Hıristiyanlığın merkezinde, “boş mezar”[1] şeklinde bilinen kocaman bir boşluk yer alır. Paskalya Bayramı, Tanrı’nın görkemli bir tecellisi değil, O’nun yokluğu etrafında döner. Mezar boştur zira İsa’nın ölümden dirildiğine inanılır ancak Yeni Ahit bu olayı bizzat aktarmaz. İsa’yı ölümünden önce, ardından da havarileri arasında dolaşırken gösterir; ne var ki bu iki sahne arasında bir başka büyük boşluk açılır.
Bunun nedeni dirilişin temsil edilemez olmasıdır. Çok kutsal olduğu için değil; Hıristiyanlar bunun gerçekten yaşandığına inansa da bu, bütçe açıklaması ya da İran savaşı gibi türden bir olay değildir. O gün İsa’nın mezarının çevresinde telefonunuzla dolaşıyor olsaydınız, fotoğrafını çekemezdiniz. Öyle bir sahne yok; esneyip doğrulmuş, kefenini silkmiş, gözlerini kırpıştıra kırpıştıra güneş ışığına adım atmış. Diriliş, “bir şeyin olması”nın ne anlama geldiğini tümden sorgulamaya açar. Beklemek bir olay mıdır, yoksa bir olayın yokluğu mu? Sevgiye[2] tutulmak bir tür olaydır ama bir dilim ekmeği yakmak gibi değil. Diriliş, gerçek olmadığı için değil, bir imgede dondurulamayacak kadar gerçek olduğu için temsil edilemez. Eğer nihai gerçeklik diye bir şey varsa, onu dil ile yakalayamayız. Bilinçdışı gibi, dilimizin sınırlarının öte yakasında durur.
Ancak İsa’nın ölümden dirilişi salt “manevi” ya da simgesel bir mesele değildir; zira ortada gerçek bir insan bedeni vardır. Dirilen İsa, hayalet olmadığını kanıtlamak için dostlarıyla sofraya oturur; ellerindeki yaralar gerçektir vb. Ne var ki bu beden, diyelim ki Pete Hegseth’inkinden[3] farklı bir varlık düzenine aittir; onunkinden daha az kanlı canlı olduğu için değil, tam tersine çok daha yoğun biçimde öyle olduğu için.
Mezarda bir şeyin olup olmadığı sorusu, cesedin kaybolduğunu ilk kimin haber verdiği sorusunu da beraberinde getirir. Bunu ilk bildiren kişi, muhtemelen bir seks işçisi olan ve bu yüzden iktidar çevrelerinin gözünde pek güvenilir sayılmayan Mecdelli Meryem’di. Üstelik o bir kadındı; o dönemde kadın tanıklığı zaten değersiz kabul ediliyordu. Dolayısıyla mezarın boş olduğunu ilk haber verenlerin Mecdelli Meryem ve yanındaki kadınlar olması, İncil yazarları için son derece can sıkıcı bir durumdu; ellerinden gelseydi bu kısmı metinden çıkarırlardı. Bunu yapmamış olmaları ise şunu düşündürür: Bu rivayet, artık halkın hafızasına öyle işlemişti ki dışarıda bırakmak mümkün değildi.
Tüm bunlar, Yüce Tanrı’nın salt bir boşluktan daha müspet bir ikonunu talep eden dindarlar için son derece rahatsız edicidir. Oysa İbrani kutsal metinlerinin Yahve’si, tasvirleri açıkça yasaklamıştır. Tanrı’nın putunu yapamazsınız zira O’nun tek gerçek sureti kanlı canlı insan bedeninin ta kendisidir. Onu düşmanlarınıza karşı bir fetiş gibi savaşa süremezsiniz; heykeline tütsü yakarak cennete girişi zorlamaya da kalkışamazsınız. Hatta ona bir ad bile veremezsiniz, bu da onu cebinize indirmeye, kendi çıkarlarınız için bir araca dönüştürmeye çalışmaktan başka bir şey olmayacaktır.
Öte yandan bazı İsrailliler için çok daha kolay bir yol vardır: Oidipus fantezilerini Tanrı’ya yansıtmak ve onu “Büyük Baba” olarak, yani günahlarının hesabını soracak ve böylece suçluluk yüklerini hafifletecek öç alıcı bir tanrı olarak görmek. Yahve’yi patriark ve süperego olarak resmeden bu sahte tasvirin İbranice adı, “Suçlayıcı [Accuser]” anlamına gelen Şeytan’dır. Hıristiyan milliyetçi Amerikalılar, bütün o ütülü pantolonları ve bembeyaz dişleriyle Tanrı’yı Evrenin Başkomutanı [Chief of the Cosmos] ilan ettiklerinde, Kutsal Yazıların putperestlik dediği şeyi işlemiş olurlar. Kötü haber şudur: Tanrı’nın Amerika Birleşik Devletleri’ne duyduğu kaygı, East Grinstead’e[4] duyduğundan fazla değildir. Tanrı’nın gözdesi olan ulus yoktur —İsrail bile.
Hatta Tanrı, eski İsraillilere karşı epey hırçınlaşır. Bir kısmı O’nun Süper Varlık [Super Being] gibi davranmasını ister durur; oysa O, Prenses Royal ya da bir gayda [bagpipes] takımı gibi bir varlık olduğu anlamda hiç de varlık değildir. Herhangi bir nesne, töz ya da birey hiç değildir. Bir Amerikan neocon’u gibi insanlık tarihine sürekli burnunu sokmaz. Tanrı ile evren iki ayrı şey değildir. Chicago’da bulunur gibi cennette bulunmaz. İnsanlar adını anarken saygıyla yukarı doğru işaret etme eğiliminde olsa da Tanrı göklerde hiç değildir. Yeşaya Kitabı’nda İsrailliler O’nun yakı sunularıyla yatıştırılabileceğini sandıklarında, Tanrı tütsülerinin kötü koktuğundan yakınır[5] ve onlara dulları, yetimleri korumak, yoksulları zenginlerin şiddetinden kollamak için ne yaptıklarını sorar.
Meryem Ana, İsa’ya hamileyken muzaffer bir ilahiye döküldüğünde, güçlüleri tahtlarından indirip ezilenleri yücelten, yoksulları nimetlerle dolduran ve zenginleri eli boş gönderen Tanrı’yı övüyor. Bunlar İbrani kutsal metinlerinin alışıldık temalarıdır. Ülkenin geri kalmışlığıyla tanınan bir köşesinden çıkma, adı sanı duyulmamış genç bir kadın olan Meryem, bizzat yoksulun imgesidir. Karnındaki çocuk, gerçeği korkusuzca haykırdığı için Roma devleti eliyle öldürülecektir. Romalıların kaçak köleler ve siyasi isyancılar için sakladığı türden işkence ve ölüme kurban gidecektir. Hatta çarmıhta yalnızca altı saatle atlatabildiği için şanslı sayılır. Çarmıha gerilenlerin kimileri günlerce çırpınırdı.
Kendisinin devrimci olup olmadığı şüphelidir; ama en yakın takipçilerinden birkaçı neredeyse kesinlikle öyleydi. Bunlardan Simon, dönemin anti-emperyalist gerilla hareketi olan Zeloların üyesi olarak doğrudan adlandırılır. Diğer ikisi, Yakup ve Yuhanna, Zelot çağrışımlı lakaplar almıştır. Yahuda İskariot ise efendisini, Romalılara karşı silahlı bir ayaklanmaya önderlik edeceğini ummuş, bu gerçekleşmeyince hayal kırıklığına uğrayarak ele vermiş olabilir. İsa’nın kendisi, egemen sınıfa karşı çıkan mesleksiz bir avareydi [vagrant]; aileye, özellikle kendi ailesine, pek hazzedemediği anlaşılıyor. Misyonuna sadakat, çocuğunun mezuniyet törenine yetişmekten her zaman önce gelir.
Hıristiyanlık öncesi pek çok toplumda ölüm, defin ve diriliş ritüelleri vardı. Bitki ve bereket kültleri, kısır toprağı bir gün yeniden canlandıracak olan öldürülmüş ya da yaralı tanrı mitleri; bütün bunlar, ironik biçimde, İngiliz şiirinin en yürekli “modern” yapıtı sayılan T.S. Eliot’un Çorak Ülke’sinin yüzeyinin altında pusuya yatmış durumdadır. Şiir aynı anda hem arkaik hem avangarddır. Belki de bu kalıplar ve ritimler insan zihninin derinliklerine bir biçimde işlenmiştir. Bu açıdan Hıristiyanlık insanlığa büsbütün yeni bir şey getirmez; uzun bir kurban geleneği üzerine inşa edilir. Söz konusu kurban, tüm topluluğun günah ve suçluluk yükünü sırtlanan ve bu çoraklığa ölüp yeni bir hayata kavuşan günah keçisidir.
Oysa Hıristiyanlık, bu kalıba uyarken onu dönüştürür. Bereket kültleri, kurban edilen tanrılar, kurumuş toprağa taze suyun akıtılması ve benzeri uygulamalar —bütün bunlar özünde iktidarla ilgilidir. Kabile, ekinlerini yetiştirebilmek için Doğa üzerinde iktidar kurmak zorundadır; bunu da toprağa gömülüp yeni bir hayata dirilen tanrı imgesiyle ritüel olarak sahneye koyar. Bitkinin çiçek açması için tohumun ölmesi gerekir. Hıristiyanlığın yaptığı, tüm bunları Doğa ve biyoloji düzleminden tarih ve ahlak düzlemine taşımaktır. Kurtuluş için ölüm hâlâ zorunludur, ancak artık bu, İsa’nın yaşamında somutlaştığı biçimiyle, sevgiyle kendini ötekine adayarak ölmektir. Yeni yaşamın zorunlu koşulunu oluşturan işte budur —yakı sunuları ya da öldürülmüş putlar değil. İsa’nın döneminde Roma İmparatorluğu’nun örgütlü vahşeti ve adaletsizliğiyle simgelenen o sistemden ölüp çıkmalı, bir dostluk topluluğuna yeniden doğmalısınız. Vaftizin yıkanmakla değil boğulmakla ilgili olmasının nedeni de budur.
Tavşan kostümlerinden ve boyalı yumurtalardan çok uzakta bir yer burası. Paskalya elbette eğlence ve sevinç demektir ama her gerçek mutluluk gibi bunun da bedeli ağırdır. Yalnızca simgesel düzeyde de olsa, öte yana çıkabilmek için ölümün ve yoksunluğun içinden geçmek zorundasınız. Elinizde hiçbir güvence olmaksızın bunu göze almak, inanç denen şeydir. İsa’nın ölümünde cehenneme indiğinin söylenmesinin nedeni budur: Alaycı çığlıkların, kıkırdamaların, yuhaların ve kahkahaların birbirine karıştığı o kakofoniyle, yani şeytaninin egemenlik alanına. Şeytani olan, yaşamın ve anlamın yeminli düşmanıdır; insani olan her şeyin en küçük bir değer taşıyabileceği yolundaki abes kuruntuyu yerle bir etmeye adanmıştır. Bunu aşabilmek için tüm bunların içinden geçmek, Kutsal Cuma’dan[6] Paskalya Pazarı’na[7] uzanan yolu kat etmek gerekir. Ya da Yeats’in deyişiyle, “Yırtılmadan geçmeyen / Tam olamaz, bir olamaz.”[8]
Ancak ölümü öylece geride bırakamazsınız. Hıristiyan mesajının en tatsız yanı şudur: Gerçek anlamda severseniz muhtemelen öldürülürsünüz. Günümüzde piyasaya sürülen romantik, erotik ve duygusal sevgi türlerinin hiçbiri bunu andırmaz; bu, insana en az şefkat vadeden sevgidir. İsa bir şehit olarak ölür, yani başkaları için özgür iradesiyle canından geçen biri olarak. İngiliz ölçütlerine göre biraz aşırıdır bu. Ne var ki artık Sezar’ın değil Donald J. Trump’ın yönettiği ölüm saçan imparatorluk makinesini, bundan azıyla yıkmak pek olası görünmüyor.
Dipnotlar
[1] Empty tomb, İsa’nın çarmıha gerilmesinden üç gün sonra mezarının boş bulunduğuna dair rivayeti ifade eder; Hıristiyan inancında bunun nedeni dirilişdir ve Paskalya’nın merkezî imgesi sayılır. — Ç.N.
[2] Metnin başlığında da içinde de love sözcüğü kullanılmaktadır. Hıristiyan teolojisinde sevginin üç düzeyi ayırt edilir: eros (romantik/erotik), philia (kardeşlik sevgisi) ve agape; Tanrı’nın insana, insanın Tanrı’ya duyduğu en yüce, koşulsuz, özverili ve her koşulda kalıcı olan sevgi. Eagleton’ın metninde love bu son anlamda, yani agape olarak işlenmektedir. Bu nedenle “aşk” yerine “sevgi” tercih edilmiştir. — Ç.N.
[3] Donald J. Trump’ın ikinci başkanlığı döneminde Amerika Birleşik Devletleri’nin savunma bakanı olarak çalışan, Hıristiyan milliyetçiliği ile özdeşleşmiş bir figür. — Ç.N.
[4] İngiltere’nin güneyinde yer alan, metin ve yazarın Amerikan istisnacılığına dönük eleştirisi bağlamında herhangi bir özelliği olmayan, sıradan bir kasaba. — Ç.N.
[5] Yeşeya, 1:13: “Artık değersiz tahıl sunuları getirmeyin. Buhurunuz bana iğrenç geliyor. Yeniaylar, Sebt günleri kutluyor, toplantı çağrıları yapıyorsunuz, özel toplantılar yaparken bir yandan da büyücülüğe başvurmanıza dayanamıyorum.” Kaynak Çeviri: Yehova’nın Şahitleri, jw.org. — Ç.N.
[6] Good Friday, İsa’nın çarmıha gerildiği gün. Hıristiyan takviminde en yas dolu gün; bazı kiliselerde oruç tutulur, ibadet yapılır. — Ç.N.
[7] Easter Sunday, İsa’nın dirilişinin kutlandığı gün. Kutsal Cuma’dan iki gün sonra, pazar günü. Hıristiyan takviminin en büyük bayramı. — Ç.N.
[8] The Winding Stair and Other Poems (Macmillan, 1933) derleminde yer alan “A Dialogue of Self and Soul” başlıklı şiirden: “Nothing can be whole or sole / That has not been rent.” — Ç.N.
| Bu yazı Talha Dereci tarafından sosyalbilimler.org’un “Felsefe” kategorisinde yayımlanmak üzere Türkçeye çevrilmiştir. Çeviri metnin orijinal metinle kıyasını Doğan Ağcakaya ve Türkçe redaksiyonunu M. Utku Yeşilöz yapmıştır.
Orijinal Kaynak: Eagleton, Terry. (2026, 05 April). “On Love and Sacrifice – Easter is a Celebration of Absence”, UnHerd. Atıf Şekli: Eagleton, Terry. (2026, Nisan 08). “Sevgi ve Kurban Üzerine: Paskalya, Yokluğun Kutlamasıdır” çev. Talha Dereci, Sosyal Bilimler, Erişim Linki. Kapak Resmi: Eugène Burnand, Les Disciples Pierre et Jean courant au sépulcre le matin de la Résurrection [Diriliş sabahı mezara koşan havariler Petrus ve Yuhanna] (1898). Yasal Uyarı: Yayımlanan bu yazı Türkçeye yabancı dilden sosyalbilimler.org çevirmenleri tarafından çevrilmiştir. Söz konusu Türkçe metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlâli söz konusu olduğunda; sosyalbilimler.org, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Bu metinde yer alan görüşler yazara aittir ve sosyalbilimler.org’un editöryal politikasını yansıtmayabilir. |








