Sosyal Bilimler

Tez Nasıl Okunmaz? | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Tez Nasıl Okunmaz?

— HOCALAR KIZMASIN! —

Tez yazma süreci dünyanın her köşesinde öğrenciler için adeta bir kabus gibidir. Hatta bazı yerlerde danışman ve jürideki hocalar için bile küçük çaplı bir sendroma neden olabiliyor. Fakat bizde olduğu gibi bazı ülkelerde hocaların büyük bir kısmı için çerezlik bir olaydır. İngilizlerin deyimiyle daha çok “take it easy” prensibi uygulanır. Yani okunabilir, okunmayabilir, tamamen hocanın o anki psikolojisine bağlıdır. Laf aramızda ama bu danışmanlık ve jüri meselesi bizde biraz yanlış anlaşılmıştır. Konuyu aydınlatması açısından Sayın Süleyman Demirel ile ilgili bir anlatı yardımcı olacaktır. Demirel, Köşk’e çıktıktan bir süre sonra etrafındakilere sitemde bulunur: “Binaen aleyh! Bu köşke 40’tan fazla danışman vaaa, fakat gelip de bana danışan yoooğ” demiş.

Bizde de daha çok tez danışmanı hocalar, tez yazan öğrenciye danışma eğilimindedirler. Öğrenci tıkanmış, ne yazacağını, nasıl yazacağını, nereden başlayacağını bilemez. Hele yöntemin semtine bile uğramamıştır. Hocadan randevu alır ve kafasındaki tüm sorulara harika cevaplar bulacağı sevinci/umuduyla odaya dalar. Fakat nafile. O hocaya soru sorar, hoca da ona karşı soruyla nasıl yararlı olamayacağı sinyalini verir. Öğrenci – danışman görüşmesinden çoğunlukla öğrenci daha da çaresiz bir şekilde ayrılır.

Oysa tez danışmanı hayati derecede önemlidir hatta tezin olmazsa olmazıdır. Danışmanın tez için ne kadar önemli olduğu o meşhur karikatürde gayet güzel anlatılmıştır. Olay şöyle gelişir.

Sabahın erken saatlerinde daha vakit çıkmadan tavşan daktilosunu alır ve mağaranın önünde takır-tukur çalışmaya başlar. Tilki gelir “Tavşancık hayrola ne yapıyorsun sabah sabah?” diye sorar. Tavşan istifini bozmadan “Tez yazıyorum” der. “Ne hakkında yazıyorsun?”.  Tavşan; “Tavşanların tilkileri yeme metotları üzerine” der. Tilki alaycı bir sesle “Yapma ya, tavşanlar tilkileri yer miymiş?” diyerek bir kahkaha patlatır. Tavşan “Evet yermiş. İstersen gel içeride sana göstereyim” der. İkisi içeri girer. Kısa süreli bir gürültüden sonra tavşan dişlerini temizleyerek dışarı çıkar ve tezini yazmaya devam eder.

Biraz sonra Kurt gelir ve o da “Hayrola tavşancık nedir sabah sabah bu gürültü?” der. Tavşan istifini bozmadan “Ağabey daha önce bahsetmiştim ya, dünyada ilk defa benim çalıştığım bir konuda tezimi yazıyorum, teslim tarihi yaklaşıyor. Danışman ek süre verme konusunda isteksiz olunca böyle oluyo” der. Kurt, tavşanın yazacağı tezden ne halt çıkacak der gibi “Peki tezin neyle ilgili?” diye sorar. Tavşan; “Ağabey konu daha çok teorik. Şöyle diyeyim Tavşanların kurtları nasıl yediğiyle ilgili” der. Kurtun o küçümseyici tavrı daha da keskinleşerek “Yapma ya! Çok korktuuuum. Peki sahiden tavşanlar kurtları yer miymiş?”. Tavşan; “Evet, ağabey yermiş. İstersen içeri gel sana göstereyim” der. Tavşanla kurt içeri girer yine kısa bir gürültü-patırtıdan sonra tavşan yine ağzını-dişlerini temizleyerek dışarı çıkar ve tezini daha bir iştiyakla yazmaya devam eder.

Son olarak ayı gelir ve “Hayrola tavşancık, derdin ne sabah sabah?” diye sorar. Tavşan; “Sorma kardeş” der. Başımın belası tezimi yazıyorum. Sağolsun danışman hocam  elinden geleni yapıyor ama çok çalışmam lazım, çook” der. Ayı merak eder ve “Tezi ne konuda yazıyorsun tavşancık?” diye sorar. Tavşan; “Tavşanların ayıları yeme alışkanlıkları üzerine yazıyorum” der. Ayı hayret ve dehşetle “Tavşanlar ayıları yer miymiş laaa?” diye çıkışır. Tavşan; “Kardeş istersen gel içeride sana göstereyim” der. İkisi içeri girer büyük bir gürültüden kısa bir zaman sonra tavşan yine ağzını temizleyerek dışarı çıkar.

Mağaranın içi gösterilir ve bir tarafta oturan bir aslan, öbür tarafta bir kemik yığını. Ve üstte şu yazılır: Önemli olan tez konusu değil, tez danışmanıdır. Eminim gerçek anlamda danışmanlık alan çoğu kişi bunu okuduğunda “Amenna!” der. Fakat danışmanlık almayanların bu cümleyi anlaması zordur.

Akademisyenlerin çoğu, önlerine gelen bir tezin danışmanlık görüp görmediğini hemen fark eder. Fakat sorunlar için yine de danışman yerine öğrenciye yüklenirler. Yani “Kızım sana söylüyorum, …” hikayesi. Yine de, danışmanlık görmeyen tezlerin jüriden geçtiği nadir ülkelerden biriyizdir ve bu konuda öğrenciler çok şanslıdır. Maazallah jüri üyeleri uluslararası kişilerden ve uluslararası bir komisyon tarafından belirlenseydi, akademisyen sayımız bugünkünün ancak %20’si civarında olabilirdi.  Yani buna da şükredelim ki bizim ki Türke (Kürde), Türk (Kürt) jürisidir de başarılı olabiliyoruz.

Bir tez aslında danışman ve öğrencinin ortak bir yapımıdır. Fakat ne hikmetse bizde sadece öğrencinin işi olarak bakılır ve süreç hep bu minvalde ilerler.

Neyse fazla uzatmayalım. Öğrenciler masterde derslerden sonra, doktora da ise yeterlilik sınavından sonra, bir süre gözden kaybolurlar. Örneğin doktora öğrencileri beş – altı yıl aradan sonra oldukça hacimli, biçimsiz ve karmaşık bir yazı dizisinden oluşan bir .pdf dosyasını hocanın e-mailine yollar. Peşinden telefondan ya SMS ya da Whatsapp’tan bir mesajla da bunu teyit eder.  Hoca bu durumda pek tepki vermez. Birkaç ay sonra öğrenci bir ikinci e-maille “Hocam okudunuz mu?” diye yeniden hocayı yoklar. Hoca bu defa sinyal verir ve “Oğlum ya da kızım bu sıralar çok meşgulüm altı ay sonra görüşelim mi?” der. Öğrencinin canına minnet. Zaten o da çok emin olduğundan değil ya, hani hoca yer mi diye olta atmıştır. Altı olur on altı ay ve yine bir mesaj. “Hocam okudunuz mu?”. Hoca da “Bana altı ay sonra hatırlat demiştim, kaç altı ay geçti yeni hatırlatıyorsun. E-mailini de bulamıyorum zaten. Bana bir daha forward eder misin tezini?” der. Öğrenci içinden dualar(!) ederek bir daha tezi yollar. Ve aylar sonra yine yoklar. Hoca dosyayı açmış içindekilere göz gezdirmiştir. Bu hoca – öğrenci iletişimi ve ilgisi çoğunlukla unvan yükseldikçe azalır.

phd042716s

Her zaman olduğu gibi, konuya bakılmaksızın ilk önce tezin yaklaşık %60-70’lik bölümünün tarihi bir analize (analiz denebilirse ya da bilgi yığınına) ayrıldığını fark eder. Dolgu kısımları, geyik bölümler derken tezin konuyla ilgisi sadece %5 düzeyindedir. Hoca küplere biner ve 10 dk. sonra öfkeli bir şekilde öğrenciyi telefonla arar. “Kızım ya da oğlum yarın gel tezinle ilgili konuşalım” der. Öğrenci büyük bir heyecanla, yolda doktora sonrası bir dizi projeyi zihninde hayata geçirir ve hocanın yanına gelir. Hocayla tokalaşır, biraz uyanıksa “Hocam maşallah sizi gördüğüm ilk günkü gibi duruyorsunuz. Ben ihtiyarladım hocam vallahi, siz benden genç duruyorsunuz ” diye bir yağ yakar. Biraz safsa, “Hocam ne kadar değişmişsiniz, yorgun ve ihtiyar görünüyorsunuz. (Kendisinin hala öğrenci olduğunu unutarak) Ne oldu, yeni nesil öğrenciler sizi çok  mu yoruyor yoksa Hocammmm?” der. Hoca da içinden “Bu hala aynı salak” diye geçirir fakat bozuntuya vermez. Ve “Evet öyle gerçekten” diye geçiştirir.

Tezin içeriğinden hala habersiz olan hoca içindekiler üzerinden bir iki kelam ettikten sonra “Ne yaptın anlatır mısın?” diye sorar. Öğrenci de ne kadar çok kitap ve makale okuduğundan dem vurur ve hatta yabancı bir iki isim sayarak da iddiasını güçlendirmeye çalışır.

Hoca, öğrencinin anlattıklarını yarı dikkatle dinledikten sonra “Tezin metodolojisi nedir?” diye sorar. Öğrenciye oldukça yabancı bir meseledir bu metot konusu ve tam olarak ne olduğundan da emin değildir. Biraz daha bilgi koparmak amacıyla kısık bir sesle “Metodolojiiiik??? Nasıl yani Hocam?”. Hoca da pek emin değildir, muhtemelen yakın zamanda katıldığı bir tez jürisinde teze göz gezdirirken ya da sorulan sorulardan aklında kalan bazı bilgi kırıntılarına dayanarak kendisi bir yöntem faciası olan birkaç bilgiye kenardan kıyıdan değinir. Öğrencinin kafasında şimşekler çakar, fakat fazla ifade edemez. Ve “Hocam her şey bittikten sonra onu girişe eklerim” der geçer.

phd052716s

Neyse, hoca o arada biraz göz gezdirir. İlk anda kendince fark ettiği bir kaç hususu, gerçekten böyle bir ihtiyaç olup olmadığını da düşünmeden birkaç tavsiyede bulunur ve “Bunları yap bana gönder” der.

Birkaç ay sonra öğrenci eski tezinde fazla değişiklik yapmadan, istenilen şekilde bir iki başlık değiştirerek tekrar aynı dosyayı hocaya yollar. Final dönemi ve konferans mevsimine denk gelir. Hoca okumak istemez, zaten öyle olmasa da okumaz. Çünkü hoca zaten normal hayatında da okumayı sevmeyen birisidir.  Bundan dolayı 20 yıldır aynı konuları anlatır durur. Nesiller değişmiş, çağ atlanmış, enformasyon çağından siber dünyaya geçilmiştir fakat hocanın esprileri bile değişmemiştir. Hala yeni neslin anlamadığı çelik çomak esprilerini yapar.

“Tamam, bu haliyle jüriye yolla” der.

Jüri üyeleri genel de hocanın yakın arkadaş kümesinden seçilir. Neyse boşuna “Arkadaşını söyle kim olduğunu söyleyeyim” dememişler. Tez okumayan hoca, aynen kendi ayarında ve tez okumayan arkadaşlarından oluşan bir jüri belirler.

(Zaten tez jürilerinin oluşum süreci bilimsellik ve kaliteden uzaktır. Örneğin danışmanın jüride yer almadığı, doçentlikte olduğu gibi doktora için de bir üst kurul jürileri belirleyebilir. Hem ülke çapında bir standart oluşur, hem de ahbap çavuş tarzı içi boş, kahve ağzı seviyesinde analiz yapan akademisyen sayısı da az olurdu).

defensetalk

Onlar da tezi okumaz. Kimisi yolda hızlıca giriş ve sonuca bakar. Kendince gördüğü iki üç yanlışı not eder. Kimisi, öğrenci sunum yaparken teze göz gezdirir ve gözüne ilişen bir iki eksiklik üzerinden konuşur. Kimisi bunları bile yapmaz ve öğrenciye “Şu konudan da bahsedeydin iyi olurdu” der. Fakat ilginçtir ki tezde en çok işlenen konu da odur.  Öğrenci biraz saygı ve biraz korkuyla “Hocam ondan da bahsettim biraz” der demez, “Doğru dürüst bahset diyorum. Öyle dokunmakla olmaz.” diyerek azarlar. Danışman araya girer ve o da öğrenciye yüklenir; “Oğlum-kızım, sana kaç defa dedim bu konu önemli diye.” Öğrenci hırpalanır da hırpalanır. Jüriden tezi bir adım bile ileri götürmeyecek içi boş birkaç eleştiri ve öneri dışında bir şey çıkmaz. Öğrenciyi dışarı alırlar. Danışman iletilen tüm itirazları zamanında öğrenciye anlattığını, fakat öğrencinin gereken hassasiyeti göstermediğini ve söylenenleri yapmadığını anlatarak tüm suçu öğrenciye yükler. Halbuki işin aslı başkadır.

Nihayetinde, danışman “Geçirelim” derse, büyük oranda karar öyle çıkar ve hep beraber şehrin en lüks restoranına yemeğe gidilir. Tabi jüri sayısı iki ya da üç katına çıkar yemekte.

Yok, danışman “Kalsın” derse ona göre de bahaneler bulunur. Ve öğrenci yıllar sonra geri gelmek ya da “Lanet olsun sizin gibi bilim insanlarına” diyerek hiç gelmemek üzere odadan ayrılır.

Bu prosedür maalesef bir istisna değil, yaygın olan bir uygulamadır. Fazla iyimser olacak fakat ülkedeki jüri süreçlerinin %60-70 civarı böyledir. Geri kalan %30-40’lık bölümü ya danışmana çok yakın bir öğrencidir ya da gerçekten hakkıyla danışmanlık yapan ve doğal olarak ona göre jüri görevini hakkıyla yapan nadir hocalara denk gelmiştir.

Tez yazma konusunda hep öğrenciler suçlu değildir, belki de en büyük suçlu tezi okumayan, onunla ilgilenmeyen, ona mesai harcamayan bazı hocalardır. Hocalar 12 ay boyunca her hafta 10 saat danışmanlık ücreti alırlar, fakat bunun yarısı kadar danışmanlık yapanı ben hayatımda görmedim. Kendimi de dahil ediyorum bu istatistiğe. Burada görev enstitülere düşüyor. Danışman – öğrenci tutanak formu hazırlanmalı ve gelen form sayısınca ödemeler yapılmalıdır. Öyle uydurma görüşme tutanakları, yukarıdaki okuma(ma) şeklinde de olmamalı. Gerçek bir danışmanlık formu gelince ödeme yapılmalıdır. O zaman kısmen düzelme olabilir. Aksi takdirde, bilimden uzak, akademisyen üretimine devam…

Bunların abartı olduğunu düşünenler varsa, basit bir sağlama yöntemi önerebilirim. Şu televizyon ekranlarında sık sık gördüğünüz, bir dizi teori parçalayan ve kahve düzeyinde bolca analiz (!) yapan 10 kişinin (Türkiye’de doktora yapanların) doktora tezlerini alın inceleyin. Veya rastgele YÖK’ün Ulusal Tez Merkezi (UTM)’den 10 tez seçin. (Bu yazı hatırına UTM’den birkaç doktora tezini inceledim ve maalesef az bile yazdığımı fark ettim. Yani ben test ettim, siz de test edin.) Yöntem, içerik ve analizi geçtim, referans verme, kaynakça gösterme, alıntıları bilimsel kurallara göre gösterme gibi teknik yönden dahi en azından yarısında lisans düzeyinde yanlışlar yoksa, bu yazıyı çöpe atın. Bir de yöntem, içerik ve analize bakarsanız %70’i en iyi ihtimalle master düzeyini ancak yakalayabilir. Bir şeyler biliyoruz da yazıyoruz evvel Allah.

Peki bunlar nasıl doktora derecesini alabilmişler? Önce danışmana, sonra Jüri üyelerine bakın. Cevap orada saklı…

Abdullah Saim
Sosyal Bilimler Platformu, Blog Yazarı
a.saim@sosyalbilimler.org

Yasal Uyarı: Yayınlanan bu yazının tüm hakları Sosyal Bilimler Platformu’na (www.sosyalbilimler.org) aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı, (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz.

Sosyal Bilimler Haftalık E-Bülten Aboneliği

* indicates required

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.