Sosyal Bilimler

Mimarînin Belleği İnşa Edişi ve Psikoloji | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Mimarînin Belleği İnşa Edişi ve Psikoloji

Özün kalıba dökülüşü, buradaki “kalıbın” biricikliğini hatırlamaya devam ettiğimiz ölçüde sanatı karşılayabilir gibi geliyor. Fakat, mevzubahis mimarî olduğu vakit, eylenme safhasında icra elbette ki sanatçıya mahsus olsa da eylenmesinin ardından eseri, kuşku yok ki toplumsal bir vaziyet alıyor. Bir mimar, bir topluma belleğini bahşedebilir. Sanat eserleri içerisinde en büyük savaşlar daima mimarîninkiler için olmuştur. Çünkü bir toplumun belleğine saldırmak, şüphesiz ki onu can evinden vurmak manasına gelir. Kaybedilmiş bir savaşın ardından şehirden yağmalayarak ayrılan bir hasım, dünyaya çentik atabilmek kaygısını, başka bir biçimde tatmin ediyor gibidir. Kaybedilmiş bir savaşın ardından sağ kaldığınızı ispatlamanın bambaşka bir yoludur bu. Belleğine saldırdığınız toplum, sizi artık hiçbir vakitte unutamayacaktır. İnsan hatırlanmak ister lâkin daima hatırlamak değil. Sanıyorum ki bu da, insandaki yıkıcılığın dışavurumu olarak karşımıza çıkacaktır.

“Mimarî eserler, fazla çirkinliğe, fazla garabete mütahammil değildir. Gülünç bir resim levhasına bakmamak, fena bir şiiri veya ahenksiz bir musikiyi dinlememek suretiyle bunların muzır tesirlerinden ruhumuzu vikaye edebiliriz; fakat fena bir mimarın eserinden sakınmak pek öyle kolay değildir. Aciz bir muhayyile, fakir bir ruh, yol ortasına dikilmiş taştan koca bir şekle inkılâp edince, bütün bir şehrin manevî sıhhatini, nesillerce bozmak kudretinde bir tehlike olur. ” [İleri, S. (2012). Yıldızlar Altında İstanbul (s: 37). İstanbul: Everest.]

Ahmet Hâşim, fena mimarî için böyle söylüyor. Nihayetinde, biz de buradan, şehrin manevî sıhhatini harap edebilme kuvvetine sahip bu sanatın, nihayetinde ona bu sıhhati bahşedebilme kuvvetine de sahip olabileceğini idrak edebiliyoruz. Sizin olan gökyüzünü size bir maharetmişçesine satan gökdelenlerin içerisinde, acizliğinizden başka neyi hatırlayabilirsiniz? Adorno söylüyor:

“Ama bu sütunlar gökyüzünden gelmezler. Onlar yeryüzünden göğe yükselirler. Onları söndürerek, ancak ona inanılırsa gerçek olma tehlikesi taşıyan bu karabasandan uyanmak isteyip istemediğine karar vermek, insanoğluna kalmıştır. [Weber, S. (2003). “Allemal ist nicht Immergleich” – Eleştirel Kuram ve Okuma. cogito – Adorno: Kitle, Melankoli, Felsefe, 143-168.]”

Tabiî burada Adorno, doğrudan bizim mevzubahsimiz ile ilgilenmiyor fakat nihayetinde söylemek istediği şeyler, bize mimarî üzerine düşünürken bir fikir sağlayabilecek kadar önemli. Başımıza gelmiş olanların sorumlusunun bizden başkası olmadığı gerçeğinin altını çizmek gerekiyor zira bunun farkında olmayışımız, çaresizlik hissimizi her geçen gün biraz daha pekiştiriyor. Gökyüzüne yükselmiş binaların heybeti, onu inşa edeni ehemmiyetsiz kıldığı an, Adorno’nun karabasanlarının başımıza üşüştüğünü fark etmiş oluyoruz. İnşa etmek ve yıkmak arasına sıkışmış oluşumuz, bizi, inşa etmiş olduğumuzun boyunduruğu altına sokarken, eylemiş olduğumuzdan duyduğumuz pişmanlık, ehemmiyetsiz bir telafiden ötesine gitmiyor: Yıkıyoruz. Mimarînin belleğimiz üzerindeki tesirinin farkındayız. Ve bu, belleğimizi şekillendirebileceğimize duyduğumuz inanç, bilhassa restorasyon adı altında gerçekleştirdiğimiz her türlü eylemin kendisinde hissediliyor. Mimarînin inşa ettiği toplumsal belleği, hatırlanmak ihtiyacımıza binaen, yıkıcılığımızdan kuvvet alarak şekillendirmek gibi bir alışkanlığımız var; bunu restorasyon eylemi altında kabul edebilirsiniz. Orhan Veli’nin Abidin Dino’nun ve Emir Barın’ın birlikte çalışarak var ettikleri kabir taşının, granit kaplanarak restore edilmesinde ben, övünülecek bir yan göremiyorum [Anonim. (2016, 07 24). www.beykozguncel.com. Beykoz Güncel: http://www.beykozguncel.com/5426-beykozlu-bir-garip-orhan-veliye-granit-mezar-tasi.html adresinden alındı]. Nihayetinde biliyoruz ki Freud’un uygarlığın gelişim seyrini takibi, nevrozun altında yatan psişik mekanizmanın eylemler üzerindeki tesirini tahlil etmesi ile mümkün olmuştur. Freud’un tahlili içerisinde şüphesiz ki sanat, oldukça mühim bir noktadaydı zira bildiğimiz şekli ile toplumun inşası ile sanatın icrası, aynı psişik mekanizmadan kökenini almaktaydı:

“Nevrozlar, bir yandan, sanat, din ve felsefe alanlarındaki büyük toplumsal verimlerle derin ve çarpıcı analojiler göstermekte; diğer yandan da, bu büyük toplumsal verimlerin deformasyonları halinde ortaya çıkmaktadırlar. Bir histerinin, deformasyona uğramış bir sanat eseri; obsesif nevrozun, deformasyona uğramış bir din; paranoyak hezeyanın da, deformasyona uğramış bir felsefe sistemi olduğunu aşağı yukarı söyleyebiliriz. [Freud, S. (2015). Totem ve Tabu (C. Karakaya, Çev.) (s: 112-113). İstanbul: Kabalcı.]”.

Burada, toplumun temelindeki ensest yasağını, “Öteki’nin zevki” ile açıklamamız mümkün. Zira bu zevk ideal ve mutlak olmakla beraber, imkânsız olandır. Nihayetinde psikanalizin vurgulamakta olduğu ensest ilişki, bildiğimiz manada bir babanın kız çocuğu ile gerçekleştireceği ilişki değildir, bu kuramın dayandığı mitik bir kabuldür. Nihayetinde, bu imkânsızlık içerisinde fallik zevk doğar [Nasio, J.-D. (2007). Jacques Lacan’ın Kuramı Üzerine Beş Ders (Ö. Erşen, M. Erşen, Çev.). Ankara: İmge.]. Bir kısmî boşalım, sanat gibi. Bu sebep ile olacak ki sanat, uygarlığın inşasına kadar geçmiş süre zarfı içerisinde hiçbir vakitte insanlıktan bağımsız olmamıştır. Mağara duvarlarına çizilen ilk resimlerden, modern sanat eserlerine kadar… Ars longa, vita brevis, yine. Zira sanata mahkûm ve mecburuz; var olmak için değil, var kalabilmek için. Yanlış bir hayatı yaşayabilmeye devam edebilmek için… Ahmet Hâşim, alıntıladığımız sözleri sarf ederken bunları mı kast etmekteydi, bilemiyoruz. Fakat mimarînin inşa ettiği toplumsal belleğe ihtiyacımız olduğu aşikâr.

İstanbul, bu belleğin hızla tahrip edildiği bir şehir ve şüphesiz ki Orhan Veli’nin kabri, bu konudaki yegâne vukuatımız değil. Tarihî eser inşa etmek gibi bir çabamızın oluşu dahi, hatırlamak yerine hatırlanmak tercihimizi alenî kılıyor. Yıkıcılığımızın son kertesindeyiz ve tam olarak bu noktada, bize ait ve bize dair olan her şeyi sorumsuzca sömürmekteyiz. Milyon liralık evler için yapılmakta olan reklamlara bir an durup göz attığımızda bu gerçekliği pekala gözleyebiliyoruz. Misafirperverlik vurgusu, fevkalâde bir manzara vaadi, şehrin içinde “nefes alınacak bir alan” yaratmış olmanın mutluluğu ve tabiî daha da gündelik hayata yönelik olan vurgular -meselâ metrobüse olan uzaklık-, sizin olanı size pazarlayabilmekte ustalaşmış bir endüstrinin harikaları. Hatırlamanın imkânsızlaştığı şehirler içerisinde, anı yaşayabilmek vaadinin çekiciliğine kapılmış vaziyetteyiz. Zamanın hissedilen sürati içerisinde, rüzgâra direnmek yerine ona kapılmak çok daha kolaymış gibi gözüküyor ve yaşam içgüdümüzü, derinleşmemiş entelektüel deneyimlerimize binaen, fallik zevkin, göreli yatışmanın, bambaşka bir formuna emanet ediyoruz. Özün kalıba dökülüşü açısından sanatın biricikliğini evvela kalıbın biricikliğine vurgu yaparak işaret etmiştik. Elbette ki bu kalıbı biricik kılan, entelektüel deneyimin derinliğiydi. Toplumu oluşturan her bir bireyin, aynı derinlik içerisinde bulunması hiçbir vakitte mümkün değildi lâkin bugün, doğrudan derinleşebilmek kabiliyetinize saldıran bir yıkıcılık ile karşı karşıyayız. Bir an durup Woody Allen’ın, Midnight in Paris’ini düşünün: Sanatını icra edebilmek ihtiyacını hisseden bir adamın, bir şehrin geçirdiği farklı zamanlara ait mekânlar içerisinde kendisine ait olanı arayışı; hatırlamanın, bambaşka bir boyuta gelişi ve nihayetinde kendine ait olan zemine demirlenişi. Hatırlamanın neredeyse imkânsız kılındığı bir şehrin içerisinde, mahkûm ve mecbur olduğunuz sanat, sizden fersah fersah uzak olacaktır. Yahya Kemal’i dinleyelim:

Günler kısaldı. Kanlıca’nın ihtiyarları
Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları.
Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa…
Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa…

İstanbul içerisinde İstanbul’u duyabilmek, bir şehri ona anlamını bahşeden mimarîsinden gayrı düşünmek pek tabiî mümkün olmayacaktır. Sanata mahkûm ve mecbur varoluşumuzun, bilhassa ona prangalar vuran uygarlığın içerisinde sanattan ve hatırlamaktan yoksunluğu, nihayetinde onu, kalıba dökebileceği biricik özünden mahrum edecektir. Böylesi bir yaşayışın içerisinde de anı, onun hiçbir süreklilik arz etmediğini bilerek yaşamaya gayret etmek, incelenmesi icap edecek bambaşka bir nevrotik gerçeklik doğuracaktır. Süreklilik arz etmeyen anlar arasında sürüklenen insanın, bu geçicilik içerisinde belleğini inşa etmek gayreti, şüphesiz ki her geçen gün bir öncekinden çok daha zor olacaktır. Asıl olan geçen zaman değil, geçen zamanın sürtündüğü mekândır. Zamanı mekânsız kılmak, nihayetinde gerçeklik ile arasındaki tüm bağları koparan bu gerçekliği bir yanılsamadan ibaret kılacaktır.

İ. Şahin Ateş
Sosyal Bilimler Platformu Blog Yazarı
s.ates@sosyalbilimler.org

Yasal Uyarı: Yayınlanan bu yazının tüm hakları Sosyal Bilimler Platformu’na (www.sosyalbilimler.org) aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı, (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz.

Sosyal Bilimler Haftalık E-Bülten Aboneliği

* indicates required

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.