Sosyal Bilimler

Okuyan Beynin Bilimi ve Hikayesi: Proust ve Mürekkep Balığı | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Okuyan Beynin Bilimi ve Hikayesi: Proust ve Mürekkep Balığı

Gözlerinizi kapatın ve bir dakikalığına okumayı ilk öğrendiğiniz günleri hatırlamaya çalışın. Heceleyerek okuduğunuz satırlar, hecelemeden okumaya başladığınız ilk kitap, mağaza isimleri, dergi, gazete yazıları… Eğer o günleri hatırlayabiliyorsanız okumayla birlikte gelen büyük heyecan ve gerginlik yaratan duygularınızı da tekrar tadabilirsiniz. Çünkü okuma eylemi beyin için oldukça yeni ve üstesinden gelmesi gereken birçok görevle ortaya çıkan bir beceridir. Bu nedenle okuma becerisi kazanırken unutulmaz ilk okuma anları belleğimize kazınır ve hatırladıkça yoğun zevk ya da kötü duygu durumları yaşayabiliriz. Proust ve Mürekkep Balığı: Okuyan Beynin Bilimi ve Hikâyesi okumayı nasıl öğrendiğimize dair yapılan çeşitli araştırmaların sonuçlarını ortaya koyarak beynin okumaya nasıl uyumlu hale geldiğinin tarihi anlatıyor. Tufts Üniversitesi’nde akademisyen olan yazar Maryanne Wolf aynı zamanda Okuma ve Dil Araştırma Merkezi’nde (Center for Reading and Language Research) disleksi alanında çalışmalar yürütmektedir. Wolf, Proust ve Mürekkep Balığı kitabında beynin okumayı nasıl öğrendiğini, ilk yazı sistemlerinin gelişimiyle alfabenin doğuşunu ve okuma problemi olan disleksinin olası nedenlerini açıklıyor.

Okumak günümüzün vazgeçilmez ve zorunlu becerilerinden biridir. Okuma becerisinin eksikliği günlük yaşamın her alanında kendisini hissettirerek kişinin rutinlerini yerine getirmesinde zorluklar yaratabilir. Okuma, hem entelektüel açıdan bilginin ve kültürün zenginleşmesine katkı sağlarken hem de iletişimi kolaylaştırıcı bir araç haline gelmiştir. Öyle ki düşündüklerimiz büyük oranda okuduklarımıza bağlı olabilmekte ve yaşam tarzımızı bu doğrultuda düzenleyebilmekteyiz.  Görme ya da konuşma gibi genetik olarak genlerimizde okuma becerisi programlanmamıştır. Bu nedenle okuma, çocuklarda doğal yolla ortaya çıkmaz, öğrenilmesi gerekir. Elbette ki bu öğrenme sürecinin temel alt yapısı uzun bir süreçte oluşmuştur ve bu süreç günümüzde de devam etmektedir. Okuma kazanımı yolunda, beyin örüntüler oluştururken birlikte çalışan hücre ağlarının tam bir iş birliği içinde olduğunu kanıtlayan araştırmalar ortaya çıkmıştır. Örneğin yapılan bir çalışmada harfleri okumadan yalnızca zihinde hayal ederek görme korteksindeki belli nöronların harekete geçtiği gözlenmiştir. Arkaik dönemlerden kalma nesneleri tanıma, odaklanma, etiketleme gibi birtakım gerekliliklerin nörolojik yansımaları sayesinde dilin ilk sembollerini ya da harfleri tanımak kolay hale gelmiştir. Okumayla sıkı bir bağı olan dilin kökeni üzerine ise yazı dilinde olduğu gibi başta antropologlar olmak üzere araştırmacılar henüz kesin bir açıklamaya ulaşamamışlardır.

“Dilin icadının, insan evriminde en yüksek önemi taşıdığına pek şüphe yok, fakat herkeste ortaya çıkışını açıklamak için bütün insan genomunda bir değişikliğin gerçekleşmiş olmasına ihtiyacımız var mı? (…) Başka bir deyişle dil, biyolojik evrim aracılığıyla değil kültürel temas sayesinde yayılıyor. Elbette durum ya o ya öteki denecek kadar basit olmayabilir, fakat hem biyolojik evrimi hem de kültürel aktarımı içermiş olması muhtemel.” [Barnard, 2015]

Fotoğraf: Koç Üniversitesi Yayınları

Sicim düğümlerinden oluşan İnkaların quipu’larının ilk okuma çabalarından olduğu düşünülürken okumanın öylece bir anda ortaya çıkmadığı, beynin sahip olduğu yapılardan farklı uyarlamalar talep etmesi ve bu yönde insanın düşünce tarzında değişimlerin yaşandığı üzerinde durulmaktadır. Bu bağlamda nesnelerin sembolleştirilerek hayvanların ya da yiyeceklerin sayımında kullanılması, beyindeki çağrışım alanlarını güçlendirerek insanın diğer primatlardan farklılaşmasını sağlamıştır. Zihinde temsillerin oluşturulması ve oluşturulan temsillerin bellekte tutulması ve daha sonra tekrar kullanılması örüntü tanımada otomatikleşmenin işareti olarak görülebilir. MÖ 4. binyılın sonlarına doğru tekil Sümer yazıları çivi yazısı sistemine dönüşürken Mısır sembolleri hiyeroglif sistemine dönüştü. Yumuşak kil üzerine sivri uçlu kamışla bastırılarak oluşturulan ve çiviye benzeyen Sümer yazı sistemi, kademeli şekilde görsel olarak nesneye benzeyen karakterlerden sözlü dildeki karakterlere dönüşmüştür. Bu dönüşüm sürecinde beynin frontal loblardaki dikkat, analiz, planlama gibi yürütücü işlev olarak adlandırılan bilişsel sistemleri kullanması, görme alanları ve dil alanlarıyla daha fazla bağlantı geliştirmesini sağlamıştır. Ayrıca Sümerliler bu ilk yazı sistemini birbirilerine öğreterek bilgilerin nasıl öğrenileceği, hatırlanacağı ve kullanılacağını içeren üst bilişsel stratejilerden de yararlanmıştır.  Somut bulgular incelendiği zaman MÖ 4. binyılın sonuna doğru yazının en az üç kez icat edildiği ve sonraki dönemlerde de dünyanın farklı bölgelerinde en az üç kez daha icat edildiği görülmüştür.

İlk alfabenin hangisi olduğuna dair ortak bir görüş bulunmamakla birlikte Mısır’da el-Hor vadisinde bulunan bir yazı sistemi ile bugünkü kuzey Suriye’de bulunan Ugarit yazı sisteminin en eski alfabe olabilecekleri yönünde çıkarımlar mevcuttur. Alfabenin diğer sistemlere göre daha verimli olması, yeni düşünceleri kolaylaştırması ve konuşma seslerine odaklanma sağladığı için alfabe sisteminin öğrenimine yardımcı olması konularında çeşitli tartışmalar yürütülmektedir.

“Eğer Sümerliler bilinen ilk genel dilbilimci, Sanskrit alimler de ilk gramercilerse, Yunanlar da ilk fonetikçilerdi.”

Yunanların konuşmanın analiziyle oluşturulmuş kusursuz alfabelerini hızlıca öğrenebilmelerine karşın eğitimli Yunanlar sözlü geleneği yazılı kültürden üstün tutuyordu. Onlardan biri olan Sokrates sözlü geleneğin ateşli bir savunucusuydu ve bu yeni dile yani yazıya dair oldukça eleştirel bir tutumla yaklaşıyordu. Sokrates yazının bellek için yıkıcı olduğunu düşünüyordu. Yazılı kelimelerin ölü söylem, sözlü ifade edilen kelimelerin ise canlı konuşmayı temsil ettiğini ve yazının esnek olmadığını belirtiyordu. Ayrıca eğitimsiz insanların okumayı öğrenmesi sonucunda bilgideki kontrolün geri alınamamasından ve gereksiz bilgiler sonucunda oluşacak yüzeysel anlayıştan endişe duyuyordu. Sokrates’in okuryazarlığa karşı öne sürdüğü bu görüşlerin Platon tarafından yazılı olarak kayıt altına almasıyla haberdar olmamız ise ironi taşımaktadır.

Çaylak okurdan uzman okura geçişte beyin görme, dil ve biliş sistemlerini birbirine bağlayarak bir bütünlük yaratır. Dil gelişiminde çocuğun fonolojik, semantik, sözdizimsel, morfolojik ve pragmatik gelişimi bir bütünlük ve gereklilik taşır. Çocuklukta okumayla ilgili ne kadar çok pratik yapılırsa çocuğun okuma edinimi kolaylaşacaktır. Okumaya aşinalık örüntü oluşturma/tanıma becerisini besleyecektir. Yapılan bir araştırmaya göre anaokuluna gelen kadar yoksul ev ortamında dil bakımından yeterli uyarana maruz kalmayan çocuklarla daha fazla uyarana maruz kalan akranları ile aralarında 32 milyon kelimelik bir fark oluşuyor. Çocukları okumayla ilişkili uyaranlara maruz bırakırken erken okuryazarlık konusunda alanyazında farklı görüşler yer almaktadır. Yapılan başka bir araştırmanın sonucuna göre dört-beş yaşından önce çocuklara okumayı öğretme çabalarının çoğu biyolojik açıdan aceleci bir tutumdur ve ters tepebilmektedir.

Araştırmacılar tarafından okuma bozukluğu, kelime körlüğü, bağlantısızlık sendromu gibi çeşitli tanımlarla anılan okuma başarısızlığına neden olan disleksinin kökeni için birçok teori ortaya atılmıştır. Bazı araştırmacılar görsel, işitsel ve dilsel beyin yapılarından kaynaklanan sorunların disleksiye neden olduğunu ileri sürerken bazıları bu yapılardaki işlemleme hızının yetersiz olmasından dolayı disleksinin ortaya çıktığını söylemektedir. Ayrıca beynin sağ ve sol yarı kürelerindeki iletişim kopukluğunu disleksinin nedenleri arasında gören araştırmacılar da mevcuttur. Bu bağlamda çeşitli araştırma sonuçları ele alındığında disleksili beyinlerde yaratıcılık yeteneğinin yer aldığı sağ yarıkürenin, konuşma ve yazı dili için özelleşmiş sol yarı küreye göre daha çok kullanıldığı gözlenmiştir. Bu doğrultuda disleksili birçok ünlü ismin yaratıcılıklarının açıklanabilir olduğunu görebiliriz. Thomas Edison, Leonardo Da Vinci, Albert Einstein akla ilk gelen disleksili isimlerdir. Ancak elbetteki disleksili tüm insanların bu ünlü isimler gibi üstün yetenekleri yoktur ancak farklı alanlarda yetenekli olan birçok disleksili birey bulunmaktadır. Disleksili çocukların potansiyellerini kullanabilecekleri yöntemler yoğun şekilde araştırılmaya devam etmektedir. Akademik olarak farklı eğitimsel düzenlemelerle okuma becerilerinde yaşanabilecek gecikmelerin önüne geçilmeye çalışılmaktadır.

Atalarımızın bir alfabe kodu geliştirmeleri yaklaşık iki bin yıl almış olsa da çocukların bu şifreyi yaklaşık iki bin günde (yani altı yedi yaşına kadar) kırmaları beklenmektedir, aksi taktirde tüm eğitim sistemiyle (öğretmenlerle, müdürle, aileyle ve akranlarıyla) papaz olurlar. Eğer okuma toplumun belirlediği takvime göre edinilmezse, birdenbire mahrum kalan bu çocuklar bir daha asla kendileri hakkında aynı hisleri duymayacaklardır. Farklı olduklarını öğrenmiş olacaklar ve evrimsel açıdan bunun hayırlı olabileceğini söyleyen tek bir kişi çıkmayacaktır.

Damlanur Işıtan
Sosyal BilimlerBlog Yazarı
damlanur.isitan@sosyalbilimler.org

 

Kaynakça

  • Alan Barnard (2015), Sosyal Antropoloji ve İnsanın Kökeni, Çev. Mehmet Doğan, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi
  • Maryanne Wolf (2017), Proust ve Mürekkep Balığı: Okuyan Beynin Bilimi ve Hikâyesi, Çev. Ferit Burak Aydar, Koç Üniversitesi Yayınları

Yasal Uyarı: Yayımlanan bu yazının tüm hakları sosyalbilimler.org’a aittir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlali söz konusu olduğunda; sosyalbilimler.org, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır.Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Bu metinde yer alan görüşler yazara aittir ve sosyalbilimler.org’un editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Sosyal Bilimler Haftalık E-Bülten Aboneliği

* indicates required

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.