Sosyal Bilimler

Yaşamın Kıyısında: Hayat, Ölüm ve Yas Üzerine | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Yaşamın Kıyısında: Hayat, Ölüm ve Yas Üzerine

2001 yılında Oscar adaylığı getiren filmi You Can Count On Me [Bana Güvenebilirsin – 2000] ile başladığı yönetmenlik kariyerine Margaret [2011] ile devam eden Kenneth Lonergan, yine akıllara kazınacak hüzünlü bir hikayeyle seyircinin karşına çıkıyor. Yönetmenin yaşamın onulmaz adaletsizliğini ve insanlara yüklediği acıları odağına alan elem yüklü filmi Manchester by the Sea [Yaşamın Kıyısında – 2016], bu yılki Akademi Ödülleri’nde En iyi Erkek Oyuncu ve En İyi Senaryo ödüllerine layık görüldü.

Film, Boston’da apartman görevlisi olarak çalışan Lee’nin (Casey Affleck) dünyaya ve kendisine olan öfkesini yatıştırmada başarısız bir birey olarak, geçmişin ve bugünün acılarıyla baş etme mücadelesini konu alıyor: Lee uzun zamandır kalp yetmezliğinden muzdarip abisinin ölümü üzerine memleketine geri döner ve Joe’nun kendisini yeğeninin yasal varisi olarak atadığını öğrenir. Aniden omuzlarına yüklenen bu sorumluluk, Lee’nin geçmişiyle ve bugünüyle bir hesaplaşmaya girmesine neden olacaktır.

Hikayenin yaşam gailesine yaklaşımı, kurgudan çok gerçek dünyanın yükleriyle çevrelenmiş, dindirilemez acıların, yanıtlanmamış soruların, çözümsüzlüğün ve alınması gereken derslerin göz ardı edilişiyle anlatısal bir kapanışa asla ulaşamayan çıkmaz bir noktaya sürüklenir: Lee doğduğu ve büyüdüğü şehirden neden ayrıldığını açıklayan korkunç bir trajedinin yükünü taşımaktadır. Günün getirdiği yenilikler, sevimsiz ve soğuk karakterin, ebeveynliğin getirdiği sorumluluk duygusu ve sözde çocuğuyla kurduğu arkadaşlıkla dramatik biçimde değişmesine yol açar. Fakat işler hiç de bu kadar kolay çözümlenmeyecektir.

Manchester by the Sea, kılı kırk yaran zengin bir film: Dayanılmaz bir acının pençesinde yaşayan Lee’nin hikayesinde sarsılmaz bir derinlik, zaman ve mekan duygusunda, özellikle mevsimlerin değiştiği ancak karakterin monotonluğun içinde saplanıp kaldığı, apartman sakinlerinin bitmez tükenmez dertlerini çözümlemek içip didinip durduğu anlarda doğallıkla ifade edilen bir akış var. Kenneth Lonergan’ın Margaret’ın yine suçluluk duygusuyla yoğrulmuş büyüme sancılarından sonra, insanın iliğini sızlatan bu hikayeyle dönüşü ve nabzı hayatın canlılığıyla atan anlatısının her adımını titizlikle ölçüp biçişi, eşine az rastlanır bir anlatıcı olduğunu da ortaya koyuyor. Bu açıdan alırsak, filmin Robert Redford’un 1980 yapımı başyapıtı Ordinary People [Sıradan İnsanlar, Büyük Ceza – 1980] ile benzerlikler gösterdiği düşünülebilir. Bilindiği gibi bu filmde de bir ailenin oğullarının ölümünün yasını tutma süreci konu ediliyordu.

Film, en başından itibaren Lee’nin inzivaya çekilmiş, öfkeli, her daim patlamaya hazır mizacını tedricen ortaya koyuyor. Abisinin ölümünü haber aldığında, Lee’nin duruşunda kendisini-yürüyüşünden tutun da, 45 derecelik açıyla yere ya da boşluğa bakışında gösteren keder, bir anlamda öfkesinin tam tersi bastırılmış; her halinden hikayenin bir arka planı olduğu anlaşılıyor ve yönetmen de tam da bu noktada devreye giriyor; kadrajı giderek daha uzun süreler işgal eden geriye dönüşlerle kartlarını göstermeye başlıyor. Bu damlaya damlaya taşma noktasına gelme halini Kieslowski’nin Trois Couleurs: Bleu [Üç Renk: Mavi – 1993] filminden hatırlayabiliriz.

Bu sahneler, renk paletinde yada müziklerdeki dramatik değişimlerle vurgulanmayan mütevazi ve bir anlamda ketum geçişlerle veriliyor. Seyirci, bir an şimdiki zamanda, sonrasında aynı filmin karakterleri gibi geçmişin dar boğazında sürükleniyor. Açılışta, Lee, abisi Joe (Kyle Chandler) ve yeğeni Patrick (Lucas Hedges) ile ailelerine ait balıkçı teknesinde eğlenceli bir hafta sonu geçiriyor. Lee, birbirine sıkı sıkıya bağlı kasabalıların kendisi hakkında dedikodu yapmalarına aldırmadan Joe’nun cenazesini düzenlemeye başladığında başka gerçekler de su yüzüne çıkıyor: Lee bir zamanlar akıllı, cıvıl cıvıl bir genç kadın olan Randi (Michelle Williams) ile evliydi; üç çocukları vardı ve çok mutlulardı; Joe’nun eski eşi Elise (Gretchen Mol) -kanepede yarı çıplak uyurken buldukları sahne- bir alkolikti;şimdi ise muhafazakar bir adamla evli. Joe’ya kalp hastalığı teşhisi konulduğunda, hayli sorunlu aile hastane yatağının etrafında toplanıp -belli ki her zaman yaptıkları gibi- tartışıp birbirlerini iğnelemişlerdi. Ama iki kardeş tekneleriyle New England’ın soğuk sularında gezinmekten, derinlerdeki köpek balığı hikayeleriyle küçük Patrick’in ödünü koparmaktan hiç vazgeçmediler. Hiçbirinin bilmediği şey, günlük yaşamda, yüzeyin altında gizlenen daha büyük tehlikeler olduğuydu.

Lee’nin trajedisinin gerçek boyutları ve ayrıntılar yürek parçalayıcı bir sahneyle nihayet açığa çıkıyor. Evinde verdiği parti sonrasında içkili ve kafası uyuşturucuyla hayli dumanlı olan Lee, çocuklarının uyuduğu üst katın soğuk olduğunu düşünerek şömineye biraz daha odun atmış ve hiç hatırlayamasa da büyük olasılıkla paravanı geri koymayı unutmuştur. Üst kattaki yangın mutfağa sıçrayarak ocağın patlamasına neden olunca alt katta baygın bulunan Randi’yi kurtaran itfaiyeciler çocukları almak için binaya dönememişlerdir. Lee ise biraz daha demlenmek için içki almaya gittiği marketten döndüğünde ambulansları ve yanan evinin etrafında toplanan kalabalığı görerek şaşkına dönmüştür. Beklemediği olay karşısında donup kalan, abisi ve polislerin arasında sıkışıp kalan Lee, yaşadığı şokun ağırlığıyla karakolda bir polisin silahını kaparak intihara kalkışmıştır. Bu aslında, çıplaklıkla ortaya konulsa da,-özellikle de polislerden birinin Lee’ye “Muhtemelen serbest kalırsın. Şömine paravanını koymayı unutmak suç değil” dediği noktada -olduğundan daha hafif gösterilen bir sahne, bu dramatik etki yaratmak için dönüm noktalarından faydalanan bir film değil- ve daha çarpıcı olansa, Lonergan’ın kamerası görgü tanıklarının yüzlerine odaklanırken seyircinin nihayetinde şimdiye kadar dile getirilemeyen bir yıkımla yüzleşiyor olması ve bunun sonucunda Lee’ye yepyeni bir anlayışla, zihinsel durumuna ilişkin içgörüyle yaklaşma imkanı bulmasıdır: Lee gerçekten de suçlanmak ve bu olay için ceza çekmek istemiştir. Ancak kanunen suçlu bulunmayınca kalan yaşamında kendi kendini cezalandırmıştır.

Bu hiç kuşkusuz, hayattan ve acılardan dem vuran ancak -kasıtlı/gayrı-ihtiyari olarak- kusursuz cevaplar sun(a)mayan bir film. Çalışan sınıf karakterler gündelik telaşlarla cebelleşirlerken -genç Patrick her şey eskisi gibi olsun istiyor, Lee ise bir kaçış arıyor- önce abisinin avukatıyla Patrick’e başka birinin vasilik yapıp yapamayacağı konusunda pazarlık yapıyor sonra yeğenini kendisiyle Boston’da yaşamaya zorluyor. Lonergan diyalog ve ritim konusunda gerçek bir dehaya sahip. Karmaşık, acı verici gerçeklik için açık çözümlemelerden vazgeçmekten korkmuyor. Boston’un sert kışlarını ve balık avı girizgahını don ve buz görselleriyle harmanlayan sinematografi Albinoni, Handel ve Bach ezgileriyle kusursuzca salınıyor. Ses tasarımı, özellikle Lee’nin cenaze evini aradığı kahvaltı sahnesinde doruğa ulaşıyor.

Hedges ise elinde kalan çok az şeye, bu hokey takımı, bando çalışması, iki kız arkadaşı, yeniden evlenip kendisini görmeyi pek de istemeyen annesi yada kendisiyle baş etmekte zorlanan amcası da olabilir; tutunmaya çalışan genç bir delikanlının ruh halini yansıtmada oldukça başarılı. Patrick, gülünç durumlara düşüyor, bağlanma sorunları yaşıyor ve her şeye rağmen arkadaşlarıyla gündelik sohbetlere girişmekten, dedikodu yapıp Star Trek hakkında konuşmaktan geri kalmıyor. Fakat, babasının cesedinin morgda kalmasını istemediği sahneyle bağlantılı olarak amcasının evindeki derin dondurucudan düşen tavuktan bile irkilir hale geldiğinde, aynı Lee gibi gerçek acısını baskıladığını anlıyoruz. Fakat Lee, bunu da yanlış anlıyor: “Eğer her donmuş tavuk görüşünde korkacaksan belki de hastaneye gitmeliyiz.” Bu küçük anlarda, her iki karakterin de duygusal olarak duyarsız olduğunu ve Lee’nin kendisini dünyevi hallerden geri çekecek kadar içine kapandığı anlaşılabiliyor.

Finalde, Patrick’in babasının teknesini çalıştırmayı istemesi yada Boston’da üniversiteye gitmeyeceğini söylemesi Lee’yi artık pek de korkutmuyor. Birbirlerini ve kaybı kabullenme aşamasına çoktan geldikleri her hallerinden anlaşılıyor. Aralarında oluşan yeni uyumla birlikte, gelecekte karşılarına çıkacak bütün zorlukların üstesinden gelebilecek gibi görünüyorlar. Karakterlerin olgunlaşarak atlatmayı başardıkları zorlu değişim süreci, hayatın her şeye rağmen olanca sıradanlığıyla akıp gitmeye devam ettiğini/edeceğini bir kez daha hatırlatıyor.

Zeynep Şenel Gencer
sosyalbilimler.org Sinema Editörü
sinema@sosyalbilimler.org

Yasal Uyarı: Yayımlanan bu yazının tüm hakları www.sosyalbilimler.org‘a aittir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlali söz konusu olduğunda; Sosyal Bilimler Platformu, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı, (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz.

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.