Sosyal Bilimler

Theodoros Angelopoulos Sinemasında Göç Olgusu | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Theodoros Angelopoulos Sinemasında Göç Olgusu

“Dünya vatandaşı olma” mevhumunun kökeni, çok eskilere, belki, Sokrates’e dayanır. 90’ların sonlarında, küreselleşmenin hala hararetle tartışıldığı günlerde, Martha Nussbaum ve Linda Bosniak gibi hukuk bilimciler, ulusal haklardan yoksun bir vatandaşlığın o günlerde nasıl göründüğüne ve gelecekte ne anlama geleceğine dair ayrıntılı tespitlerde bulundular. Bosniak, Vatandaşlık Devleti adlı sempozyumda şunları söylüyordu: “Vatandaşlık, ulus devletin sınırlarını aşmaya başladı. Giderek daha çok, ulusal olmayan bir şekle bürünüyor.” Bu tespiti, bugünün  Avrupa sineması bağlamında incelemek, insani durumların film yaratımı ve üretimi süreçlerinde nasıl işlendiğini/tahlil edildiğini anlamamıza yardımcı olacaktır. Theo Angelopoulos, hiç kuşkusuz, Avrupa’daki değişimleri yapıtlarına en çok yansıtan yönetmenlerden biridir. Onun sinemasında, sınırlar, hudutlar ve insanların hareketliliği, çağdaş yaşamı tasvir etmede kullanılan esas öğelerden biridir. Bu yazıda, Angelopolous sinemasının göç, sürgün, yer değiştirme gibi temaları üzerinden, özellikle Göç Üçlemesini temel alarak, kültürel alanlar ve göçlerle bulanıklaşan  Doğu-Batı ayrımına değineceğiz.

Tarihin Betimlenmesi 

Angelopoulos sinemasında tarihsel gerçekliğin özellikle ön plana çıkarıldığı görülür. Yunan halkının 20. yüzyıl boyunca tanık olduğu bölünmeler, parçalanmalar, farklılardan kaynaklanan çatışmalar, vatandaşlıktan çıkarmalar, 1930’ların Metaxas diktatörlüğü, II. Dünya Savaşı (İtalyan işgali, Alman hakimiyeti, İç Savaş), politik sürgünler, askeri diktatörlük gibi ulusal hafızada iz bırakan olaylar yönetmenin ilk dönem sinemasında daha geniş yer bulur. Son yıllarda, tarih ikinci plana atılmış gibi görünse de gözlemlerini arttırarak ayrıştırmaya, savaşlara ve din kökenli çatışmalara maruz kalan Balkanlar’a yönelmiştir. Çünkü büyük resme bakıldığında, bu istikrarsızlık, bütün Avrupa’yı olduğu kadar, uluslararası topluluğu da etkilemektedir.

Angelopoulos, aynı zamanda, bazı ilginç seçimler yaparak, tarihin Yunan halkı üzerindeki etkilerini de yansıtır. Yüzyıllardır Akdeniz’de ve Balkanlar’da yaşayan Yunan halkı, göçler, sürgün ve yer değiştirme ile tüm dünyaya dağılmıştır. Yönetmen, Akdeniz’i sadece Helenizmin doğduğu topraklar olarak kabul etmez, aynı zamanda Batı kültürünün hayat bulduğu yer olarak da düşünür. Bu bağlamda, Yunanlı olma mevhumu, Doğu ve Batı’yı birleştiren, iki dünya arasında kalan bir kavramdır.

Vatandaşlık, Milliyet ve Milli Vasıfları Yitirme

90’larda, Yunan devletinde meydana gelen değişimlerle güçlenen çeşitli faktörlerin, grupların ve toplulukların varlığı, vatandaşlık kavramına ilişkin bir dizi sorunu beraberinde getirdi. Arnavutluk’dan ve Asya’dan gelen mülteci dalgası, yönetmenin Leyleğin Geciken Adımı (1995)’nda tanımladığı üzere, sınır ötesi kültürlerin ve bütün topluluklarda istikrarsız kimliklerin biçimlenmesinde önemli rol oynadı. Bu durum, birçok farklı politik projenin yanısıra, insan hakları, çevresel sorunlar gibi sinematik anlatımı etkileyen meselelere eğilen, alternatif üyelik ve topluluk tasarımlarını vücuda getiren, güçlendiren bir yapı sergiledi.

Bu gelişmelerin yansımalarından biri de, vatandaşlığın ulus ötesi formlarının oluşma olasılığıdır (Soysal 1994, Jacobson 1996, Isin 2000). Sinema; bu değişimlerin ulusal devletin sınırları dışında bir vatandaşlık formulasyonu olarak sunulmasıdır. Angelopoulos’un baskın anlatımı içinde, bu kavram, sanatsal dışavurumda yatar, örneğin, Leyleğin Geciken Adımı’nda, karakterin kimliği hükümsüz kılınarak, hiçbir ulusa dahil olmayan bir figüre indirgenir; isimsiz, evsiz, dilsiz, belirli bir kimliği olmayan biridir artık. Karakterin durumu, öznenin egemen güçle olan kalıtsal ve sürekli bağına işaret eder. “Hiçbir insan, ülkesine tövbe etmemelidir.” (Turner 2000) deyimi de geleneksel olarak içinden çıkılmaz ve kişiye özel olarak algılanmıştır. Çözünmez mensubiyet  kavramı; ancak, insan deviniminin kısıtlı olduğu  zamanlarda savunulabilirdir, yeni nesil endüstriyel gelişmelerin parçası olan geniş çaplı göç dalgaları karşısında elde edilmesi güç bir mefhuma dönüşür.

Angelopoulos sinemasında,  milli vasıfları yitirme kavramı, ulusallıkla bağlantılı kalan bir şeyi yakalar; tarihsel olarak yapılandırılmış, anavatanın özüyle iç içe geçmiş bir şeyi. Bugün, vatandaşlık duygusu içinde ve halihazırda  yönetmenin sinemasında da değişen şey, çoklu sınırların var olduğu gerçeği ve sınırları aşmak için gösterilen sürekli çabalardır. Hudutların, sınırların, kısıtlamaların yarattığı tartışmalar, Angelopoulos’un modern Avrupa çok kültürlülüğünün durumu, dışlama ve ayrımcılık üzerine yorumlarında görülebilir.

Kaldı ki, bu meseleler, üçüncü bir olasılığı da doğurur: Angelopoulos evreninde vatandaşlık, her ne kadar kurumsalllaşmış ulusal çerçeveler içinde konumlandıysa da, ulusal kavramının anlamı değiştiğinde, muhtemelen değişime uğrayacak bir mefhumdur. Çatışmalar, savaşlar, küreselleşme, devlet örgütlenmesinin mülki ve kurumsal olma veya vatandaşların kimlikleri, vatandaşlık kurumu —resmi hakları, uygulamaları, psikolojik boyutu— gibi  belli özellikleri, ulus devlet içerisinde merkezde kalsa bile, dönüştürülmüştür. Örneğin, Ağlayan Çayır (2004) ve Zamanın Tozu (2008) veya Ulysses’in Bakışı’ndaki kardeşler, dönüşüm geçirmiş versiyonlardır. Burada, dönüşüm, devlet gücü ve otoritesinin mülki ve kurumsal değişimine odaklanmak yerine, karakterlerin istisnai durumlarına eğilir.

Balkanlar ve Akdeniz, yönetmenin evi olmasının yanısıra, Doğu ve Batı, Kuzey ve Güney arasındaki sınır pazarlıklarının da merkezinde yer almıştır. Tarihsel olarak bakıldığında, iki bölge de, özellikle Akdeniz, göçebe nüfuslar, tüccarlar, yolcular gibi geçici gruplara ev sahipliği yapmış, Orta Doğu savaşları ve eski  Sovyetler’in yeniden yapılanma süreci boyunca, mülteciler için bir geçit haline gelmiştir. Bölgenin akışa açıklığı, insanların ve kültürlerin sürekli hareketi, yasa yapıcıların bölgeyi kendine özgü ve bazen de sıkıntılı, Avrupa’nın sözümona sınırlarını işgal eden bir nüfus alanı olarak görmesine sebep olmuştur. Bu düşünce, akademik çevrelerde, uzun süre tartışılmıştır. Aynı zamanda, sanatsal ifade bağlamında da Doğu-Batı arasında, medeniyetlerin kesişme noktası, kültürel eritme potası, tampon bölge, Doğu ve Batı’nın diyalog aralığı, Avrupa Birliği’ne meydan okuyabilecek bir fikir, yeni bir  Avrasyalı koalisyonun ve kimliğinin anahtarını elinde tutan bir bölge olarak görülmüştür.

Angelopoulos Sinemasında Kimliğin Serüveni: Göç Kavramı

Bununla birlikte, Angelopoulos, tam anlamıyla ulusallığın başarısız olmaya mahkum olmayla ilgili farklı bir görünüm üzerinde çalışır. Sanatı, aniden, film içinde belirsizleşen yapı olduğunu ispatlayan, kimlik ve aitlikleri kontrol etmekten, tasvir etmekten, doğruluğu kanıtlamaktan, somutlaştırmaktan aciz olduğunu gösterir. Aynı hayaletler gibi, sanatçı da dünyayı fikir birliği ve harmoni dolu algılamayı başaramaz. Fakat daha kötü bir manzara daha vardır: Daima çalkantılı tarihte, sanatın içeriği yok olur, sanatın biçimi parçalanır.

Ulysses’in Bakışı’nda özgün bir sahnede, ağlayan bir kişi “kimlik” şiirini ezberden okur: “Döndüğümde, başka bir adamın kıyafetlerine bürüneceğim. Başka bir adamın adını alacağım”  A kişisi, kaybın acısının şiirini temsil eder, ki bu da Odyssey destanının son mısralarındaki parçaların bileşimi gibidir. Doğal bir yaratım, en eski şiirsel deyişte, mutlak yalnızlığında yeniden dokunan modern bir Orpheustur o.

Film, sadece sanatsal dışavurumu, mutlak ölüme direniş olarak sunarak, bir efsaneyi takip etmez, aynı zamanda Ulyssesvari, dolayısıyla Dantevari bir seyyahın yolculuğunu, Tuna ve Meriç Nehirleri boyunca, ilk bakış arayışı boyunca izler. A, savaşın en karanlık yüzünü, en mutsuz sanatsal dışavurumda keşfeder, aynı zamanda, Balkanlar’daki Avrupa ve uluslararası politikaların yozlaşmışlığını da gözler önüne serer. Diğer bir deyişle, kendisini veya diğer kendini bulur; ismini, ailesini, ülkesini ve son olarak aşkını kaybetmenin acısını yaşar. Öyle ki, bu aşk; dört farklı yerdeki dört farklı kadının yüzünde belirir fakat her durumda, eve giden yolda, aslında, Nostos’un [Yunan edebiyatında kullanılan bir konu, deniz yoluyla eve dönen efsanevi kahramanı anlatan lirik tür.] kalbinde, kimliğin yeniden kazanılmasıdır.

Bu anlamda, Angelopoulos, hikayenin geçtiği ülkeleri, insan unsurunu yavaş yavaş yok eden zaman, mekan ve fon olarak tasvir eder. Ki, Ulysses’in Bakışı’nda Balkanlar (Arnavutluk, Makedonya, Üsküp, Belgrad, Bükreş, Romanya) iken üçlemenin diğer iki filminde (Ağlayan Çayır, Zamanın Tozu) Selanik, Odessa, Taşkent, New York, Toronto ve Berlin gezgin sanatçıyı tehlikeye düşüren insanlıktan yoksun metafizik birer savaş alanına dönüşürler.

Üçlemenin bütün filmlerinde görülen 20. yüzyıla tarihsel birer bakış açısı sunmalarıdır. Meta-tarihi metinler olarak da ele alınabilirler. Ki kendilerini keşfeden karakterler, efsanevi hedeflerini de yerine getireceklerdir. Ulusal ve küresel kaderleri yervuvarı boyunca yayılmıştır. Bu durum, Angelopoulos’un Balkanlar, Avrupa, Rusya, Yunanistan, diasporasında Batı kimliğine dair problemlere değindiğinin açık kanıtıdır. Yönetmen, grekoromen mitini ve Batılı fikirleri reddetmez. Aksine, barınmayı ve melezleşmeyi destekler. Daha geniş bir anlamda, Batı’ya yönelen göç dalgasını tasvir etmek için katabatik mitini (Ulysses, Orpheus) kullanır. Örneğin; Zamanın Tozu’nda, bir müzisyen, bir ideolojist ve bir kadın, Batı’ya yönlenirler, ironik olarak, Amerika’da Doğu’ya yönelir (II. Dünya Savaşı, Vietnam Savaşı). Paradoksal olarak, bu; karakterleri Avrupa’ya ve hikayenin başına, nehire dönmeye yönelten zıt yönlü bireysellik arayışlarının kesişme noktasıdır. Angelopoulos, Yunan neslinin kahramanlarını temsil eden karakterlerinin uyum sağlaması için tarihi yeniden açılandırır. Bu, Batı ve Doğu arasındaki ayırıcı çizgilerin (Berlin Duvarı’nın yıkılışı) çökmesinden ve dünyanın muzafferane biçimde birleşmesinden öncedir; Kadının (Eleni’nin) beraberinde getirdiği su, birleştirici, ancak acı verici bir güçtür.

Doğu’ya dönme yönündeki ikinci girişim, özün reddinin bağımlı olduğu, saplantılı bir ‘diğeri’ olarak işlev göstermez, aksine, Doğu ve Batı, birlikte, muğlak ve paradoksal bir kimlik yaratırlar. Angelopoulos, Amerika’yı, kayıp bir çağın suretinde yeniden şekillendirir, aynı zamanda; Doğulu karakterlerini gerçek olmayan bir Batı’nın peşinde cehennemi, uzaysal bir yolculuğa çıkararak beklentileri tersine çevirir. Filmin merkezinde, kökeni Odessa ve Yunanistan’da yatan  yolculuğun nostaljik yönünün yanısıra, cehennemvari yolculuğun Doğu’dan başlaması da tarihsel olarak savunulabilirdir. Yönetmen, bireysellik için mücadele eden karakterlerin yolculuklarını da birbiriyle çakıştırarak, garip ittifaklar ve patlayıcı uyuşmazlıklar yaratır. Bu bakımdan, mit, dışarıdan empoze edilmiş sembolik bir yapılanmadan çok, her karakterin diyaloglar üzerinden katıldığı bir dünya görünümü çizer.

Angelopoulos’un kurgusal evreninde, insanoğlu, felaketlere asılı şekilde, sürekli  risk altında yaşarlar. Bu süreçten kaçış imkansızdır; “Tutuklandığını öğrendiğimde, kuzey eyaletlerinden bir orkestrayla turdaydım. Çok sinirlendim! O zamandan beri seni arıyorum. Sınırları geçip durdum. Trenler değiştirdim, istasyonları geçtim, kontrol noktalarını aştım, başka bir adamın ismiyle, başka bir adamın hayatıyla cevap verdim.”  [Zamanın Tozları’ndan bir diyalog.] Bu açıdan bakıldığında, yönetmenin nezninde insanoğlu kafası karışmış şekilde tehlikeli bir değişime sürüklenmektedir. İnsanlık, Hades’e ya da ölüme yönelmek arasında bocalar: Travma ve kayıpla nasıl baş edilmelidir?  Değişime boyun mu eğmeli yoksa direnmeli midir? Film, bu noktada Doğulu muhacirin durumunu evrenselleştirerek, Batılı izleyicinin kendilerini kayıp Doğulular olarak görmesini sağlar.

Angelopoulos’un karakterleri, bir dizi değişime uğrarlar, bu bakımdan üçleme, başkalaşım gösteren bir hikaye sunar. Örneğin, Alexis ve Eleni, filmin evreninin merkezine olan yolculuklarını tamamladıklarında, Berlin’de şekil değiştiren ‘nehir’i aramaya devam etmek zorunda kalırlar. Syros, büyük bir ihtiyatla, müziğin sadece iş olduğu geleneksel yaşantısını terk ederek, Eleni’yi, Avrupa’ya kadar takip eder. Film, bir felaketle başlar, Yunanistan’daki savaşın sonuna doğru, Eleni, sürgün edildiği Sovyetler yolundayken, Sypros, onu Kuzeydoğu Avrupa’da bir yerlerde aramaktadır.

Metamorfik dünya görüşü, karnaval vari bir karakter gösterir: Örneğin, Jacob’ın Berlin sahneleri, intiharını çevreleyen planlar, ya da üçlemenin ilk filmindeki dans sahneleri (Ağlayan Çayır), kahramanları, özellikle Jacob’ı, ölümlü, başarısızlığa uğramış bir aşıktan, arzularını hayata geçirmekte başarısız olan kolektif bir vücuda dönüştüren bir unsur olarak ya da Zamanın Tozu’nda Sypros’un Eleni’nin ölümünden sonra reankarnasyon üzerinden ‘aynı nehirde yeniden yıkanmayı’ düşlemesi gibi anlatıda yerini alır.

Bengi dönüş fikri, insanoğunun öznesi olduğu her nevi yer değiştirme kavramına damgasını vurur: bölgesel, kültürel, ekonomik, etik, ideolojik. Ki ulusallık nosyonu, soyutlanmış, feshedilmiş karakterlerin adımlarını hem evrimsel olarak ileriye hem de anma anlamında geçmişe götüren anımsatıcı bir unsur olarak tasvirlenir. Bu, evrim nosyonu dairesel bir zaman algısından doğarak, Nietzsche’nin bengi dönüş filozofisinde kozmolojik bir varlık olarak vücut bulur. Buna göre, zaman sürekli bir tekrar olarak algılanır, insanoğlu, evrenin içsel kaygılarını ifade eden bir formdur ve bu yüzden, o evrenin vatandaşı gibi hisseder. Walter Kaufmann’ın dediği gibi, Zaman sonsuzdur; fakat zamanın içindekiler, fanidir. Ne kadar uzun zaman geçerse geçsin, sonsuz tekrar oyununun kombinasyonlarını yöneten sonsuz kanunlara göre, bu dünyada varolan bütün düzenler birbirlerini cezbetmeli, geri püskürtmeli, öpmeli,baştan çıkarmalıdır.”

Bengi dönüş fikrinin, nihilizmin radikal bir modeline yol açabileceği gerçeğine rağmen, Angelopoulos, ütopya yoluyla, yeni değerlerin arayışı üzerinden,nesnelerin evrensel hareketi aracılığıyla, dünyanın saçmalıklarından ve deliliklerinden çıkış yolunu bulmaya çalışır. Bununla birlikte, ütopya zamanının tarihsel döngünün dışında yattığının son derece farkındadır.

Kaynakça

  • Angelopoulos, Th. The Dust Of Time: The Third Wing: Athens:Militos, 2009.
  • C. GabrielseV. AngelopoulosA. RunovD. L. Turner, Statistical characteristics of particle injections throughout the equatorial magnetotail, Journal of Geophysical Research: Space Physics2014119, 4, 2512
  • Jacobson, D. Rights Across Borders: Immigration and the Decline of Citizenship, Baltimore, MD: Johns Hopkins Press 1996.
  • Isin, Engin F. Democracy, Citizenship and the Global City, London and New York, Routledge, 2000
  • Soysal, Nuhoğlu, Yasemin. Limits of Citizenship: Migrants and Postnational Membership in Europe, 1994.

Zeynep Şenel Gencer — Sosyal Bilimler Sinema Editörü
z.s.gencer@sosyalbilimler.org

Yasal Uyarı: Yayınlanan bu yazının tüm hakları Sosyal Bilimler Platformu’na (www.sosyalbilimler.org) aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.