Sosyal Bilimler

Açık Yaranın Sesi: Bir Politik Anlatı Olarak Ahmet Kaya Şarkıları | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Açık Yaranın Sesi: Bir Politik Anlatı Olarak Ahmet Kaya Şarkıları

İstanbul’da Birinci Dünya Savaşı’nın büyük karmaşası içinde Zeynep Hanım Konağı’nda İnas Darülfününu’nda başlayan kadınların üniversite macerası,[1] Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının desteği ve yüksek öğretim pazarlarının oluşmaması sayesinde hevesini çoğaltarak devam edebildi. Her ne kadar geçen yüzyılın ’60’lı ve ’70’li yıllarında üniversite sanayi işbirliklerinden artan bir sıklıkla söz edilmeye başlansa da kapitalist piyasaların sınırlarının komşusu olan üniversiteli kadınlar, kadın nüfusu içindeki oranlarını bindelerden yüzdelere, üniversite nüfusu içindeki oranlarınıysa -tasfiyelere ve akademik yapıların felç edici baskısına rağmen- neredeyse üçte bire kadar çıkartabildiler. Bu sadece bir sayısal yoğunlaşma değildi elbet. Bu yoğunlaşmadan geriye akademik alanda başarılar, tartışmayla geçen kurulların üyelikleri, hele ’70’li yılların sol hareketinin ivmesiyle akademik alana sirayet eden “zamanının çelişkili taleplerine ve konumlarına uygun kamusal söylem geliştirmek için güç birliği” arayışına yönelen sol akademik duruşun beraberinde getirdiği, sınırlarını tüm akademik hiyerarşileri yıkarak kuran akademik tartışma ve görüş oluşturma eylemliliği, yönetici pozisyonlar, yazılan kitaplar kalmadı yalnızca, hayal kırıklığı, bekleyiş, yarım kalmışlık, Türkiye’de kadınların konumuna merhametli bir ilgi, kendi deneyimini kucaklamayan bir dile mahkûmluk, heder olmuş emeğe katlanma, koşuşturma, hayata yetişeme hali, akademik monotonluğa bürünmüş eril kalıplardan kaçma isteği de kaldı. Bu istek ve arzular politik bir teğelle birbirine bağlanmasa da akademik kadın kamusunun çekirdeğini de oluşturur. Bir döpiyesin içine sığdırılmış arada kalmışlık, üniversite nefretini kendisine şiar etmiş 1980 askeri darbesinin Yüksek Öğretim Yasası ile perçinlendi. 12 Eylül sonrasında üniversiteler dünyayla eş zamanlı olarak yapısal bir değişime uğradılar. “İçindeki yabancı”smı, yani üniversite içindeki eleştirel düşünceyi,[2] 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası ile tasfiye eden ya da ayrılmaya veya yer değiştirmeye zorlayan üniversite -ki bu tasfiyeden akademide yeni yeni filizlenen feminist düşünce de payını alacaktı-, kapitalizmin yeni merhalesinin yeni hedeflerine uygun düzenlemeleri hemen benimsedi, hızla yayılan bilgi teknolojilerinin rüzgârını arkasına alarak küresel ticarete açılarak daha sonraları adı “akademik kapitalizm” diye anılacak olgunun ortaya çıkmasına aracılık etti, yüksek öğretim pazarını oluşturmasına ve onun katmanlaşmasına katkıda bulundu. Ham ve işlenmiş madde olarak bilginin toplumsal değerle bağlarını kopartıp işlevlerini iyice sınırlaması ve kâr amacıyla alman satılan bir mal haline dönüşüm sürecinde, “üniversiteler, işletme biliminin kriterleri ve terminolojisine göre idare edilmeye başlanır. (…) rekabet ortamında ayakta kalmak, ekonomik değişimlere uyum sağlamak, kaynak ve marka değeri yaratmak için birer şirket gibi yönetilmeye ve bunu sağlayacak profesyonel yöneticiler”[3] tarafından idare edilir, artık ya bir müşteri ya da tüketici olarak konumlandırılan öğrencinin aklını çelmeye yönelik misyon ve vizyonları bezeli, basitleştirilmiş “swot analizinin” kaba taslaklarıyla belirlenmiş laf kalabalıkları olarak üniversite tanıtım sayfaları her dilde ve her araçta yayımlanır.

Üniversitenin bu dönüşüm sürecinin yarattığı sonuçları katlanılabilir kılan, özellikle de içinde yaşayanlarca katlanılabilir kılan 12 Eylül sonrasından güçlenerek çıkan feminist hareketin yönlendiriciliğiydi. Kadın öğrencisiyle öğretim üyesiyle bazı üniversitelerin minicik adacıklarında -ki bunlar, akademik feminizmin kurumlaşma alanları olarak da nitelenebilirler- yaşamı değiştiren şen bilginin peşinde koşmaya devam ettiler, kendi tarihlerini ve belleklerini yazabilmek, söyleyebilmek ve tartışabilmek iradesini ve arzusunu ortaya koydular. İşte o adacıklardan birinde, bir zamanlar adına İLEF denilen bir Ankara okulunda sınıf, ırk, yaşam tarzı, cinsel tercih farklılık ve eksenleriyle katmanlaşmış, çoklu duygularla çevrelenmiş deneyim alanlarını keşfe çıkan feminist hareketin ivmesiyle 8 Martlar düzenlenir oldu. İlkay ile ben, 4 metreye 2 metre afişini birlikte yaptık, heyecanımız, niyetimiz o afişi okulun girişine astırmayı becerebildi. Birlikte afiş asarken yeni bir öğrenci-hoca ilişkisini de tecrübe ediyorduk, elbette bizi kuşatan gelenek orada duruyordu, elbette o gelenek hocalığını annelikten öğrenciliğini kız çocukluktan çıkarmıştı, biz içine kız kardeşliğin güç birliği kadar karşıtlıkları ve ikilikleri anlama ve onlara karşı koyma yeteneğini de yerleştirmek istiyorduk, akademik hiyerarşinin katılaştıran pratiklerine karşı coşkulu ve sevgi dolu bir öğrenme halini taşımak istiyorduk, akademik kuralların dayatmasına karşı metni devrik cümlelerle ve küçük harflerle yazmak istiyorduk, sanki istediklerimizin küçük bir kısmı gerçekleşiyor sanrısına kendimizi kaptırdığımız bir kısa dönem de yaşadık, sonra kapitalist üniversitenin önlemez yükselişine karışan Türk otoriteryenli- ği, 1990’h yıllardaki sessizliğini yinelemek istemeyen ve toplumsal barışın ve kadınların barışının önceliğine ilişkin sözü olanın üniversite içinde barınmasına imkân tanımadı. O sözü üniversitenin uysallaştırılmış bedeninden atmanın yollarını ararken, kanun hükmündeki kararnamelerini (KHK) buldu. 672 no’lu KHK ile İlkay, henüz çiçeği burnunda bir doktorken yani henüz kendi başına bir ders açıp rahat rahat sınav kâğıtlarından şikâyet edememişken, yani biz birlikte daha bir makale bile yazamamışken, daha Dr. İnan Özdemir’in Türkiye’de sol retorik hakkında yayımlanacak kitabına, 1970’ler Türkiyesi’nin radikal retoriğini irdelediği yüksek lisans tezinden yola çıkan bir kitap eleştirisi bile yaza- madan yerinden yurdundan edildi, okulundan atıldı.

Ahmet Kaya da yerinden yurdundan edildi, sürgüne gitti. Kısacık süren bir ömre sığdırılmış şarkılar buketi bugünlerde taptaze dururken onun tazeliğine ’70’li yılların politik müziği eşlik eder. O müziğin içinde büyüttüğü şiirlerle örülmüş birlikte söyleme arzusu, sadece anı ve zamanı bölüşmeye davet etmez, en mahrem duygularla en ortak duyguları bitiştirerek bir şarkı zamanında ve süresinde yepyeni ortak bizler oluşturur. 12 Eylülcülerin darmadağın ettiği o yaralı günlerde Ahmet Kaya’nın ses verdiği “biz”lerden pek çoğu gizlidir, adı konulmamış, sözü kurulmamıştır, bu nedenle henüz pek gençken onu sol politik müziğe bağlayan bağlamasını, ustası Ruhi Su’nun deyişiyle “at teper gibi”, “döver gibi”, “abartarak” çalmıştır, zira o bağlamanın arkasında gümbür gümbür çalan davullar yoktur, hapishane koğuşlarının derin sessizliği, şiddetle bastırılmışlığın yalnızlığı, hep yok sayılmanın acısı, hep dışlanmanın sınırı, hep sonsuzlaşıp yeniden dirilme arzusu vardır; o “Nurhak”, “Kızıldere” ya da “Mahsus Mahal”i söylerken öfkenin sesi bir yere ait olur. Bu yerin neresi olduğu, on yıllık bir süreç içinde biraz daha anlaşılınca “Bağlama böyle çalınır” dese de bir kasetlik ana dilin çok görülmesinin yarası onu derbeder bırakır. 1990’ların başından itibaren sokağını ve yoldaşını kaybetmiş, zindanlarda kaybolmuş bir oğul olarak “Beni bul anne” diye yakaran Ahmet Kaya’nın hüzünlü şarkıları, içinde bir eve dönüş isteğini barındırsa da bir şehirden, bir yurttan ayrılış acısını da dile getirir. On yıllık bir süre içinde Kürtlerin yerlerinden yurtlarından edilmeleri, zorunlu göçün yeni zamanlardaki hikâyesi etrafında yaratılan bir çeşit sessizlik Ahmet Kaya’nın sürgün edilmesine neden olan o kakofoniyi yaratır. Çocukluğun, gençliğin yitimine dayanan Ahmet Kaya, çok sevdiği memleketinin kaybına dayanamamanın sancısını, sıla hasretini gurbet türkülerine ekler ancak yeni bir yüzyılı, memleketinin kar altından çıkan kardelenlerle dolu çiçekli dağlarını ve halkının politik mücadelesinin değişen yüzlerini göremez…

Politik müziğe yeni bir nefes getiren Ahmet Kaya’nın kıymetini takdir edemeyen ve onu şiddetli bir yalnızlığa, yabancılığa ve dilsizliğe sürükleyen, onu yaşatamayan Türkiye, onlarca şarkısına konu yaptığı ve neredeyse kehanet sözleriyle okuduğu ölümden, ölülerden hiç ders almaz, barış sözlerini unutur, birlikte eşit ve özgür yaşam hayali uğruna verilen mücadeleleri hiçler, eleştirel düşüncesine de kalbinin sesine de bir yercik dahi bulamaz. İlkay Kara’yı ve onun gibi okuluna ve okulun halesi entelektüel düşünceye tutkuyla bağlı olanları, henüz akademik yaşamlarının daha başındayken bunca kötülük bunca adaletsizlikle karşı karşıya bırakan Türkiyeli üniversiteler, kendilerini üniversite yapan eleştirellik kökünün kurumasını ister gibidirler.

İlkay doktora tezine yeni başlamışken İLEF’in en şairi Arkadaş Zekai Özger için tam da okulun önündeki yeşilliğe bir meçhul genç şair anıtı koymanın yaşam alanımızı nasıl zenginleştireceğinden epeyce söz ettik. Bir meçhul genç şair anıtımız olamadı ancak İlkay ve arkadaşları Cebeci’den neredeyse zorla kopartılırken tam da anıtın yerine bir elma ağacı diktiler, kim bilebilir belki bir gün o küçük elma ağacı yeniden çiçeklenir, güzel vedalara zaman kalır…

Eser Köker
Urla, 09.04.2019
İlkay Kara, Açık Yaranın Sesi: Bir Politik Anlatı Olarak Ahmet Kaya Şarkıları
İletişim Yayınları, Nisan 2019, s. 7-13.

Kitabın içindekiler bölümü buradan incelenebilir.

Dipnotlar

[1]     İlkay Kara’nın kitabı, bu heyecan verici maceranın içinde örnek bir momente tekabül etmektedir ki, benim 1988’de tamamladığım üniversitede kadınların konumu hakkındaki doktora tezimle başlayan bireysel akademik maceramın da bitiş noktası olmuştur.

[2]     Eleştirel düşünceyi içindeki yabancıyla bağlantılandıran bir çalışma için bkz. Rosi Braidotti, Göçebe Özneler, Çağdaş Feminist Kuramda Bedenleşme ve Cinsiyet Farklılığı, çev. Öznur Karakaş, Kolektif Kitap, 2017, s. 22-27.

[3]     Ayça Alemdaroğlu, “Yabancı Şirketler, Özel Üniversiteler ve Yükseköğretimin Dönüşümü: Laureate Education Inc. Örneği”, (der.) Serdar M. Değirmencioğlu, Kemal İnal, Yükseköğretimin Serbest Düşüşü: Özel Üniversiteler, Ayrıntı Yayınları, 2015, s. 126-127.

Haftalık E-Bülten Aboneliği

Yorum Yazın

Haftalık E-Bülten Aboneliği




sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.