Sosyal Bilimler

XVII. Yüzyılda Osmanlı ve İngiltere'de Krizler ve Dönüşümler: Karşılaştırmalı Bir Tarih Perspektifi | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

XVII. Yüzyılda Osmanlı ve İngiltere’de Krizler ve Dönüşümler: Karşılaştırmalı Bir Tarih Perspektifi

“…
Oldı devletlüler etfâl sıfat
Oglan oyuncagı oldı devlet
Dikkat olınsa eger devletine
Zilleti degmez anun izzetine
…” (Kortantamer, Nev’î-zâde Atâyî ve Hamse’si, 1997)

Yukarıda zikredilen dizeler bir XVII. yüzyıl şairi olan Ne’vizâde Atâyi’nin (ölm. 1636), dönemin düzenini son derece sert dille eleştirdiği Hamse’sinden bir kesittir. Bu dizeleri Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi Sultan II. Osman’ın katledilmesinden hemen sonra yazması ise son derece manidardır. Yedi iklimi kabzasına alan cihanşümul Osmanlı İmparatorluğu’nun sultanları aslında uzun süreden beri hükümetlerini tek başlarına gerçekleştirmiyorlardı. Daha doğru bir ifade ile Osmanlı sultanlarının yönetimin tek merkezi olduğu düşüncesinin ne derece doğru olduğu sorusu belirtilen tarihsel süreçte aranmalıdır. Osmanlı kaynaklarının XVI. yüzyılın sonundan başlayarak nizamın bozulduğu yönündeki iddialarını tekrarlamaları hiç kuşku yoktur ki bu düşüncenin en sağlam dayanağını teşkil etmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu üzerine tarih yazımının bugünkü durumuna genel bir bakış, kendine özgücülüğün (particularism) izlerini hemen belli etmektedir. Nitekim Osmanlı tarihinin diğerleriyle karşılaştırılamazlığı ve aynı şekilde ele alınamazlığının vurgulanması bakış açımızı daraltmış ve birçok yanlış anlaşılmanın -Osmanlı sultanlarının mutlak otoritesi gibi- ortaya çıkmasına neden olmuştur (Abou-El-Haj R. A., 2000). Şüphesiz bu kendine özgücülük Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihini yazmakta çağdaşı olan diğer devletler ile yapılacak bir karşılaştırma zeminini ortadan kaldırmaktadır. Osmanlılar da Avrupalı çağdaşları gibi krizler yaşayıp, bu krizleri aşma noktasında kimi zaman onlarınkine benzer, kimi zaman ise farklı bir tertip ile yaşanılan krizleri bir dönüşüm olarak atlatmaya çalışmıştır.

Osmanlı tarihçileri sık sık, örneğin iltizam gibi dünyanın oldukça farklı devletlerinde ve kültürlerinde peyda olan olguları yalnızca Osmanlı İmparatorluğu’nu etkileyen dönemsel faktörlerin bir sonucuymuş gibi ele alma eğiliminde olmuşlardır. Bu eğilim yalnızca Osmanlı uzmanlarını yanlış yöne sürüklemekle kalmamakta, aynı zamanda konunun uzmanı olmadığı halde Osmanlıyı da içeren bir karşılaştırmalı tarih yazmak isteyenlerin karşılaştıkları açmazları daha da büyütmektedir. Buna en iyi örnek, Avrupa’nın mutlakiyetçi devletleri üzerinde yoğunlaşan kitabında Osmanlı içinde bir bölüm yazan Perry Anderson’dır. Araştırmasını ikincil kaynaklara yoğunlaştıran Anderson, Osmanlı İmparatorluğu’nun kendisini Avrupa’dan farklılaştıran özelliklerini vurgulayarak Avrupa’nın özgün olarak nitelendirildiği tarihsel ilerleme çizgisinin altını da özellikle çizmektedir (El-Haj, 2000). Bunun dışında Osmanlıların süregelen araştırmalarda “savaşçı” bir devlet olduğu savı da örnek verilebilir fakat buradaki temel sorunsal şudur; Osmanlıları çağdaşı olan diğer devletlerden ayıran bir “savaşçı” kimliğinin ya da modelinin geçerliliğinin sınırları.

Osmanlı bakış açısından, “kâfir”e karşı savaş yoluyla İslam topraklarını genişletme ideolojisi padişahların saltanatının bir tür garantisi yahut kendi saltanatlarının meşrulaştırılmasında mühim bir rol niteliğindeydi. Öte yandan “Türkler”e karşı savaş Habsburg hükümdarlarının da güçlü bir meşruiyet aracıydı. Dolayısıyla hem erken modern dönem Avrupa devletleri hem de Osmanlı İmparatorluğu savaş için örgütlenmişlerdi, başlıca varlık nedenleri buydu (Faroqhi , Osmanlı İmparatorluğu ve Etrafındaki Dünya, 2014). Osmanlı’nın savaşçılık üzerinden değerlendirilmesine karşıt olarak Daniel Goffman, bu savaşçı ideolojinin erken modern çağda Avrupa’daki hemen hemen her devleti açıklamak için kullanılabileceğini vurgular. Erken modern çağdaki Habsburg, Fransız ya da İngiliz devletinin var olma nedeninin de savaş olduğunu ve bir diğer yerinde yaptığı saptamayla İngiltere’de yerel birimlerdeki polis şeflerinin aynı zamanda hem polis hem de asker olduğunu belirtmektedir (Goffman, 2014).

Hem savaşçı devlet modeli hem de Osmanlı kronik yazarlarının eserlerinde geçen nizâmın bozulması olayı modern dönem tarihçileri tarafından eleştirel bir okumaya tâbi tutulmadığı için, anakronik yaklaşımlardan kurtulamamaktadır.

Bu yaklaşım doğrudan liyakate dayalı modern ulus-devleti, erken modern dönem içinde geçerli bir paradigma olarak görmeye sebebiyet vermiştir. Sonuç olarak, XVI. ve XVII. yüzyıllar Osmanlı’sındaki toplumsal ve ekonomik dönüşümler ya tamamen görmezden gelinmekte ya da ulus-devlet çerçevesinde analize zorlanmaktadır (El-Haj, 2000). Halbuki hemen hemen aynı dönemlerde İngiliz İç Savaşı’nın patlak verdiği yıllar bir “dönüşümün” eseri olarak telakki edilmekle birlikte “Muhteşem Devrim” diye adlandırılmaktadır (Hill, İngiltere’de Devrim Çağı 1603-1714, 2016).

Kültürel açıdan bile, birçok araştırmacı erken modern dönemde Osmanlıları yaratıcı ve üretken olmaktan çok, başka uygarlıklardan türetme olarak düşünmüşlerdir. Bu tarz değerlendirmelerde şüphesiz en büyük ölçü Batı Avrupa kaynaklı gerçekleştirilmiştir. İtalyan Rönesans’ının düşünsel devrimi, ulus-devletin önünü açmaya katkıda bulunan askeri devrim, Amerikan ve Fransız demokratik devrimleri ve İngiliz sanayi devrimi gibi cihanşümul etkiler yaratan hadiseler hep bir referans noktası olmuştur (Goffman, 2014).

Tarih yazımı hususunda belirtilen bu arka plan sonrasında erken modern dönemde Osmanlıların ve karşılaştırılacak olan İngiltere devletinin XVII. yüzyıl içerisindeki sosyal-ekonomik ve siyasal gelişmelerini, olabildiğince bu tarz yaklaşımlardan sıyrılarak incelenmeye girişilecektir.

XVII. Yüzyıldan Kesitler: İngiltere ve Osmanlı’ya Genel Bir Bakış

Bir önceki yüzyılın son yıllarında kendisini göstermeye başlayan ve her iki devlette [1] de emeklemeye başlayan, bir sonraki yüzyılın başından itibaren kendisini iyiden iyiye hissettiren ve birçok siyasal, toplumsal ve ekonomik krize neden olan gelişmeleri belirtmekle işe başlanabilir. XVI. yüzyılın sonunda İngiltere güçlü İspanyol armadası ile giriştiği savaşı henüz bitirmiştir ve devletin hazinesi oldukça boştur.

Kraliçe Elizabeth 24 Mart 1603’de ölmüştür ve İskoçya’nın VI. James’i halefi olarak ihtilafsız bir şekilde tahta çıkmıştır. Öldüğünde arkasında 100.000 sterlinlik bir borç dışında pek bir şey bırakmayan Elizabeth aslında James’in saltanat yıllarında vuku bulacak olan toplumsal gerilimlerin sebebi olarak gösterilmiştir (Hill, Dünya Altüst Oldu İngiliz Devrimi’nde Radikal Düşünceler, 2013). Öte yandan Osmanlı İmparatorluğu’nda ise 1604 yılında Sultan I. Ahmed tahta geçmişti ve kardeş katli uygulamasına son verilmişti. Bu Osmanlı veraset geleneğinde büyük bir değişimdi. Dahası Sultan I. Ahmed genç yaşında baba olmuş ve oğlu İstanbul’da yani imparatorluğun başkentinde dünyaya gelmiş olan tek hükümdardı (Tezcan, 2010).

Her iki devletin iktidarının oluşumu yeni yüzyılın başında böylece çözülmüş gibi görülüyordu fakat durum hiç de böyle değildi. XVI. yüzyıl Osmanlı için gerçekten bir kâbus gibiydi, devletin merkezileşme çabalarına direnen birçok asi tımarların önemini kaybetmesi ve likiditenin ters orantıda olan değerinin yükselişi, artan savaş masrafları, merkez tarafından yapılan tağşişler vb. ekonomik sorunlar taşrada beliren mütegallibelerin çevrelerinde topladıkları gruplarla isyan etmesine yol açacaktı. Bu isyanlar XVI. yüzyılın sonlarından XVII. yüzyılın başlarına kadar sürecekti ve Mustafa Akdağ’ın deyimiyle bir tür “dirlik ve düzen” kavgası niteliği gösterecekti (Akdağ, 1975).

İngiltere’de ise farklı bir durum söz konusu değildi nitekim merkezin çıkarttığı ekonomik yasalara karşı taşrada yaşayan topluluklar güçlü bir reaksiyon göstererek isyan etmişti. Öyle ki 1640’tan önceki yani İç Savaş’ın patlak vermesini hazırlayan yüzyıl bir enflasyon çağıydı. Buğdayın fiyatı altı kez ve genel fiyat seviyesi dört ya da beş kez artmıştı. Nüfusun büyük çoğunluğu tıpkı diğer Erken Modern devletlerinde olduğu gibi tarımla geçiniyordu. Lordundan yeoman’ına [2] becerikli ya da “şanslı” olan mülk sahibi sınıf çabucak zengin olabiliyordu. Yeoman kesiminin mülkler üzerindeki tasarrufuyla zenginleşmesi ile Osmanlı’daki iltizam [3] modelinin benzediği söylenebilir fakat İngiltere’den farklı olarak yukarıda bahsedilen likiditenin yaygınlaşması ile birlikte mültezim’lerin taşrada mütegallibe halini almasına sebep olmuştur.

Tüm bu ekonomik dönüşümler elbette doğrudan toprağa bağlı her iki devlette de ciddi siyasal ve sosyal krizlere yol açmıştır. Bu krizlerin dışında İngiltere’de Protestan reform sonrasında Katoliklere karşı yürütülen açıktan savaş kendisini iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştı.

1605 yılında Katolik Guy Fawks ‘in Kralı, Avam ve Lordlar Kamaralarını havaya uçurma girişimi olarak bilinen Gunpowder Plot [4] bir uzlaşmaya yol açtı; ama mali konulardaki kavgalar ve James’in krallığının yetkileri konusundaki yüksek beklentileri muhalefete yol açtı. Yani kral kendi başına karar almaktan oldukça uzaktı çünkü bizzat kendi egemenliğini City‘lere [5] ve orada sermayeyi elinde bulunduran soylulara borçluydu (Hill, İngiltere’de Devrim Çağı 1603-1714, 2016). Bütün muhafazakâr toprak sahipleri gibi Kral da fiyatlardaki artışı karşılayabilecek mülk yönetiminin yeniden düzenlenmesinde güçlük çekiyordu. Bunu yapmak zorunlu olarak onun yararına da değildi çünkü krallık arazileri yalnızca bir gelir kaynağı değildi, bunlar aynı zamanda bir patronaj ve nüfus kaynağıydı. Elverişli koşullarda -tıpkı Osmanlılarda olduğu gibi- uzun dönemli kiralamalar, hazineye yük olmadan, saraylıları ve kralın hizmetkârlarını ödüllendirmenin bir yoluydu (Hill, İngiltere’de Devrim Çağı 1603-1714, 2016). Burada iktidar paylaşımına dair var olan kanıtlar tartışılmayacaktır çünkü önümüzdeki bölümde doğrudan ele alınacaktır.

Özellikle erken XVI. yüzyıldan başlayıp, XVII. yüzyılın ilk yarısına kadar İngiltere’de devam eden nüfus artışı, toprakların yetersizliğinden dolayı birçok ağaçlık alanın tarıma açılmasıyla sonuçlandı. Bu yeni araziler yoğunlaşan nüfus baskısına bir çözüm olmaktan çok, saraya yakın olan gentry‘lerin [6] işine yaradı. Daha sonra görüleceği gibi İç Savaş’ta kendilerine bir saf tutacaklardı. Bunun yanında Enclosure (çitleme) [7] hareketinin ekilebilir tüm tarım arazileri üzerinde uygulanması da tarımsal üretim yapan köylülerin çoğunun bu durumdan oldukça şikayetçi olmasına ve toplumsal huzursuzluğa yol açtı (Morill, 1988).

Öte yandan Osmanlı’da ise tam olarak aynı olmasa da benzer bir sorun XVII. yüzyılda kendisini gösteriyordu. Vergi yükümlüsü Osmanlı tebaası, özellikle de köylüler vergi toplama konusundaki mücadelenin edilgen seyircisi olmayarak bu bozulan sisteme tepki gösterdiler. Toplumsal mücadele bu dönemde genellikle vergi toplama girişimlerine direnme şeklinde ortaya çıktı. XVII. yüzyılın başlarında Anadolu köylüsü, köylerinin civarında toprak bariyerler oluşturup, bu müstahkem mevkilerin sağladığı korumaya dayanarak vergileri ödemeyi reddettiler. Kimileri ise muhteris eyalet valileri ve onların vergi tahsildarlarına karşı payitahttaki etkin şahsiyetlerin korumasını talep ettiler. Bu yeni vergi toplama şekillerinin, bir zamanlar kamuya ait kabul edilen gelirlerin özelleştirilmesi uygulamasının değişik farklılıklarını içerdiği ve sonunda bunun yönetilen kesimin toprakla olan ilişkisinde değişmeye yol açtığı göz önüne alındığında, köylülerin direnişini açıklamak çok güç olmamaktadır (Abou-El-Haj R. A., 2000).

Osmanlı ekonomisinin üst katmanlarında para kullanımının artmakta olduğunu ve tımarlılarla diğer iddia sahiplerinin köylü artık ürünü üzerindeki taleplerinin bu sebeple çoğalma eğilimine girdiğini söyleyebiliriz. Köylüler muhtemelen ürettikleri ürünün vergi karşılığını paraya çevirmeyi hala güç ve zorlayıcı buluyorlardı. İngiltere’de vuku bulan ve genellikle krallık arazilerinin çoğu kez bir patronaj aracı olarak kullanıldığı daha önce belirtilmişti. Osmanlı’da ise bu patronaj aracı yerel eşraf ve ayanların yükseliş nedenlerini, İstanbul’da yaşayan yüksek düzey memurlar adına hareket eden taşradaki yerel mütegallibelerde aramak çokta yersiz olmamaktadır (Abou-El-Haj R. A., 2000).

İşte tüm bu toplumsal huzursuzluklar her iki devlette de memnun olmayan grupların merkeze karşı bir direnme gücü olarak ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. XVII. yüzyılda İngiltere Parlamentosu hemen hemen tümüyle mülk sahibi sınıflarını temsil etmiştir. Lordlar Kamarası, en büyük toprak sahiplerinden ve Piskoposlardan oluşmuştur. I. James ve I. Charles’ın saltanatında asilzadeler sınıfı unvanların hayasızca satılmasıyla sulandırılmış; bu durum her ne kadar Lordlar Kamarasına olan saygıyı azaltmışsa da onun zenginliğini azaltmaktan ziyade artırmıştır (Hill, İngiltere’de Devrim Çağı 1603-1714, 2016). Toplumsal boyun eğmeyişin bu arka planı doğal olarak mülk sahibi insanların iç savaşın patlak verişinde Kral ya da parlamento arasında bir seçim yapma konusunda onları etkilemiştir. “İnsanların özellikle de aşağı ve orta sınıflardaki insanların yüzleri o kadar değişti ki” diye yazıyordu 1642 yılına tarihlenen bir metin [8] “bir samanın kımıldatılması bütün ülkeyi ateşe verecek ve herhangi bir adamın evinin ve eşyalarının yağmalanmasına yol açabilecek” (Hill, Dünya Altüst Oldu İngiliz Devrimi’nde Radikal Düşünceler, 2013). Osmanlı’da ise merkez-taşra siyasal güç dengesinde çalkantılar çoktan başlamıştı. XVI. yüzyılın sonuna doğru beliren yeni siyasal ve ekonomik durumda padişahın kapıkulunun sayısının süratle arttığını, sayıca güçlenen kapıkulunun İstanbul’da ve taşrada siyasal ağırlığını gittikçe hissettirdiği daha öncede belirtilmişti.

Kapıkulunun sayıca artmasının ve taşra garnizonlarında görevlendirilmesinin ötesinde, siyasal gücünün yanında ülke çapında ekonomik çıkarlar sağladığını da belirtmek gerekir. XVII. yüzyıla girerken padişah hazinesinin gelirleri arttığı halde, çok sayıda kapıkulunun ve paralı asker olan sekbanların ücretlerini ödemek merkez için oldukça zorlayıcı bir şeydi. Buna paralel olarak da enflasyon döneminde kapıkulu ulufesi yeterince arttırılamamıştı (Kunt, 1988).

Burada gözlemlenecek önemli husus şüphesiz Londra ve İstanbul merkezli paylaştırılan gelirler ve yine taşradaki yerel elitlerin kendilerine kazanç sağlamalarına iki merkezinde göz yummak zorunda kaldığıdır. Öyle ki Osmanlı’da merkezde oturan sultan kapıkulu sipahisinin (altı bölük halkının) çeşitli devlet gelirlerinin toplanmasında, ya da vakıfların yönetiminde görevlendirmiş, böylece ek gelir elde etmelerini sağlamıştır (Kunt, 1988). İngiltere’de ise bu işlem hem gelirlerin toplanmasında hem de artı ürünlerin tekelleşmesi üzerinden gerçekleşmiştir. Örneğin 1601 yılında bir parlamento üyesi, tekellerin listesi okunduğunda, “Burada ekmek yok mu?” diye kinayeli bir gönderme yapmıştır. (Hill, İngiltere’de Devrim Çağı 1603-1714, 2016) İngiltere’de XVII. yüzyılın ilk yarısına kadar neredeyse her şey tekel üzerinden gerçekleştiriliyordu, insanlar evinin duvarlarını tekel goblenleriyle kaplıyordu, tekel tüylerinin üzerinde uyuyor, vücudunu tekel sabunuyla yıkıyordu (Hill, İngiltere’de Devrim Çağı 1603-1714, 2016).

Ekonomideki bu tekelcilik XVII. yüzyıl İngiltere ve Osmanlı devletinin merkezini hatta sultan ya da kralların doğrudan kendi egemenliklerine yönelik bir kısıtlamaya kadar varacaktır. Bu da merkez ile taşra elitleri arasındaki ilişkilerin forces intermadiares [9] şeklinde yürütülmesine zemin hazırlamıştır. Fakat bu birlik çoğu zaman taşrada kendini köylülerin ezilmesi şeklinde de ilerliyordu.

Öyle ya da böyle bir gerekçeye dayanarak, hükümdarın ya da onun valilerinden birinin hizmetinde olduğunu iddia eden büyük, silahlı çeteler Osmanlı topraklarını yağmalamaktan geri kalmıyordu. Genel olarak isyancı birliklerin liderleri, sınır bölgesinde bir görev almak ve Osmanlı idari sistemine dahil olmak konusunda istekli olsalar da taşınabilir silah aygıtlarının kullanımının yaygınlaşması imparatorluğun özellikle Orta Anadolu bölgesinde huzursuzluk ve asayişsiz bir ortamın doğmasına sebebiyet verecekti (Faroqhi, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, 2012). Buna paralel olarak payitahttaki patlamaya hazır anlaşmazlıkların, subaylar, hallerinden memnun olmayan din adamları ve sarayın ileri gelenleri arasındaki ittifakların oluşması oldukça muhtemeldir. İstanbul sakinlerinin çoğunun sosyal durumu da bu olayların daha da büyümesini şiddetlendiriyordu. Ekonomik ve siyasi güçlüklere açıkça tepki gösteren bu “küçük insanlar”, XVII. yüzyılda genellikle, İslam’ın ilk yıllarındaki sadeliğe dönüşü öğütleyen, başkentte etkili olan bir hareketi benimsemek zorunda kaldılar. Zenginlik gösterileri, faiz alınması, kahve tütün kullanımlarına kadar varan yasakların delinmesi vb. şeyler protestolara neden olmuştur (Faroqhi, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, 2012). Bu dini radikal hareket Kadızâdeliler [10] olarak bilinen tarikatın ta kendisidir.

Kadızâdeliler belirtildiği gibi İslam’ın ilk yıllarında var olduğuna inandıkları “gösterişsiz yaşam” ı savunuyor ve gittikçe radikal bir hal alıyordu.  Kadızâdeliler, İbn Teymiyye’nin ve onun mektebine mensup olan Birgivî’nin fikirlerinden etkilenmekle birlikte tartıştıkları konular genellikle düzenli ve sistemli bir programa dayanmayıp halk arasında yaygın olan inanç ve düşüncelere tepki mahiyetindedir. Bu meselelerin çoğu ve bid ‘at konusu aslında yeni bir durum olmayıp daha önce İslâm âlimleri arasında tartışılmış ve çeşitli eserlerde genişçe işlenmiştir. Kadızâdeliler, yaşadıkları dönemde tenkit ettikleri meselelere tasfiyeci bir tutumla yaklaşıp bütün bid ‘atları gerekirse şiddet kullanarak ortadan kaldırmayı amaçlamışlardır. Ancak “emir bi’l-ma ‘rûf nehiy ani’l-münker” prensibini zorla uygulamaya çalışmaları devlet düzenine tehdit teşkil edince siyasî otorite buna izin vermemiştir. Bu Selefiyyeci hareketin benzerlerine Osmanlı Devleti’nin diğer bölgelerinde değişik zamanlarda rastlamak mümkündür [11]. Hemen hemen yakın tarihlerde İngiltere’de de sıradan insanların arasında destek bulan benzer dinî öğretilere rastlamak mümkündü. Nitekim Ranters [12] hareketi bunun en açık örneklerinden birisidir. Ranter’ların iddiası herkes doğadan geldiğine göre, her şey ortaklaşa kullanılmalıdır şeklindedir. Bu görüşüyle tarikat zenginliğin reddini savunmaktadır.

Sonuç olarak bu bölümde XVII. yüzyıl Osmanlı ve İngiltere’sinde farklılıklar olduğu kadar benzerliklerinde söz konusu olduğu ve Osmanlı tarihinin “biricikliği” ne karşıt olarak belli başlı sosyal-ekonomik hadiseler analiz edilmeye çalışıldı. Bundan sonraki bölümde ise kaynaklar ışığında XVII. yüzyılda her iki devletin iktidar ve ona ortak olan birtakım odakların yapısı incelenerek, hükümdarların yönetim mekanizmasındaki rolleri, merkeze bağlı patronaj ağlarının iktidarın belirlenmesindeki etkinlikleri tartışılacaktır.

İktidar Odakları: Parlamento ve Ulemâ

İngiltere’de iç savaş başlamadan önce I. Charles Parlamento’yu destekleyenleri şöyle uyarmıştı:

Sonunda sıradan insanlar, kendileri adına ayağa kalkabilir, eşitlik ve bağımsız özgürlük isteyebilir… Bütün hakları ve mülkleri, her türlü aile ve liyakat farklarını yok edebilirler.” (Hill, Dünya Altüst Oldu İngiliz Devrimi’nde Radikal Düşünceler, 2013)

Gerçekten de XVII. yüzyıl, İngiltere’de Parlamento’nun üstünlüğünün tescillendiği bir çağın başlangıcıdır.  Kralın iktidarının güvencesi olarak beliren bu yapı, ileride onun idamını Oliver Cromwell’in başını çektiği ordu, gentry ve diğer iktidar odaklarının belirleyici olduğu bir rejimle sonuçlanacaktır. Öte yandan “Halife-i Rû-yu Zemîn” Sultan II. Osman iktidarına ortak olan ve yönetim ilkelerini belirleyebilen Ulemâ tarafından tahtından edilip idam edilecektir. Ya da bir diğer keskin örnekle 1648’de Sultan İbrahim tahttan indirilecektir. Bu bölümde bir iktidar odağı olarak ele alınacak her iki yapı karşılaştırılacaktır.

Buradaki temel sorunsal, İngiliz İç Savaşı sonrasında takriben 1649 yılında I. Charles’ın idamının ya da 1688’de onun oğlu II. James’in tahttan indirilmesinin “Muhteşem Devrim” olarak adlandırılmasına ve bunun iktidarın denetlenebilir olmasında ciddi bir avantaj sağladığına inanılmasına rağmen, sırasıyla 1648’de Sultan İbrahim’in ya da 1687’de onun oğlu olan Sultan IV. Mehmed’in tahtlarından edilmesinin kolayca “gerileme” işareti olarak sayıldığıdır (Tezcan, 2010). Elbette İngiliz Parlamentosu ile karşılaştırılabilecek bir Osmanlı Parlamentosu yoktur. Fakat iki devlet arasındaki bu özgüsel farklılıklar, Osmanlı’da gerçekleşen bu tahttan indirme işlemlerinin, XX. yüzyıl tarih yazımcılarının gösterdiği gibi yalnızca bir grup asker, eşkıya ya da devşirme kökenliler tarafından yapıldığını, devlet içerisinde bulunan ve gerektiğinde mutabakata varıp bir sultanı indirebilen iktidar odaklarının olmadığını göstermez (Tezcan, 2010). Nitekim bunu İngiltere’deki Muhteşem Devrim’den bir yıl sonra 1687 yılının 8 Kasım Cumartesi günün sabahında, Ayasofya’da ulemânın önderliğinde toplanan ve IV. Mehmed’in tahttan indirilmesini tartışan, resmen Osmanlı yönetiminde gerçekleştirilecek olan atamaları kararlaştıran bir tür konsensüsün varlığı kesin bir şekilde kanıtlamaktadır. Bu konsensüs mevcut olan patronaj ağlarını korumak için gerektiğinde merkeze karşı bir baskılama olarak kendini göstermiş ve isyana teşebbüs edebilmiştir. İsyancılar arasındaki ittifak ise dört temel unsura dayanmıştır: Ordu, Ulemâ, vezir, paşa kapıları ve payitahtın sakinleri ile tüccarları (Abou-El-Haj R. A., 2011).

Görüldüğü gibi bir Parlamento olmamasına rağmen Osmanlı Sultanlarının iktidarını kısıtlayabilen siyasî güç sahibi unsurlar XVII. yüzyıl içerisinde kendini oldukça hissettiriyordu. Daha çok Kapı Halkı olarak adlandırılan ve merkezden elde edilen ekonomik imtiyazlar hiç şüphe yok ki siyasayı belirleme hususunda da etkisini doğrudan gösteriyordu. Buna paralel Osmanlı devleti kendini tıpkı diğer devletlerde olduğu gibi bir dönüşüm süreci içerisine girmişti nitekim iktidar Ulemâ ve diğer sınıfların egemen olduğu bir alan haline gelmişti.

Sultanın iktidarı ve konumu, artık marjinal ve sembolik bir hale gelmiştir. Sultan kamu hizmeti ve iktidarın günlük işlerinden izole olmuştu. Koçi Bey’in haklı olarak tespit ettiği bu değişmeyi müteakip tarihsel gelişmelerde doğrulamıştır. Risalesini kaleme almasından sonra Koçi Bey’in görmeyi arzuladığı türden bir sultan tahta çıkmıştır, ama konumunu çok uzun süre koruyamayarak devrilmiştir [13]. El-Haj bu durumu iyice sınırlandırılmış bir role uyum sağlamayan sultanların tahtlarından edildiklerini ve yerlerine daha uzlaşmacı olanların getirilmesi şeklinde değerlendirmiştir. Yönetici elitin iyice marjinalleştirilmiş efendisi hatta ortağı olarak sultanlar, konumlarını ancak kendilerine bırakılmış çoğunlukla sembolik rolü oynamaya rıza gösterdikleri sürece muhafaza edebilmekteydiler. Gerçekten de bir sultanı tahta çıkarmak ya da tahttan indirmek, yönetici elit yani ulema içerisinde birbiriyle rekabet halindeki gruplar arasında bir yarışa işaret etmekteydi (Abou-El-Haj R. A., 2000). Öte yandan İngiliz Parlamentosu da kralın karşısında oldukça büyük yaptırımları gerçekleştiren bir yapıdaydı. Lordlar ve Avam Kamarası arasındaki çekişmenin sıklaşması geri dönüp bakıldığında XVII. yüzyılda hükümranlık mücadelesinin geldiği noktayı temsil ediyordu. Patron kim olacaktı, Kral ve gözdeleri mi yoksa mülk sahibi insanların seçilmiş yöneticileri mi? Avam Kamarası ve common law [14] hukukçuları yetkiyi Kral’a vermeyi reddediyorlardı. Parlamento ve common law hukukçuları krallık imtiyazının varlığını inkâr etmiyorlar, ama bu imtiyaz yeni sorunları karşılamak için kullanıldığından haklı olarak Kral’ın ve gözdelerinin bunu daha önce görülmemiş şekilde esnettiğini düşünüyorlardı (Hill, İngiltere’de Devrim Çağı 1603-1714, 2016).

İşte tüm bu çatışmalar İç Savaş’a giden süreci hızlandırmakla kalmayıp, 1644-1651 yılları arasında kimin hangi safta yer alacağını da belirlemiş olacaktı ve bu süreçte yazılarını yazan ada felsefesinin en önde gelen isimlerin Thomas Hobbes, kralın safında kimlerin yer aldığını şöyle yazacaktı:

Onun [I. Charles] ödeme yapacak hangi imkânı, silahlandırmak için hangi levazımı, yalnız bu değil, Londra Şehri’nin muazzam kesesinden ve İngiltere’de tüzel kişiliği olan hemen hemen bütün şehirlerin katkılarıyla beslenen Parlamento’nun ordusuna direnebilecek bir orduya asker toplamak için hangi olanakları vardı?… Bu işte Kral’a yardım edenler yalnızca Lordlar ve beyefendilerdi.[15]

Uzun Parlamento‘nun [16] Avam Kamarası her zamanki gibi egemen sınıfın çeşitli kesimlerini temsil etmiştir. Gentry, tüccar ve hukukçulardan oluşan ama bunların seçilmiş olduğu koşulların bazı yeni özelliklerle ortaya çıktığını unutmamak mühimdir. Seçimler hiç olmadığı kadar siyasal sorunlar etrafında dönmüştür ve pek çok üye yalnızca toplumsal statülerinden dolayı değil, belirli bir siyasal tutumu benimsedikleri için de seçilmişlerdir. Örneğin Leicester’de mücadele bir kez daha XV. yüzyıldan beri siyaseti belirlemiş olan iki büyük yerel ailenin, Grey’ler ve Hasting’lerin arasındadır. Ancak şehir sakinlerinin, ayrıcalıklarını Privy Council‘ın [17] koruduğu büyük ailelerin egemenliğinden rahatsız oldukları aşikardır. 1640 seçimlerinde Groby’den Lord Grey’e olan destek sıradan yurttaşlardan geldi. 1649 yılında Grey, Kral’ın ölüm kararını imzalayanlardan birisidir: daha sonra Beşinci Monarşistler ’den (Fifth Monarchists) [18] olacaktır. Dolayısıyla bu geleneksel aile rekabetinin başka pek çok şey gibi, siyasal ittifaklar yoluyla dönüşmüş olduğu   gözlemlenebiliyor (Hill, İngiltere’de Devrim Çağı 1603-1714, 2016). Osmanlı’da durum biraz farklılık göstermekle beraber sınıflar arası ittifakların kurbanı olan sultanlar da artık karizmatik liderlik modeli etkisini büyük oranda kaybetmişlerdir.

XVII. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde sarayın, sipahi [19] sınıfının ve yeniçerilerin gücünün gerilediği açıkça kabul edilmekteydi. Sarayın kaybolmakta olan etkisi XVII. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı tahtının varisinin belirlenme sürecinde ortaya çıkmaktadır. Yüzyılın ikinci yarısında hanedanla ya da saray çevresiyle ilişkisi olmayan sosyopolitik güçlerce üç sultan tahta geçirilmiş ve ikisi tahttan indirilmiştir [20]. Dahası artık sultanları sultan yapan ya da sultanlıktan edenler, geçmişte olduğu gibi sipahiler ya da genellikle askeri sınıf üyeleri değil, hiçbir toplumsal gruba mensup olmayan güçlerdi. Hanedanın yerini sivil bir oligarşiye dayalı kolektif liderliğin güç kazanması da aynı süreçte yaşandı. XVII. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde sultanların çoğu eski uygulamaların sürekliliğinin göstergesi ve yeni uygulamaları meşrulaştırmada ulema tarafından kendilerinden yararlanılan birer simgesel lider konumundaydılar (Abou-El-Haj R. A., 2000). Bu simgesel liderlik meselesi İngiltere’de Commonwealth‘in [21] ilanından sonra bile Cromwell’in ve destekçilerinin meşru bir lider sayılmaması ve II. Charles’ın parlamento tarafından tekrar tahta davet edilmesi ile de açıklanabilir. Ne olursa olsun erken modern çağda krallar ya da sultanlar simgesel iktidarın sembolü niteliğini her iki uygarlıkta da muhafaza edecektir.

Sonuç ve Değerlendirme

Bu çalışmada, ilk bakışta birbirinden çok farklı iki devletin XVII. yüzyıl çerçevesi içerisinde geçirdikleri tarihsel süreçlerden birkaç olgu seçilerek analiz edildi. Osmanlı İmparatorluğu’nun diğer çağdaş Avrupalı devletlerle “karşılaştırılamazlığı” tezine birtakım veriler özenle seçilerek karşıt bir görüş ortaya atılmaya çalışıldı. Bu görüşü atarken şüphesiz bu alanda oldukça mühim çalışmalar yapmış olan Rifa’at Ali Abou-El-Haj hareket noktasını oluşturdu. Bunun yanında geçtiğimiz yıllarda İngiltere ve Osmanlı dönüşümünün hemen hemen aynı olmasa da benzerlikler ihtiva ettiği görüşünü ortaya koyan Baki Tezcan da çalışmanın alt yapısında, hazırlanış aşamasında ve düşünsel bir damar açma açısından bolca rehber olarak tercih edildi.

Osmanlı İmparatorluğu diğer çağdaşları gibi özellikle XVI. yüzyılın sonundan başlayıp XVII. yüzyılda cereyan etmiş olan birçok idari, mali ve toplumsal krizleri atlatma noktasında nasıl bir reaksiyon gösterdiği hususunun yanında, krizlerin İngiltere’de de gözlemlenebilecek ortak bir zeminin olduğu gösterildi. Bu dönüşümü temsil etmesi açısından Osmanlıların tarihin bu evresinden sonra “İkinci Osmanlı İmparatorluğu” (Tezcan, 2010) olarak adlandırılmasının doğru olduğu kanaatine dair olumlu bir görüş ortaya atıldı. Bunun yanında iktidar odaklarının her iki Erken Modern Dönem devletinde ne gibi etkileri olduğu ve yaşanan toplumsal gerilimlerin müsebbibi olma noktasında Parlamento ve Ulemâ’nın üstlendiği roller analiz edilmeye çalışıldı. Metodolojik açıdan siyasi değişmeyi ekonomik ve toplumsal çıkarlar ışığında ele almak niyetiyle hareket edildi. Bu noktada yalnızca büyük Avrupa güçlerinin dış politikalarına yoğunlaşıp, Osmanlı İmparatorluğu’nu “bağımlı bir değişken” olarak ele almak yerine Osmanlı idari mekanizmasında gerçekleştiği düşünülen bir “dönüşüm” olgusu üzerinden hareket edildi. Nasıl İngiliz İç Savaş’ının ardından XVII. yüzyıl İngiltere’sinde iktidarın sınırlandırılmış bir yönetim şeklinde var olduğunu ve modern devletin doğasının temeli olduğu kabul ediliyorsa, Osmanlı İmparatorluğu’nda gerçekleşen bu dönüşüm de iktidarın kısıtlanması noktasında Parlamento olmasa da Ulemâ aracılığıyla yapıldığı, yönetime doğrudan katılım sağlayan bir yapıda olduğu fikri de kabul edilmelidir.

Osmanlı elitinin yönetici hizipleri toplumsal yükümlülükleri açısından dönemlerinin Batı Avrupa’sındaki muadillerinden farklı değillerdi. Yalnızca gelir kaynakları ve servetin kendi hakları olduğu fikrinde olmayıp, aynı zamanda eninde sonunda kendilerinin temel yararlanıcısı oldukları bir sistemin muhafazası için birtakım sorumluluklar da üstlendiler (Abou-El-Haj R. A., 2000). Tıpkı Kral I. Charles’ın gelir kaynaklarını kendi hizbinde olanlara dağıtmasına tepki gösteren Parlamento üyelerinin üstlendiği sorumluluk gibi.

Gökhan Toka
Sosyal Bilimler Yazarı
gokhan.toka@sosyalbilimler.org


Dipnotlar

[1] Burada devlet kavramını 21. Yüzyılın kurumsallaşmış bir şekilde liyakate dayalı olarak kullanmıyorum. Erken Modern dönemin henüz kurumsallaşmamış, vergileri tek merkezde toplamaya çalışan ve var oluşunu savaşlar ile tesis etmeye çalışan devlet olarak kullanıyorum.

[2] Yeoman/Yeomanry: Türkçe ’de “rençper” şeklinde karşılık bulunabilecek olan bu terim, XIV. yüzyıldan XVIII. Yüzyıla kadar, mülk olarak ya da kiralama yoluyla toprağa tasarruf eden, tarlasını kendi ekip biçen küçük çiftçiler olarak kullanılan bir terimdir. Yeomanry, bu toplumsal kesimi ifade etmek için kullanılan terim olarak karşımıza çıkmaktadır. [Bknz: İngiltere’de Devrim Çağı’nın sonunda Uygur Kocabaşoğlu tarafından hazırlanan notlar.]

[3] İltizam: İltizam metodu, XVI. yüzyılın başlarından itibaren hızlı bir genişleme eğilimi içinde görünür. Bu dönemde iltizam metoduna ait modelin taşıdığı temel özellikleri şöyle özetlemek mümkündür: Maliyenin binlerce mukataadan oluşan vergi kalemleri yalnız İstanbul’da değil, aynı zamanda her mukataanın bulunduğu bölgede sürekli bir rekabet içinde tutulan taliplerin kadıya yahut mahallin en büyük maliye yetkilisine (defterdar, muhassıl vb.) yaptıkları başvuru ile muamele başlardı. Aday bu başvuruda ödeyeceği meblağı, ne kadarını peşin ödeyeceğini, kefillerine ait liste ile her bir kefilin taahhüt ettiği meblağı ve kabulünü istediği diğer şartları belirtirdi. En uygun şartlarda en yüksek meblağı teklif eden adayın vergilendirmeyi başarabilecek ve teklif ettiği meblağı ödemeye yeterli malî gücü olduğunu belirledikten sonra, kadı kefillerin taahhüt ettiği kefalet meblağını ödeme gücüne sahip olup olmadıklarını anlamak üzere evlerine kadar giderek bizzat müşahede edip güvenilir şahitlerin de ifadeleriyle kaydettikten sonra arz tezkiresini hazırlar ve merkeze yollardı. İstanbul’da da gerekli inceleme yapılarak teklif kabule şayan görülürse iltizam mukavelesi oluşmuş sayılır ve bütün bu verileri ihtiva eden bir berat hazırlanarak gönderilirdi. Daha fazlası için Bknz: TDV İslam Ansiklopedisi, cilt: 22; sayfa: 155, İLTİZAM maddesi, Mehmet Genç. (online erişim tarihi: 05.01.2018, 15:59.)

[4] Gunpowder Plot (Barut Suikastı): 5 Kasım 1605’te Parlamento’yu ve I. James’i berhava etmek için yapılan bir tertiptir. Tümü sadık Katolikler olan tertipçiler Lordlar Kamarası’nın altındaki bir mahzene 30 fıçı barut saklayarak binayı havaya uçurmayı planladılar. Ancak yazarı bilinmeyen bir mektupla ihbar edilen suikastçılar, yakalanarak idam edildiler.

[5] City: Londra’nın eski sınırları içinde kalan, Belediye Başkanı’nın yetki alanına giren, çeşitli hak, muafiyet, ayrıcalık ve özgürlüklerin yürürlükte olduğu kesim.

[6] Gentry: Taşralı çiftçilerle, büyük toprak sahipleri arasında yer alan İngiliz toprak sahipleri için kullanılan bir terim. İngiltere’deki arazinin yaklaşık üçte birine sahip olan gentry, taşrada çeşitli idari faaliyetleri üstlendiği gibi, ticaret ve siyasetle de yoğun olarak ilgileniyordu.

[7] Enclosure (Çitleme): Açık tarla sistemini kapalı arazi sistemine dönüştüren ve XIX. Yüzyıl başlarında tamamlanan süreç için kullanılan bir terimdir. XVI. yüzyılda özellikle koyun yetiştirmek için yapılan geniş çaplı çitlemeler toplumsal huzursuzluklara yol açmıştır.

[8] Middlesex Earl’ü Lionel Crafield’ın ajanı Mrs. Prestwich’ten aktaran Christopher Hill.

[9] Forces Intermediares (Lat.): Güç odakları arasındaki bir tür bağlaşıklık ve yönetişim.

[10] Kadızâdeliler: Hareket esas itibariyle İstanbul’da ortaya çıkıp yayılmıştır. Anadolu’da ise sadece 1065 (1655) ve 1066 yıllarında üç defa Bitlis’te bulunan Evliya Çelebi’nin Bitlis’te Kadızâdeliler fırkasından geçinen bir kişiden bahsetmesi dışında örneklere rastlanmamaktadır. 1656’da hareketin yatıştırılmasının ardından vâiz Vanî Mehmed Efendi döneminde üçüncü safha başladı. Van’da doğan Mehmed Efendi medrese eğitiminden sonra Erzurum’a gitti. Verdiği vaazlarla kısa zamanda şöhreti yayıldı. Bu arada 1069 (1659) yılında Erzurum valisi tayin edilen Köprülüzâde Fâzıl Ahmed Paşa ile arasında doğan yakınlık, Fâzıl Ahmed Paşa’nın 1072’de (1661) sadrazam olması ve Vanî Mehmed Efendi’yi Edirne’ye davet etmesiyle güçlendi. 1074’te (1663) İstanbul’a gelen Vanî, Sultan Selim Camii’nde vaaz vermeye başladı. IV. Mehmed’in himayesiyle önce padişahın, ardından Şehzade Mustafa’nın hocası oldu. Padişah ve sadrazamın üzerindeki etkisiyle saraydaki nüfuzu artan Vanî Mehmed Efendi sûfîlere karşı tavır aldı. 1077’de (1666) Mevlevîler’in yaptığı semâ ve Halvetî dervişlerinin Kadızâdeliler tarafından “tahta tepmek” olarak adlandırılan âyinleri onun etkisiyle padişah tarafından yasaklandı. 1081’de (1670) yine sultanın çıkardığı bir fermanla meyhaneler yıktırıldı. Vanî Mehmed Efendi’nin karşı çıktığı diğer bir uygulama olan kabir ziyareti de 1078 (1667) yılında padişahın emriyle yasaklandı. Hatta Osmanlı maliyesinde birçok örfî vergi bid ‘at olduğu gerekçesiyle kaldırıldığı gibi diğer vergilerin kütüb-i şer ‘iyyeye göre toplanması emredildi.

[11] TDV İslam Ansiklopedisi, cilt: 24; sayfa: 102. [Kadızâdeliler Maddesi: Semiramis Çavuşoğlu]

[12] Ranters: 1649’dan itibaren önem kazanan bir İngiliz radikal grubuna verilen addır. Kimileri onlara “dini sefihler” adını takmıştır. “Ranting İlkeleri” dünya zevklerinden uzak durma konusunda ahlaki bir zayıflık anlamı ifade eder. Ranter faaliyetlerinin geçtiği yerler birahanelerdi genellikle Londra ve çevresinde toplanmıştı fakat diğer taşralarda da destekçilere sahiplerdi.

[13] Bknz: IV. Murad.

[14] Common law: İngiltere’de Roma hukukundan, modern medeni hukuktan, kilise hukukundan ve diğer sistemlerden farklı olarak ortaya çıkmış, geliştirilmiş, formülleştirilmiş ve uygulanmış bir hukuk sistemidir. Otoritesini teamül ve görenekten alan, yönetim, kişi ve mülkiyet güvenliği ile ilgili bir hukuktur. Yazılı olan ya da olmayan kesin ve tartışılmaz kural ve ilkelerdir. Bknz: Osmanlı hukukundaki Şer’i hukukla benzeşmesi.

[15] Thomas Hobbes, Behemoth. Aktaran Christopher Hill.

[16] Long Parliament (Uzun Parlamento): İkinci Piskoposlar Savaşı’ndaki yenilgiden sonra, I. Charles tarafından toplanan, 1640-60 yıllarında faaliyet gösteren parlamentodur. Adını, parlamento üyelerinin onayı olmadan feshedilmesi kararından almaktadır. Kral bu parlamentoyu toplantıya çağırma konusunda tereddüt etmiş, ancak savaş masraflarının karşılanması sorunu kendisini buna mecbur etmiştir. Uzun Parlamento İç Savaş boyunca, 1648 yılına kadar toplantı halinde olmuş ve Yeni Model Ordu tarafından tasfiye edilmiştir. Tasfiye Edilmiş Parlamento (ya da Uzun Parlamento’nun bakiyesi) 1653 yılında Oliver Cromwell tarafından dağıtılmıştır. Uzun Parlamento 1660 Şubat’ında Cromwell’in Protectorate’ının düşmesinden sonra yeniden toplanmış ve 16 Mart 1660’ta resmen dağılmıştır.

[17] Privy Council (Hassa Meclisi): İngiltere’de hükümdarın özel danışma kurulu. Kraliyet ailesinden gelen prensler, başpiskoposlar, bakanlıkların üst düzey yöneticileri arasından devlet ve hükümet işlerinde Kral’a danışmanlık yapmak üzere Kral tarafından seçilen ve daha sonra işlevleri Kabine tarafından üstlenilecek olan kurul. Bknz: Osmanlı’da sultanların atamalarını gerçekleştirdiği ve XVII. yüzyılda neredeyse devlet yönetiminin tümünde etkili olan Divân-ı Hümâyun.

[18] Fifth Monarchists (Beşinci Monarşistler): Adını Tevrat’taki bir kehanetten alır. Beşinci Monarşistler tarihin dönüm noktasında kendilerine önemli görevler düştüğünü, mevcut düzeni gerekirse zora başvurarak yıkmaları ve yerine İsa’nın Krallığı’nı kurmaları ve bunun içinde hazırlık yapmaları gerektiğine inanırlar. Dolayısıyla 1649 yılında I. Charles’ın idamını desteklemişlerdir.

[19] Sipahi: Osmanlı askerî teşkilâtında altı bölük halkı da denilen kapıkulu süvarilerinin en seçkin grubu.

Sipahi sözlükte “asker” manasına gelen Farsça sipâh kelimesine dayanır. Kapıkulu süvarileri içindeki gruba kaynaklarda sipâh da denmiştir. Kelime Osmanlı askerî teşkilâtında çeşitli gruplar için kullanılmıştır. Kapıkulu ocaklarının süvari kısmını teşkil eden bu ocağın dışında tımar tasarruf eden askerî zümrelere de sipahi adı verilir. Bu sonuncuları Osmanlı ordusunun en kalabalık askerî grubunu oluşturur ve dirlik olarak kendilerine verilen arazilerden topladıkları vergiler karşılığında atı ve yardımcısıyla birlikte sefere katılır, “sâhib-i arz” tabiriyle de anılırdı (bk. TIMAR). Ayrıca Anadolu’da mültezim hesabına harman ölçenlere de muhtemelen tımarlı sipahilik teşkilâtından dolayı sipahi denmiştir. Daha fazla ayrıntı için Bknz: TDV İslam Ansiklopedisi, cilt: 37, sayfa: 256-258, Sipahi Maddesi, Erhan Afyoncu.

[20] Tahta çıkanlar: II. Süleyman (1687-1691), II. Ahmed (1691-1695). Tahttan indirilenler: IV. Mehmed (1648-1687) ve II. Mustafa: 1695-1703).

[21] Commonwealth: Sözlük anlamı, bir ülkenin tüm halkı, siyasal toplum, cumhuriyet vs. olan Commonwealth sözcüğü özellikle 1649 yılında Lordlar Kamarası’nı lağvedip bir Devlet Konseyi kurmasından sonra İngiltere için kullanılan bir terim haline geldi. 1653 yılında Oliver Cromwell, Lord Protector of the Commonwealth ilan edildi ve onun yönetimi dönemine genellikle Protectorate adı verildi.

Kaynakça

  • Abou-El-Haj, R. A. (2000). Modern Devletin Doğası 16. Yüzyıldan 18. Yüzyıla Osmanlı İmparatorluğu (1. Baskı b.). (O. Özel, Şahin, Çev.) Ankara: İmge Kitabevi.
  • Abou-El-Haj, R. A. (2011). 1703 İsyanı Osmanlı Siyasasının Yapısı. (Ç. Sümer, Çev.) Ankara: Tan Kitabevi Yayınları.
  • Akdağ, M. (1975). Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası Celali İsyanları (1. Baskı b.). Ankara: Bilgi Yayınevi.
  • Faroqhi , S. (2014). Osmanlı İmparatorluğu ve Etrafındaki Dünya (4. Baskı b.). (A. Berktay, Çev.) İstanbul: Alfa Yayınları.
  • Faroqhi, S. (2012). Osmanlı İmparatorluğu Tarihi (1. Baskı b.). (E. Ertürk, Çev.) İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
  • Goffman, D. (2014). Osmanlı Dünyası ve Avrupa 1300-1700 (4. Baskı b.). (Ü. Tansel, Çev.) İstanbul: Kitap Yayınevi.
  • Hill, C. (2013). Dünya Altüst Oldu İngiliz Devrimi’nde Radikal Düşünceler (1. Baskı b.). (U. Kocabaşoğlu, Çev.) İstanbul: İletişim yayınları.
  • Hill, C. (2016). İngiltere’de Devrim Çağı 1603-1714 (1. Baskı b.). (U. Kocabaşoğlu, Çev.) İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Kortantamer, T. (1997). Nev’î-zâde Atâyî ve Hamse’si. İzmir: Ege Ünviersitesi Yayınları. Dergipark.gov.tr: http://dergipark.gov.tr/download/article-file/58185 adresinden alındı
  • Kortantamer, T. (1997). Nev’î-zâde Atâyî ve Hamse’si. İzmir: Ege Üniversitesi Yayınları .
  • Kunt, M. (1988). Türkiye Tarihi Osmanlı Devleti 1600-1908. (S. Akşin, Dü.) İstanbul: Cem Yayınevi.
  • Morill, J. S. (1988). The Stuarts. K. O. Morgan (Dü.) içinde, The Oxford Illustrated History of Britain (s. 285-293). New York: Oxford University Press .
  • Tezcan, B. (2010). The Second Ottoman Empire Political and Social Transformation in the Early Modern World (First Published b.). New York, Printed in the United States of America : Cambridge University Press.

Yasal Uyarı: Yayımlanan bu yazının tüm hakları sosyalbilimler.org’a aittir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlali söz konusu olduğunda; sosyalbilimler.org, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Bu metinde yer alan görüşler yazara aittir ve sosyalbilimler.org’un editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Sosyal Bilimler Haftalık E-Bülten Aboneliği

* indicates required

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.