miti kavramsal kan dolaşımıyla beslediği sürece kendini var eder.

Yataktan kalktığımızda gördüğümüz rüyanın ısrarcı etkisinden bir türlü kurtulamadığımıza hayret ettiğimiz gibi usta işi söylemlerimizde bile hâkim mitin bir türlü dağılıp gitmeyişine şaşırırız. Elbette bu şaşkınlığımız mitosun logostan sıyrılabilir olduğuna ikna edilmiş olmamızdandır. Şaşkınlığın sonrasında ise hayal kırıklığımız artıyor: Logosun zaten mitten çıkartılmış olduğunu umursamayıp onun varsayılmış katışıksızlığında ek bir mitos arayıp durmanın yarattığı hayal kırıklığı. Eklemlerin ek sanılışının ve o eklemlerin çoğalmasıyla büyüyen tuhaf canlıyı görmezden gelip onun tuhaflığını ters gören bir ekler mantığında bulmanın, Batı felsefesinde varsayılan biçimiyle logosun, yani Platon’dan beri hızla nous’a dönüşmüş bir logosun belirli bir mitin inşası değilmiş gibi mitosun kazı alanına çekilmesinin, bir mitin mit olduğunun keşfiyle yıkılacağına duyulan şu tez canlı inancın yarattığı hayal kırıklığı. Anlamaya çalışıyoruz, bu tuhaf canlı neden her seferinde, ondan kurtulmak için döndüğümüz her yeni yolda bir tür leviathan olarak karşımıza çıkıyor.

Düzende yığın, özdeşlikte ayrım aramaya henüz alıştık. Bu yeni alışkanlığımız yığında düzen, çeşitlilikte teklik arama alışkanlığımızın zorunlu olarak devamı. Yığılmış şeylerde varsaydığımız yapıyı bozup onu yeniden yığmaya çalışmak, yani logosa sanki o orada değilmiş gibi bir mitos eklemek, logosu mitos ile terbiye etmek aynı oyunun sadece yeni bir bölümü. Batı felsefesinin üzerine yükseldiği temel mit hâlâ ayakta duruyor. Çünkü mitleri tersine çevirmek kolay, başka bir yola sokup dönüştürmek zor. Çünkü aşmaya, silmeye, geçmeye çalıştığın şey doğrudan kendi karşıtına ulaşır. Ama yalnızca bu kadar değil;  kararsızlaştırmaya, yönsüzleştirmeye, hissizleştirmeye çalıştığın her şey de eninde sonunda karşıtlardan birine ulaşır. İşin acıklı tarafı da şu: Bir bireşime sokmaya, birini biriyle yola getirmeye, birini birinin içinden geçirip yeni bir yere gitmeye çalıştığın her şey senin konumunu gözeterek yan yatar. Bu yüzden şeyleri birbiriyle terbiye edemezsin, onları birbiriyle etkileşime açabilirsin sadece. Bu etkileşim de bir şeyin, bir konumun, bir yanın kendi başına zorunlu ilerleyişi değil, her şeyin her şeye göre yürüyüşü olmak zorundadır.

Bir miti çözmek gerekiyorsa -ki belli ki içinde takılı kaldığımız bu miti çözmek gerekir- onu nereden çözmeye başlamalı? Her zaman en tali görünen yerinden: Epostan. Çünkü belli ki sürekli gözden kaçırılmış olan bu şey logosu belirli bir mite kilitliyor. Epos/retorik/söyleme/söyleyiş logosun üzerinde bir zırh yaratıyor. Mitin kilidi, eposu baştan aşağı dağıtmadan, unutuşa bırakmadan başka nasıl açılabilir?

Elbette bu akıl almaz derecede zor, deyişin zorbalığından çıkmak yüzün varlığını unutmak kadar zor. Yüz ile deyişi birbirine benzer görmede bir terslik yok: Söz ile yüz denkliği demir bir kaya gibi sert. Deyişi unutmak bir bakıma her zaman yüzü unutmakla mümkün olabilecek. Ama yüzü neden unutmamız gereksin, üstelik unutma sözcüğünü duymak bile zihnimizde kramplara neden oluyorken? Aradığımız hep o olmadı mı? Etiğiyle, varlıkbilimiyle her şeyi üzerine inşa ettiğimiz şey? Ama bırakalım da yüz, aynıyı başkası olarak çizip aşındırırken de ve bu retoriğe bağlanmış olarak kendini daha inceltilmiş, farklılaştırmış olarak yeniden kurarken de kendi yüzünü göstersin. Bunu, işaretçileri[i] gözeterek çektiğimiz araştırma çizgileriyle[ii] yapabiliriz, ressamın bir deseni çizişinde yaptığı gibi. Ama nesnenin mutlak biçimini bulmak için değil, yeni nesneyi yaratmak için. Bir desen çizerken olduğu gibi çizgiyi çekebileceğimiz yeni yeri bize işaret edebileceği için eski çizgileri silmeden bir yol izlemeli. Yaptığımız iş şeylerin üstünü ya da üstünden çizmek değil, aradan çizmek olmalı. Başka bir ifadeyle eldeki şeyi hazır çekilmiş bir çizgi boyunca sürüklemeye razı olamayız, diğer yandan ona bir sous rature işlemi uygulamaya da yeltenemeyiz. Çünkü yapılacak işe Derrida’nın sous rature’u tanımladığı biçimiyle yalnızca “yetersiz ama gerekli” denilemez. Söz konusu olan şey gerekli, yetersiz ve aynı zamanda kesinlikle takip edilemezdir. Eleştirinin ve yapısökümün her zaman kendi içine dönen tuzakları buna bizi iter. Her ikisi de kaydırma, sarsma, itme, aşma hareketlerini yansılar; düzeltme, dizginleme, dizgileme, dizileme güdüsünü kullanır. Oysa bazen bize nasıl çarpacağını kestiremeden sıkı biçimde düşme, hakiki bir raydan çıkma gerekir.

Bir yüze sahip olduğumuzu nasıl unutabiliriz -ki bu unutma karşılaşmak istediğimiz her şeyde bir yüz arama saplantımızı aşmamız anlamına gelecek. Karşılaşmak istediğimizde gerçekleşecek şeyin bir karşılaşma olmadığı da açık. Burada bir yüz var ve onu görmen gerek veya buradan bir yüz sana sesleniyor, sana soruyor denildiğinde bir yüz orada gerçekten tanımlanır; o yüzle ilişkin, o yüze yanaşman, o yüzden ayrışman oracıkta yazılır. Sesin, çağrının, yüzün yazıya dönüşmesidir bu. Fark, tek bir şeylik içinden düşürülüp ötekilik ve özdeşlik türetildiğinde işleyen yazılı bellek şeylerin yazgısını kayda almaya başlamıştır bile. Öteki yazılmış olandır, yazılı olan, yazgıya sahip olandır. Bir karşılaşma bu yüzden gerçekleşmez. Ötekiyi sana gösterdiklerinde gerçekleşecek tek şey bir buluşmadır. Ama buluşma taraflara kartları dağıtır, adaleti değil.

İşaretçinin, Levinas’ın işaretine bakalım: “Başkasıyla yüz yüze bir ilişkide olmak öldürememektir”. Demek ki karşılaşılan göz ardı edilemeyecek, öldürülemeyecek, ortadan kaldırılmaya yeltenilmeyecek; yani ben, başka yüzün karşısında kendi öldürülemezliğinin bakışımını bulacak. Başkasının yüzünü aramak öldürülemez olanı aramak demekse öldürülemez olanı bir yüzde aramak da öldürülebilir şeyler kümesinin doldurulması demek. Bu durumda yüz yalnızca benden farkıyla kendini ifşa etmiyor arka planda işleyen ve bu farkla farklılaşan kümelerin farkını sabitliyor. Farkın yörüngesini her zaman bir aynılığın belirliyor olmasının zorunlu bir sonucu bu. Aynılığı farkla deşmek farkın başka bir yerde hemen bir aynılık yığılmasına yol açmasından dolayı eninde sonunda boşa çıkar. Sonsuz fark sonsuz mekânda aynılık kümesinin kenarlarını sonsuz defa kapatır. Pek dikkate değer bulunmayan bu şeyin görkemli bir perdesi vardır: Aynının kendisini inşa edebilmesi için kendinden fark taşıyana muhtaç olması. Başkasının yüzü beni ben yapan şeydir. Benin ben olması için başka yüz görülmeyi bekler. Başka yüzle olduğu varsayılan bu muhtaçlık ilişkisi tam da aynılık mitinin yeniden üretilme biçimidir. Farkı özdeşliğin, yokluğu varlığın, ötekiyi benin garantörü, mümkün kılanı diye düşünmek her seferinde insanı aynı daire içine atar: Sesin ve erkin bu şeyler arasındaki dağılımı dağıtıcı aygıtın konulduğu yere göre yapılmaz. Bu düzeneğe koyulabilecek hiçbir aygıt dağıtımın mutlak bir dengeye, kusursuz bir üleştirmeye, kapanan ve açık kalan yollar arasındaki oranda zorunlu bir verimliliğe ulaşmasına yol açmaz. Çünkü unsurlar birbirlerinin yerine geçmeden bile birbirlerinin işlevlerini, erkini ve şiddetini üretirler.

Levinas’a kulak verirsek yüz sonuçlar değil de izler yaratabilmemizin koşuludur. Bir taş diğerini çizdiğinde bu bir sonuçtur, oysa izleri yalnızca insan yaratır, yüz de zaten başlı başına izin kendisidir. Felsefe tarihinde hiç de yabancısı olmadığımız sonuçlar ve izler ayrımın bizi götüreceği yeri baştan biliyoruz: Zavallı bir nedensellikte sürüklenmeyen şeyler yalnızca kendilerini değil sürüklenenleri de anlamlandırırlar. Anlam yüzün işidir[iii] ve bundandır ki yüz hakiki varoluşun gizli ya da gizlemeye bile tenezzül edilmemiş koşuludur. İz bırakabilenin varoluşsal bir ayrıcalığı vardır ve bu ayrıcalık iz bırakmanın gerçekte d u r a b i l e n i n becerisi olmasından kaynaklanır. Her iz bir durma/durdurmadır. Bir izi sonuçtan ayıran şey bu durma aralığıdır. Heidegger, ölümün hayvanın niteliği olmadığını söylerken akla gelen olan şey de budur: Ölüm iz bırakıp iz takip edenin yarattığı şeydir, bir durabilme biçimidir. Elbette okkalı bir tespitle kendini taçlandıracak hakikat arzusu olanaksız bir durma biçimi icat eder. Böylelikle ölüm izi izler ve izler hakikate bağlanır. Ölemeyen şeylerin yaşadıklarından bahsedilemez (burada çekişmezlik ilkesini elde tutabilmenin tek yolu ölümü ayrıcalıklı kılabilmektir), ölümle güdülenemeyenler geçip gidenlerdir, bilginin bir seçim işi olduğuna yeterince önem vermemiş olanlar, sofistike çoğaltmalar yerine sonsuz bir çoğalmaya teslim olanlardır. Hep daha küçük ve çok daha küçük şeyleri bulup ısırabilmek için daha çok ve daha küçük dişe sahip olma arzusunu taşımayan, her şeyi olduğu gibi yutan dişsizlerdir. Durmanın olanaksızlığı fark edildiğinde bir durabilme hali olarak anlam tümüyle gözden çıkarılır. Demek bu göstergeler zincirinde durabildiğin an bile durmaman gerektiğini düşündüğün için artık duramayacaksın, çünkü her şekilde anlam bu –dur koşacının arkasına bağlandı. Anlamakla durmak arasındaki ilişkiyi böyle bir denklemde artık kırmak mümkün değildir. Ölülerin canlılığından, duranların akışından ne kadar dem vurulsa da. Artık ölüm icat edildi. İşte görüyorsun, hiçbir şey katıldığın, yüzü tanıdığın, ölümü icat ettiğin andan itibaren bu karşıtlar tahterevallisinin oyununu bozamaz.

Yanılsamanın olduğu her yerde hakikatten bahsedileceği için hakikat arayıcılarının söylediği şudur: Kim ölü taklidi yapabilir, kim izi/göstergeyi bir yalan için kullanabilir? Çünkü kim kendini ölümle ve yalanla inşa edebilirse o, hakikatin açıklığında yan gelip yatma ayrıcalığına sahip olacaktır. Yazık ki ölü taklidi yapabilme becerisi sefili insandan ayırmaya yetmez. Derrida’ya hak vererek söylemeli ki “gibi yapma” ve “gibi yapar gibi yapma”ya benzer biçimde bu tartışmaya eklenen daha inceltilmiş bölümlemeler/daha küçük dişler de ayrımı mümkün kılmaz. (Yine aynı şey olmuyor mu: Bir şeyi böler bölmez onu bir kez daha ve bir kez daha bölmen gerekiyor ve sonunda yine de tüm bölümlemelerinin işe yaramaz olduğunu düşündüğün bir noktaya ulaşıyorsun) Peki ama, belirlemeye duyulan şiddetli ve şiddet içeren eğilim ve belirlemenin olanaksızlığını biteviye gösteren boşluğa uzatılmış bir işaret parmağı arasındaki çölde dolanıp durmaktan başka bir şey yapılabilir mi? Mesela özcü olmadığında bile özle kendini ilişkilendiren düşünceye de karşıtı kadar mesafelenerek. Herhalde böyle bir mesafelenme belirlemenin bir nokta ya da olmayan bir nokta değil de yansımalı, gömülü, paralel düzlemleri içinde farklı yazgılara sahip çoklu koordinatların aradığı, tuttuğu ya da yakalayamadığı şeyler olarak düşünüldüğünde mümkün olabilir. Belirlemeyi ya da ayrımı şeyin kendisiyle, öz niteliğiyle, tek başınaymış gibi kendini bir oyunda kurma becerisiyle ya da bir oyunda kendisine atfedilen rol ile değil de belirlemenin belirlenişinden/faillerin birlikte iş görüşünden yapmak işe yarayabilir miydi? Böylece bakışımızı ikiye yaran belirleyenle belirlenen ilişkisinden, özne ve nesneye yönelik yerleştirmelerden kendimizi uzaklaştırabilir ve belirlemeyi belirli bir orta(m)da kolektif faillerin belirişi ve birlikte belirlenişi[iv] olarak görmek yolumuzu açabilir miydi? Şey bize bir atama, atfetme, kendisine yüklenilen, kendi başına yüklenen bir şey olarak değil de bir belirme olarak görülseydi?

O zaman şöyle soracaktık: Neden yalan ya da ölüm bir ayrımın ölçütü olsun? Onları ölçüt olarak atar atamaz bir başlangıç noktası, bir beceri olarak görünüveriyorlar, dahası kendi kendilerinin karşıtlarını türetip kendilerini hizalayacak bir değer skalası üretiyorlar. Yalan bir görünüm olmaktan çok bir nitelik gibi ortaya çıktığında onun rahminden çıkartılıp karşı köşeye koyulan temiz bir hakikat peydahlanmış oluyor. Ölüm bir sonuç olmaktan çok bir vasıf olduğunda yaşamın kendisiyle ilişkili olmayan bir yaşam kurgusu beliriyor. Böylece bu yollar izlenerek yapılan herhangi bir belirleme yalnızca karşıtlıklardan birini değerden düşürmüyor, bu icatla ortaya çıkması engelleneni bize kapatıyor.

Ama hayır, anlam dünyasını kendimizden başkasının eline bırakamayız. Gönülsüzce de olsa eline bıraktıklarımızın yüzleri var. Yüzü olmayan ya da yüzü tanınmayan, yüzü seçilemeyen hiçbir şeye güvenemeyiz.[v] Alogon olan bu oyuna giremeyecek. Kategorilerimizde esnetilecek bir şey yok. Ama elbette kategorileştirmede bir iki numara yapabiliriz. Yüzleri olmayana yüzler takarak bu oyunu incelikli ve adaletli bir şeymiş gibi sürdürebiliriz. Sanki ortada renklilik ve çeşitlilik varmış gibi. Bütün bozuk eklentiler onlara taktığımız bu maskelerle kendilerini tanınır, bilinir, görünür kılabilirler. Kadınlar, eşcinseller, aborjinler ya da bilimin acı çektiğine kanaat getirdiği birey statüsü bahşettiğimiz belirli türden hayvanlar. Ama kaçınılmaz biçimde şu oluyor: Yüz anlamı maskeliyor tıpkı anlamın yaşamın kendisini maskelediği gibi.

Levinas’a göre başkası ile kurulan ilişki anlamayı aşar. Bu tür bir ilişki, başkasını önce bir varlık olarak kavrayarak, onu bilerek kurulmaz. Söz önce gelir, yani -kutsal geleneğe de uygun biçimde- başlangıçta söz vardır. Sözün varlığı tikel olanı tümelin genelliğinde yitirmeye engel olur. Birini anlamak, onunla konuşmaktır der Levinas, kavramsallaştırmalarla değil, bizzat ona yöneltilmiş bir çağrıyla. Söz de fikirleri bir kafadan bir diğerine taşımak ya da ifade etmek değil, ortak bir içeriğe katılmak, “anlamaya indirgenemez bir ilişki yoluyla toplumsallığı kurmaktır”. Bu, ilişkiyi temsile indirgemeyen, anlamanın önce gelmediği bir seslenme olan bir bağa dönüştürür. Böylece varlıkbilim önceliğini etiğe bırakır.

Levinas her zaman “öte”yi arar. Yüzle öteye açılır; yüz başka tür bir gösterge olmayı, başka tür bir anlamayı, başka tür bir sözü, başka tür bir ilişkiyi gerektirendir. Bu başka türlülük elbette karanlık kalır. Bu karanlıkta görülebilen, mevcut söylemin sadece belli bir derece döndürülmesidir. Burada söz ya da yüz anlam ufkunu kurar. Bu ufukta kavramsallaştırmalardan başka türlü bir bilme, anlama, temsilsizlik, tekillik sadece bir niyet gibi görünür. Yüz, ancak bir yüz olarak tanınmasıyla bir yüz ve başkası eğer bir yüze sahipse ancak anlaşılması, konuşulması, kendisine seslenilmesi gereken bir şey olarak belirir. Yüzü olmayan, yani söze ortak olamayan kalbi titreten bu etik ilişkiye değer bulunmayandır. Mesele yüzlerle konuşmak olunca insan türü her şeyde kendi yüzünü arayan o eski alışkanlığını asla değiştirmeye yeltenmez: Ne kadar arasa da kendi kabilesinin dışında bir yüz bir türlü seçemez. Yüz sözün kendisidir ve sözün çatkısı eninde sonunda tümel donakalışlarla, yolu imkânsız kılan duraklarla örülüdür. Onda anlamsız anlama, entropi bilgiye, hiçlik varlığa hizalanır.

Milyarlarca yıldız yerine yalnızca kendi dünyanın en parlak yıldızının rehberliğiyle tüm evreni kat etmek mümkün olur muydu? Yüzün rehberliğinde bizim yolculuğumuz bu. Levinas ile yürüdüğümüzde bu yolculuk elbette çok daha platonik. Bu yüzden aşktan bahsetmeden bu yol üzerine düşünmek pek mümkün görünmüyor. Yine de onu yoldan çıkartmak gerek. Aşk fikri yeni yolda eski bir rehber gibi.

İşaretçi ne diyor aşk hakkında?[vi] Onun öteye geçme imkânı taşıdığını. “Dişi olan, yüzün ötesine giden bir yüz sunar” diyor Levinas. Dişilik aşkınlığa bir giriş, çünkü “bizzat farkın kendisi”, “tüm farkları boydan boya kesen bir fark” ve “onun tüm gücü başkalık”. Ne var ki bu platonik yolculukta dişilik ilişkiye girilen bir yüz değil -çünkü ilişkiye girilen bir yüz olmasıyla değil, başkasıyla girilen ilişkinin belirlenmiş bir biçimi olmasıyla orada. Dişi sanki temsilsizliğin bir temsili ve her zamanki tanıdık yerinde: anlam ifade etmeyişin, biçimsizliğin alanında. Erotik ilişkide bile başkası olarak kadın orada değil, dişilik olarak öte tarafta. Öyleyse Levinas için bu tarafta ne var? Her zaman erkek konumunda bir ben. Peki, bu ben kendisinden başkasına nasıl geçecek; Levinas Eros’un Fenomenolojisi’nde okşamayı ve erotik ilişkiyi betimlerken anlam ifade etmeyişin, gizliliğin, müphemliğin, henüz olmayanın, öngörüye sunulmayan geleceğin mümkün kılındığı bu dişilik konumunu ebedi bekâreti, kırılganlığı, zayıflığı konuya dahil etmeden anlatamıyorken? Bu sağlıklı gözler, bu keskin görüş hakiki bir yüz körlüğüne teslim olmadan bir karşılaşma nasıl mümkün olabilecek?

Burada sıkıntı veren şey görünüyor: Yüz bir kadın, bir hayvan ve hatta bir komşu olmayan[vii] bile olamazken adaletin alanını açması beklenen etik karşılaşma yüzde aranıyor.

Elbette Levinas yüzü bağlamsızlığı ile düşünüyor. Bu yüz elbette her şeyden sıyrılmış, varlıktan kopmuş, anlamı başka şeylerle ilişkisiyle değil, kendi başına orada olan bir yüz. Bu anlamda yüzün “görülmediği” söylenebilir diyor Levinas. Fark ettiği gibi gerçekten de yüzün görülmeyen bir şey olması gerekiyor ki bağlamsızlığıyla, her biçimde bir bilgiye bağlanan varlıktan çıkabilmenin yolu olsun. Çünkü “görme upuygunluk arayışıdır; varlığı en üst düzeyde soğurur”. Denebilir ki Levinas’ın da endişesi yüzü görmenin etik ilişkiye gölge düşürebilecek olması. Ancak önümüzü kapatan Levinas’ın -ya da başkasıyla ilişkide bu Levinasvari yüz arama sendromundan muzdarip olanın- kendini asla mutlak bir prosopagnoziye teslim edemeyecek oluşudur. Çünkü yüzün görülmediğini söylediği aynı pragrafta[viii] Levinas varlıkbilimsel bir zorunluluk olmamasına rağmen yüzün anlamı olarak beliren asla öldürmeyeceksin buyruğunu varlıktaki “etik bir gariplik” olarak tanımlar. Bu etik gariplik “insanın insanlığının” ortaya çıkışı ve aynı zamanda varlıktan bir tür kopuştur.

Öyleyse işaretimizi belirleyelim: öngörüye sunulmayan bir gelecek ancak öngörüye sunulmayan bir ilişkide ortaya çıkabilir. Demek ki takip edilecek aşk dolu Platonik bir yol vaat edilemez. Bir yüz görüldüğünde, konuştuğunda, orada olduğundan emin olunduğunda; bir komşu, bir insan, bir erkek, bir kadın olduğunda aşk yoktur. Etik farkın belirlenişidir ve farkın belirlenişi geçirimsizliktir. Henüz olmayanı ötede değil şimdi gördüğünde bu geçirimsizlik dağılır. O zaman aşk bir hakikate, bir yasaya, bir tanrıya gitmez. Aşk yüz körü olduğu, yüzden yasaya gidemediği için aşk olarak kalır zaten.

Platonik seyrinden çıkartmakla birlikte elbette bu aşk bahsini izleyeceğiz. Mesela aşıkların uykusuzluğu bahsini. Çünkü Levinas etiğin kilit noktası olarak belirlediği sorumluluğu uykusuzluk metaforuyla betimliyor. Etik sorumluluk ödevlerin bir an bile bertaraf edilemeyeceği daimi bir uykusuzluk çekmeyi gerektiriyor. Ontoloji uyuyabilir diyor Levinas ama aşk uyuyamaz, hep ötekine dikkat kesilmiştir. Ve böylece sakınmak istediğimiz şeyi söylerken hemen ardından tam aradığınız şeyi söylüyor yine Levinas. Mutlak bir dikkat kesilme. Mutlak bir körlük mutlak bir dikkat gerektirir çünkü. Olana, geçip gitmiş ya da henüz gelmemiş olana yönelik ve yalnızca ötekine yönelmiş değil kendi içinden geçen bir dikkat kesiliş ki söz konusu olan bir karşılaşma olabilsin. Kendi yüzüne de kör olanın, kendi kapanıklığı olmayanın dokunmaya, dokunduğu şeye eklemlenmeye, onunla birlikte yeni bir hareket yaratmaya olanağı var. Bu, yeni bir şey olabilenin yeni hareketi.

Ama elbette işin içine sorumluluk kavramı girdiğinde başka bir yöne dönmüş oluruz. Kavramın barındırdığı bakışımsızlık etiği boylu boyunca kuşatır. Levinas’ın da söylediği gibi bakışımsızlık bizzat etiğin temelidir. Ben yalnızca başkasından daha fazla sorumlu değildir, diğerlerinin sorumluluğundan da sorumludur. Sonsuz ve devredilemez bir sorumluluk. Başkasının yararına kendini tahtından indiren sorumlu ve etik ben haline gelir ve etik ben “var olmaya hakkı olup olmadığını soran ve var olduğu için başkasından özür dileyen bir varlıktır”. Etik litürjinin ta kendisidir; yani aynının başkaya doğru gerçekleştirdiği geri dönüşsüz hareket, kendini harcama, feragat ve diyakonidir. Etiği tanımlayan litürji ve diyakoni kelimeleri bakışımsızlığın çehresini verir: Ödevleri yerine getirme, karşılıksız görev yapma, kendi servetini bir görev uğruna harcama. Çünkü etik aslında her zaman ilişkiler ağını bir güçler ağı olarak varsayar. Şeyler arasındaki olabilecek tek temel ilişki biçimini birinin yararına olacak şeyin ötekine zararı olarak düşünür. Bu yüzden litürjik bir hamle olmadan adalet olanaksız gözükür. Litürjinin gizli koşulu da her zaman yüzler atamak, yüzler varsaymak, alogonları ayırmak, koruyanların ve korunanların alanlarını tespit etmek ve asla korunmaya değmeyecek olanları belirlemek olur. Böylece düzeltmeye çalıştığı bu ilişki biçimini ayakta tutar. Yüz körlüğü ise ödevleri boşa çıkartır. Bir değere yaslanmak isteyecektir ancak bu değer yüzde görülebilecek bir şey değildir. İşte oluyor olmanın sıkıntı verici yanı: Ödevlerin olmadan kararlarının olması ve henüz orada olmayan şeyler için bile doğru karar almak gerekliliği. Ağın içinde kendine ayrıcalıklı bir yer bulamayacak olmak. Yasaya ya da göklerden sana seslenen bir tanrıya sahip olamayacak olmak. Şeyleri kendinden ayrı ve yabancı görmek için bir nedenin bulunamaması. Israrla karşında yabancılar, dışarıdakiler olduğunu düşünmekten ve onlara çalıştığın, onları koruduğun, onları yanıtladığın safsatasından sıyrılmak zorunda olmak. Şeyler ve olan ile olacak olanlar arasındaki yakınlığın mesafenin kendisi olduğu ve mesafelerin hep farkında olunması gerekliliği. Yüz körlüğüne tutulmuş bir ilişki biçimi belki buradan böyle düşünmeye başlanabilir ve buna belki –muzipçe- ekzopolitik denilebilir.

 

Nil Göksel
Sosyal Bilimler / Yazar
nil.goksel@sosyalbilimler.org


Dipnotlar

[i] Verilen dipnotlar işaretlerdir.

[ii] Araştırma çizgileri çekmek denilebilecek bu yol başka başka biçimlerde tanımlanabilirdi. Bu tanımlamalardan biri de belki Eros’un Fenomenolojisi’nde Levinas’ın okşamayı tanımladığı biçimde olurdu: “Sanki okşama kendi açlığından beslenir. Okşama hiçbir şeyi yakalamaz; kendi biçiminden bir geleceğe -asla yeterince gelecek olmayan bir geleceğe- doğru boyuna kaçıp duran şeyi, sanki henüz değilmişcesine kendisini sakınan şeyi aramaktan ibarettir. Okşama araştırır, eşeler. Bu bir açığa çıkarmanın değil, bir araştırmanın yönelimselliğidir: Görünmeze doğru yürümektir bu.” Emmanuel Levinas, “Eros’un Fenomenolojisi”, Sonsuza Tanıklık, Çev. Özkan Gözel, İstanbul: Metis Yayınları, 2010, s. 105.

[iii] “Anlamın ilk olgusu yüzde meydana gelir. Yüz bir şeyle ilişkisinde bir anlam kazanıyor değildir. Yüz kendiliğinden anlamlıdır, onun anlamlı olması Sinngebung’u (anlam vermeyi) önceler, anlamlı bir davranış çoktan onun ışığında ortaya çıkar, o ışığı ışığın görüldüğü yere yayar. Yüzün anlamlılığını açıklamak zorunda değiliz, çünkü her açıklama ondan itibaren başlar. (…) Yüzün anlamı olan ile anlam ifade edenin özsel çakışmasında bulunur. Anlam olana ilave olmaz. Yüzün anlamlı olması onun kendisini bir gösterge olarak sunmasıyla eşdeğer değildir, kendini ifade etmesiyle yani kendini şahıs olarak sunmasıyla eşdeğerdir. Göstergenin simgeciliği ifadenin anlamını, yüzü zaten varsayar. Olanın âlâsı kendini yüzde takdim eder ve tüm beden –bir el veya bir omuz eğrisi bile- yüz gibi ifade edilebilir. (…) Tüm anlamlandırmanın kaynağı olan dil sonsuzun verdiği şu baş dönmesinden doğar.” Emmanuel Levinas, “Eros’un Fenomenolojisi”, Sonsuza Tanıklık, Çev. Özkan Gözel, İstanbul: Metis Yayınları, 2010, s. 109-10.

[iv] “Konumlu bilgiler, bilgi nesnesinin bir perde, zemin ya da kaynak olarak değil bir aktör ve fail olarak resmedilmesini gerektirir. (…) Etiğin ve politikanın sadece toplum bilimleri için değil heterojen bir bütün olarak bütün bilimlerdeki nesnellik için açık ya da örtük biçimde temel sağlaması gerektiği üzerinde ısrar etmenin doğal bir sonucu dünyadaki nesnelere fail/aktör statüsü bahşetmektir. Aktörler çok çeşitli ve harikulade suretlerde karşımıza çıkarlar. ‘Gerçek’ bir dünya ile ilgili izahlar o halde bir keşif mantığına değil, iktidar ilişkilerinden nasibini almış bir toplumsal ilişki olarak ‘konuşma’ya dayanır. Dünya ne kendi başına konuşur ne de ana kod çözücünün ellerinde ortadan kaybolur. Dünyanın kodları öylece okunmayı beklemez. Dünya insansılaştırmada kullanılacak bir hammadde değildir.” Donna Haraway, Başka Bir Yer, Çev. Güçsal Pusar, İstanbul: Metis Yayınları, 2010, s. 115.

[v] “Şeylerin bir yüzü olabilir mi? Sanat şeylere bir yüz atfeden bir etkinlik değil midir? Bir evin cephesi bize bakan bir ev değil midir? Çözümlemelerimizin bu aşamasında henüz bu sorulara yanıt veremiyoruz.” Emmanuel Levinas, “Eros’un Fenomenolojisi”, Sonsuza Tanıklık, Çev. Erdem Gökyaran, İstanbul: Metis Yayınları, 2010, s. 85.

[vi] “Aşk Başkası’nı hedefler, Başkası’nı zayıflığı içerisinde hedefler. Zayıflık burada şu veya bu sıfatın daha azını ben’de ve Başkası’nda ortak olan bir belirlemenin görece eksikliğini ifade etmez. Sıfatların belirişinin öncesindeki zayıflık bizatihi başkalığı niteler. Sevmek başkası için korkmak, onun zayıflığının yardımına koşmaktır. Bu zayıflıkta Sevgili olan şu Sevilen şafak sökerken güneşin doğuşu gibi yükselir. Sevilen’in epifanisi, dişi olan, formel mantığın bildiği tek tür olan nötrde önceden verili olan veya önceden karşılaşılan nesneye ve Sen’e katılmaz. Sevgili’nin epifanisi ona dokunma rejimiyle birdir. Dokunmanın tarzı had safhada bir kırılganlıktan bir incinirlikten oluşur. O dokunma varlığın ışıltı içinde yitip gidiverdiği hafiften tatlı bir sıcaklık gibi, Bir Kır Tanrısının Öğleden Sonrası’nda derin uykular bastırmış olduğu halde havada uçuşan perilerin hafif pembemsilikleri gibi, olmanın ve olmamanın sınırında tezahür eder; o dokunmada varlık kendi ağırlığından kurtulup bireyliğinden çıkarak uçup gidiverir, kendinden geçer, tezahürün ta yüreğinde kendinden kaçar. Ve bu kaçışta Başka Başkadır, dünyaya yabancıdır, dünya onun için fazla kaba fazla yaralayıcıdır.” Emmanuel Levinas, “Eros’un Fenomenolojisi”, Sonsuza Tanıklık, Çev. Özkan Gözel, İstanbul: Metis Yayınları, 2010, s. 103.

[vii] “Sholomo Molko: (…) Her şeyin ötesinde İsrailliler için Filistinliler ‘başkası’ değil midir?

Levinas: Başkası tanımın tamamen farklıdır. Başkası akraba olması zorunlu olmayan ancak akraba da olabilecek olan komşudur.” Emmanuel Levinas, “Etik ve Siyaset” , Sonsuza Tanıklık, Çev. Özkan Gözel, Cemalettin Haşimi, İstanbul: Metis Yayınları, 2010, s. 290.

[viii] Söz konusu paragraf şurada: Emmanuel Levinas, “Etik ve Sonsuz” , Sonsuza Tanıklık, Çev. Özkan Gözel, İstanbul: Metis Yayınları, 2010, s. 326-7.


Yasal Uyarı: Yayımlanan bu yazının tüm hakları sosyalbilimler.org’a aittir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlali söz konusu olduğunda; sosyalbilimler.org, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Bu metinde yer alan görüşler yazara aittir ve sosyalbilimler.org’un editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Sosyal Bilimler Haftalık E-Bülten Aboneliği

* indicates required

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.