1975 yılında Avustralyalı filozof Peter Singer, hayvanlar hakkında görünüşte basit bir soru sordu: “Hayvanlar acı çeker mi?” Bu sorunun yol açtığı çıkarımlar, hayvan hakları ve gıda etiği konusundaki fikirlerimizde bir devrim yarattı. Peki, hayvanların çektiği acılar son elli yılda hiç azaldı mı?
Yıllar boyunca, İngiliz Vejetaryen Derneğinin yayın organı olan The Vegetarian Messenger’ın sayfalarında şiddetli tartışmalar yaşandı. Dernek, 1847’den beri aktifti ancak 1909 ve 1912 yılları arasında çarpıcı bir soruyla karşılaştı: Yumurta ve süt ürünleri tüketimini hâlâ makul gösterebilir miyiz?
Bir kuşak sonra 1935 yılında, derginin genel yayın yönetmeni, bu ikilemi “her yıl daha da önem kazanan bir mesele” olarak nitelendirecekti. Leicesterlı bir marangoz ustası olan Donald Watson; yer fıstığı, Kanarya adasında yetişen muz, elma ve hurmadan oluşan bir diyeti savunuyor, hayvansal gıdalardan tamamen kaçınılması gerektiğine inanıyordu. Ancak İngiliz Vejetaryen Derneği üyelerinin birçoğu kendilerini henüz bir geçiş evresinde görüyorlardı.
Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru Watson, eşi Dorothy ve benzer fikirde olan dört arkadaşının canlarına tak etmişti. “Hayvansal gıda tüketmeyen vejetaryenler” olarak derneğin yayınlarında gitgide dışlandıklarını hissediyorlardı. Nitekim kendi yollarını çizmeye karar verdiler; “vegan” terimini ortaya attılar ve kendi derneklerini kurdular. Devletin karneyle dağıttığı tereyağı ve domuz yağını, mercimek ve kuru meyveyle değiştirmek istediler ancak yetkililer bu talebi reddetti. Kamu görevlileri, “onun yerine daha fazla yumurta alın” şeklinde dönüş yaptılar. Watson bu tavrı, o zamanlar henüz çok küçük olan bu harekete karşı bir ayrımcılık olarak gördü. Daha sonra kaleme alacağı yazılarında, kendisinin “sürekli devam etmekte olan soykırım” olarak adlandırdığı bu meseleyi yalnızca yirmi beş Britanyalının önemsediğini yazacaktı.
Britanya’nın savaş sonrası geçirdiği dekolonizasyon, kültürel çalkantılar ve refah devletinin yükselişi gibi değişimlere rağmen, Vegan Derneği uzun süre kıyıda köşede kaldı. Her yıl yalnızca birkaç yüz kişi derneğe üye oluyor, bültenleri ise en fazla birkaç bin haneye ulaşıyordu. Hayvansal ürünlerden uzak durma fikri, henüz yeterli ilgiyi görmemişti.
1970 yılında bir gün, Oxford’da Avustralyalı bir felsefe öğrencisiyle birlikte, öğle yemeğinde sessiz bir değişim başladı. Yirmi dört yaşındaki Peter Singer, Balliol Kolejinin yemekhanesinde pek düşünmeden tabağına koyu kırmızı et soslu bir spagetti aldı. Yemekteki tartışma, o sabahki özgür irade, özerklik ve ahlaki sorumluluk üzerine olan ders etrafında dönüyordu. Masadaki arkadaşı Kanadalı filozof Richard Keshen, sosun içinde et olduğunu duyunca o dönem için sıra dışı bir seçim yaparak salatayı tercih etti. Et yeme üzerine başlayan sohbet, Singer’ın düşünce yapısında bir daha asla dinmeyecek bir değişimi tetikledi.
Üç yıl sonra Singer, The New York Review of Books’ta büyük bir yankı uyandıran Hayvan Özgürleşmesi adlı denemesini yayımladı. Deneme, kendisiyle aynı ismi taşıyan ve bugün dahi etkisini yitirmemiş şu ahlaki prensibi yaygınlaştıran ufuk açıcı kitabının zeminini hazırladı: Ahlaki statüyü bahşeden şey zekâ veya dil değil, acı çekme kapasitesidir. Singer, sarsılmaz bir titizlikle laboratuvarlardaki ve endüstriyel çiftliklerdeki hayvanların yaşamlarını tasvir etti. Onun fikirleri; yasalara, eğitime ve tüketici davranışlarına sızarak günümüzdeki hayvan hakları hareketinin temelini attı.
Günümüzde Singer, hayvan hakları ve gıda etiği alanlarındaki en etkili filozoflardan biri olarak kabul ediliyor. Bu yıl,[1] Hayvan Özgürleşmesi’nin ellinci yıl dönümü olması, kitabın mirası üzerine yeniden düşünülmesini sağlıyor. Peki, Singer’ın felsefeye katkıları bizi hayvanların daha iyi durumda olduğu bir dünyaya gerçekten yaklaştırdı mı? Şu an yetmiş sekiz yaşında olan Singer, bu yıl kendisiyle gerçekleştirdiğim bir telefon röportajında: “Dürüst olmak gerekirse kitabın insanların yeme alışkanlıkları üzerinde nihayetinde yarattığından daha büyük bir etki yaratmasını beklerdim,” diyor.
Hayvan Özgürleşmesi, zamanına göre radikal ama özünde basit ve rasyonel bir mesaj veriyor: Tüm yaşam biçimleri için “Acı çekebilirler mi?” sorusunu sormanın önemi. Jeremy Bentham’ın bir defasında bir dipnota karaladığı bu soru; ahlak meselesinin sınırlarını belirleyen şeyin düşünmek veya konuşmak değil, acı çekmek olduğu kanaati ile Singer’ın ahlaki temel taşı hâline geldi.
Beş yüz milyon ve bir milyar arası insanın vejetaryen ağırlıklı bir diyetle beslendiği, bunların seksen ve yüz milyon arasının tamamıyla vegan olduğu tahmin ediliyor. Aynı zamanda küresel çapta et tüketimi yılda 360 milyon tonu geçerek 1975 yılındaki sayının neredeyse üç katı hâline geldi. Tüketilmek amacıyla bir yılda katledilen hayvan sayısı en az seksen dört milyara hızla yükseldi.
Hayvanların politikada temsil edildiği, yaşam alanlarının politik alanlar olarak kabul edildiği ve hayvan davranışlarının ifade biçimleri olarak tanındığı bir toplumu gözümüzün önüne getirmeliyiz.
Hollandalı filozof ve sanatçı Eva Meijer, yasaların ve toplum farkındalığının son elli yılda gelişme gösterdiğini ancak bu gelişmenin çoğunlukla sembolik olduğunu ve hayvanların acı çekmesinin katlanarak arttığını belirtiyor. Endüstriyel tarım hızlı bir şekilde büyüyor ve hayvanlar geniş çaplı laboratuvar araştırmalarında kullanılmaya devam ediyor. Sadece Hollanda laboratuvarlarında bile insanlığın yararına bilgi edinmek adına her yıl yüz binlerce fare öldürülüyor. “Açıkça görülüyor ki hayvanlar, elli yıl önce olduklarından daha iyi bir durumda değil çünkü her yıl daha fazlası öldürülüyor.”
Meijer, Hayvan Özgürleşmesi’ni hayvan hakları dünyasında bir dönüm noktası olarak görüyor ve Singer’ın tartışmanın fitilini ateşlemedeki rolünü takdir ediyor ancak onun faydacı yaklaşımını fazla dar buluyor. Acı çekmeye odaklanmasının, hayvan yaşamının karmaşıklığını göz ardı etmesine sebep olduğunu iddia ediyor. Meijer, hayvanları yalnızca ahlaki açıdan önemsememiz gereken varlıklar olarak görmek yerine, onların politik olarak temsil edildiği, doğal ortamlarının politik ortamlar sayıldığı ve davranışlarının birer ifade biçimi olarak kabul edildiği bir toplum hayal ediyor.
Şu anda misafir profesör olarak Singapur’da bulunan Singer, “Teknolojik açıdan dünya artık tamamen farklı görünüyor,” diyor. Görüşmemizden bir gün önce Hollanda, yumurta endüstrisinde erkek civcivlerin makinelerde parçalanmasını yasaklayan bir yasa çıkardı. Yeni geliştirilen bir teknik sayesinde henüz kuluçkadayken cinsiyetleri belirlenebiliyor, böylece erkek yumurtalar herhangi bir şey hissetmeden, yani acı çekmeden yok edilebiliyor. Singer, bunun “kesinlikle ileriye doğru atılmış bir adım” olduğunu söylüyor. Avrupa Birliği’nde gittikçe yaygınlaşan bu tür teknolojilere temkinli bir iyimserlikle yaklaşıyor.
Singer, bu tür olumlu gelişmelerin eksik bir tablo çizdiği konusunda uyarıyor. Avrupa yasalar ve farkındalık konusunda ilerliyor olsa da dünya çapında durum kötüleşiyor. Özellikle Çin’de hayvan refahı konusunda büyük bir gerileme söz konusu. 1975 yılında, ülkede endüstriyel hayvancılık yaygın değildi; bugün ise diğer tüm ülkelerden daha fazla besi hayvanına ev sahipliği yapıyor. Bu durum yalnızca yerel düzenlemeler ve farkındalıkla ilgili bir tercih meselesi değil, aksine küresel ekonomik güçlerin, yani artan talebin ve endüstriyel kapitalizmin sebep olduğu yoğun çiftçilik modellerinin yaygınlaşmasının bir sonucu. Singer bunu “iç karartıcı bir gerçeklik” olarak nitelendiriyor.
Hayvan Özgürleşmesi’nin gözden geçirilmiş baskısı olan 2023 tarihli Hayvan Özgürleşmesi Hemen Şimdi kitabında Singer, güncelliğini yitirmiş olan örnekleri yine bir o kadar korkunç olan örneklerle değiştiriyor. Hayvanlar üzerinde yapılan deneyler ve endüstriyel hayvancılık üzerine yazdığı bölümler hakkında “şok edici, eskiden de öyleydi, şimdi de öyle” diyor. Yine de bu acımasız tablonun karşısında soğukkanlılığını koruyor. Bir keresinde The Guardian gazetesine verdiği bir demeçte şunları söylemişti: “Duygusal bir dil kullanmaktan bilerek kaçınıyorum. Kendimi asla bir hayvansever olarak görmedim ve sadece hayvanseverlere hitap etmek istemiyorum. İnsanların bunu asli bir ahlaki yanlış olarak görmesini istiyorum.”
Hayvan Özgürleşmesi Hemen Şimdi, eski pilli tavuk kafeslerinin nasıl “zenginleştirilmiş” olanlarla değiştirildiğini ve eski laboratuvar hayvanlarının artık biraz daha iyi korunsa da hâlâ devasa ölçekte kullanıldığını anlatıyor. Sömürü mantığı ise aynı: Hayvanlar, ucuz yemi kârlı ete dönüştüren makineler olarak görülmeye devam ediyor. İlerleme gibi görünen şeyler çoğu zaman yalnızca birer göz boyamadan ibaret çıkıyor.
“Refah etiketlerinin ve yasaların arkasında genellikle sert bir gerçeklik yatar,” diye uyarıyor Hollandalı hayvan refahı savunucusu sivil toplum kuruluşu Dier&Rech’ten Frederieke Schouten. Eski bir besi hayvanı veterineri olan Schouten, hukuki yollarla hayvanlar için daha fazlasını yapabileceğini fark etti ve çeşitli kâr amacı gütmeyen kuruluşlara katıldı. Yargıçları harekete geçirmek için gerekli olduğunu söylediği ahlaki çağrılara ve farkındalığa değer verse de hukuki stratejilerin önemini vurguluyor. “Stratejik davalar yapısal değişikliği zorunlu kılmak için elzemdir,” diyor. “Avrupa’da bile hayvanların çektiği acıların çoğu gizli kalıyor. Olumlu gibi görünen yasalar tarafından üzerleri örtülüyor. Suistimaller görülmüyor. Yasal çerçeveler ve etik farkındalık çoğu zaman iyi niyet olarak kalıyor, gerçek bir değişim yaratmıyor.”
Buzağı kulübelerine getirilen yasağı ele alalım: Yasa uygulanmaya başladıktan sonra bile buzağılar hâlâ saman, oyuncak veya sosyal temas olmadan haftalarca izole ediliyor. Kulübeler biraz daha büyüdü ama buzağılar hâlâ tutsak. “Biz buna hayvan refahı diyoruz,” diyor Schouten. “Fakat hayvanlar için neredeyse değişen hiçbir şey yok.”
1975 yılında Singer bu tür vakaların istisna değil, hayvanları birer gerece indirgeyen yapısal uygulamalar olduğunu açıkça belirtmişti. Sırf etleri daha yumuşak olsun diye buzağıların doğumundan kısa süre sonra annelerinden alınıp anemiyi tetikleyecek demirden yoksun bir diyetle beslendiklerini, balıkların diri diri nakledilip karada boğulmadan önce güçlükle solumalarını ürpertici detaylarla betimlemişti. Bunlar ve daha birçok eziyet yöntemi o zamanlar oldukça yaygındı. Etik alanındaki elli yıllık gelişmelere rağmen bu tür uygulamalar hiçbir şekilde sona ermedi.
Hayvan refahının artık politik gündemin bir parçası olduğu ülkelerde bile işin uygulamaya geçmesi hem kamuoyu endişesinin hem de siyasi retoriğin gerisinde kalıyor. Singer’ın doğum yeri olan Avustralya’da Hayvan Adalet Partisi bulunmasına rağmen yumurtlayan tavuklar hâlâ AB’nin 2012’de yasakladığı kafeslerde tutuluyor. Avustralya’nın bu uygulamayı 2032’ye dek aşamalı olarak durdurmayı planlaması, hayvanları koruma konusunda ne kadar kayıtsız kalındığını, alınacak olan önlemlerin büyük ölçüde göstermelik bir siyasi iradeye ve kamuoyu baskısına bağlı olduğunu gösteriyor. Refah etiketlerinin, duvarların ve pazarlamacılığın arkasında, kesimevlerinin vahşetine tanıklık edemeyeceğimiz güvenli bir mesafede tutuluyoruz. National Geographic sayesinde ortalama bir izleyici, domuzlar ve tavuklardan çok köpekbalıkları ve leoparlar hakkında bilgi sahibi oluyor.
Vegan araştırmacı, gazeteci Roel Binnendijk, Singer’ın ilerlemenin görünürlük ile başladığı kanaatine bağlı kalarak Onder de beesten [Hayvanların Arasında] adlı kitabında kesimevlerinde gerçekte neler olup bittiğini gözler önüne seriyor. Binnendijk, üç yıl boyunca gizli bir kamerayla Hollanda’nın çiftliklerinde ve kesimevlerinde kimliğini gizleyerek çalıştı. Ördek yakalayanların canlı hayvanları futbol topu olarak kullandığını ya da ezerek öldürdüğünü, domuzların tekmelendiğini, dövüldüğünü, kulaklarından sürüklendiğini ve genital bölgelerine elektrik verildiğini kayda aldı. Görüntüler ülke çapında haber olarak yayınlandı.
Kanunlar sık sık yetersiz kaldığı için zaferler hep mahkeme salonunun dışında kazanılır. Laboratuvarlar kapatıldı, perakendeciler kürk satmayı bıraktı, süpermarketler tedarik politikalarını gözden geçirdi; üstelik bunlar gönüllü olarak değil, tüketicilerin ve aktivistlerin baskılarıyla yapıldı. Bazıları, bu “özel zaferlerin” daha adil bir hukuki düzene giden yolda gerekli ara adımlar ve öncüler olduğunu savunuyor. Ancak biz çok daha fazla et tükettiğimiz için milyarlarca daha fazla hayvanın acı çektiği söz konusuyken; biraz daha fazla alan, biraz daha az stres gibi küçük iyileştirmeler ne kadar anlamlı olabilir ki?
1944 yılında “vegan” terimini ortaya atıp kendi derneğini kuran Britanyalı marangoz Donald Watson, çocukluğunun büyük kısmını amcası George’un çiftliğinde geçirmişti. Orada bir domuzun katledilmesi onu iliklerine kadar sarsmış, çiftlik hayatının romantik imgesi bir anda yok olmuş, yerine klostrofobik bir ölüm çemberi gelmişti. On dört yaşında diyetini değiştirip vejetaryen olmuştu.
Watson’ın ölümünü gördüğü domuz büyük ihtimalle bugünün endüstriyel çiftliklerinde yetiştirilen domuzlara hiç benzemiyordu. Çiftlik hayvanlarının sayısı artmakla kalmayıp, çektikleri zulmün doğası değişti. Endüstriyelleşme, hayvanları antibiyotiklere ve proteinli yemlere bağımlı, kırılgan ve belirli bir amaca yönelik tasarlanmış “makine”lere dönüştürdü. Günümüzde domuz yavruları hızlı büyümeleri ve mümkün olduğunca fazla et verebilmeleri için yetiştiriliyorlar. Daha geniş omuzları, daha uzun gövdeleri var ve daha fazla yavruyu besleyebilmeleri için atalarının sahip olduğundan daha fazla memeye sahipler. 1970’lerde dişi bir domuz yılda 22 kadar yavruyu sütten kesebiliyordu. Bugün bu sayı ortalama 32 fakat çiftleştirme teknikleri ile 40 olması hedefleniyor. Anneliğin bu şekilde yoğunlaştırılması hayvanları bitap düşürüyor. Birçok dişi domuz kendi üretkenliklerinin yarattığı fiziksel tahribattan dolayı erken yaşta ölüyor.
Günümüz domuzları strese daha yatkın, daha sık sakatlanıyor, saman ya da temiz hava olmaksızın çıplak beton zemin üzerinde yaşıyor. Burunlarıyla eşeleyip rahatlayacak bir yerleri yok. Watson’ın gördüğü domuz ile bugün tükettiğimiz arasındaki fark yalnızca tarihsel değil, aynı zamanda biyolojik. Değişmeyen tek şey ise çektikleri acı.
Yazar Jonathan Safran Foer, 2009 tarihli Hayvan Yemek adlı kitabında, tabağımıza koyduğumuz şeyin yalnızca damak tadına değil, aynı zamanda ahlaki seçime de bağlı olduğunu savunuyor. Gıda sistemlerinde hayvanlara yönelik tutumumuzun sadece ekonomik veya kültürel olmadığını, aynı zamanda kimliğimizi yansıttığını gösteriyor. Hayvanların kitlesel olarak acı çekmesinin bunu meşru kılmak için anlattığımız gelenek, sağlık ve mecburiyet gibi hikâyelerle mümkün olduğunu söylüyor. Ancak Foer’e göre hiçbir hikâye masum değildir. Görmezden gelmek tarafsız bir davranış değil, fail ile aynı tarafta yer almaktır.
Safran Foer’in bu çağrısı Singer’ınkiyle yankılansa da odağı ahlaki muhakemeden ahlaki tahayyüle kaydırıyor. Yalnızca “Adil olan nedir?” diye sormuyor, aynı zamanda “Nasıl insanlar olmak istiyoruz?” sorusunu da yöneltiyor. Bu değişim, özellikle acı çekmenin endüstriyel ölçüde devam ettiği bir dönemde hayati önem taşıyor. Safran Foer sadece ilkelerimize değil, karakterimize de meydan okuyor.

1975 yılında Singer, Animal Machines (1964) [Hayvan Makineleri] kitabının yazarı Ruth Harrison gibi kadın çağdaşlarının çalışmaları üzerine inşa ettiği, hayvan hakları için faydacılığıyla dikkat çeken bir argüman ortaya koydu. Bugün, hayvanların acı çekebildiği ve bu yüzden ahlaki açıdan önem taşıdıkları yönündeki kanaati, farklı görüşlerdeki filozoflar tarafından bile geniş çapta paylaşılıyor. “Hayvanların ahlakla hiçbir ilgisi olmadığı düşüncesi büyük ölçüde yok oldu,” diyor Singer. “Argümanlarımı tam anlamıyla desteklemeyen filozoflar bile artık hayvanların bir değeri olduğunu kabul ediyorlar.”
Singer’ın elli yıl önce araladığı ufuk, o günden bu yana daha da genişledi. Artık pek çok farklı gelenekten gelen düşünürler, insan ve hayvan arasındaki o eski sınırı sorguluyor. Christine Korsgaard gibi Kantçılar, hayvanların kendi başlarına birer “amaç” olduklarını ve saygı duymamız gereken içsel bir değere sahip olduklarını savunuyor. Carol J. Adams ve Lori Gruen gibi feminist filozoflar ise hayvanlara yönelik baskının ataerkil yapılarla ve cinsiyetçi hiyerarşilerle nasıl iç içe geçtiğini ifşa ediyorlar. Adams, maskülenite ve et arasındaki kültürel bağı eleştirirken; Gruen, temelini soyut hesaplamalardan ziyade, bağ kurmaktan alan, “ilişkisel bir empati etiği” çağrısında bulunuyor.
İnanç dünyasından yükselen sesler de bu koroya katıldı. Teolog Andrew Linzey, hayvanlara önem vermenin Hıristiyanlar için bir şefkat görevi olduğunu ifade ediyor. Budist filozof Shih Chao-hwei, hayvan etiğini zarar vermeme ve karşılıklı bağımlılık ilkelerine dayandırıyor. Bazıları ise daha da ileriye giderek hayvanları sadece korunması gereken varlıklar olarak değil, ortak siyasi toplulukların katılımcıları olarak hayal ediyor. Zulmü azaltma çağrısı olarak başlayan şey, daha kapsamlı, daha derin ve manevi hedefi daha cesur olan zengin ve çoğulcu bir diyaloğa dönüştü.
Singer’ın merkezdeki düşüncesi olan acı çekme kapasitesinin bir varlığa ahlaki statü kazandırması, bugün hâlâ onun yol gösterici ilkesi olmayı sürdürüyor. “Bana göre gerçekten önemli olan tek kriter hâlâ bu,” diyor Singer.
1979 tarihli Pratik Etik gibi daha sonraki eserlerinde Singer, faydacılığını geliştirdi ve daha pragmatik bir tutum sergiledi. Refahın artırılması ve et alternatifleri gibi acıyı azaltan geçici çözümleri desteklemeye başladı. Kariyeri boyunca düşünceleri yalnızca hayvanların çektiği acıyı en aza indirgeme ilkesine bağlı kalmıştı. Ancak ahlak anlayışı zamanla genişledi. Henüz 1972 yılında, yoksulluğa karşı daha güçlü küresel eylem çağrısı yapan Kıtlık, Bolluk ve Ahlak’ı yayımlamıştı. Son dönemlerde ise, etkili diğerkâmlık hareketiyle kurduğu bağ sayesinde ilgi alanı iklimi ve teknolojiyi de kapsayacak şekilde genişledi.
Bugünlerde Singer, arada bir tükettiği istiridye hariç çoğunlukla vegan besleniyor, yapay zekâ, gıda politikaları ve hayvancılık gibi sistemler üzerine kafa yoruyor. Ona göre bu sistemler, kimin elinde olduklarına ve hangi amaca hizmet ettiklerine bağlı olarak acıyı dindirebilir veya daha da şiddetlendirebilirler. Ahlaki muhakeme yöntemine olan bağlılığını sürdürse de kendi çalışmalarının üzerine yeni fikirler inşa eden düşünürleri memnuniyetle karşılıyor. Eva Meijer’ın katkıları üzerine düşünürken şöyle diyor: “İlginç, benim kendi konumumun ötesine geçiyor ama kesinlikle değerli.”
Hayvan Özgürleşmesi’nden bu yana bitkisel ağırlıklı beslenme için yeni bir gerekçe ortaya çıktı: iklim. Hayvanların çektiği acıya odaklanan ahlaki yaklaşım artık sera gazları ve biyoçeşitlilik kaybına yönelik yaygın endişelerle örtüşüyor. Ancak hayvanların daha az acı çekmesi ve emisyonların düşürülmesi gibi hedefler birbiriyle uyumlu gibi görünse de bazen çelişkili olabiliyorlar.
2024 yılında Danimarka; sığır, domuz ve koyunlara karbon vergisi getireceğini açıklayan ilk ülke oldu. İklim aktivistleri buna sevinse de hayvan refahı uzmanları uyarılarda bulundu. Aarhus Belediyesi, 2022’de benzer bir politikayı test ettiğinde sığır eti satışları yüzde kırk düşmüştü ama tavuğa ve domuza olan talep aniden yükselmişti. Tavuk etinin sığır etine göre daha iklim dostu olduğu kabul edilir ancak bu değişim aynı zamanda daha fazla hayvanın katledileceği, daha kötü koşullarda ve daha kısa süre yaşayacakları anlamına geliyor.
Singer, böyle bir değişimin acı çekmeyi artıracağı konusunda uyarıyor. Bir inek 160 öğün yetecek kadar et verebiliyor. Bir tavuk ise en fazla dört öğün yetiyor. Tavuklar, yirmi bin kadar kuşun sıkış tepiş olduğu, yapay ışıklandırmayla aydınlatılan devasa ahırlarda seri üretim hâlindeler. İçerideki hava, dışkılarından yayılan amonyak ile kaplı. Üstelik bu hayvanlar o kadar hızlı kilo alacak şekilde yetiştirilmişler ki henüz gelişmemiş bacakları kendi vücutlarını taşımakta zorlanıyor. Sadece karbondioksit emisyonlarına odaklanmak, bu acıyı görmezden gelmektir. “Bu riskli bir şey. Daha az salınıma sebep oluyor ancak hayvanlara daha fazla acı çektiriyorsunuz,” diyor Singer.
Singer, kitabının ilk baskısında iklim değişikliğine pek değinmediğini söylüyor. Nitekim 1975 yılında bu konu neredeyse hiç gündemde değildi. Kitabın gözden geçirilmiş baskısında “hayvansal üretimin çevresel etkileri” odak noktası hâline geliyor.
Singer’a göre gerçek değişimin anahtarı yapısal reformdadır: Hayvancılığa yönelik doğrudan ve dolaylı sübvansiyonların sona erdirilmesi ve tarım politikalarının bitki bazlı üretime yönlendirilmesi. “Ancak, mahsul yetiştirip hapsedilmiş hayvanlara yedirme ve karşılığında bu besinlerin sadece bir kısmını geri alma şeklindeki yerleşik ekonomik mantığı temelden sorgularsak, Hayvan Özgürleşmesi vaadi tam anlamıyla yerine getirilebilir.”
Dipnot
[1] Bu metin 24 Temmuz 2025’te yayımlandı. Paragrafta ve metnin genelinde zamana atıf yapılan durumlarda bu bilgi akılda tutulmalıdır. — Ed.N.
| Bu yazı Abdülkadir Ülger tarafından sosyalbilimler.org’un “Felsefe” kategorisinde yayımlanmak üzere Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri metnin editörlüğünü Talha Dereci, orijinal metinle kıyasını Doğan Ağcakaya ve Türkçe redaksiyonunu M. Utku Yeşilöz yapmıştır.
Orijinal Kaynak: Stoop, Daan. (2025, 24 July). “Peter Singer and Fifty Years of Animal Liberation”, The Philosopher 1923. Atıf Şekli: Stoop, Daan. (2026, Ocak 29). “Peter Singer ve Elli Yıllık Hayvan Özgürleşmesi” çev. Abdülkadir Ülger, Sosyal Bilimler, Erişim Linki. Kapak Resmi: Peter Singer, New York eyaleti Watkins Glen’deki Farm Sanctuary’nin koyun ahırında. Yasal Uyarı: Yayımlanan bu yazı Türkçeye yabancı dilden sosyalbilimler.org çevirmenleri tarafından çevrilmiştir. Söz konusu Türkçe metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlâli söz konusu olduğunda; sosyalbilimler.org, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Bu metinde yer alan görüşler yazara aittir ve sosyalbilimler.org’un editöryal politikasını yansıtmayabilir. |







