Sosyal Bilimler

Özgürlük Metinleri (2): Özgürlük ve Zorunluluk Üzerine – David Hume | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Özgürlük Metinleri (2): Özgürlük ve Zorunluluk Üzerine – David Hume

Bilimin ve felsefenin ilk kaynaklarından beri dikkatle incelenip büyük bir şevkle tartışılmakta olan sorunlar içerisinde en azından, tüm terimler üzerinde taraflar arasında bir uzlaşma olması ve soruşturmalarımızın, iki yüz yıllık bir seyri içerisinde, kelimelerden doğru ve gerçek tartışma konularına geçebilir bir duruma gelmesi gerektiği akla uygun bir şekilde beklenebilirdi. Zira akıl yürütmelerde kullanılan terimlerin tam tanımlarını vermek ve bu tanımları, kelimelerin salt anlamları şeklinde bırakmayıp geleceğin dikkatli araştırma ve incelemelerinin konusu haline getirmek ne kadar basit görünebilir? Fakat konuyu daha yakından ele alırsak eğer, oldukça farklı bir sonuç çıkarma eğiliminde olacağız. Bir tartışmanın böylesine uzun bir süre hazır bulunması ve hala çözülmemiş olarak kalması koşulu altında ifadede bazı iki anlamlılıkların olduğunu ve tarafların tartışmada kullanılan terimlere farklı fikirler kattıklarını farz edebiliriz. Zira zihnin yeteneklerinin her bireyde doğal olarak benzer olduğu varsayımına göre -aksi takdirde hiçbir şey birlikte akıl yürütmekten veya tartışmaktan daha verimsiz olamazdı-, eğer insanlar terimlere aynı fikirleri ilave etselerdi, aynı konu hakkında farklı görüşler biçimlendirebilmeleri imkansız olurdu; özellikle de görüşlerini birbirlerine ilettiklerinde ve her taraf rakipleri üzerinde onlara zafer sağlayabilecek argümanların araştırılmasında tüm yönlerden kendisine döndüğünde. Eğer insanlar, tamamıyla insan kapasitesinin erimini aşan kelimelerin kaynağını ya da zihinsel sistemin veya ruhlar alanının ekonomisini ilgilendirenler gibi sorunları tartışmaya kalkışırlarsa, bu verimsiz mücadeleleri içerisinde uzunca bir süre uğraşabilir ve herhangi belirli bir karara asla varamazlar. Fakat sorun günlük hayatın ve tecrübenin herhangi bir konusunu ilgilendirirse, biri, hiçbir şeyin tartışmayı belirlemekten, rakipleri hala uzakta tutan ve onların birbirleriyle göğüs göğse savaşmasına engel olan bazı iki anlamlı ifadelerden daha fazla alıkoyamayacağını düşünecektir.

Bu, özgürlüğü ve zorunluluğu ilgilendiren sorunun uzun süredir tartışılageldiği durumdur ve -öylesine çok dikkat çeken bir dereceye kadar ki- eğer yanılmıyorsam, tüm insanoğlunun eğitimli ya da cahil, bu konuya ilişkin her zaman aynı görüşe sahip olduğunu ve birkaç anlaşılır tanımın tüm tartışmaya hemen bir son vereceğini göreceğiz. Bu tartışmanın, her yönden çok dikkatlice incelenmekte olduğunu ve filozofları, duyarlı bir okuyucunun ne bir bilgi ne de bir eğlence bekleyebileceği bir sorunun önerisine hiç kulak asmaması biçiminde rahatını bozmamasının şaşılacak bir şey olmadığı bulanık bir safsata labirentinin içine attığını kabul ediyorum. Fakat burada önerilen argümanın doğruluğu, belki de, onun ilgisini yenileyebilir; bu, daha fazla yeniliğe sahip olduğuna göre, en azından anlaşmazlık konusunda bazı kararlar önerir ve onun rahatını da herhangi karmaşık ya da bulanık bir akıl yürütmeyle fazla bozmayacaktır.

Bu nedenle, tüm insanların zorunluluk ve özgürlük hakkındaki her iki teoride de bu terimler üzerine yerleşebilen herhangi bir anlama göre hep hemfikir olduklarını ve tüm anlaşmazlığın şimdiye kadar sadece kelimeler üzerinde döndüğünü ortaya çıkarmayı ümit ediyorum. Zorunluluk öğretisini incelemekle işe başlayacağız. Maddenin, her işlevinde, zorunlu bir hareket tarafından harekete geçirildiği ve her doğal sonucun, kesinlikle, bu özel şartlar içinde kendisinden başka bir sonucun çıkarılmasının mümkün olmadığı nedeninin enerjisi tarafından belirlendiği evrensel olarak kabul edilir. Her hareketin derecesi ve yönü, doğa yasaları tarafından, öyle bir kesinlikle buyurulmaktadır ki, iki cismin çarpışmasından oluşan hareketin asıl ortaya çıkışından farklı herhangi bir derecede ya da yönde olabilmesi kadar bir çabukluk içinde bir canlı varlık ortaya çıkabilir. Bu nedenle zorunluluk hakkında sağlam ve kesin bir fikir biçimlendirecek olduğumuzda, onu cisimlerin işlevlerine uygulamamızda nasıl ortaya çıktığını ele almalıyız.

Doğanın tüm görünümleri her objenin tamamıyla, daha önce görülmüş olan bir şeye benzeyiş içermeksizin, yeni olmasından başka, hiçbir iki objenin herhangi bir benzeyiş içerisinde birbirleriyle ilgisi olmadığı bir biçimde devamlı olarak değişim içinde olsaydı eğer, bu durumda asla zorunluluk ya da bu objeler arasındaki bağ hakkında en küçük bir fikir bile edinemeyecek olduğumuz apaçık ortadadır. Bu tür bir varsayım üzerine, bir objenin ya da olgunun diğerini izlemekte olduğunu -aksine birinin diğeri tarafından ortaya çıkarıldığını değil- söyleyebilirdik. Neden-sonuç ilişkisinin insanlık için tamamen bilinmez olması gerekirdi. Doğanın işlevlerini ilgilendiren çıkarımlar ve akıl yürütmeler, bu andan sonra, bir son bulacaktı; hafıza ve duyular, sayesinde herhangi gerçek bir varoluşun bilgisinin belki akla ulaşabileceği kanallar olarak kalacaklardı. Bu nedenle zorunluluk ve nedensellik hakkında ki fikrimiz, tamamıyla, benzer objelerin aralıksız olarak birbirleriyle bağlı olduğu ve zihnin, bir objeyi diğerinin görünümünden çıkarabilmesi için alışkanlık tarafından belirlendiği doğanın tüm işlevleri içerisinde gözlemlenebilir olan tek biçimlilikten doğar. Bu iki koşul bizim maddeye atfettiğimiz zorunluluğun tümünü biçimlendirir. Benzer objelerin sabit birleşmelerinin ve birinden diğerine geçen çıkarımların ötesinde, herhangi bir zorunluluk veya bağ konusunda hiçbir kavrama sahip değiliz.

Bu nedenle eğer tüm insanoğlunun, herhangi bir şüphe ya da tereddüt olmaksızın, bu iki koşulun insanın iradeye bağlı eylemlerinde ve zihnin işlevlerinde ortaya çıktığını kabul ettiği görünürse, bunu, zorunluk hakkındaki öğretide hemfikir oldukları ve şimdiye kadar sadece birbirlerini anlamak için tartışmakta olmadıkları izlemelidir.

Benzer olguların sabit ve düzenli birleşmeleri olan ilk koşul konusunda, kendimizi aşağıdaki değerlendirmeler tarafından muhtemel olarak tatmin edebiliriz: Evrensel olarak kabul edilmektedir ki, her ülkeden ve her yaştan insanların eylemleri arasında büyük bir tek biçimlilik vardır ve insan doğası ilkelerinde ve işlevlerinde her şeye rağmen aynı kalmaktadır. Aynı güdüler aynı eylemlere neden olurlar. Aynı olgular aynı nedenleri izlerler. Yükselme hırsı, para hırsı, kendini beğenmişlik, kibir, dostluk, cömertlik, yardımseverlik. Çeşitli derecelerde karıştırılıp topluma dağıtılmış olan bu tutkular dünyanın başlangıcından beri, insanlar arasında hep gözlemlenmekte olan tüm eylemlerin ve girişimlerin kaynakları durumundadırlar. Yunanlıların ve Romalıların kanılarını, eğilimlerini ve hayatlarının akışını mı öğrenmek istiyorsunuz? Fransızların ve İngilizlerin mizacını ve eylemlerini iyice inceleyin: İkincilerden elde etmekte olduğunuz gözlemlerin çoğunu birincilere aktarmakta fazla yanlışlık yapamazsınız. İnsanoğlu, tüm zamanlarda ve bölgelerde, öylesine çok benzerdir ki tarih bize bu alanda yeni ve ilginç hiçbir şey öğretmez.

Onun asıl yararı sadece insan doğasının değişmez ve evrensel ilkelerini, insani koşulların tüm çeşitliliklerinde ve durumlarında göstererek ve bizi gözlemlerimizi biçimlendirebileceğimiz ve insan eylemleri ve davranışları konusunda düzenli kökenler hakkında bilgi sağlayabileceğimiz malzemelerle donatarak, keşfetmektir. Savaşların, entrikaların, hiziplerin ve devrimlerin bu kayıtları öylesine zengin bir deney koleksiyonudur ki bunun sayesinde politikacılar ve moral filozofları, fizikçilerin ya da doğa filozoflarının, minerallerin, bitkilerin ve diğer dış objelerin doğası hakkında, onları ilgilendirir bir şekilde biçimlendirdiği deneyler sayesinde bilgi elde etmesiyle aynı biçimde, bilimlerinin ilkelerini oluştururlar. Aristo ve Hipocrates tarafından incelenen toprak, su ve diğer elementler, şu anda gözlemlerimiz altında bulunanlarla, Polybius ve Tacitus tarafından tasvir edilen insanın şimdi dünyayı yönetenlere olan benzerliğinden daha fazla bir benzerlik içinde değildir. Uzak ülkelerden dönen bir seyyah bize, hep bilmekte olduğumuzdan bütünüyle farklı bir şekilde para ve yükselme hırsından, intikam duygusundan tamamıyla sıyrılmış, dostluk, cömertlik ve yardımseverlikten başka bir zevk tanımayan insanlar hakkında bir bilgi getirecek olsa, hemen bu koşulların uydurma olduğunu ortaya çıkarıp, onun, hikayesini insan başlı at biçimli yaratıklar ve ejderhalarla ve mucizeler ve olağanüstülüklerle donatmış gibi, yalancı olduğunu söylerdik. Ve eğer tarihteki herhangi bir sahtekarlığı ortaya çıkarmak istiyorsak, herhangi bir kişiye atfedilen eylemlerin doğanın seyrine dolaysız bir şekilde aykırı olduğunu ve bu tür koşullarda hiçbir insan güdüsünün onu böyle bir davranışa asla sevk edemeyeceğini kanıtlamaktan daha inandırıcı bir argüman kullanamayız. Quintus Curtius’un, İskender’in kalabalıklara tek başına saldırmasındaki doğaüstü cesareti tasvir ederken gösterdiği dürüstlük hakkında, yine İskender’in onlara direnmesini sağlayan doğaüstü kuvvetini ve etkinliğini tasvir ederken gösterdiği kadar şüphe edilmektedir. Böylece insan güdülerindeki ve eylemlerindeki tek biçimliliği, cisimlerin işlevlerinde olduğu kadar kolaylıkla ve evrensel olarak kabul ederiz.

Bundan sonra, bizi insan doğasının ilkeleri konusunda eğitmesi ve gelecekteki davranışlarımızı -spekülasyonlarımızı olduğu kadar- düzenlemesi için uzun bir hayat ve iş hayatında ve dostluklarda ortaya çıkan çeşitlilik tarafından edinilen tecrübenin benzer yararlarını göreceğiz. Bu rehberin aracılığıyla insanların eğilimleri, güdüleri, eylemlerindeki ifadeleri ve hatta jestleri hakkındaki bilgimizi arttırırız ve güdüleri ve eğilimleri hakkındaki bilgimizden tekrar eylemlerinin açıklanmasına geçeriz. Tecrübenin seyri tarafından biriktirilen genel gözlemler bize insan doğası hakkında ipucu verir ve onun tüm eğilimlerini açığa çıkarmamızı öğretir. Bahaneler ve görünüşler bizi daha fazla aldatamaz. Toplumsal bildiriler bir nedenin aldatıcı boyaları olarak kabul edilirler. Erdem ve onur onların uygun ağırlığı ve otoritesi kabul edildiği halde, böylesine sıklıkla iddia edilen bu mükemmel tarafsızlık kalabalıklardan ve partilerden asla beklenmez; seyrek olarak liderlerinde ve herhangi bir sınıf ve mevkiden bireylerde bile güçlükle görülebilir. Fakat insan eylemlerinde tek biçimlilik olmamış ve bu türden biçimlendirebildiğimiz her deney düzensiz ve anormal olmuş olsaydı, insanoğlunu ilgilendiren herhangi bir genel gözlem toplamak imkansız olurdu ve hiçbir tecrübe, düşünce tarafından ne derece doğrulukla sindirilmiş olursa olsun hiçbir amaca hizmet edemezdi. Yaşlı çiftçilerin mesleklerinde genç acemilerden daha hünerli olmalarının nedeni, güneşin, yağmurun ve toprağın, sebzelerin yetişmesi doğrultusundaki işlevlerinin belirli bir tek biçimlilik içermesidir sadece; tecrübe, yaşlı uygulayıcıya sayesinde bu işlevlerin yönetildiği ve yönlendirildiği kuralları öğretir.

Bununla birlikte insan eylemlerindeki bu tek biçimliliğin, tüm insanların, aynı koşullar altında, kişiliklerin, önyargıların ve görüşlerin farklılığı için izin verilmeksizin, her zaman kesinlikle aynı biçimde rol alacaklarının söylenmesine kadar bir uzunluğa taşınacağını ummamalıyız. Her özel durumdaki bu tür bir tek biçimlilik doğanın hiçbir kısmında görülmez. Aksine, farklı insanlardaki davranış çeşitliliğinin gözlemlenmesinden, her şeye rağmen bir derece tek biçimlilik içeren kuralların daha büyük bir çeşitliliğini biçimlendirmemiz mümkün kılınmaktadır.

Farklı ülkelerden ve yaşlardan insanların adetleri de farklı mıdır? Buradan insan zihnini çocukluktan beri yoğuran ve onu değişmez ve oturmuş bir kişilik içinde biçimlendiren alışkanlık ve eğitimin muazzam kuvvetini öğreniyoruz. Bir cinsin davranış ve hareketleri diğer cinslerinkinden çok mu farklıdır? Doğanın cinsler üzerinde iyice yerleştirmiş olduğu ve değişmezlik ve düzen içerisinde koruduğu farklı kişilikler hakkında buradan mı bilgi edinmiş oluyoruz? Aynı kişinin eylemleri, çocukluktan yaşlılığa kadar, hayatının farklı evrelerinde fazlasıyla çeşitlenmekte midir? Bu, kanılarımızın ve eğilimlerimizin aşamalı imlerini ilgilendiren birçok genel gözleme ve insanların farklı yasaları içerisinde baskın çıkan farklı kurallar için bir yerin açılmasına neden olur. Her bireye özgü olan kişilikler bile etkilerinde bir tek biçimliliğe sahiptirler; aksi takdirde kişiler ve onların davranışları hakkındaki gözlemlerimizle bilgilenmemiz bize asla onların yaradılışını öğretemez ya da davranışlarımızı onlarınkine göre yönetmemiz için hizmet edemezlerdi.

Bilinen herhangi bir güdüyle hiçbir düzenli bağa sahip olmaz görünen ve hep insanın yönetimi için tesis edilmekte olan hal ve gidişlerin tüm ölçüsü için istisna niteliğinde olan bazı eylemlerin bulunmasının mümkün olduğunu garanti ederim. Ancak bu tür düzensiz ve olağanüstü eylemler hakkın da hangi hükmün biçimlendirilecek olduğunu seve seve tanıyacak olursak eğer, doğanın seyri ve dış objelerin işlevleri içerisinde ortaya çıkan bu düzensiz olgulara göre genel tarafından edinilmiş kanıları değerlendirebiliriz. Tüm nedenler, olağan sonuçlarına benzer bir tek biçimlilikle birleşmemişlerdir. Sadece cansız maddeleri kullanan bir sanatçı da duyarlı ve akıllı etkenlerin davranışlarını yöneten politikacı kadar, amacında hayal kırıklığına uğrayabilir.

Nesneleri ilk görünüşlerine göre ele alan halk, olguların belirsizliğini nedenler içerisindeki bir belirsizliğe, ikincinin olağan etkilerinde sıklıkla başarısızlığa uğramasına neden olacak bir şekilde atfeder -işlevlerinde hiçbir engelle karşılaşmamalarına rağmen-. Fakat filozoflar, doğanın hemen hemen her kısmının, çok küçük olmaları ve uzaklık nedeniyle saklanmış olan kaynaklarını ve ilkelerin çok geniş bir çeşitliliğini içerdiğini gözlemleyerek olguların karşıtlığının, nedenin içerisindeki herhangi bir olasılıktan değil de karşıt nedenlerin gizli bir işlevinden ortaya çıkabileceğinden az da olsa mümkün olduğunu görürler. Bu olasılık ileri gözlemlerin, açık bir araştırma üzerinde, sonuçların bir karşıtlığının her zaman nedenlerin bir karşıtlığını ele verdiğine ve ikili karşıtlıklardan ortaya çıktığına dikkat çekmeleriyle, kesinliğe dönüştürülür. Bir köylü herhangi bir saatin durması karşısında, saatin genellikle iyi çalışmadığını söylemekten daha iyi bir sebep gösteremez. Fakat saatçilikten anlayan bir adam, ya zemberek ya da rakkastaki kuvvetin, bütün çarklar üzerinde hep aynı etkiyi yaptığını, ancak, genel harekete engel olan belki de tek bir toz zerreciği yüzünden, her zamanki sonucu oluşturmadığını kavrayıverir. Filozoflar birbirine paralel birkaç örneğin gözlemlenmesinden tüm nedenler ve sonuçlar arasındaki bağın eşit derecede zorunlu olduğu ve bazı örneklerde görülen belirsizliğin karşıt nedenlerin gizli itirazından ortaya çıktığı yolunda bir kural şekillendirirler.

Böylece, örneğin insan bedeni içerisinde, sağlığın ya da hastalığın olağan belirtileri beklentilerimizi bozduğunda, ilaçlar alışılmış güçleriyle işlemediğinde ve herhangi belirli bir nedeni düzensiz olgular izlediğinde, filozoflar ve fizikçiler ne bu durum karşısında şaşırırlar ne de sayesinde içgüdüsel ekonominin yönetildiği bu ilkelerin zorunluluğunu ve tek biçimliliğini reddetme konusunda ayartılırlar. İnsan bedeninin sağlam ve karmaşık bir makine olduğunu bilirler: Hepsinin birden anlayışımızı aştığı gizli güçlerin içinde gizlendiğini, işlevleri içerisinde bize sıklıkla en uç belirsizliklerin görünmesi gerektiğini ve bu nedenle de kendi kendilerini dışa doğru gösteren düzensiz olguların, doğa yasalarının iç işlevleri ve yönetimi konusunda en büyük bir düzenle yürürlükte bulunmadıklarının bir kanıtı olamayacaklarını bilirler.

Filozof, eğer tutarlı ise, akıllı etkenlerin eylemlerine ve iradelerine aynı akıl yürütmeyi uygulamalıdır. İnsanların en düzensiz ve en beklenmedik kararları onların kişilik ve durumları konusundaki her özel koşulu bilenler tarafından sıklıkla hesaba katılabilir. Nazik yaradılışı olan bir kimse şöyle titiz bir cevap verir: Fakat onun bir diş ağrısı var ya da karnı aç. Aptal bir adam duruşunda alışılmadık bir canlılık keşfeder: Fakat aniden bir parça iyi talihle karşılaşmıştır. Ya da bir eylemin, bazen olduğu gibi, ne kişinin kendisi tarafından ne de diğerleri tarafından özel olarak hesaba katılmadığında bile, genel olarak, insanların kişiliklerinin, belirli bir dereceye kadar, değişken ve tutarsız olduğunu biliriz. İşte bu, daha özel bir biçimde, hal ve gidişlerinde hiçbir sabit kurala sahip olmayan, fakat kaprisin ve değişkenliğin sürekli bir akışı içerisinde ilerleyen bazı kişilere uygulanabilir olmasına rağmen, bir bakıma, insan doğasının değişmez niteliğidir. İç ilkeler ve güdüler, görünen bu düzensizliklere ve insan anlayışı ve sorgulaması tarafından kolayca keşfedilebilir olmamalarına rağmen rüzgarın, yağmurun, bulutların ve havanın diğer çeşitliliklerinin sağlam ilkeler tarafından yönetildiği farz edilen aynı tek biçimli bir şekilde işleyebilirler.

Bu nedenle, sadece, güdülerle iradi eylemler arasındaki birleşmenin, doğanın herhangi bir kısmında neden ve sonuç arasındaki kadar düzenli ve tek biçimli olduğu değil, bu düzenli birleşmenin insanlar arasında evrensel olarak kabul edilmiş olduğu ve ne felsefede ne de günlük hayatta asla bir tartışma konusu olmadığı da ortaya çıkar. Bu durumda bizim gelecek hakkındaki bütün çıkarımlarımızı gerçekleştirdiğimiz şeyin, geçmiş tecrübelerimiz olduğuna ve her zaman bitişik olarak gördüğümüz objelerin gelecekte de hep bitişik olacakları sonucunu çıkardığımıza göre, insan eylemlerinde tecrübe edilmiş bu tek biçimliliğin sayesinde onlar hakkında çıkarımlar yaptığımız bir kaynak olduğunu kanıtlamak gereksiz görülebilir.

Ancak argümanı daha büyük bir çeşitlilik içinde inceleyebilmek için bu nokta üzerinde, kısaca da olsa ısrar edeceğiz.

Bütün toplumlarda insanların birbirlerine bağlılıkları öyle büyüktür ki herhangi bir insan eylemi, nadiren kendi kendini tamamlar, ya da onun etkenin niyetine tamamen cevap vermesini sağlamak için gerekli olan diğerlerinin eylemlerine hiçbir başvuru olmaksızın gerçekleştirilir.

Yalnız çalışan en fakir zanaatkar bile, çalışmasının ürünlerinden zevk almak için, en azından kanunun korunmasını bekler. Hatta ürünlerini pazara götürdüğünde ve onları makul bir fiyatla sunduğunda, müşteriler bulmayı ve kazandığı parayla, kendisine geçimi için gerekli olan malları sağlayan diğerlerini ücretle tutabilmeyi de umar. İnsanlar iş ilişkilerini genişletmeleri ve diğerleri ile kurdukları bu ilişkileri daha karmaşık bir hale getirmeleri oranında hayatlarının planları içerisinde, her zaman kendi kendileriyle işbirliği içinde olmak için, uygun güdülerden bekledikleri iradi eylemlerin daha büyük bir çeşitliliğini algılarlar. Tüm bu sonuçlar içinde ölçülerini dış objeleri ilgilendiren akıl yürütmeleri ile aynı tarz içerisinde geçmiş tecrübelerden alırlar ve insanların, tüm elementler kadar, işlevlerinde şu ana kadar hep göründükleriyle aynı şekilde sürekli olduklarına kesinlikle inanırlar. Bir üretici, herhangi bir işin yürütülmesi için kullanmakta olduğu aletlere olduğu kadar işçilerinin çalışmasına da güvenir ve her iki durumda da beklentilerinin gerçekleşmemesi halinde eşit derecede hayrete düşer. Kısaca, diğerlerinin eylemlerini ilgilendiren bu deneysel çıkarımlar ve akıl yürütmeler insan hayatında o kadar büyük bir rol oynar ki hiç kimse, uyanık olduğu sürece, bunları kullanmaktan bir an geri durmaz. Bu nedenle biz tüm insanoğlunun zorunluluk hakkındaki öğreti konusunda, yukarıda yapılan tanımına ve açıklanmasına göre, hemfikir olduğunu ileri sürmek için akıl yürütmüş olmuyor muyuz?

Filozoflar da bu noktada hiçbir zaman diğer insanlardan farklı bir görüşü savunmamışlardır. Zira hayatlarının hemen hemen her eyleminin bu görüşü gerektirdiğini söylemesek bile, bilginin kurama ait kısımları arasında bu görüşün çok gerekmediği yerler pek azdır. İnsanoğlu hakkında edindiğimiz tecrübeye göre tarihçinin dürüstlüğüne bir bağımlılığımız olmasaydı tarihin durumu ne olurdu? Yönetim biçimleri ve yasaları toplum üzerinde tek biçimli bir etkiye sahip olmasalardı politika nasıl bir bilim haline gelebilirdi. Belirli nitelikler belirli kanılar oluşturmak için kesin ve belirli hiçbir güce sahip olmasalardı ve bu konular da sabit işlevlere ve eylemlere sahip olmasaydı ahlakın temeli nerede olacaktı? Ve herhangi bir şair ya da terbiyeli bir yazar üzerine yaptığımız eleştirileri, kahramanlarının kanılarını ve davranışlarını bu koşullar altında ve bu tür kişiliklere ne doğal ne de yapay bir şekilde bildiremeseydik, hangi iddialarla destekleyebilirdik? Bu yüzden zorunluluk öğretisini kabul etmeksizin, bilimin veya eylemin herhangi bir çeşidiyle meşgul olmamız ve güdülerden iradi eylemlere ve kişiliklerden hal ve gidişlere gerçekleştirdiğimiz bu çıkarım hemen hemen imkansız görünmektedir.

Gerçekten de, doğal ve moral kanıtların nasıl bir eğitimle birbirlerine bağlandıklarını göz önüne alıp, argümanın sadece bir halkasını biçimlendirdiğimizde, bunların aynı doğanın işi olduğunu ve aynı ilkelerden türetildiklerini kabul etmekte hiçbir tereddüt duymayacağız. Ne parası ne de itibari olan bir mahkum, kendisini çevreleyen duvarlar ve demir çubuklar kadar gardiyanın inatçılığını da göz önüne aldığında, kaçışının imkansızlığını keşfeder ve özgürlük için giriştiği her teşebbüste taşların ve demirin üzerinde çalışmayı diğerinin esnek olmayan doğası üzerinde çalışmaya tercih eder. Aynı mahkum, giyotine götürülürken de, ölümünü, gardiyanın kararlılığından ve doğruluğundan olduğu kadar baltanın ve çarkın işlemesinden de aynı derecede bir kesinlik içinde önceden görür. Zihni belirli bir fikirler zincirini izler: Askerlerin onun kaçışına izin vermeyi reddetmesi, celladın eylemi, başın ve bedenin birbirinden ayrılması, kanama, çırpınma hareketleri ve ölüm. İşte burada doğal nedenler ve iradi eylemlerle bağlanmış bir zincir vardır; fakat zihin bir halkadan diğerine geçerken hiçbir farklılık hissetmez. Ve ne de bu, gelecek olgu için, hafızaya ve duyulara nedenlerin bir zinciri tarafından sunulmuş objelerle bağlanıp, fiziksel bir zorunluluk olarak adlandırmanın hoşumuza gideceği bir şeyle, birbirleriyle birleşmiş olmalarından daha az belirgindir. Tecrübe edilmiş aynı birlik zihin üzerinde aynı etkiye sahiptir; birleşmiş objeler, güdüler, irade ve eylemler ya da şekil ve hareket, ne olursa olsun. Nesnelerin isimlerini değiştirebiliriz; fakat onların zihin üzerindeki işlevleri ve doğaları asla değişmez.

Eğer dürüst ve varlıklı olduğunu bildiğim ve birlikte candan bir dostluk yaşadığım bir adam, uşaklarımla çevrelenmiş bulunduğum evime gelmiş olsaydı onun evimden ayrılırken gümüş hokkamı çalmak için beni bıçaklamayacağından emin olurdum ve bu olaydan, yeni olan ve sağlam bir şekilde inşa edilip temellenmiş olan evimin yıkılmasından daha fazla şüphelenmezdim.  -Fakat bu kimse ani ve bilinmeyen bir çılgınlıkla doldurulmuş olabilirdi-. Bunun gibi, ani bir deprem olabilir ve evimi sallayarak üzerime yıkılabilirdi. Bu nedenle varsayımı değiştireceğim. Onun elini ateşin içine koyup tükeninceye kadar orada tutmayacağını kesinlikle bildiğimi söyleyeceğim: Aynı kimsenin, kendini pencereden atıp hiçbir engele rastlamadığı takdirde, havada bir an asılı kalmayacağını nasıl önceden bildiriyorsam, bu olayı da, sanırım aynı güvenle önceden haber verebilirim. Bilinmeyen bir çılgınlık hakkındaki hiçbir şüphe, insan doğasının bilinen tüm ilkelerine aykırı olan bu olaya zerre kadar olasılık veremez. Altın dolu kesesini öğle üzeri Charing Cross’ta bir kaldırım üzerinde bırakan bir kimse, onu bir saat sonra dokunulmamış olarak bulacağını beklediği kadar bir tüy gibi uçup gitmiş olacağını da bekleyebilir. İnsanın akıl yürütmelerinin yarıdan çoğu, insanoğlunun bu tür özel durumlardaki olağan davranışları hakkındaki tecrübemizle orantılı olarak kesinliğin daha az ve daha fazla dereceleriyle meşgul olan benzer bir doğa konusundaki çıkarımları içerir.

Tüm insanlığın uygulamalarının ve akıl yürütmelerinin bütünü içerisinde, zorunluluk öğretisini tereddüt etmeksizin kabul etmelerine rağmen, bunu kelimeler üzerinde kabul etme konusunda hala bir tür isteksizlik gösteriyor olmalarının ve tüm yaşlarda karşıt görüşü açıkça söylemeye daha çok eğilim ortaya koymalarının muhtemel sebebinin ne olabileceğini sıklıkla göz özüne almaktayım. Sanıyorum sorun, aşağıda izlenecek yoldan sonra hesaba katılabilir. Cisimlerin işlevlerini ve sonuçların nedenlerinden kaynaklanmalarını inceleyecek olursak, tüm yeteneklerimizin, bizi bu ilişki hakkındaki bilgimiz konusunda belirli objelerin birbirleriyle sürekli olarak birleşmiş olduklarının ve zihnin adet niteliğindeki bir geçiş sayesinde birinin görünüşünden diğerinin varlığının inancına taşındığını, ancak gözlemlemekten asla daha ileriye taşıyamayacağını görürüz. Fakat insan cehaletini ilgilendiren bu sonuç, bu objenin en sıkı şekilde araştırılmasının sonucu olmasına rağmen, insanlar hala doğa güçlerinin içinde daha ilerilere sızdıklarına inanmak ve neden ve sonuç arasında zorunlu bağlantıya benzer bir şeyler olduğunu algılamak için güçlü bir doğal eğilim beslerler. Tekrar düşüncelerini kendi zihinlerinin işlevleri doğrultusuna yönelttiklerinde de güdü ve eylemin hiçbir bağını hissetmediklerinde maddesel kuvvetten sonuçlarla düşünceden ve zekadan ortaya çıkanlar arasında bir fark olduğunu varsayma eğilimindedirler. Fakat bir kere herhangi bir tür nedensellik konusunda sadece objelerin sürekli birleşmelerinden ve zihnin bir objeden diğerine gerçekleştirdiği sonuç niteliğindeki çıkarımlardan başka bir şey bilmediğimize dair ikna olmakla ve bu iki koşulun iradi hareketlerde yer almalarına evrensel olarak izin verilmiş olduğunu görmekle, aynı zorunluluğun tüm nedenler için ortak olduğunu kabul etmeye daha kolay yöneltiliriz. Bu akıl yürütme, zorunluluğun iradenin kararlarına atfedilmesin de, birçok filozofun sistemleri ile çelişebildiği halde, derin düşünce üzerinde, onların sadece kelimeler konusunda -gerçek kanıları üzerinde değil- fikir ayrılığı içinde olduklarını görürüz. Zorunluluk burada ele alınan anlamına göre, şimdiye kadar asla reddedilmemiştir ve sanıyorum ne de herhangi bir filozof tarafından reddedilebilir. Belki sadece iddia edilebilir ki zihin maddenin işlevleri içerisinde, neden ve sonuç arasında bazı ileri bağlar algılayabilir; akıllı varlıkların iradi eylemleri içinde bir yeri olmayan bir bağ, şimdi bunun böyle olup olmadığı sadece incelemeler üzerinde ortaya çıkabilir ve bu filozoflara düşen de, bu zorunluluğu tanımlayarak veya tasvir ederek maddi nedenlerin işlevlerinde göstermek yoluyla iddialarını haklı çıkarmaktır.

İnsanların, özgürlük ve zorunluluğu ilgilendiren bu soruna ruhun yeteneklerini, zihnin etkilerini ve iradenin işlevlerini inceleyerek giriş yaptıklarında, gerçekten de yanlış bir uçtan başladıkları görülecektir. İlk olarak çok daha basit olan bir sorunu -bedenin ve zekasız bedensel maddelerin işlevlerini- tartışmalarına ve orada, objelerin sürekli birleşmeleri ve zihnin birinden diğerine gerçekleştirdiği art arda gelen çıkarımları dışında herhangi bir nedensellik ve zorunluluk fikrini biçimlendirebilme konusunda uğraşmalarına izin verelim. Eğer bu koşullar, gerçekte, maddede algıladığımız zorunluluk fikrinin tümünü biçimlendirirse ve bunların da zihnin işlevleri içinde yer aldığı evrensel olarak kabul edilirse, anlaşmazlık sona erer, en azından, bundan böyle, kelimelerle ilgili olduğu kabul edilmelidir. Fakat dış objelerin işlevlerinde zorunluluk ve nedensellik konularında bazı ileri fikirlere sahip olduğumuzu ve aynı zamanda da zihnin iradi hareketleri içerisinde daha ileri hiçbir şey bulamayacağımızı düşüncesizce fark ettiğimiz sürece, böyle yanlış bir varsayıma uyarken, sorunu herhangi bir çıkışa ulaştırmamız konusunda hiçbir olasılık yoktur. Kendimizi uyandırmanın tek yöntemi daha yukarılara çıkmak maddesel nedenlere uygulandığında bilimin dar alanlarını incelemek ve kendimizi onlar hakkında tüm bildiğimizin sürekli birleşme ve yukarıda bahsedilen çıkarım olduğu konusunda ikna etmektir. Belki de, insan zihnini bu tür dar sınırlara yerleştirmeye ikna edilmemizin zorlukla görebiliriz. Ancak daha sonra bu öğretiyi iradenin eylemlerine uygulamaya başladığımızda hiçbir zorlukla karşılaşmayız. Zira bu etkiler, güdüler, koşullar ve niteliklerle düzenli bir birleşmeye sahip olduğuna ve her zaman birinden diğerine çıkarımlar yaptığımıza göre, hayatımız hakkındaki her düşünmede ve davranışlarımızın ve tavırlarımızın her basamağında zaten itiraf etmiş olduğumuz bu zorunluluğu sözle de kabul etmek durumundayız. [1]

Bu uzlaşma projesi içinde, özgürlük ve zorunluluk hakkındaki soruna göre -metafiziğin en tartışmalı sorunu, en tartışmalı bilim- ilerleme konusunda, tüm insanoğlunun zorunluluk öğretisinde olduğu kadar özgürlük öğretisi üzerinde de hep hemfikir olduğunu ve anlaşmazlığın, yine bu bakımdan, şimdiye kadar sadece kelimeleri ilgilendirmekte olduğunu kanıtlamak öyle birçok kelimeye gereksinim duymayacaktır. Zira iradi eylemlere uygulandığında özgürlükle ne denmek istenmektedir? Eylemlerin güdülerle, eğilimlerle ve birinin diğerini tek biçimliliğin belirli bir aşamasında izlemediği ve birinin sayesinde diğerinin varlığı sonucunu çıkarabildiğimiz, hiçbir çıkarım sağlamadığı koşullarla çok az bir bağının olduğunu elbette söyleyemeyiz. Zira bunlar kolay anlaşılır ve kabul edilmiş somut olgulardır. O halde özgürlük ifadesiyle sadece şunu kastedebiliriz: İradenin belirlemelerine göre hareket etme ya da etmeme gücü; bu, hareketsiz kalmayı seçsek de hareket etmeyi seçsek de yapabileceğimiz bir şeydir. İşte varsayım niteliğindeki bu özgürlüğün mahkum ve zincire vurulmamış herkese ait olduğu, evrensel olarak kabul edilir. Bu durumda ortada hiçbir anlaşmazlık konusu kalmamaktadır.

Özgürlük hakkında hangi tanımı verirsek verelim, şu iki elzem koşulu gözlemlemek için dikkatli olmalıyız: İlki, anlaşılır somut olguyla birbirlerini tutmaları; ikincisi, kendi içinde tutarlı olması. Eğer bu koşulları gözlemler ve tanımamızı anlaşılabilir kılarsak tüm insanoğlunun bu tanımlama hakkında tek bir görüş edineceğine ikna olurum.

Evrensel olarak kabul edilmektedir ki, varoluşun bir nedeni olmaksızın hiçbir şey var olmaz ve şans, harfi harfine incelendiğinde, salt olumsuz bir sözcüktür ve doğada herhangi bir yerde bir varlığı olan herhangi bir gerçek güç anlamına gelmez. O halde işte tanımların yararı. Herhangi birinin bir nedeni, tanımın bir kısmı olarak onun sonucuyla sahip olduğu zorunlu bir bağlantı algılamadan, tanımladığını ve tanım tarafından ifade edilen fikrin kaynağını açık seçik gösterdiğini düşünelim; bu durumda bütün tartışmadan kolaylıkla vazgeçerim. Fakat sorun hakkındaki önceki açıklama kabul edilirse, bunun uygulanması mutlaka olanaksız olmalıdır.

Objeler birbirleriyle düzenli bir birleşme içinde olmasalardı, neden ve sonuç hakkında asla bir kavram edinemezdik ve bu düzenli birleşme zihnin, herhangi bir algısına sahip olabileceğimiz tek bağ olan, çıkarımını ortaya koyar. Her kim nedenin bu koşullara özgü bir tanımını yapmaya kalkışırsa ya anlaşılmaz terimleri ya da tanımlamaya çalıştığı terimle eşanlamlı olanları kullanmak zorunda kalacaktır. [2] Eğer yukarıda bahsedilen tanım kabul edilirse, özgürlük, baskıya değil de zorunluluğa karşı olduğunda hiçbir varlığı olmadığı evrensel olarak kabul edilen şansla aynı şeydir.

Akıl yürütme konusunda, felsefi anlaşmazlıklarda herhangi bir varsayımın, dine ve ahlaka tehlikeli sonuçlar verebileceği bahanesiyle, çürütülmeye çalışılmasından daha yaygın ve hatta daha suçlanabilir olan başka hiçbir yöntem yoktur. Saçmalığa neden olan herhangi bir görüş kesinlikle yanlıştır; fakat bir görüşün yanlışlığı tehlikeli sonuçlarının olması nedeniyle kesinlik kazanmaz. Bu tür konulardan, bu nedenle, tamamıyla kaçınılmalıdır; çünkü gerçeğin keşfine hiçbir hizmette bulunmayıp, sadece kişiyi nefret verici bir düşman durumuna sokarlar. Bunu genellikle, ondan herhangi bir sonuç çıkarmayı iddia etmeden, gözlemlerim. Bu türden bir incelemeyi açıkça öneriyorum ve zorunluluk ve özgürlük hakkındaki her iki öğretinin de, yukarıda açıklandığı gibi, sadece ahlakla tutarlı olmadıklarını, onun destekleri için de mutlak bir şekilde esas olduklarını ileri sürmeye cüret edeceğim.

Zorunluluk, onun esaslı bir bölümünü oluşturan nedenin iki tanımına da uygun bir şekilde iki yoldan tanımlanabilir. Ya benzer objelerin sürekli birleşmelerinden ya da zihnin bir objeden diğerine gerçekleştirdiği çıkarımından ibarettir. Şimdi zorunluluğun (aslında temelde aynı olan) her iki anlamında da açıkça söylenmesine rağmen, evrensel olarak okullarda kürsülerde ve günlük hayatta, insanın eylemlerini ilgilendiren çıkarımlar yapabileceğimizi ve bu çıkarımların benzer eylemlerin benzer güdüler, eğilimler ve koşullarla oluşturduğu tecrübe edilmiş birliklerinde temellenmiş olduklarını reddetmek asla düşünülmemiştir. İçerisinde herhangi birinin farklılık gösterebileceği tek özel durum, ya onun, belki de, insan eylemlerinin bu özelliğine zorunluluk adını vermeyi reddedecek olması -anlam anlaşıldığı sürece, umarım, kelime daha fazla zarar veremez- ya da maddenin işlevleri içinde daha ileri bir şeyin keşfedilmesinin mümkün olduğunu ileri sürecek olmasıdır. Fakat bunun, kabul edilmelidir ki, doğa felsefesi ya da metafizik için olsa da ahlak veya din için hiçbir önemi olamaz. Cisimlerin eylemlerinde başka hiçbir zorunluluk veya bağ fikrinin olmadığını ileri sürmekle hata yapmış olabiliriz. Fakat zihnin eylemlerine, kesinlikle, herkesin gerçekleştirmekte olduğu ve kolayca kabul edilmesi gerekenden başka hiçbir şeyi atfetmeyiz. İradeye göre kazanılmış olan alışılmış sistem içerisinde, sadece maddesel objelere ve nedenlere göre yaptıklarımız dışında, hiçbir değişiklik yapamayız. Bu nedenle hiçbir şey en azından bu öğreti kadar zararsız olamaz.

Tüm yasaların ödüller ve cezalar üzerine temellenmiş bulunmasıyla, temel bir ilke olarak farz edilmektedir ki, bu güdeler zihin üzerinde düzenli ve tek biçimli bir etkiye sahiptirler ve her ikisi de iyi eylemleri ortaya çıkarıp kötülerini engellerler. Bu etkiye istediğimiz ismi verebiliriz; fakat genellikle eylemle birleşmiş bulunduğu için bir neden olarak değer görmeli ve burada kuracağımız zorunluluğun bir örneği sayılmalıdır.

Nefret ya da intikam için en uygun obje, düşünce ve bilinçle donatılmış bir kişi ya da varlıktır ve herhangi bir cinai veya incitici eylem bu duyguyu uyandırdığında, bu sadece onların kişiyle ilişkileri ya da bağı sayesinde olur. Eylemler doğaları gereği geçici ve ölüdürler; onları gerçekleştiren kimsenin kişiliği ve yaradılışı içindeki bazı nedenleri izlemedikleri zaman, o kimsenin onurunu, eğer iyiyseler, ne arttırabilirler ne de, eğer kötüyseler, alçaltabilirler. Eylemler kendi içlerinde suçlanabilir olabilirler; ahlakın ve dinin tüm kurallarıyla karşıtlık içinde bulunabilirler. Fakat kişi onlardan sorumlu değildir. Kişinin içinde bulunan devamlı ve değişmez hiçbir şeyi izlemeyip arkalarında da bu türden hiçbir şey bırakmamış olduklarından, kişinin, onların hesabı üzerinde, ceza ya da intikam objesi durumuna gelebilmesi imkansızdır. Bu nedenle zorunluluğu ve sonuç olarak da nedenleri reddeden ilkeye göre, bir insan en korkunç suça karıştıktan sonra bile doğumunun ilk anında olduğu kadar saf ve lekesizdir; kişiliğinin hiçbir surette eylemleriyle ilgisi yoktur, çünkü onlar kişiliğinden türetilmemişlerdir ve birinin kötülüğü asla diğerinin ahlaksızlığının kanıtı olarak kullanılamaz.

İnsanlar cahilce ve tesadüfen gerçekleştirmiş oldukları bu tür eylemler için sonuçları ne olursa olsun, suçlanmazlar. Niye? Salt bu eylemler hakkındaki ilkeler sadece bir anlık oldukları ve kendi kendilerini sona erdirdikleri için. İnsanlar aceleyle ve kasıtsız bir şekilde yaptıkları bu eylemleri yüzünden düşünüp taşınıp da yaptıklarından daha az suçlanırlar. Hangi nedenden dolayı? Salt aceleci bir yaradılışın, zihindeki sürekli nedene ya da ilkeye rağmen, sadece aralıklarla çalıştığı ve bütün kişiliği bozmadığı için. Yine pişmanlık eğer hayatın ve adetlerin bir düzeltmesinden yardım görü her suçu siler. Bu nasıl açıklanır? Salt, eylemlerin zihindeki suçlu ilkelerin kanıtları olmaları dolayısıyla kişiyi tamamen suçlu haline soktuklarını ve bu ilkelerin değişikliği sayesinde de sadece kanıtlar olmalarına son verdiklerinde, aynı şekilde, suçlu olmalarına da son verdiklerini ileri sürme yoluyla açıklanabilir. Fakat onlar, zorunluluk öğretisi için olmaları hariç, hiçbir zaman salt kanıt ve sonuç olarak da hiçbir zaman suçlu olmamışlardır.

Yine aynı argümanlardan, özgürlüğün de, yukarıda bahsedilen ve herkesin kabul ettiği tanıma göre, ahlak için esas olduğunu ve özgürlükten yoksun olan hiçbir insan eyleminin herhangi bir ahlaki nitelik için hassas olmadığını ya da ne beğenme ne de beğenmeme objeleri olamayacaklarını kanıtlamak eşit derecede basit olacaktır. Zira eylemler, şimdiye kadar sadece iç niteliklerin, tutkuların ve gösterişlerin işaretleri olmaları şeklinde ahlaki kanılarımızın objeleri olduklarına göre, bu ilkeler sonucu oluşmadıkları, fakat tamamen bir dış baskıdan kaynaklandıkları zaman, ne övmeyi ne de yermeyi mümkün kılarlar.

Zorunluluk ve özgürlük hakkındaki bu teoriye yöneltilen itirazların tümünü yendiğimi ya da uzaklaştırdığımı iddia etmiyorum. Burada ele alınmamış olan konulardan türetilen itirazları da görebiliyorum. Örneğin şöyle söylenebilir: Eğer iradi eylemler maddenin işlevlerinin bağlı olduğu aynı zorunluluk yasalarına bağlıysalar, ortada zorunlu nedenlerin önceden karar verilmiş ve önceden belirlenmiş, her insan varlığının her iradesinin tümünün özgün nedeninden gelen, sürekli bir zinciri var demektir. Evrenin herhangi bir yerinde ne olasılık ne kayıtsızlık ne de özgürlük vardır. Biz hareket ederken aynı zamanda etkide de bulunmuş oluruz. Tüm irademizin nihai yazarı, dünyanın, bu uçsuz bucaksız makineye ilk olarak hareketi bağışlayan ve tüm varlıkları, izleyen her olayın, kaçınılmaz bir zorunluluk tarafından sonuçlanması gerektiği özel bir durum içerisine yerleştiren yaratıcısıdır. Bu nedenle, insan eylemleri, böylesine iyi bir nedenden ileri gelerek, ahlaki bayağılıklara sahip olamadıkları gibi, eğer herhangi bir bayağılığa sahip olsalar bile, yaratıcımızla, o bunların nihai nedeni ve yazarı olduğunu kabul ederken, suç ortağı olmalıdırlar. Zira bir maden ocağını yakan biri kullandığı kundak kuyruğu ne kadar kısa veya uzun olursa olsun tüm sonuçlardan sorumludur. Böylece zorunlu nedenlerin sürekli bir zinciri her nerede kurulursa kurulsun, birinciyi meydana getiren sonlu ya da sonsuz varlık, aynı şekilde, onun devamının da yaratıcısıdır ve hem suçu yüklenmek hem de onlara yöneltilecek övgüyü benimsemek zorundadır.  Herhangi bir insan eyleminin sonuçlarını incelediğimizde ahlak hakkındaki açık ve değişmez fikirlerimiz bu kuralı koyar; bu nedenler sonsuz zekaya ve güce sahip olan Yüce Varlığın isteklerine ve amaçlarına uygulandıklarında daha da büyük bir kuvvete sahip olmalıdır. Cehalet ve güçsüzlük insan gibi böylesine sınırlı bir yaratık için bahane sayılabilir fakat bu kusurların yaratıcımız üzerinde hiçbir yeri yoktur. O, düşüncesizce suçlu olarak adlandırdığımız tüm insan eylemlerini önceden görmüş, buyurmuş ve istemiştir. Bu nedenle ya onların suçlu olmadıkları ya da onlardan Tanrının, insanın değil, sorumlu olduğu sonucunu çıkarmamız gerekir. Fakat bu durumların her ikisi de saçma ve dinsiz olduğuna göre, bunların kendisinden çıkarıldığı öğretinin doğru olması, tüm benzer itirazlara uğraması olasılığı nedeniyle, kesinlikle mümkün değildir. Saçma bir sonuç, eğer zorunluysa, özgün öğretiyi de saçma kılar, aynı şekilde suçlu eylemler de, eğer aralarındaki bağ zorunlu ve kaçınılmaz ise özgün nedeni suçlu kılar.

Bu itiraz, ayrı ayrı inceleyeceğimiz iki kısımdan oluşur; birincisi: Eğer insan eylemleri, zorunlu bir zincir tarafından Tanrıya kadar çıkartılabilirlerse, kendisinden bunların türetildiği ve tümüyle iyi ve övgüye değer olanlardan başka hiçbir şeyi Yüce Varlığın sonsuz yetkinliği hesabına, asla suçlu olamazlar. İkincisi: Eğer suçluysalar Tanrıya atfettiğimiz yetkinlik niteliğini geri çekmeli ve onun tüm yaratıkları içinde ki suçluluğun ve ahlak bozukluğunun nihai yaratıcısı olduğunu kabul etmeliyiz.

İlk itiraza verilecek cevap net ve inandırıcı görünmektedir. Doğanın tüm olaylarının titiz bir araştırması sonunda tek bir sistem olarak ele alınan bütünün, varoluşunun her aşamasında, mükemmel bir iyilikseverlikle düzenlenmiş olduğu ve en uzak mutluluk olasılığının, sonunda, pozitif ya da mutlak hastalığın veya acının herhangi bir karışımı olmaksızın, yaratılmış tüm varlıkları etkileyeceği sonucunu çıkaran birçok filozof vardır. Onlar her fiziksel hastalığın bu iyiliksever sistemin esaslı bir kısmını oluşturduğunu ve zeki bir etken olarak ele alınan Tanrının kendisi tarafından bile daha büyük bir hastalığa giriş vermeksizin ya da ondan sonuçlanacak olan daha büyük bir iyiliği dışarı atmaksızın, uzaklaştırılamayacağını söylerler. Bazı filozoflar ve diğerleri arasında antik Stoacılar bu teoriden çektikleri acıları, gerçekte evren için bazı iyilikler sağladığını ve doğanın tüm sistemine her şeyi kavrayabilecek kadar genişlemiş bir görüşle bakılınca her olayın sevinç ve konusu oluverdiğini öğreterek bütün acılardan birer teselli konusu türetiyorlardı. Fakat bu konunun, görünüşte doğru ve yüce olmasına rağmen, uygulamada, eninde sonunda, zayıf ve verimsiz olduğu görülüyordu. Damla hastalığının artan ağrıları altında kavranmakta olan bir insanı, bedeninde çok zararlı huylara neden olan ve bunları uygun kanallar yardımıyla bu tür şiddetli sinirlere ve kaslara yönlendiren genel yasaların dürüstlüğünü ona övmekle, yatıştırmaktan çok sinirlendireceğimiz kesindir. Bu genişlemiş görüşler, bir an için, rahatlık ve güvenlik içinde olan kuramsal insanın hayal gücünü memnun edebilir; fakat, acı ya da tutku duygularıyla rahatsız edilmemiş olsalar bile o insanın zihni üzerinde kararlı bir şekilde duramazlar, bu tür güçlü rakipler tarafından saldırıya uğradıklarında ise temellerini çok daha az savunabilirler. Duygulanımlar onların objeleri üzerine daha sıkı ve daha doğal bir araştırma edinirler; insan, zihnin güçsüzlüğüne daha uygun düşen bir ekonomi sayesinde de yalnız bizi çevreleyen varlıklara değer verir ve sadece özel sisteme göre iyi veya kötü görünen olaylarla harekete geçirilirler.

Fiziksel hastalıkta olduğu gibi ahlakta da durum aynıdır. Birine göre çok az yeterlilikle temellenmiş olan bu uzak değerlendirmelerin diğerine göre daha güçlü bir etkiye sahip olacağı akla uygun bir biçimde farz edilemez. İnsanın zihni doğa tarafından öyle biçimlendirilmiştir ki belirli karakterler, ve eylemlerin ortaya çıkışı üzerinde hemen bir onama ya da kınama duygusu hisseder, ortada onun çevresinde ve oluşumunda daha esaslı bir yer edinebilecek hiçbir duygu yoktur. Onayımızı başlıca meşgul eden karakterler halkı zarara ve kargaşaya yönlendirdiği kadar kınamayı da uyandıranlar gibi insan toplumuna barış ve güven sağlayan karakterlerdir. Ahlaki kanıların, dolaylı ya da dolaysız, kaynaklandığı yerin bu karşıt ilgilerin üzerinde gerçekleştirilen derinlemesine bir düşünce olduğu akla uygun bir şekilde varsayılabilir. Felsefi düşünceler, her şeyin bütüne göre haklı olduğunu ve toplumu rahatsız eden niteliklerin, aslında doğanın başlıca amacı için, onun mutluluğunu ve sağlığını doğrudan ilerletenler kadar yararlı ve uygun olduğunu içeren farklı bir görüş ya da sanı kursalar bile ne çıkar? Bu tür uzak ve belirsiz spekülasyonlar, objelerin doğal ve dolaysız görünümlerinden kaynaklanan kanları denkleştirebilirler mi? Dikkate değer bir miktarda parası çalınan bir insanın bu kayıptan duyduğu acısının bu yüce düşüncelerle azalmasına imkân var mı? Bu durumda niye bu insanın suça karşı takındığı kızgınlığın onlarla uyuşmaz olduğu farz edilsin? Ya da niye ahlaksızlıkla erdem arasındaki gerçek bir ayrımın kabulü, felsefenin tüm spekülatif sistemleri ne, kişisel güzellik ve çirkinlik arasındaki gerçek bir ayrımın olduğu kadar uzlaştırılabilir gelsin? Her iki ayrım da insan zihninin doğal kanıları içinde temellenmiştir. Ve bu kanılar herhangi bir felsefi teori ya da herhangi bir spekülasyon tarafından ne kontrol edilebilir ne de değiştirilebilirler.

İkinci itiraz böylesine basit ve tatminkâr bir cevaba olanak vermez, Tanrının, insanın tüm eylemlerinin, günahın ve ahlaki bayağılığın yaratıcısı olmaksızın, nasıl dolaylı bir nedeni olabildiğini net bir şekilde açıklamak imkansızdır. Bunlar, salt doğal ve yardımcısız aklın üstesinden gelmede yetersiz kaldığı sırlardır; hangi sistemi bozarsa bozsun, kendisini bu tür konular içerisinde attığı her adımda içinden çıkılmaz zorluklara ve hatta çelişkilere bile karışmış olarak görüyor insan eylemlerinin kayıtsızlığını ve rastlantısallığını öngörüyle uzlaştırmak ya da mutlak kararları savunmak ve hatta Tanrıyı günahın yaratıcısı olmaktan kurtarmak şimdiye kadar felsefenin tüm gücünü aşar durumdaydı. İste akıl, bu yüce sırlar içerisine merakla baktığında ve bulanıklıklar ve tereddütlerle böylesine dolu olan bir manzarayı bırakıp, uygun bir alçakgönüllülükle, araştırmalarının kullanılmasında, şüphe, belirsizlik ve çelişkinin sinirsiz bir okyanusuna girmeden yeterli bir zorluk bulacağı, gerçek ve uygun alanına, günlük hayatın incelenmesine döndüğünde, eğer kendi gözüpekliği konusunda duyarlı olabilirse ne mutlu!

 


Künye

David Hume, 1998. İnsan Zihni Üzerine Bir Araştırma, Çev. Serkan Öğdüm, Ankara: İlke Kitabevi Yayınları, s. 86-111

Dipnotlar

[1] Özgürlük öğretisinin üstünlüğü, diğer bir nedenle, yani eylemlerimizin içerisinde özgürlük ya da kayıtsızlık hakkında sahip olduğumuz veya olabileceğimiz yanlış bir duyumla veya sözde tecrübeyle değerlendirilebilir. Herhangi bir eylemin maddedeki ya da zihindeki zorunluluğu doğruyu söylemek gerekirse, etkendeki bir nitelik değil, eylemi değerlendirebilecek akıllı bir varlıktaki ya da herhangi bir düşünmedeki bir niteliktir ve bu başlıca, özgürlük, zorunluluğun karşısında olduğunda, bir objenin fikrinden onu izleyen diğerininkine geçtiğimizde ya da geçmediğimizde hissettiğimiz kararın ve belirli bir serbestliğin ya da kayıtsızlığın isteğinden başka bir şey olmadığına göre, bir eylemin varlığını onu izleyen bazı objelerden çıkaran düşüncelerinin belirlenmesi içerisinde yer almaktadır. Şimdi insan eylemleri üzerine derinlemesine düşünmemizde, bu tür bir serbestliği ya da kayıtsızlığı nadiren hissetmemize rağmen, onlar genellikle güdülerinden ve etkenin eğilimlerinden dikkate değer bir kesinlikle çıkarabilmekte olduğumuzu gözlemleyebiliriz; yine de, eylemlerin kendiliğinden yapılmasında, buna benzer bir şey konusunda duyarlı olmamız sıklıkla gerçekleşir. Tüm benzer objeler kolayca birbirlerine benzetildiklerine göre bu insan özgürlüğünün inandırıcı ve hatta sezgisel bir kanıtı olarak kullanılmaktadır. Biz çoğu durumda, eylemlerimizin irademize bağlı olduğunu hisseder ve iradenin kendisinin de hiçbir şeye bağlı olmadığını hayal ederiz, çünkü onun yalanlanması tarafından çabalamaya zorlandığımızda her yöne doğru, yerleşmemiş olduğu yöne bile, kolayca hareket ettiğini ve kendiliğinden bir hayal ya da okullarda adlandırıldığı gibi Velleity (zayıf istek, hafif heves) oluşturduğunu hissederiz. Kendimizi inandırdığımız bu hayal, ya da zayıf hareket, o anda, kendi içinde tamamlanabilmektedir. Çünkü bu yalanlanacak olursa, ikinci bir tecrübe üzerinde bunu yapabilmesinin mevcut olduğunu görürüz. Gösterilen bu zorunluluğun hayali isteğinin burada eylemlerimizin güdüsü olduğunu göz önüne almalıyız. Ve öyle görünüyor ki, içimizde bir özgürlük hissettiğimizi her ne kadar hayal edersek edelim, bir seyircinin genellikle eylemlerimizi güdülerimizden ve kişilerimizden çıkarabildiği ve hatta bunu yapamadığı zaman bile durumumuzun ve mizacımızın her koşulu ve tenimizin ve yeteneklerimizin en gizli kökenleri konusunda bilgilenmiş olabileceği sonucuna vardığı kesindir. İşte önceki öğretiye göre, zorunluluğun aslı da budur.

[2] Bu nedenle, eğer herhangi bir şey ortaya koyan bir neden tanımlanırsa ortaya koymanın, neden olmayla eşanlamlı olduğunu gözlemek çok kolay olur Benzer biçimde sayesinde herhangi bir şeyin var olduğu bir neden tanımlanırsa bunun aynı itiraza uğraması muhtemeldir. Zira sayesinde kelimesiyle anlatılmak istenen nedir? Nedenin, sonrasında herhangi bir şeyin sürekli olarak var olduğu bir şey olduğu söylenmiş olsaydı eğer, terimleri anlamış olurduk. Zira bu gerçekten madde hakkında bildiklerimizin tümüdür. Ve bu sürekli biçimler zorunluluğun oluştururlar ve onun hakkında başka hiçbir fikrimiz yoktur.

Kapak Görseli

  • The Outcry
  • Wolfgang Lettl [1989]
  • Lettl Collection [Augsburg, Almanya]

Sosyal Bilimler Haftalık E-Bülten Aboneliği

* indicates required

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.