Sosyal Bilimler

"Samimiyet Cemaatleri": Amerikan Yeni Solu | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

“Samimiyet Cemaatleri”: Amerikan Yeni Solu

Aslında 20. yüzyıl sonu sadece küreselleşme demek değildi. Reel sosyalizmin çöküşü ve Balkanlar’da, Kafkasya’da ve Orta Asya’da bunu takip eden yeni patlayıcı ulusal karmaşalar bu döneme damgasını vurdu. Yugoslavya’daki iki savaş, siyasi güçler yelpazesinin tamamında, özellikle de Avrupa solunda, şiddetli bir tartışma ve Birinci Dünya Savaşı’nda sosyalistlerin ideolojik-politik yeniden dizilişlerini hatırlatan beklenmeyen bölünmeler ortaya çıkardı.

Amerikan solunun modern politik felsefeyi etkilemiş az sayıdaki faal entelektüellerinden ve Clinton yönetim çevrelerine de erişimi olan Michael Walzer, “sol, hiçbir zaman kavimleri anlamadı” tespitinde bulunur. Walzer, Amerika’nın Yugoslavya’ya askeri müdahalesini destekleyenlerdendi. Eğer eseri bu açıdan okunursa, Amerikan hegemonyasının sol söylemli teorik bir aklaması (ya da Amerikan hegemonyasının teoriyle ironisi) olarak görülebilir. Amerikalı filozofa göre, ulusal duygu inşa edilmiş olsun ya da olmasın, özgüllüğe, yakın olana, kimliğe tutunmak gerçektir ve hatta insan toplumsallığının gerekli bir koşuludur. Tersine, solun desteklediği enternasyonalizmin, toplumlara üstten müdahale edebilecek bir güce ihtiyacı vardır. Örneğin kim Fransızları devletlerini milliyetsizleştirmeleri ve onun kendi kültürleri ve Afrikalı göçmenlerin kültürleri karşısında tarafsız olması konusunda ikna edebilir? Hiçbir devlet kültürel imtiyazlarından vazgeçmez. Dinsel açıdan nötr ulusa karşıt, etnik açıdan nötr ulus yoktur. Üstelik, sol enternasyonalizm imparatorluk nostaljisinden başka bir şey de değildir; Otto Bauer’ın teorilerine benzer bir mantık taşır: Eğer milliyetler imparatorluk altında birlikte yaşayabiliyorlarsa, neden sosyal demokrasi altında da birlik içinde yaşayamasınlar? Fakat tarihi deneyim gösteriyor ki, demokrasi ulusal kendi kaderini tayini de beraberinde getirir. Öyleyse, toplumun demokratikleşmesine doğru gidiş, ulusal duyguların ilan edilmesiyle özdeştir; çünkü mutlakıyetin kabuğu altında birden fazla demos olduğunu açığa çıkarır. Eski imparatorluklarda gösterilere izin verilir verilmez, insanlar milli bayrakları altında, ulusal marşlar söyleyerek sokaklara döküldüler. Eğer ayrımcı eğilimlerin hakim olduğu Doğu’ya kıyasla Batı Avrupa’da bütünleştirici eğilimler hakimse, bunun nedeni milliyetlerin ayrılmasının ve özerkleşmesinin orada önceden gerçekleşmiş olmasıdır. Walzer’a göre, bir ulus modeli ya da bütünlüklü bir azınlıklar tipi yoktur. İnanılmaz bir çok biçimlilik vardır. Yani ne objektif ne de bütünsel kriterlerle ulusal soruna yaklaşmak mümkündür. Ne de zaten bütün ulusal gruplar aynı şeyleri isterler. Kimi kültürel etkinlikleri için basit sübvansiyonlar ister, kimi ayrı bir devlet. Bütün bu talepler bir dinsel hoşgörü (bu durumda etnik hoşgörü) ruhu içinde karşılanmalıdır. Yani, bugün, nasıl hiçbir dinsel gerçeğin diğerinden daha üstün olmadığını kabul ediyorsak, aynısını milliyetler için de kabul etmemiz gerekir. Hiçbir milliyetin birleşme ve federasyon hakkı, diğer milli gruplarınkine ağır basamaz. Bu grupların sergiledikleri saldırganlık ortadan kalkma korkusundandır. Walzer’a göre, bunların tanınmaları, demagogların ve fanatiklerin güçlerini sınırlayacak ve neticede pragmatizm ağır basacaktır. Demokrasi, insanların çok yanlı aidiyetlere sahip olmalarına, değişik şapkalar giymelerine ve sonuç olarak bir kimliğe bağlanmalarının görecelileşmesine yol açacaktır. Öyleyse, etnik farklılıklar hoş görülsün, talepler desteklensin ve… bırakın insanlar kimlikleriyle, kültürleriyle, tarihleriyle kendilerini iyi hissetsinler, fakat oyunun kurallarını güvenceye altına alan bir şemsiye altında.

Bir bahçıvanın gözetimi altında bütün çiçeklerin açtığı ve bahçıvanın yalnız bir bitki diğerlerinin yerine tecavüz edip onları boğmaya yeltenirse müdahale ettiği bu bahçe imajı, 11 Eylül saldırıları Amerika’yı kalbinden vurmadan ve başıbozuk yeni muhafazakâr sürüleri peyda olmadan önce, Yeni Sol’un ABD’nin liberal doğu kıyısının entelektüellerine miras bıraktığı ilkeleri ifade eder: “Herhangi bir iktidardan özgürleşme talebi, toplumsal ilişkilerde ısrara karşı saygı ve farklılığın tanınması talebi” 20. yüzyıl sonlarında Amerika’nın pragmatik ve pedagojik ütopyasıydı. Tabii, Balkanlarda bahçıvanı iş üstünde gören bizler farklı bir görüşe sahibiz. Fakat indirgemecilik, yani birinin teorik konumunu tartışmadan, onu onun politik motivasyonuna indirgemek, tarihi anlamanın elverişli bir yolu değildir.

Walzer, kavimler derken neyi kastediyor? Sadece etnik grupları değil. Samimiyet cemaatleri diyebileceğimiz şeyi kastediyor. Yani insanlara samimi bir ortamda bulundukları hissini veren toplumsal grupları. Bunlar etnik, milli, dini gruplar, yerel gruplar ve hatta sınıfsal gruplar olabilirler. Walzer, kendisiyle yapılan bir röportajda, işçi sınıfı kimliğini dahi kavimlere, yani samimiyet gruplarına dahil ediyordu. Yani işçiler benzer giyinip konuştukları, sendikaya gidip ortak kutlama ve yıldönümlerine sahip oldukları zamanlarda. İnsanlar bu ortamlara karşı şefkat ve olumlu önyargılar beslerler. Bu ortamlarda kimliklerini oluştururlar, buraları nostalji objesi ve bellek mekânları haline getirirler. Anonimliğin, kitleselliğin ve sürekli değişimin baskısına dayanabilmek için bunlara ihtiyaç duyarlar. Elbette Walzer, bu samimiyet cemaatlerini tarif ederken, kimliklerin çok anlamlılığı, çok yönlü kullanımı ve idare biçimleriyle her zaman uyuşmayan şefkatli bir ton kullanır. Samimiyet cemaatleri sıklıkla tiranlık cemaatleri olmuştur; birinin özlemi, çoğu kez diğerinin kabusu oldu ve çoğunlukla her türden demagog ve diktatör amaçlarını ulusa ve halka dair şefkat retoriğinin arkasına gizlemiştir. Nicole Kidman’ın oynadığı, Lars von Trier’in filmi Dogville‘i izlemiş olanlar bu kuşkuyu anlayacaklardır. Trier, bir samimiyet cemaatinin aslında yabancıya ve uygunsuz olana karşı bir işkence topluluğu halini alabilecek bir gözetim cemaati olduğunu gösteriyor. Öte yandan, bir toplumu bağlayan ve onun duygusal altyapısını yaratan hafızası da doğal ve masum değildir. Neyi hatırlayacağımızı olduğu kadar, neyi unutacağımızı ve bastıracağımızı da öğreniriz. Hafıza ve bastırma el ele gider.

Diğer yandan, 20. yüzyıl sonlarında kavimlerin geri dönüşü ve bu samimiyet cemaatlerinin çoğalması bir gerçeklik halini aldı. Sol bu dönüşümü nasıl karşılayacak? Walzer’a göre, bunu rasyonel düşünceden bir sapma, toplumsal koordinatlara dayanan “hakiki” bir cemaatin ikâmesi ya da yabancılaşmış veya sahte bilinç olarak görmek yanlış olacaktır. Bu görüşe, Amerikalı düşünürün senelerdir savunduğu, fakat Bush’un Kerry’i yenmesinden sonra yeniden gündeme getirdiği başka bir görüşü eşlik eder. Solun duygusallıktan, kitleleri harekete geçiren politik tutkudan ayrı düştüğü düşüncesi. Walzer’a göre sol, şeylerin düşünsel bir eleştirisine hapsolmuştur. Bu anlamda, halk kitlelerinden uzaktır ve “sol hiçbir zaman kavimleri anlamamıştır”ın da anlamı budur. Tabii ki, Walzer’ın eleştirisinin hedefi özellikle Amerikan soludur ve Amerika’da da sol, akademik solla örtüşür. Açıkçası Avrupa’da sol daha kitleseldir ve onun duygusal oyunlarını ve halka yönelişini göreceli bir çekinceyle karşılamalıyız. Genellikle popülist çirkinlikler doğurmuştur. Benzer çirkinlikleri Yunanistan’da da gördük. Bütün bunlara rağmen, Walzer’ın teorisi ilgisiz değildir; çünkü onları teorik olarak kovsak da kavimler hücum ediyorlar.

Künye: Antonis Liakos [2008], Dünyayı Değiştirmek İsteyenler Ulusu Nasıl Tasavvur Ettiler?, Çev. Merih Erol, İstanbul: İletişim Yayınları, s. 119-115

Sosyal Bilimler Haftalık E-Bülten Aboneliği

* indicates required

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.